Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Mayıs 2015

BERÂT GECESİ’NDE İBÂDET

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2015

Berat gecesi,berat kandili,kandil kutlamalari,regaip kandili,kadir gecesi,mubarek geceler,Berât Gecesi,

BERÂT GECESİNİN FAZİLETLERİ ve BERÂT GECESİ’NDE İBÂDET

Yarın akşam Şa’bân-ı şerîfin 15’inci gecesi yâni Berât Gecesi’dir

Şa’bân’ın on beşinci gecesi, sabah namazı vakti oluncaya kadar Allâhü Teâlâ ‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim, benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım, belâya uğramış yok mu, ona âfiyet vereyim. Şöyle olan yok mu? Böyle olan yok mu?’ buyurur.” (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i İbn-i Mâce)

Şaban ayının on beşinci (Berât) gecesi olduğu zaman, gecesini ibâdetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun.”
(Hadîs-i Şerîf, Sünen-i İbn-i Mâce)

BERÂT GECESİNİN FAZİLETLERİ

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

• “Her kim bu (berat) gece(sinde) yüz rek’at namaz kılarsa, Allâhü Teâlâ ona yüz melek gönderir. Bunlardan otuzu ona cenneti müjdeler, otuzu cehennem azâbından emniyette olduğunu söyler, otuzu da dünyâ âfetlerini ondan geri çevirir. On melek de o kimseyi şeytanın tuzaklarından muhâfaza eder.”

• “Kim şu beş geceyi ihya ederse o kimseye cennet vacib olur: Terviye gecesi (Arefeden önceki gece), Arefe gecesi, Kurban Bayramı gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Şa’ban’ın on beşinci gecesi.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb)

Berât gecesinin husûsiyetlerinden bazıları:

• Hikmetli her iş -kulların rızıkları, ecelleri ve sair işleri- bu gecede ayırt edilir; yazılır.

• Bu gecede ibadet etmek çok faziletlidir.

• Bu gecede rahmet iner. Hadîs-i şerîfte:

“Şa’ban ayının yarısı olduğu (on beşinci) gece Allâhü Teâlâ(nın rahmeti) dünya semasına iner…” buyuruldu.

• Mü’minler mağfiret olunur, günahları bağışlanır.

• Resûlullah Efendimize (s.a.v.) tam şefâat salâhiyeti verilmiştir.

Peygamber Efendimiz Şa’ban’ın on üçüncü gecesinde Allâhü Teâlâ’dan ümmeti için şefâat istedi. Allâhü Teâlâ, ümmetinin üçte biri için şefâat izni verdi.

On dördüncü gecesi, kalan ümmeti için şefaat istedi. Allâhü Teâlâ ümmetinin üçte ikisine şefaat izni verdi.

On beşinci gecesi, kalan ümmeti için şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ -devenin sahibinden kaçtığı gibi Allâhü Teâlâ’dan kaçanlar hariç- ümmetinin tamamına şefâat etmesine izin verdi.

• Bu gecede zemzem suyunun âşikâr bir şekilde artması Allâhü Teâlâ’nın bir sünneti; âdet-i ilâhîsidir. Bunda ilâhî ilimlerin, hakîkat ehlinin kalbinde artacağına işaret vardır.

BERÂT GECESİ’NDE İBÂDET

Yarın akşam Şa’bân-ı şerîfin 15’inci gecesi yâni Berât Gecesi’dir. Bu gecede hiç olmazsa bir Tesbîh Namazı kılınır. Berât gecesinde kılınması tavsiye edilen “Hayır namazı” vardır. 100 rek’atlik bu namazı kılan kimse o sene ölürse, şehitlik mertebesine nâil olur.

Namaza şöyle niyet edilir:

Yâ Rabbi, niyet ettim senin rızâ-yı şerîfin için namaza. Beni aff-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden, dünyâ ve âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip sâîdler defterine kaydeyle.” Allâhü Ekber.

Her rek’atte Fâtiha’dan sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur, iki rek’atte bir selâm verilerek 100 rek’ate tamamlanır.

Namazdan sonra;

(Allâhü Teâlâ’nın “” ism-i şerîfinin ebced hesabına göre değeri 11’dir. Resûlullah Efendimiz’in isimlerinden “Tâhâ”nın ebced hesâbıyla değeri de 14 olduğu için), aşağıdaki 11 şey 14’er adet okunur.

1. İstiğfâr: 14 kere,

2. Salevât-ı şerîfe: 14 kere,

3. Fâtiha-i şerîfe (Besmeleyle): 14 kere,

4. Âyetü’l-Kürsî (Besmeleyle): 14 kere,

5. Tevbe Sûresi’nin son 2 âyeti olan “Lekad câeküm…” (Besmeleyle): 14 kere,

6. 14 kere “Yâsin, Yâsin…” dedikten sonra 1 Yâsîn-i şerîf. (Yâsîn-i Şerîfte 7 zâhirî, 7 bâtınî “mübîn” vardır, böylece o da 14 olur.)

7. İhlâs-ı şerîf (Besmeleyle): 14 kere,

8. Felak Sûresi (Besmeleyle): 14 kere,

9. Nâs Sûresi (Besmeleyle): 14 kere,

10. “Sübhânellâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm”: 14 kere,

11. Salevât-ı şerîfe (Salât-ı Münciye okumak daha fazîletlidir): 14 kere okunur ve duâ edilir.

Kaynak : (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)
.

Posted in Beraet ( Berat ) Gecesi, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mubarek Gün Ve Geceler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

ASIL FETİH GÖNÜLLERİ FETİHTİR, GÖNÜLLER FETH OLUNMADAN TOPRAK FETHETMENİN BİR ÖNEMİ YOK

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2015

istanbulun fethi,fatis sultan mehmet,istanbul surlari,konstantinopol,islambol,osmanli,ottoman,empire,serife sevval jardelen,

ASIL FETİH GÖNÜLLERİ FETİHTİR,
GÖNÜLLER FETH OLUNMADAN TOPRAK FETHETMENİN BİR ÖNEMİ YOK

Tâif’te Hazret-i Peygamber’i taşladılar.

O mübârek gönül, incinmedi.

Geriye bir tane bile taş atmadı. Çünkü O’nun hedefi; muhataplarının tozu-toprağı değildi. O’nun hedefi, gönüldü. Bir gönül kazanmaktı. Hiç olmazsa tek bir gönlü fethedebilmek.

Öyle yaptı.

Kendisine taş atanlara bütün melekler mahzun olup da gazaba geldikleri an; O, yine rahmet deryasını coşturdu. Allah’tan hidâyet istedi.

O gün;

Cenâb-ı Hak, O’na arzu ettiği o bir gönül fethini nasip etti. Addas isimli bir köle müslüman oldu. Efendimiz; onunla, o bir gönülle sevindi. Bir gönül, O’nunla bir oldu. Efendimiz bu gönül fethiyle coştu. Şükretti. Şevk ve gayretinden hiçbir şey kaybetmedi.

Neticede;

O gönül, bir gönül daha oldu. Sonra bir gönül daha. Sonra bir gönül daha…

Gönül fetihleri, çoğaldıkça çoğaldı ve dünya çölünü gülistan eyledi.

O gülistanda;

En büyük gönül fatihi Hazret-i Peygamber; ashâbına taşı-toprağı değil, gönülleri fethetmeyi öğretti. Medine’ye Kur’â-ı kerim muallimi olarak gönderdiği hazreti Mus‘ab bin Umeyr, kendisini öldürmeye gelen Üseyd bin Hudayr ile Sa‘d bin Muâz’ın da gönüllerini fethedince onların kabîleleri de îmâna koştu. Eski adı Yesrib olan Medine böyle fethedildi. Efendimiz’in oraya hicreti; herhangi bir işgalin ardından değil, sadece gönül fethinin ardından gerçekleşti. Yesrib’in sıtması, Medîne-i Münevvere şifâsına dönüştü.

İslâm’ın Medine’de intişârından sonra, vakti gelince Mekke de aynı şekilde fethedildi. Sadece gönül fethi ile. Hazret-i Peygamber, muazzam ordusuyla oraya geldiğinde devesi üzerinde secde hâlinde idi. Şehrin maddî kapılarını değil, kendine düşmanlık yapmış olanların bile gönül kapılarını tıklattı. Merhametle, rahmetle, hidâyetle o kapılardan içeri girdi. Bu destanî fetih karşısında Ebû Süfyan ile karısı Hind’in bile inatları eridi ve cân u gönülden;

Lâilâhe illâllah, Muhammedu’r-Rasûlullah!” dediler.

Onların da gönülleri fethedildi.

Çünkü gönül fatihi, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- idi.

O gönül, Mekke fethine gelirken yolda yavrularını emziren bir kelbe rastlamıştı. Onun başına nöbetçi koydu ve koca orduyu hayvancağızı rahatsız etmeden oradan geçirdi. Bir kelbin ve yavrularının gönlü dahî fethedilmişti.

Zaten Mekke fethi de bu fazîletler halkasının bir bereketiydi.

Hudeybiye Antlaşması’nda müşrikler, yazılan maddelerin kendileri için zâhirî kârlarına dikkat ederken; Peygamber Efendimiz, mânevî kârlarına, yani gönüller fethini sağlayacak yönlerine dikkat etti. Dıştan aleyhte, içten lehte bir anlaşma ortaya çıktı. İlk bakışta ashâbın bile idrak edemediği bu gönül ufku; öyle bir berekete dönüştü ki, iki sene içinde hidâyete erenlerin sayısı, Hudeybiye’den önceki 19 yıl içinde hidâyete erenlerden daha fazla oldu.

Bu itibarla Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, en şiddetli muharebelerde bile daima gönül fethine ehemmiyet vermekteydi. Hayber kalesi önünde Hazret-i Ali’yi emîr yaptığında ona son talimatı şuydu:

Yâ Ali!

… Onları İslâm’a davet et! Şayet bu davetinle bir kişi müslüman olsa, bu, sana kızıl develer verilmesinden daha hayırlıdır!..” (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 9)

Böylece Hazret-i Peygamber, bütün sahâbesine gönül fethini öğretiyordu. Bunda başarısız olanlara vazife vermiyordu. Gönül fethedemeyenleri, gönderdiği yerden geri çağırıyordu. Hayber’de Hazret-i Ali’yi kumandan yapması; onun zâhirî cengâverliğinden ziyade, gönül yiğitliği sebebiyle idi. Çünkü Hazret-i Ali; bir muharebede altına alıp tam öldürmek üzere olduğu kimsenin kendisine tükürmesi üzerine, onu öldürmekten vazgeçmişti. Böyle bir neticeyi beklemeyen adamcağız şaşırmış ve işin hakikatini öğrenince de müslüman olmuştu. Çünkü Hazret-i Peygamber terbiyesinde yetişen Hazret-i Aliler; kılıçlar çekildiğinde bile öldürmeyi değil, gönül fethetmeyi gaye edinmişlerdi.

Çünkü Hazret-i Peygamber, onlara bu şekilde emsalsiz bir nümûneydi. Bir gün O enbiyâ mihrabı, yalnız başına uyumaktaydı. Eli kılıçlı bir düşman bunu fark edip başına dikildi ve haykırdı:

“–Yâ Muhammed, Sen’i benim elimden kim kurtaracak?

Cesaret ve şecaat timsâli Nebî, ayağa kalktı ve;

“–Allah!” dedi.

O’nun heybetinden adamın kılıcı elinden yere düştü. Bu defa Efendimiz, kılıcı alıp sordu:

“–Peki, şimdi seni kim kurtaracak?

Adamın yüzü sapsarı kesildi. Ancak Varlık Nûru, kılıcını mütebessim bir şekilde indirdi ve rahmet nazarıyla baktı. Muhatabının gönlünü öyle fethetti ki, adamcağız o anda îmanla şereflenip en yakın dost hâline geldi.

En büyük nebevî vasıf, gönül fethi. Şu âyet-i kerîmenin tecellîsi:

Kim ki bir kimseyi ihyâ ederse, bütün insanlığı ihyâ etmiş gibi olur.” (el-Mâide, 32)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, en zor zamanlarda bile daima bu hakikate göre yaşamış ve ashâbına bunu özellikle talim etmiştir. Çünkü zor zamanlarda gönül fethi, daha müşkildir.

Çünkü hasmın öfkeden çatladığı anda onun gönlünü fethedebilmek kolay değildir. Öldürme hırsıyla dolmuş bir yüreği, muhabbet potasına çekip de fethedebilmek kolay değildir. İnsanın canı burnuna geldiği demde gönül fethini öncelemek, hiç de kolay değildir. Sıkıntılar, çileler ve imkânsızlıklar içinde; yine gönül fethi ile meşguliyet, asla kolay değildir.

Birçok hikmeti yanında Tebük Seferi’nin bir sırrı da bu.

En zor anlarda gönül fethi fedâkârlığını sergileyebilmek.

Tebük Seferi’nde, gerçekten de şartlar son derece zordu. İmkânlar oldukça mahduttu. Mevsim itibarıyla havanın külhan gibi yaktığı günlerdi. Kavurucu sıcakların ızgarası kesilen çöllerde yüzlerce kilometre gidip gelindi. Hiçbir düşmanla karşılaşılmadı. Dilese Cenâb-ı Hak, bu durumu Hazret-i Peygamber’e Medine’de iken bildirir; O Varlık Nûru da yorulmazdı, ashâbı da. Ancak hep birlikte harap edici bir sefer gerçekleştirdiler. Açlık ve susuzluk içinde bin bir meşakkat çektiler. Çünkü her biri, cihanın dört bir yanına yayılacak ve sayısız zorluklara rağmen büyük fetihler yaşanacaktı. Bunun için bertaraf edilmesi gereken en büyük engel olan içlerdeki nefs düşmanını mağlûp etmek gerekliydi. Gönül fatihliği için bu şarttı. Onun için Hazret-i Peygamber, Tebük Seferi sonrası bunu kastederek;

“–Küçük cihaddan büyük cihada!” buyurdu.

Yani bir bakıma Tebük Seferi’ne Fahr-i Kâinât Efendimiz, ashâbına nefsi yenmek sûretiyle gönül fatihi olmayı öğretmek için çıkmıştı. Zira gönül fethi, bazen insanüstü bir fedâkârlık istiyordu. Vefâ istiyordu. Çatlamayan bir sabır istiyordu. Yıkılmayan bir tahammül istiyordu. Kötülüğe karşı bile iyilikle mukabele edebilecek bir olgunluk istiyordu. Şefkat istiyordu. Merhamet istiyordu. Liyakat istiyordu. Her türlü test ve imtihandan başarıyla geçebilecek bir şuur ve aşk istiyordu. Malı da istiyordu, canı da.

Sahâbe hepsini öğrendi. Öğrendiği için, gittiği her yeri fethetti. Güzelleştirdi. Onların ulaştığı her yer şereflendi. Her gönül, kıymet kazandı. Daha değerli hâle geldi.

Hidâyet, kıtalara yayıldı.

Onlar, ülkeleri bu şekilde fethetti.

Medine’den yola çıktılar. Çin’e gittiler, gönül fethettiler. Semerkant’a vardılar, gönül fethettiler. Afrika’yı kucakladılar, gönül fethettiler. İspanya’ya çıktılar, gönül fethettiler.

Ve nihayet;

Ellerinde büyük bir müjde, dillerinde müjde, gönüllerinde müjdelerle;

İstanbul önlerine geldiler.

İki kez geldiler.

Her iki seferde de İslâm ordusunun içinde hayli yaşlı ve mümtaz bir sahâbî vardı:

Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri.

İhtiyarlığın engellerine rağmen genç bir delikanlı gibi.

İstanbul fethiyle alâkalı peygamber müjdesi, onun yegâne enerjisiydi. En ön saftaydı. Dev surların dibinde müthiş bir mücadele vardı. İslâm askeri; bir yandan ok ve gülle yağmuru, bir yandan da surların tepesinden dökülen kızgın yağlara karşı feth-i mübîn için hamle üstüne hamle yapıyordu. Israrlı, fakat tedbirli bir şekilde. Derken bir yiğit, ölümü hiçe sayarak daha ileri fırladı. Ne ok yağmuruna aldırdı, ne kızgın yağları umursadı. Bizans’ın kara bağrına keskin hilâl gibi dalıp girdi. Onun bu şekilde kendi canına kayıtsız hâlini, geridekiler yadırgadılar ve tedbirsiz buldular:

“‒Hey yâ Rabbî! Bile bile kendini tehlikeye attı. Hâlbuki Allah, bu şekilde tehlikeye atılmayı yasaklıyor!” dediler.

Onları duyan Eyyûb Sultan Hazretleri, müdahale etti:

“‒Ey yiğitler! Mesele, sizin sandığınız gibi değil. Bahsettiğiniz îkaz-ı ilâhî, bizim için nâzil oldu. Biz ensar, İslâm’ın galibiyet ve zaferlerinden sonra kendi aramızda demiştik ki: «İslâm muzaffer oldu. Vazifemiz tamamdır. Artık biraz da bağ ve bahçelerimizle, malımız ve mülkümüzle meşgul olalım.» İşte meşhur ilâhî îkaz, o zaman geldi:

“Allah yolunda (malınızı ve canınızı) infak edin! (Dünyaya dalmayın. Mal ve can endişesine kapılıp da sakın) kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! İhsan edin! (Maldan ve candan fedâkârlık yapın! Tâ ki her an Allâh’ı görüyormuşçasına bir yaşayış ile ihsan sahibi olun!) Çünkü Allah, ihsan sahiplerini sever.” (el-Bakara 195)

Bu izahı dinleyen yiğitler de önceki yiğidin yaptığı gibi daha ileri atıldılar.

Eyyûb Sultan Hazretleri, fetih rûhunu böyle anlattı ve öğretti. Çevresindekilere anlattı. Sonrakilere anlattı. Âdeta gelecek Fatih’e ve askerlerine anlattı. Üstelik sadece diliyle değil; bizzat yaşayarak, nümûne olarak da anlattı.

İhtiyar vücudu hastalanmış, vefatı yaklaşmıştı. O hâlâ daha ötelere hamle hâlindeydi. Son alıp verdiği cılız nefesler bile en kudretli fedâkârlıklarla doluydu. Yanındakilere vasiyet etti:

“‒Birazdan şehid olacağım. Beni alın ve gidebildiğiniz en ileri noktaya götürün, oraya gömün!

Maksadı, müjde-i Peygamber yolunda bir adım daha ileri gidebilmekti. Ardından gelenlere fetih rûhuyla gönül ufkuna kapı açmaktı. Can vererek bağrına defnedilmek sûretiyle, İstanbul’un kalbine ebediyen girip de önce onun gönlünü fethetmekti. Gelecekteki feth-i mübînin şehid namzetlerine bu hakikati sergilemekti.

Nihayet;

Müjde-i Peygamber uğrunda bir yaşayış ufku ile Eyyûb Sultan Hazretleri’nin fânî vücudu, İstanbul’un kalbine defnedilirken; ölümsüz rûhu da feth-i mübînin mânevî mührü oldu.

Onun vazifesi, âdeta şehid olmak sûretiyle İstanbul’un kalbine girmek ve önce onun gönlünü elde ederek şehri feth-i mübîne hazırlamaktı. Üzerinden asırlar geçse de vakit tamamlandı ve bu maksat hâsıl oldu. Sonunda İstanbul’un yüreği;

İstanbul’da Kardinal şapkası görmektense, Türklerin sarığını görmeyi tercih ederim!” dedi.

Artık İstanbul’un gönlü fethedilmiş demekti. Beklenen feth-i mübîn, mümkün hâle gelmişti. Sultan II. Mehmed Han, üstâdı Akşemseddin Hazretleri’nin rehberliğinde yönünü İstanbul’a çevirdi. Mehter vurdu. Haşmetli manzarayı seyretmek için tarih durdu. «Nasrun minallâhi ve fethun karîb» âyeti, yeri-göğü inletti. Bütün yürekler; «Bismillâh!» çekti. «Allah Allah!» nidaları arasında Ulubatlı Hasan, bayrağı surların üzerine sapladı. Eyyûb Sultan Hazretleri’nin rûhuyla kucaklaşarak şehâdet şerbetini coşkuyla nûş eyledi.

Feth-i mübîn gerçekleşti.

Bir çağ kapandı, bir çağ açıldı.

Tarihin taç sayfasına yazıldı.

Dün müjdeydi, bugün mûcize oldu.

Eyyûb Sultan’ın can verdiği arzusu, maksadına ulaştı.

İşte bu fetih, gönüllerin fethiydi.

Gönül verenlerin fethiydi.

Sultan Fatih, büyük bir vefâ ve şükran hisleri içindeydi.

Asırlar önce fetih için surlar önünde can fedâ eyleyen sahâbe kabirlerini tespit ettirdi.

Bilhassa;

Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin kabrinin bulunmasını çok arzu ediyordu. Hazret-i Peygamber’in Medine’yi teşrifinde O’nu aylarca evinde misafir etmiş ve seferlerde alemdarlığını da yapmış olan bu mübârek sahâbî, İstanbul için müstesnâ bir mazhariyetti. Lâkin titiz aramalara rağmen kabrini bulmak mümkün olmadı. Önceleri ziyaretgâh olan kabir, sonraları düşman zararına karşı çok mahir bir şekilde gizlenmişti. Sultan Fatih, durumu mâneviyat kutbu hocası Akşemseddin Hazretleri’ne arz etti:

“‒Saâdetli hocam! Gazilerimiz, samimiyetle aradılar fakat bulamadılar. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin kabr-i şerîfinin bulunması, himmetinizi bekler...”

Hacı Bayrâm-ı Velî’nin yetiştirdiği gönüller sultanı Akşemseddin Hazretleri, Fatih Mehmed Han’ın bütün müşkillerinde medet kapısıydı. İstanbul fethinin de mânevî mimarıydı. Sultanın bu yeni talebi, aslında kendisinin de kalbî iştiyâkıydı. Hazret-i Peygamber’in o güzîde ev sahibi ve alemdârı, o fetih kandili sahâbenin kabrini bulmak, fethin mânevî cihetini ebedîleştirmekti:

“‒Her şeye kādir olan Rabbim nasîb eyleye sultanım...” dedi.

Murâkabeye daldı. Sükût hâlinde bir müddet geçti. Sonrasında Hazret-i Pîr’in gözlerinin içi güldü. Nurlu yüzü ışıl ışıl oldu. Tatlı bir tebessümle kalktı. Huzur içinde ilerledi ve üzeri yemyeşil bir yeri işaret etti:

“‒Sultanım, Eyyûb Sultan Hazretleri’nin mübârek kabri burasıdır!

Dil dil şükür ifadeleri yükseldi. Mübârek kabrin bulunması da, bir feth-i mübîn tecellîsiydi.

Gösterilen yere hemen bir işaret koydular.

Ancak o gece, Sultan Fatih, işaretin yerini değiştirtti. Hiç şüphesiz mâneviyat kutbu üstâdına kendisinin itimadı her zaman tamdı. Lâkin basîretli Sultan, herkesin mutmain olmasını arzu ediyordu. Tâ ki gönüller, bilâ-tereddüt bu mânevî eksende pervâne olsunlardı. İslâm’la kucaklaşmış olan İstanbul’un kıyâmete kadar mü’min kalması için bu îman hilâli, gündüz-gece zâhir olmalıydı. Peygamber güneşinden aldığı nûru, bütün gözlere ve gönüllere daima yansıtmalıydı. Sultan’ın niyeti ve niyazı buydu.

Ertesi gün işaret konulan yere gelindi. Fatih Han, Akşemseddin Hazretleri, vezir ve gaziler oradaydı. İşaretli yer açılacaktı. Yiğitler kazmalarını ellerine aldılar. Tam toprağa vuracaklardı ki, yine murâkabeye dalan Akşemseddin Hazretleri birden başını kaldırdı:

“‒Dün işaret edilen yer burası değil. Geceleyin değişiklik olmuş!

İlk işaret ettiği yeri tekrar gösterdi. Toprağı aktarmaya başladılar. Az sonra bir mezar taşına rastlandı. Eller kürekleri bıraktı, diller Fâtiha okudu. O mezar taşı, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’ne aitti.

Sürur içinde;

Gönüller kanatlandı. Ruhlar buluştu. Mâneviyat gülleri açıldı. Fetih, mânâsına kavuştu. Sultan talimat verdi; huzur dergâhı bir türbe yapıldı. Hemen yanına da bir cami ve medrese. O günden sonra, padişahlar orada kılıç kuşanıp sultan oldular.

O mübârek mekân, İstanbul’da Peygamber müjdesinin en güzel tecellîgâhı ve ziyaretgâhı oldu.

Gerçekleşen gönül fethi, yenileriyle birlikte devam etti.

Hâlâ o fetih şehidi ve âbidesi, gönül fethine devam ediyor. Öyle ki; gönüllerin fethi vazifesini, zâhiren yaşayanlardan daha güzel sürdürüyor. Huzur veriyor. Sürur veriyor. Nur saçıyor. Sonsuzluğu anlatıyor. Peygamber muhabbetinin beşiği, yücelerin eşiği oluyor.

İşte fetih;

Bu!

Fatih gönüller, işte bu fetihle fatih oldu.

O gönüller, taşın bile kalbini fethettiler. Toprağın bile rûhunu fethettiler. Bir karıncanın bile yüreğini kazandılar. Çünkü onlar bir ömür Hazret-i Yûnus gibi dediler ki:

Ben gelmedim dâvi için,
Benim işim sevi için.
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmağa geldim…

Bunun için gönüllere girdiler ve;

Yûnus Emre der, hoca,
Gerekse var bin hacca;
Hepisinden eyice,
Bir gönüle girmektir!

şuuruna erdiler. Hissettiler, bildiler:

Gönül Çalab’ın tahtı,
Gönüle Çalab baktı,
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül yıkar ise…

İçlerindeki en kuvvetli yankı şu oldu:

Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahî,
Elin yüzün yumaz değil.

İyice kavradılar ki:

Ten fânîdir can ölmez,
Gidenler geri gelmez.
Ölür ise ten ölür,
Canlar ölesi değil…

Bu idrak ile dost yoluna baş koydular. Gönlü dost ile doyurdular ve herkese duyurdular:

Düriş, kazan, ye, yedir,
Bir gönül ele getir.
Yüz Kâbe’den yeğrektir,
Bir gönül ziyareti…

Hâsılı;

Nerede fetih misali bir müjdeli netice isteniyorsa, orada gönül fatihliği şart.

Gerçek bir eğitim, gönül fatihleriyle mümkün. Temiz bir ticaret, yine gönül fatihleri ile. Bereketli bir hizmet hayatı, yine gönül fatihleri ile. Toplumun toparlanması, yine gönül fatihleri ile. Kötülüklerin, iyiliğe dönüşmesi de gönül fatihleri ile. Aksamaların, ârızaların düzelmesi de hâkezâ.

Adalet ve huzurun mayası da gönül fatihleri. Merhamet ve şefkatin baharı da, gönül fatihleri. Bütün dünyada inleyen kötürüm hastaların, gariplerin ve kimsesizlerin yegâne çaresi, yine gönül fatihleri. Kan gölüne dönen mazlum coğrafyalarda cennet çiçeklerinin açması için tek çözüm, yine gönül fatihleri.

Çünkü dünya şahit ki;

Gönül fatihleri olmadan giderilen ihtiyaçlar bile, ölümden de beter acılarla dolu.

Gönül fatihleri kim?

Gönül iklimlerinde hüküm sürenler mi?

Değil.

Onlar,

Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın mukaddes adına ve hayatına yaraşır bir şekilde gönüllere hizmet edenler!..

Yalnız dilleriyle değil, yaşayışlarıyla da kelime-i şahâdet getirenler…

Bu kıvamdaki bir gönül fatihine Allah, İstanbul’u nasip etti.

Öyleyse;

Neler nasip etmez ki!
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

TEFEKKÜRÜN ASLI

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2015

Tefekkür

TEFEKKÜRÜN ASLI

Tefekkürün anlamı ilim öğrenmektir. Kendiliğinden elde edilmeyen ilimler öğrenilmelidir. Bu da bir başkasının bildiklerine kendi bilgisini eklemekle meydana gelir. Böylece iki bilgi birleşir ve aralarında bir üçüncüsü doğar.
Tıpkı erkek ve dişiden çocuğun meydana gelmesi gibi.

İlk iki bilgi, üçüncüsünün aslı olur. Sonra bu üçüncü bir diğeriyle birleşip,dördüncüsü meydana gelir. Böylece ilimler birleşip çoğalarak sayısızlaşır.

Bir kimse bu yolla ilim elde edemiyorsa, bunun nedeni, temel ilimleri bilmemesidir. Temel ilimleri bilmeyen, sermayesiz kimseye benzer.
Sermayesi olmayan ticaret yapamaz. Ancak sermayesi olanda eğer ticaret yolunu bilmiyorsa yine ticaret yapamaz. Bunun gibi, temel ilimleri bilen de, bunu başka ilimlerle birleştiremiyorsa yine bir şey yapamaz. Bunun aslını açıklamak uzun sürer. Burada bir örnek vermekle yetinelim. Bir kimse şu iki şeyi bilmeden, ahiretin dünyadan üstün olduğunu bilemez.

a) Devamlı olan bir şey, geçici olanından daha hayırlıdır.
b) Ahiret devamlı, dünya ise geçicidir.

Bu iki temel bilgi elde edilince, ahiretin dünyadan daha değerli olduğu gerçeği elde edilir.
O halde tefekkürün aslı, iki ilmi kalpte toplamaktır. Ancak bu iki ilmin , meydana gelecek ilme göre birbirine uygun olmaları şarttır. Zira iki atın çiftleşmesiyle koyun doğmaz. Her çeşit ilmin iki ayrı aslı vardır. Bu iki asıl birleşmeyince beklenen meydana gelmez.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

TEFEKKÜR NİÇİN GEREKLİDİR?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 30, 2015

Tefekkür

TEFEKKÜR NİÇİN GEREKLİDİR?

İnsan bilgisizlik karanlığından yaratılmıştır. İnsanın bu karanlıktan kurtularak ne yapması, hangi yöne gitmesi, kendi nefsiylemi, yoksa Allah ilemi meşgul olması gerektiğini anlaması için bir ışığa ihtiyacı vardır. Bu ışık ise tefekkür (düşünme) ile meydana gelir. Nitekim, Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Yüce Allah insanları karanlıkta yarattı. Sonra da üzerlerine bilgi ışığını saçtı.
Karanlıkta yolunu bulamayan kimse, iki çakmak taşını çakıştırarak mumu tutuşturur ve mum yanınca durumu değişir. Yürüyeceği yolu görür, otarafa ilerler.

Bunun gibi, temel olan iki ilim birleştirilmelidir ki üçüncü ilim meydana gelsin. O halde bu iki temel ilim, anlattığımız iki taş gibidir.
Tefekkür, o iki taşı birbirine vurmaktır. Bilgi ise meydana gelen ışığın durumu değiştirmesi gibi kalp halinin değişmesidir. Kalbin durumu değişince meydana gelecek iş ve olaylar da değişir.

Mesela ahiretin dünyadan değerli olduğu öğrenilince, muhakkak ahirete yönelinir. O halde tefekkür üç şey için gereklidir;
1-Marifet (bilgi),
2-Hal
3-İlim.
Fakat iş hale, hal bilgiye, bilgi de tefekküre tabidir.
Demekki tefekkür bütün iyiliklerin aslı ve anahtarıdır.
Üstünlüğü bundan dolayıdır.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Ya Rab!..

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2015

Dua,muslim prayer,

Ya Rab!..

Kapına geldim, ölümle geldim… Eli boş, kalbi kara, yüzü kara geldim.
Dünya avuttu beni, oyaladı, eğlendirdi. Türlü ziynetiyle kendine çekti. Ben de daldım ona, unuttum seni, unuttum kendimi, unuttum öleceğimi…
Ama bak şimdi ölüm geldi, buldu beni…
Kimse etmedi bana, kendimin ettiğini… Ben kimseyi değil, ancak kendimi kandırdım. Şeytana uydum, nefsime kandım. “Ebedî yaşayacaksın!..” diye kendimi inandırdım. Yarına dâir ne planlar yaptım, ne hülyalara daldım.
Ancak bir akşam, güneş kızıl eteklerini daha toplamamıştı ki, çalındı kapım…
Oysa daha yapacak ne çok işim vardı, tadacak ne kadar lezzet, gezecek ne çok yer, toplayacak ne kadar güzellik vardı.
Elimde neler vardı, neler… Ama hiçbiri yetmezdi.
Gözüm hep başkalarınınkine kayar dururdu.
Lâkin gözüm şimdi kendi yaptıklarına sâbitlendi.
Meğer ne kadar az iyilik yapmışım, ne kadar da az başkalarını düşünmüşüm. Hayatımı ne kadar da gafletle geçirmişim. Gençliğimi, zindeliğimi, gücümü, kuvvetimi, aklımı, zekâmı ne kadar da boş yere heder etmişim.
Artık nâfile… Geçen geçiyor, giden dönmüyor.
Pişman olasım geliyor, ama artık o da nâfile… Ölüm geldi, hayat bitti. Son perde indi ve gerçek hayat başladı. Benim yazdığım, kurgusunu yaptığım, sahneye koyduğum ve şimdi izleyeceğim hayat!..
Keşke”si olmayan, gizlisi olmayan, dönüşü olmayan, müsveddesi olmayan hayat!..
Kapına geldim, ölümle geldim… Öldüm de geldim. Eli boş, kalbi kara, yüzü kara geldim.
Affına geldim, lütfuna geldim, sana geldim; Yâ Rab!..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

İSLAMA İHANET ALLHA (C.C.) İHANETTİR

Posted by Site - Yönetici Mayıs 28, 2015

Dinlerarası Diyalog,Medeniyetler Buluşması,Medeniyetlerarası İttifak,,,

İSLAMA İHANET ALLHA (C.C.) İHANETTİR

İslâm dinine yapılan ihânet, Allah-u Teâlâ’ya yapılan ihânettir.
İhânetlerin en büyüğüdür. “Dinlerarası Diyalog“, “Medeniyetlerarası İttifak“, “Medeniyetler Buluşması” gibi isimler altında küfrü hoş görmek ve göstermeye çalışmak İslâm kalesini yıkmaya çalışmakla aynı şeydir.
Bu icraatları yapanlar küfrü hoş gördükleri için küfürde küffarla ortaktırlar.
Müslümanların imanlı gönüllerini ve İslâm kalesini kâfire peşkeş çekmeye çalıştıkları için de İslâm dinine ihânet eden münafıklardır.

Küfrün İslâm kalesinin içerisine sızmasına yardım edenler; müslümanların imanlarını küffara peşkeş çekmek isteyenler, İslâm dinine ihânet edenlerdir.

Hâin nasıl ki bir kale kapısını gizlice açıp düşmanın içeriye nüfuz etmesine yardım ediyor, böylece ihânetini icra ediyorsa; bu din hâinleri de imanlı gönüllerin kapılarını küffara gizlice açıyorlar, nicelerinin imandan kaymasına sebep oluyorlar.

Bu nasıl olur? Allah-u Teâlâ kâfiri ve küfrü necis kılmıştır. Küffarı dost edinmeyi yasaklamıştır. Bu hâinler ise “kâfirin küfrü hoştur” derler, “Medeniyetler ittifakı“, “Medeniyetler buluşması“, “Dinlerarası diyalog“, “Avrupa Birliği” adı altında kâfirin küfrünü hoş göstermeye çalışırlar. Gönüllerde bir kararsızlık meydana gelir. Bu kararsızlık esnasında “küfür de hoşmuş, kâfir de hoşmuş.” dediği an artık gönüldeki iman kalesi düşmüştür. İman kaymıştır.

Hoşgörü” kelimesini küfürlerine alet ederek “Küfrü hoşgörü” olarak kullanıyorlar. Bir kimse ailene, namusuna uzanmak istese hoş görüyor musun? İslâm dininin senin nazarında hiç mi değeri yok? Küffarın küfrünü hoş görmek bundan daha ağırdır. Zira İslâm ve iman bir müslümanın en mukaddes varlığıdır.

Bu “Küfrü hoşgörücü“ler yeni türedi. 1400 yıllık İslâm tarihinde bu küfrü icat etmeyi kimse akıl edememişti. Bu bahtsızlık bunların nasibi imiş. Çok yazık!

Daha önce de arzetmiştik. Çok büyük bir yangın var. İmanlar kayıyor. Bunu gördükçe içimiz ağlıyor. Müslümanların küfre kaymasına gönlümüz razı olmadığı için her fırsatta hakikati duyurmaya çalışıyoruz.

Bir hıristiyan öldüğü zaman yüzlerce kişi “Biz de hıristiyanız“, “Biz de ermeniyiz” diye yürüyor. Bunların hepsi bu küfrü hoş göstermekten kaynaklanan işlerdir. Hıristiyan misyonerlerinin yapamadığını bu hoşgörü zihniyeti bu memlekette yapmıştır. Bunun içindir ki “Bunların yaptığını, hıristiyan da, yahudi de yapamaz. Hatta Deccal bile yapamaz.”

Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

Sizin için Deccal’den daha çok deccal olmayanlardan korkarım.

“- Onlar kimlerdir?

Saptırıcı imamlardır.” (Ahmed bin Hanbel)

Bu ihânet vatana ihânetten büyüktür. Çünkü gönüller, imanlar kâfire peşkeş çekildikten sonra artık ne yaparsan yap!

Küffar istediği gibi at koşturur. Nitekim öyle de oluyor.

Ben müslümanım!” diye ortaya çıkar. “Ben milliyetçiyim, Türkçeyi yayıyorum!” diye ortaya çıkar. Ancak sinsi yüzünü maskesini çıkarttığı zaman der ki “Bayrak da neymiş?

Böyle böyle bu hâinliklerini yayarlar, saf zihinleri ifsad ederler, binlercesinin hâinliğine sebep olurlar.

Bazılarına bugün sorsan Amerika onlar için daha ehvendir. Kendi vatanlarından daha evladır. Bu gibi hâinlikler bu türemelerden türemiştir. Ortalığı da bunlar istilâ etmiştir.

Kâfirle dostluk kuran hâinler, onları hoş gören münafıklar eskiden de vardı. Ancak hiçbirisi bu icraatını İslâm dininin bir emri gibi göstermeye çalışmamıştı.

Zararın en büyüğü işte bu ki, müslüman görünüyorlar, müslüman halka “Müslüman” ismi altında küfrü ve kâfirleri hoş gösteriyorlar. Yavaş yavaş sevdirmeye çalışıyorlar. Bu durum:

İki hasım zümre!” (Hacc: 19)

Âyet-i kerime’sine doğrudan doğruya ters olduğundan birçoklarının imanlarına kastetmiş, imanları küfre peşkeş çekmiş oluyorlar. Bütün bu ihânetler Allah-u Teâlâ’nın gadabını celbeden ahkâm-ı ilâhi’ye tamamen zıt icraatlardır.

Allah-u Teâlâ hakkı ve hakikati açığa çıkarmak, Tevhid’in nûrunu parlatmak, İslâm’ı yüceltmek ve aziz etmek istiyor.

De ki: Rabb’im hakkı ortaya koyar. O gaybları en iyi bilendir.” (Sebe: 48)

Bunlar ise küfrü ortaya koyuyor. Ne acı bir durum!

Ey İman Edenler!
Allah’a ve Peygambere Hâinlik Etmeyin!
(Enfâl: 27)

Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadîm’inde şöyle buyuruyor:

Hidayet kendisine apaçık belli olduktan sonra, peygambere muhalefet edip inananların yolundan başkasına uyan kimseyi döndüğü yolda bırakırız. Ahirette de kendisini cehenneme sokarız. Ne kötü bir dönüş yeridir orası!” (Nisâ: 115)

Görülmemiş kötü işler yapıyorlar. Hem dinde, hem de vatanda.

Âyet-i kerime’de:

Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin!” buyuruluyor. (Münâfikûn: 4)

Müslümanız.” derler. Kendilerini müslüman zannederler. Yaptıkları tahribat kâfirinkinden daha beter, daha büyüktür. Zira kâfirin gayesi belli, ve fakat bunlar hiçbir kâfirin yapamayacağı tahribatı yapıyorlar.

İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın almışlardır. Bu alış-veriş kendilerine kâr sağlamamıştır, doğru yolu da bulamamışlardır.” (Bakara: 16)

Biz onları Hazret-i Allah’a, Kitabullah’a, Resulullah’a çağırıyoruz. İslâm’ın emir ve hükümlerini önlerine sürüyoruz. Küfür ile iman arasına berzah koyuyoruz. Çünkü onlar karıştırmak, küfrü hoş göstermek istiyorlar. Küfre kucak açıyor, müslümanları küfre teşvik ediyorlar. Allah’a ve Resulullah’a bundan daha büyük ihânet olur mu?

Ve fakat Allah-u Teâlâ’nın fermanını görmüyorlar:

Ey iman edenler! Allah’a ve peygambere hâinlik etmeyin! Kendiniz bilip dururken emanetlerinize de hâinlik etmeyin!” (Enfâl: 27)

Allah-u Teâlâ; “Allah’a ve Peygamber’ine ihânet etmeyin!” buyurduğu gibi, diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise:

Şüphesiz ki Allah hâinlik yapanları sevmez.” buyuruyor. (Enfâl: 58)

Dış düşmanın yapamadığı tahribatı bunlar müslümanmış gibi görünüp içeriden yapıyorlar. Bu verdikleri zarar çok büyük olduğu için de bu hâle düşüyorlar.

Onlara: ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve Peygamber’e gelin!’ denildiği zaman, münâfıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisâ: 61)

Allah-u Teâlâ bu gibiler hakkında Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

Resul’üm! De ki: Size amelce en çok ziyana uğrayanları bildireyim mi? Dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar iyi yaptıklarını sanıyorlardı.” (Kehf: 103-104)

Onlar ise İslâm dinini bırakmışlar, onlara hizmet ediyorlar. Diğer taraftan da müslüman gibi görünmeye çalışıyorlar.

Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i imrân: 85)

Allah-u Teâlâ’nın halkettiği bütün mahlukat bu hâinlere lânet eder. Niçin? Çünkü müslüman gibi görünüyor, fakat din-i İslâm’a ihânet ediyor. Bir taraftan dini, diğer taraftan devleti yıkmaya çalışıyor. Fakat onlar bunu bilmezler, gayeleri peşinde koşarlar.

Oysa Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime’sinde:

Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilerek hakkı gizlemeyin.” buyuruyor. (Bakara: 42)

Onlar makam ve mevkileri için bu emr-i ilâhiyi dinlemezler.

Makam, nam, menfaat için devleti yıkıp, hizmet ettikleri kâfirin arzularını yerine getirmek için vazifelidirler. Bunun için çalışırlar.

Ve fakat müminleri bırakıp kâfirlere hizmet ettiklerinden ötürü azapları kâfirinkinden çok daha şiddetlidir. Çünkü bunlar münafıktırlar.

Nitekim bir Âyet-i kerime’sinde Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Zulmedenler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını, hangi deliğe tıkılacaklarını yakında görecekler.” (Şuarâ: 227)

Bunlar hakikati bilmediler. İslâm’ı bırakıp küfre hizmet ettiler. İslâm’mış gibi göründüler. Bunun için de çok büyük bir azab-ı ilâhiye düçar oldular.

Üstelik müslümanları da engellemek isterler. Her fırsatta dini ve vatanı yıkmak için iyi şeylere mâni olmak isterler, kötülüğün yayılmasını arzu ederler.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde onlara hitaben buyurur ki:

Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.” (A’râf: 86)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz birçok Hadis-i şerif’lerinde âhirzaman âlimlerinden haber verdiği gibi, kötü âmirlerden de haber vermiştir.

Kâ’b bin Ucre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Ey Kâ’b bin Ucre! Seni, benden sonra gelecek ümerâya karşı Allah’a sığındırırım. Kim onların kapılarına gider ve onları yalanlarında tasdik eder, zulümlerinde onlara yardımcı olursa, o benden değildir, ben de ondan değilim.

Ahirette Kevser havzının başında yanıma da gelemez.

Kim onların kapısına gitmeyip, yalanlarında onları tasdik etmez, zulümlerinde yardımcı olmazsa, o bendendir, ben de ondanım. O kimse Havz’ın başında yanıma gelecektir.

Ey Kâ’b bin Ucre! Namaz burhandır. Oruç sağlam bir kalkandır. Sadaka hataları söndürür, tıpkı suyun ateşi söndürdüğü gibi.

Ey Kâ’b bin Ucre! Haramla biten bir ete mutlaka ateş gerekir.” (Tirmizî: 614)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Kâ’b bin Ucre -radiyallahu anh-i muhatap ederek müslümanlara yalancı, zâlim ve sefih âmirlere karşı nasıl davranılacağını ders vermektedir.

Namaz, oruç, zekat gibi farzları eda ederek, sefih ümerânın yalanlarına kapılmamalı, istikametten ayrılmamalıdır.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Size emirlerinizin en hayırlıları kimlerdir, en şerlileri kimlerdir haber vereyim mi?

Onların en hayırlıları sizlerin sevgisine mazhar olanlar, sizleri sevenlerdir.

Siz onların lehlerinde hayırla duâ edersiniz, onlar da size hayır duâ ederler.

Ümeranızın şerlileri de sizin buğzettiklerinizdir, onlar da size buğzederler. Siz onlara lânet edersiniz, onlar da size lânet ederler.” (Tirmizî)

Bir yönetici kimin kuluysa ona hizmet eder. Samimi bir müslüman ise, Allah-u Teâlâ’nın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın emirlerine itaat eder. İslâm dininin muzaffer olması için gayret eder. Canını ve malını o uğurda feda etmekten çekinmez. Her iş ve icraatı Hazret-i Kur’an’a ve Sünnet-i seniyye’ye uygundur. Bu gibi kimselerin müslüman olduklarına şehadet edilir.

İslâm Dini’ne İhânetin Kaynağı
Küffarı, En Büyük Düşmanı Dost Bilmek“tir:
Müminleri bırakıp kâfirlerle dostluk yapmak münafıklığın açık bir delili olduğu gibi, münafıkların en bariz huy ve hususiyetidir.

Kötü âmirler:

Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık ferman vermesini mi istersiniz?” (Nisâ: 144)

Âyet-i kerime’sini arkalarına attılar, onlarla dostluk kurdular, onların arzu ve istekleri doğrultusunda hareket ettiler, dünyayı ahirete tercih ettiler. Makam ve mevkiye, paraya ve kadına daldılar, dünyaya taptılar. Böylece de gerek küffarın ifsadına, gerekse nefislerinin arzularına uydular ve bu necip milletin bozulmasına sebep oldular, halkı yoldan saptırdılar, vatana büyük darbe vurdular. Birçokları küfür âdetlerini benimsediler.

Cinsi ne olursa olsun küfür, İslâm’a göre tek bir millettir. Müminlerin dostu ise ancak müminlerdir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun Peygamber’idir. Bir de, Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazlarını kılan, zekatlarını veren müminlerdir.” (Mâide: 55)

Kim Allah’ı, O’nun Peygamber’ini ve müminleri dost edinirse, bilsin ki galip gelecek olanlar Allah’tan yana olanlardır.” (Mâide: 56)

İman İle Küfür Arasındaki Hududu
Allah-u Teâlâ Koymuştur:

Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim’inde Hazret-i Kur’an’ın hakikat ile dalâlet arasında berzah olduğunu beyan ediyor:

Şüphesiz ki bu Kur’an (hak ile bâtılı) ayıran bir sözdür.” (Târık: 13)

Allah-u Teâlâ bunu mahlûkun zannına bırakmamıştır. Bir berzah çizmiştir, hudutlarla çevirmiştir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde kendisine inanan ve Resul’ünü tasdik eden kullarına; İslâm’ın bütün hükümlerini benimsemelerini, buyruklarını uygulamalarını, yasakladıklarını terketmelerini emir buyurmaktadır:

Ey iman edenler! Hep birden tam bir teslimiyetle İslâm’ın sulh ve selâmetine girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara: 208)

İslâm bir bütündür. Hükümlerinden hiçbiri birbirinden ayrılmaz.

İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın şânı ne yücedir.” (A’râf: 54)

Mülk O’nundur. O’ndan başka hiç kimsenin hiçbir şeye müdahale etmeye hakkı ve salâhiyeti yoktur. Hükmünü hiç kimse değiştiremez, verdiği kararı hiç kimse bozamaz. Emir, yasak, tedbir ve irade, tam tasarruf O’na âittir.

Hüküm yüceler yücesi Allah’ındır.” (Mümin: 12)

Çünkü O, mülkünde yücedir, dilediğini yapar, dilediği hükmü verir. O’nun verdiği hükümler, belirli bir zaman ve asır ile sınırlı değildir. Kıyamete kadar geçerlidir.

Rabb’inin sözü doğruluk bakımından da adalet bakımından da tamamlanmıştır, tam kemâlindedir.

O’nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur.” (En’âm: 115)

Tatbikini emir buyurduğu bütün hükümler kemâle ermiş, tamamlanmıştır. Hiçbirisinde noksanlık ve eksiklik tasavvur edilemez, hükmünde yanılması düşünülemez. O’nun haber verdiği her şey gerçeğin tâ kendisidir. O’nun haber verdiği her şey adaletlidir, O’nun dışında hiçbir şey adaletli değildir. O’nun yasakladığı her şey bâtıldır. Hiç kimse O’ndan daha doğru söyleyemez, hiç kimse O’ndan daha âdil hüküm koyamaz. Hükmünde hikmet sahibidir, her şeyi hikmetle yapar.

O’nun sözlerini değiştirebilecek, temyiz edecek, tashih yapacak hiçbir kimse olamaz.

Söz O’nun sözü, hüküm O’nun hükmü, kitap O’nun kitabıdır.

Binaenaleyh bütün insanlar ve cinler birleşerek bir araya gelseler, kasten bir Âyet-i kerime’yi inkâr etseler hepsi kâfir olurlar. Çünkü mahlûkun hükmü yoktur, O’nun hükmü esastır.

O’nun hükmünü kim bozabilir? O’nun hükmünden kim kurtulabilir?

Bunlar Âyet-i kerime’lere inanamazlar, Hadis-i şerif’leri zaten dinlemezler. İşte onun için Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri önünüze koyuyoruz.

Onlar ise kendi zanlarını âyet ve hadis yerine koyarlar. Bunun için de gökkubbe altındakilerin en şerlileridirler. Bunun da sebebi halkı şaşırtmalarıdır.

Doğrusu birçokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar.” (En’âm: 119)

Kendi zanlarını hüküm yerine koymak isterler.

Bunların sözüne hem şaşmayın, hem de inanmayın! Bunların iç durumu budur, işin gerçeği budur.

Biz Hazret-i Allah’a, Kitabullah’a, Resulullah’a inanıyoruz.

Bunlar bizim sözümüz değildir, bunlar Hazret-i Allah’ın ve Resulullah’ın beyanlarıdır, size ilâhi beyanları arzediyorum, ahmedin mehmedin sözünü değil.

Resulullah Aleyhisselâm’ın her emrine itaat etmek farz olup, aykırı hareket etmek ise haramdır. Bu ise ilâhî bir hükümdür.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde Resulullah Aleyhisselâm’a itaat edilmesini emrediyor ve şöyle buyuruyor:

Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin. Eğer yüz çevirecek olursanız biliniz ki, Resul’ümüze düşen apaçık bir tebliğdir.” (Teğabün: 12)

O risaletini tebliğ etmiş ve ilâhî emaneti yerine getirmiştir. Sizin kabulünüzden dolayı onun bir menfaati yoktur, yüz çevirmenizin de ona bir zararı olmaz.

Kişi ona itaat etmekle Allah-u Teâlâ’nın emrine itaat etmiş olur. Ona itaat etmeyen ise Allah-u Teâlâ’ya da, gönderdiğine de iman ve itaat etmemiş olur. Bu hakikati böyle bilmek lâzımdır.

Resulullah Aleyhisselâm’a itaat etmek, getirmiş olduğu esasların hepsini kabul etmeyi, Sünnet-i seniyye’sine sımsıkı sarılmayı, ahlâkı ile ahlâklanıp edebiyle edeplenmeyi gerektirir.

Âyet-i kerime’de:

Resulullah size ne verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının!” buyuruluyor. (Haşr: 7)

Bu emr-i ilâhî’yi bizzat Allah-u Teâlâ buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor. Bu emr-i ilâhî’yi inkâr eden Allah-u Teâlâ’yı inkâr etmiştir. O’nu ve O’nun emrini inkâr eden de zaten dinden çıkmıştır.

Ona yapılan her türlü itiraz, bu Âyet-i kerime mucibince inkâr ve küfürdür.

Bunlarda iman yok zaten. İşte ispatı da budur.

Bunun içindir ki bunların içyüzünü dışarıya vermek mecburiyetindeyim. Ki gerçek mânâda ihlâslı bir mümin o batağa düşmesin.

Muhakkak ki Rabb’in hududu aşanları çok iyi bilendir.” (En’âm: 119)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen, İslam | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Cinlerin İslâm İçin Mücâdeleleri

Posted by Site - Yönetici Mayıs 27, 2015

Cinlerin İslâm İçin Mücâdeleleri

Cinlerin İslâm İçin Mücâdeleleri

Rivayet olundu:
Mekke kâfirleri. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini öldürmek üzere toplandılar. Onlar bu şekilde toplantı halinde iken, iblis üzerlerine (yanlarına) girdi. Şeytan onlara sordu:
-“Neden böyle toplandınız?” onlar da toplanma maksatlarını şeytana anlattılar. Şeytan Ebû Cehil’e:
.”Ey- Ebu’l-Hakem! Sen tapmakta olduğun putu ve ma’budunu götürüp, Muhammed’in önüne koysan ve orada ona secde etsen; belki o zaman Muhammed, senin putundan bir ses işitir,” dedi.

Ebû Cehil’in cevher ve yakut ile bezenmiş (altın ve gümüşten) yapılma bir putu vardı. Onu sırtına aldı. Götürüp, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin önüne koydu. Ve orada putuna secde etti. Sonra da puta:
-“Ey ma’bûdum! Biz sana ibâdet ederiz ve sana yaklaşmaya çalışıyoruz. Bu Muhammed, sana (putlara) taptığımız için; bizi tenkit ediyor (bize ağır sözler söylüyor). Biz senden bize yardımcı olmanı ve Muhammedi tenkit edip ona (sövmeni) istiyoruz!” dedi.
Put hareket etmeye,. konuşmaya ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin aleyhinde kötü söz söylemeye başladı.
(Üzüntü ve kederden) bir şey, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin kalbine girdi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Hazret- Hatîce annemizin evine döndü.
Çok az bir zaman geçmeden hemen kapı çalındı. Elinde kılıç olan bir genç içeriye girdi. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine selâm verdi. O genç:
-“Ya Resûlallah (s.a.v.)! Emret, senin emrini yerine getireyim!
dedi. Efendimiz {s.a.v.) hazretleri ona:
-“Sen kimsin?” dedi. 0:
-“Ben cinlerdenim!” dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordu:
-“Senin kuvvetin ne kadara ulaşır?” 0:
-“Allah’ın izniyle, Hirâ ve Ebû Kubeys dağlarını yerinden söküp (onları omuzlayıp) denize atmaya gücüm yeter!” Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordu:
-“Şu an nereden geldin?” 0:
~”Ben yedinci denizin adasındaydım. Cebrail Aleyhisselâm bana geldi ve;
-“Putun içine girip, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine ağır sözler söyleyen falanca Şeytana yetiş! ve hemen onu bu kılıçla öldür!” dedi. Bunun üzerine dördüncü kat yerde ona yetiştim ve onu öldürdüm, dedi. Efendimiz {s.a.v.) hazretleri ona;
-“Sen dön! Muhakkak ki ben düşmanımdan dolayı sadece Rabbimden yardım dilerim!” buyurdular:
O genç;
-“Ya resûlallah hazretleri benim sizden bir hacet ve dileğim var! dedi.
-“(Nedir o?)
-“Dileğim, senin dün (az önce) olduğun mekâna geri dönmendir. Onlar gidip bunu (Ebû Cehil’e haber verip) ikinci kere putları getirip senin yanında yine ona secde ederler!” dedi.
Ertesi sabah Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, yanında Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) hazretleri olduğu halde, o yere gitti. Ebû Cehil yanında putu olduğu halde yine geldi. Dün yaptığı gibi yaptı.
(Yani orada putuna secde etti. Sonra da puta:
-“Ey ma’bûdum! Biz sana ibâdet ederiz ve sana yaklaşmaya çalışıyoruz. Bu Muhammed, sana (putlara) taptığımız için; bizi tenkit ediyor (bize ağır sözler söylüyor). Biz senden bize yardımcı olmanı ve Muhammedi tenkit edip ona (sövmeni) istiyoruz!” dedi.
Put hareket etmeye, konuşmaya başladı. Put:
-“Lâ ilahe illallah Muhamrnedü’r-Resûlüllah- Allah’tan başka ma’bûd yoktur. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın resulüdür…
Ben sadece bir putum! Ne kimseye fayda verebilir ve nede zarar!… Allâhü Teâlâ hazretlerini bırakıp bana tapanlara yazıklar olsun!” dedi.
Ebû Cehîf ve orada olanların hepsi bunu işittiler.
Ebû Cehil ayağa kalktı putunu kırdı. Ve;
-“Muhammedi Putları büyüledi!” dedi.
Bundan anlaşıldı ki, Allahü Teâlâ hazretleri, zahir olan her şeyde hakkı söyler. Lakin münafık ve kâfir olanlar bunu işitmezler.

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/372-374.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

DÜŞÜNCE HANGİ SAHADA OLUR VE KAPSAMI NEDİR?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 26, 2015

tefekkür,dua,zikir,rabita,

DÜŞÜNCE HANGİ SAHADA OLUR VE KAPSAMI NEDİR?

Düşünce sahasının sonu yoktur. Zira ilimler sınırsızdır. Düşünce bütün ilimler için geçerlidir. Fakat din için olmayanları anlatmak gayemizin dışındadır. Din ile ilgisi olanı da genişçe açıklamanın sonu gelmeyeceğinden kısaca anlatalım.

Din için gerekli olan işlerden gayemiz kul ile Allah arasında olan işlerdir.
Kul tefekkür yolu ile Yüce Allah’a kavuşur. Kulun tefekkürü (düşüncesi) ya kendi hakkında, ya da Yüce Allah ile ilgili olur.
Kulun düşüncesi Yüce Allah olursa ya Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında, ya da acaip işleri ve yaptıkları hakkında olur. Kulun düşüncesi kendi nefsi için olursa, ya Allah’ın sevmediği günah ve felakete götürücü şeylerle ilgili olur, ya da Allah ‘ın sevdiği, kulu ona yaklaştırıcı sıfatlarla ilgili olur.
Sonuç olarak konumuzu dört saha halinde düşünebiliriz. Bunun da aslı iki şeydir: İyi ve kötü olanlar.

Kul, devamlı sevgilisini düşünen aşığa benzer. Eğer sevgilisini düşünmezse, aşkı eksik olur. Zira tam aşk başka bir şeye ve düşünceye yer vermeyen aşktır. Onun için aşığın aklı devamlı olarak sevgilisinin güzelliği ve şekli, yahut onun hareketleri ve ahlakı ile meşgul bulunur. Eğer kendini düşünürse, ya kendisini sevgilisine sevdiren şeyi, yahut da sevgilisinin sevmediği şeyden sakınması gereken şeyi düşünür. Aşk ile olan her düşünce, bu dört şeyle ilgili olur. Allah aşkı ve din sevgisi düşüncesi de
bu dört şeyle ilgili olur.

1. SAHA: Kendi nefsini düşünmek ve kötü sıfatların ne olduğunu bilip ondan sakınmaktır. Kötü sıfatlar ya görünür günahlar, yahut da kalpte olan kötü ahlaktır. Günahların da çeşitleri çoktur. Zira açık günahların bazısı dil, göz, el ve benzerleri gibi yedi organla ilgilidir. Bazısı da bütün vücutla ilgilidir. Kalpteki pislikler de böyledir. Bunların her biri için üç düşünce hali bulunur:

a) Filan iş yahut filan sıfat iyi midir, kötü müdür? Bilinmez. Ancak tefekkürle bilinir.

b) Eğer o sıfat kötü ise, “Ben bu sıfat üzere miyim, değil miyim?” diye düşünmek. Zira nefsin sıfatlarını kolaylıkla bilmek mümkün olmaz. Belki tefekkürle mümkün olur.

c) Nefsinin kötü sıfatları varsa, ondan kurtulmak için ne gerekiyorsa onu yapmalıdır. Her gün bir saat bu durumu düşünmeli ve aklına ilk olarak, görülen günahlar gelmelidir.
Örneğin; dilinin bugün bir şeyler konuşacağını, yalana sapabileceğini düşünmeli ve bundan sakınmanın çarelerini araştırmalıdır. Yine haram yeme tehlikesi varsa bundan nasıl kurtulabileceğini düşünmelidir. Bunun gibi, vücudunun diğer organlarını aklına getirmeli ve günaha saplanmamaları için ne yapmak gerektiğini saptamalıdır.
Bu düşünceleri bitirince sevap kazanmak için neler yapacağını düşünmeli ve bunları tatbik etmelidir.
Mesela: Demelidir ki, dil Allah ‘ı anmak ve insanları rahat ettirmek için yaratılmıştır. Bende şu şekilde Allah ‘ı anabilir ve şöyle konuşarak birisinin kalbini sevindirebilirim. Göz de ahiret saadetini elde etmek için yaratılmıştır. O halde şu din adamına saygı ile şu günahkara da hakaret gözü ile bakıp gözün hakkını ödeyeyim. Muhtaç olduğum zaman da sabretme sevabını kazanayım. Bu gibi şeyleri düşünmekten geri kalmamak gerekir. Zira bazen bir saatlik tefekkür etmekle öyle bir şey akla gelir ki,
ondan dolayı bütün ömrü boyunca günah işlemekten vazgeçer. Onun için: “Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten üstündür.” buyrulmuştur. Zira bazen bir saat düşüncenin faydası bir ömür boyunca devam eder.
Görünür günahların düşüncesi bitince, kalp ile ilgili günahlara yönelmelidir.
İbadetlerin yalnız Allah için olması, kalbin kötü ahlaktan temizlenmesi, kurtarıcı şeylerin elde edilmesi düşünülmelidir.

İnsanı felakete sürükleyen on şey vardır:
1- Cimrilik,
2- Kibir,
3- İkiyüzlülük,
4- Kıskançlık,
5- Bencillik,
6- Öfke,
7-Yemek hırsı,
8- Konuşma hırsı,
9- Mal sevgisi,
10- Mevki sevgisi.
Bu on şeyden kurtulan gayesine erer.

İnsanı kurtuluşa erdiren şeylerde ondur:
1- Günah işlediğine pişman olmak,
2- Belaya sabretmek,
3- Kazayı (Allah’ın emrini) kabul etmek,
4- Nimete şükretmek
5- Allah’tan korkmak,
6- Allah’tan ümit kesmemek,
7- Dünyadan yüz çevirmek,
8- İbadetleri yalnız Allah için yapmak,
9- İnsanlara karşı iyi davranmak,
10- Allah’ı sevmek.
Bunların her biri için düşünülecek çok şey vardır. Bu da bu konular hakkında daha önce yazdıklarımızı okuyup bilenlerce anlaşılır. Hatta insan sürekli olarak yanında, üzerinde bu sıfatların yazılı bulunduğu bir kağıt bulundurulmalı, birisine çare bulduğu zaman onun üzerine çizgi çizip diğerleri ile meşgul olmalıdır.

2. SAHA: Yüce Allah’ı düşünmek. Yüce Allah ‘ı düşünmek ya zatını, ya sıfatlarını, ya da yaptığı, yarattığı, yarattığı şeyleri düşünmektir. En üstün düşünce, Yüce Allah ‘ın zatı ve sıfatları ile ilgili düşüncelerdir. Ancak insanlar buna dayanamadıklarından ve akılları ermediğinden şeriat bunu yasaklamış , “Yüce Allah’ın zatını düşünmeyin, O’nu anlayamazsınız.” demiştir. Bunun zor olması, Yüce Allah’ın celal ve büyüklüğünün gizli olmasından değil, bilakis çok parlak olmasından ve insan gözünün zayıf, çaresiz ve güçsüz bulunmasından ileri gelir. Nitekim yarasa kuşu gündüz uçamaz. Zira gözü zayıf olduğu için gün ışığına dayanamaz. Ancak akşam olunca gün ışığı azalır ve o da o zaman uçmağa başlar. Halktan olanların derecesi de, yarasa derecesindedir. Ama sıddıklar derecesine ulaşanlar buna bakmaya dayanırlar. Ancak onlarda her zaman dayanamazlar. Bazen güçsüz kalırlar. İnsanın güneşe bakabilmesi, fazla bakınca da gözlerinin kamaşması gibi. Bunun gibi, büyük velilerin de devamlı olarak bakmaları halinde akıllarının bozulması ihtimali vardır.
O halde büyük veliler; Allah’ın gerçek sıfatlarını bakarlar, ancak onları insanlara anlatamazlar. Sadece sıfatlarına yakın sözcükler kullanabilirler.
Yüce Allah âlimdir, dileyicidir, söyleyicidir gibi. Muhatap olan kimse bu anlatılanları kendi sıfatları cinsinden anladığı için temsil ve benzetme olur.
O halde şöyle demek gerekir: Allah söyleyicidir, fakat onun sözü harf ve seslerden meydana gelen senin sözün gibi değildir. Fakat dinleyici bu çeşit anlatımı kaldıramadığı için inkar yoluna gider. Yine Yüce Allah’ın zatı senin zatın gibi değildir. O ne cevherdir, ne arazdır, ne biryerdedir, ne bir yöndedir, ne âleme bağlıdır, ne ondan ayrıdır, ne âlemin içindedir, ne dışındadır, dersen inkar eder; “Bu mümkün değil” der. Zira anlatılanları kendi ile karşılaştırmakta ve bu sözlerin büyüklüğünü anlamamaktadır.
Çünkü cahillerin bildiği büyüklük padişah ve reislerin büyüklüğü olup, taht üzerinde oturmak ve yanlarında hizmetçilerin bulunmasıdır. Onlara Yüce Allah ‘ın sıfatları anlatıldığı zaman, O’nun büyüklüğünü padişahlarınki gibi düşünüp elbette eli, ayağı, dili ve ağzı vardır, derler.
Eğer sineğinde düşünebilme yeteneği olsaydı, o da insanlar gibi düşünerek, beni yaratanın kanat ve kolları var. Zira bana verdiği güç ve kuvvetin kendisinde bulunmamasına imkan yoktur, derdi. İnsanlar da bütün işleri bu mantık tarzına göre kendileriyle karşılaştırırlar. Bu yüzden şeriat Allah’ın zatını düşünmeyi yasaklamıştır.

Geçmiş büyükler kelam ilmini yasaklamışlardı. Yüce Allah hakkında açıkta “Alemin içinde değildir, dışında da değildir. âlemle beraber olmadığı gibi ayrı da değildir” demeyi uygun görmemiş lerdir. Yalnız “Yüce Allah hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey de ona benzemez.” demekle yetinmeyi emretmişler. Uzun uzadıya değil de kısaca anlatmışlar. Zira insanların çoğunun aklı bunu kavrayamaz. Bunun için bir Peygambere şöyle vahiy geldi:
Benim kullarıma zatımla ilgili şeylerden söz etmeyin, zira inkar ederler. Anlayabilecekleri kadarını söyleyin.
Öyle ise Allah’ın zatı ile ilgili şeyleri söylememek ve bu hususu düşünmemek daha iyidir. Ancak olgun insanlar bunun dışında kalır. Ama onlar bile sonunda dehşet , hayret ve şaşkınlığa düşmekten kendilerini kurtaramazlar.

O halde Yüce Allah’ın yüceliği ve işlerindeki acaiplik düşünülmelidir. Zira var olan her şey O’nun gücünün ve yüceliğinin narundan bir kıvılcımdır.
Güneşe bakılmasa bile, ışıklarının aydınlattığı yere bakılabilir.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

YAPILAN İŞİN DURUMU BELİRİNCEYE KADAR DURMAK

Posted by Site - Yönetici Mayıs 25, 2015

Fütuhu`l Gayb – Abdülkadir Geylani

YAPILAN İŞİN DURUMU BELİRİNCEYE KADAR DURMAK

Her imanlı ayık olmalı. Kaldı ki ayık olmak, her işin aslını bilmek bir vazifedir. Her geleni almak değil, onun aslını araştırmak gerekir. Ta verilen hüküm belli oluncaya kadar durmalıdır. Helalliği bilinecek, mubah olduğu anlaşılacak, ondan sonra kabul
faslı başlayacaktır.

İman sahibi teftiş eder, sonra alır. İçi bozuk, münafık ise önüne geleni alır.
Peygamber (SAV) Efendimiz bu manaya işaret ederek şöyle buyurdu:
– “Mümin, işin temeline vakıf olandır
Bir başka Hadis-i Şeriflerinde ise şöyle buyurdu
– “Şüpheliyi bırak, şüpheli olmadığı bilindikten sonra kabul et.

İman sahibi önüne serilen her sofraya oturmaz; bekler. Verilen her şeyi içmez.
Teklif edilen her kadını almaz. Bunların dışında kalan diğer işlerde yapılan tekliflere de hemen koşmaz; bekler, sağlam hüküm verilinceye kadar elini sürmez.
O hüküm verildimi iş tamamdır. Yer, içer; ibadet eder. İş bu sayılanlar, her iman sahibinin en az uyması gereken iştir.

Şayet iman sahibi takva derecesinde ise daha titiz davranır. İyi olduğuna dair hüküm verilse dahi yine bekler. Belki de sonra verilecek emirlerin gereği yapılınca şimdikinden üstün dereceler alacaktır. Bilinmez ki…
Burada üç hal anlatmak icap eder:
a) Bu her müminin işidir. Allah’ın (CC) emirlerine göre iş tutmak.
b) Bu velîlik mertebesidir ve fenafillah halidir. Bunlar yalnız kadere uyar.
c) Bu zümre sayılan iki zümreden daha üstündür. Belki de yaptıklarının hiç farkında olmazlar. İşlerinde yalnız kudret eli hüküm sürer; hasılı büyük insanlardır.
Birinci derecede olana yine beklemek gerek. Ama ikinci için değil… Üçüncü dereceye varan için değil…

İş bu üçüncü derecede belirtilen zatlar, yer içerler. Bunlardan ilahi emir dışı hareket çıkmaz. Bu vasfı alan belirttiğimiz iman sahibi kötü işlere karşı mahfuzdur.
İman hudutlarını aşması beklenemez. Allah (CC), Hz. Yusuf’u (AS) esirgediği gibi bu vasfı alan iman sahiplerini de kötülüklerden korur.
Kul, bu durumda esirgenen ve her işi kolaylıkla biten biridir. Sanki iyi yollar onun için sonuna kadar açık. Aksi ise kapalıdır. Rahatça yürür; ilahi emirleri usanmadan, üşenmeden yerine getirir.
İradesi Hakk’a (CC) bağlıdır. Onun rızasını almak, Hakk’ın (CC) rızasını kazanmak olur. Bu makam çok yüksektir, velîlik mertebesinin en üstünüdür. Bunlar Peygamberlik derecesine kadar ulaşmış büyük sır sahipleridir.
Böylece bütün gidişatını, yolunu Allah (CC) yolunun hakiki yolcularına uydurmalıdır…

Kaynak : Fütuhu`l Gayb – Abdülkadir Geylani ( k.s.)

Posted in Abdülkadir Geylani, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

İstanbul’da evliya varmı?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 24, 2015

İstanbul'da evliya varmı

İstanbul’da evliya varmı?

Padişah, vezire sorar:
_Vezir !İstanbul’da evliya var mı?
_Aman padişahım, İstanbul evliya yatağı olarak bilinir, evliya olmaz mı hiç!
-Öyleyse bir kaç tanesini ziyaret edelim.

Sultanım, arzu ederseniz tebdil-i kıyafet ile şehri dolaşalım.
Vezir ve padişah köylü kıyafetine girip, yola çıkarlar.

Önce Mısır çarşısına girerler. Orada bir kumaşcı dükkanına girip selam verirler. Dükkan sahibi büyük bir edeple selamı alır ve müşterilerine iltifatta bulunarak;
-Hoş geldiniz,safa geldiniz,maşaallah Allah’ın ne güzel kulları var,buyurun efendim der.
Vezir,biraz kumaş lazım olduğunu ve kumaş almaya geldiklerini söyler.
Kumaşcı, hangisinden alacaklarını sorar.
Vezir;
-Şu topu,şu topu,şu topu indir.Diyerek topların yarısından fazlasını indirir.
Sonra da:
-Şundan yarım metre,şundan bir metre,şundan iki metre kes.
Diyerek indirttiği bütün toplardan kestirir.

Kumaşçı:
-Allahım’ın ne güzel kulları var,ya Rabbi! Sana şükür diyerek kestiği kumaşları paket yapar,ücretlerini hesap edip miktarı yazılı olan kağıdı vezire uzatır.
Bu sefer vezir;
-Kusura bakmayın biz bunları almaktan vazgeçtik,çünkü kumaşları beğenmedik der.
Kumaşcı büyük bir teslimiyetle;
-Hay hay olur efendim,Allah’ın ne güzel kulları var,fark etmez efendim,güle güle!
diyerek müşterilerini uğurlar.Paketlenmiş kumaşlarını bir tarafa koyar.

Padişah ve vezir bu sefer Beyazıt meydanına çıkarlar.
Orada elinde sopasıyla;
-Karpuz, karpuz! diye bağıran karpuz satan celalli birisini görürler.
Vezir;
Padişahım,şimdi bu zattan karpuz alacağız ama hemen almayın.Karpuzları bastırın,birini alıp diğerini koyun,kolay,kolay karpuz beğenemeyen bir kimse gibi uzun zaman onu meşgul edin.Der.
Padişah denildiği gibi; Birini alır birini bırakır,öbürünü sıkar, diğerinin kabuğuna el vurarak olup olmadığını kontrol eder, ama bir türlü karpuz alamaz. Karpuzcu ise göz ucuyla müşterisini takip etmektedir. Bakar ki ellemediği ve sıkmadığı karpuz kalmadı,müşteriye elindeki sopasını göstererek:
Bana bak alacaksan bir tane al, git. Karpuzları yaralayıp durma!
BENİ DE KUMAŞCI GİBİ ZANNETME!
PADİŞAH OLDUĞUNA DA GÜVENME.
ŞU SOPA İLE KAFANI KIRARIM!” der.
Padişah:
-Sus sus,bizi deşifre etme! alelacele bir karpuz alıp parasını ödeyerek hızlıca oradan ayrılır.
Vezir;-Şimdi de Süleymaniyeye gidelim,orada daha size nice Allah dostlarını göstereceğim der.
Padişah;
-Vezir bu kadar yeter! Karpuzcusu,kumaşçısı evliya olan yerde daha neler vardır kimbilir, yeter! Şimdi gidip kumaşçının paralarını verelim,adamcağız zarar etmesin der.
Tekrar kumaşçıya gidip selam verirler.Kumaşçı yine aynı teslimiyet ve vakar içinde selamlarını alır;
-Buyurunuz efendim, Allahım’ın ne güzel kulları var, buyrun efendim! der.
Vezir;
-Biz yeniden karar verdik kestirdiğimiz kumaşları alacağız.Deyip parasını verip kumaşçı ile vedalaşırlar. Dükkandan çıkarken kumaşçı ellerini kaldırıp;
-Ya Rabbi! Sana hamdolsun. Bugün iki defa dükkanıma padişahı gönderdin.
diye Allah’a şükreder. Padişah bu hal karşısında şaşırır, vezire;
-Vezir, anladım bu iki zatın ikiside evliyadır; ama acaba hangisi üstün?diye sorar. Akıllı vezir şöyle cevap verir;
Padişahım,ben hangisinin üstün olduğunu bilemem; amma
herhalde laftan anlayanlara kumaşçı gibisi,laftan anlamayanlara da karpuzcu gibi birisi lazım.
.

 

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: