Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 19 Mar 2015

TEVEKKÜL ETMEK NASIL OLUR?

Posted by Site - Yönetici Mart 19, 2015

201tevekkül1

TEVEKKÜL ETMEK NASIL OLUR?

Dindeki bütün dereceler üç esasa dayanır: İlim, hal ve amel. İlim ve hal’i açıkladık. Şimdi de ameli açıklayalım:
Bazı kimseler tevekkülün bütün işleri Allah’a havale etmek, kendi istekleriyle hiçbir şey yapmamak, yani hiç çalışmamak, kazanç için uğraşmamak, yılan, arslan ve kurt gibi yırtıcı hayvanlardan kaçmamak, hastalanınca ilaç almamak olduğunu sanırlar. Bunların hepsi hatadır. Zira hepsi şeriata aykırıdır. Oysa tevekkül şeriatın emrettiği bir şeydir. Şeriata uygun olmayan bir şey tevekkül olamaz.
Mal kazanmakta, sahip olunan malı korumakta, dertleri ve hastalıkları tedavi etmekte, zordan sakınmakta, ayrı ayrı tevekkül vardır. Bu dört tevekkülü sıra ile açıklayalım.

Birinci makam: Mal kazanmakta ve faydalı şeyleri almakta tevekkül.
Bekar olup yalnız başına yaşayanların tevekkülüyle evli olup bakacak kimsesi bulunanların tevekkülü birbirine benzemez. Bakacak kimsesi olmayanların mal kazanmasında ve ihtiyaçlarını gidermesinde sebeplere göre üç çeşit tevekkül vardır.

Birinci kısım sebepler: Yüce Allah’ın bir şey yaratması için arada bulunması gereken, ilahi adetin icabı olan sebeplerdir. Bu sebepler tecrübe ile anlaşılır. Bu çeşit sebepleri yerine getirmek, tevekkül değil delilik olur.
Mesela; aç iken bir şey yemeyip, Allah isterse yemeden beni doyurur ve ekmeği boğazıma gönderir, yahut evlenmeden, Allah bana çocuk verir demek tevekkül değil aptallıktır. Böyle tecrübeyle anlaşılan sebeplere bağlı işlerde tevekkül etmek için sebebi bırakmak gerekmez. Bu çeşit işlerde tevekkül ilim ve hal ile tevekkül etmektir. İlim ile tevekkül; açlıktan
kurtulmak için bazı sebeplerin bulunduğunu bilmektir. Mesela elin, ağzın, dişin, bütün sindirim organlarının, yaratılmasındaki nedenin yemek yemek için Yüce Allah tarafından yaratılmış olduğunu bilmektir. Hal ile tevekkülde ; Yüce Allah’ın yardımına güvenmek, yemeye , ele, ağıza , sağlıklı olmaya güvenmemektir. Zira el felç olabilir, sindirim organları hastalanabilir, yemek yararlı olmayabilir. O halde gıdanın yaratılıp korunmasında kendi hareket ve kuvvetine değil, Yüce Allah’ın yardım ve iyiliğine güvenmek gerekir.

İkinci kısım sebepler: Etkisi kesin olmayan, bazen onlar olmadan da gayenin meydana gelmesi mümkün olan, ancak çoğu kez onlar olmadan gaye meydana gelmeyen sebeplerdir. Böyle sebepleri bırakmak tevekkülün şartı değildir. Yola çıkan kimsenin yanına yiyecek alması gibi.
Yolculuk için yanına yiyecek almak Peygamberimizin ve din büyüklerimizin adetidir. Yolculukta tevekkül; kaybolma tehlikesi bulunan yiyeceği değil, yalnız o yiyeceği yaratıp koruyan Allah” güvenmektir. Ama yiyeceksiz yola çıkmak da tevekkül olabilir. Yemek yememek gibi yasak olamaz. Zira yemek yememek tevekkül değildir. Yiyeceksiz yola çıkmak şu iki özelliğe sahip olan kimse için caiz olur:
Bir hafta aç yürüyebilecek güce sahip olmak.
Bir süre ot yemekle geçinebilmek.

İbrahim-i Havas tevekkül sahibiydi ve yukarıdaki şartlar kendisinde bulunuyordu. Yolculuğa yiyeceksiz çıkardı. Fakat daima yanına iğne, makas , ip ve kova alırdı. Zira bunlar kesin sebeplerdir. İp ve kova bulunmadan çöldeki kuyudan su çekmek, iğne-ipliksiz elbise dikmek mümkün değildir. O halde bu çeşit şeylerde tevekkül onları terk etmek değil, Yüce Allah’ın yardımına güvenmekle olur. Öyle ise bir kimsenin insanların uğramadığı ve yiyecek otların bulunmadığı bir mağaraya çekilip, ben tevekkül ettim demesi haramdır. Zira kendini göz göre göre ölüme atmış olur ki bu da Allah yoluna aykırıdır.

Bir zamanlar bir zahit mağaraya yerleşip tevekkül eder, bir hafta rızkını bekler ve açlıktan ölecek dereceye gelir fakat hiçbir yerden yiyecek gelmez.
O zamanın peygamberine şöyle vahiy gelir: “O zahide söyle, izzetim hakkı için şehre inip insanların arasına karışmadan ona rızık vermem.” Zahit şehre inince her taraftan yiyecek getirdiler. Bunun üzerine zahit biraz üzüldü. Yüce Allah buyurdu ki:
Ey zahit yaptıklarında benim kanunumu bozmak mı istiyorsun? Benim, bir kulumun rızkını diğer kullarımın eliyle vermeyi doğrudan doğruya vermekten daha çok sevdiğimi bilmiyor musun?

Bir kimsenin bir eve girerek kapıyı üzerine kilitlemesi ve bu şekilde tevekkül etmesi haramdır. Zira kesin sebepleri bırakmak caiz değildir. Ama kapıyı kilitlemeden tevekkül etmek, kimse bir şey getirirmi diye gözü kapıda olmamak ve kalbi insanlara değil de Yüce Allah’a bağlı olup ibadetle meşgul olmak şartı ile caizdir.

Kul sebepleri tamamen bir tarafa atmadan rızıktan yoksun kalmayacağına inanmalıdır. Bu espri içinde “İnsan rızkından kaçsa da rızkı onu bulur.” sözü doğrudur. Tevekkül; sebeplerden uzak olmamak ve rızkını sebeplerden değil, sebepleri yaratandan bilmektir. Zira Yüce Allah bütün insanların rızkını verir. Fakat kimisine dilenmek aşağılığı ile, kimisine ticaretle , kimisine sanatla, kimisine hürmet ve saygı dolayısıy la bu rızkı verir.

Üçüncü kısım sebepler: Kesin olmadığı gibi, çoğu zaman ihtiyaç duyulmayan, bazen de hile ve araştırma ile ele geçebilen sebeplerdir.
Bunlar fal, okuma veya dağlamak ile hasta tedavi etmeye benzer.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
Tevekkül sahipleri fal, okutmak ve dağlamak ile hastalığını tedavi ettirmez.”
Tevekkül edenler çalışmaz, şehirde yaşamaz, dağlara çekilir dememiş tir.

Sebepleri yerine getirmede tevekkülün üç dereces i var:
1. Derece: Yalnız bir kimsenin yanına azık almadan çöle çıkmasıdır.
Tevekkülün en yüksek derecesidir. Bu derece, uzun süre aç yürüyebilen veya otlarla geçinebilen, bir şey bulamayınca açlıktan ölmekten korkmayan ve bu şekilde ölmenin kendisi için iyi olduğuna inanan kimseler için caizdir. Zira azık götürenlerin de azıksız kalıp ölmeleri mümkündür. Bu ihtimal devamlı vardır. Bu ihtimalleri düşünmekten sakınmak gerekmez.

2. Derece: Çalışmamak fakat şehri de terketmemek. Bir mescidde veya şehrin bir köşesinde ibadet edip insanlardan bir şey gözetmeden Allah’ın lütfunu beklemek.

3. Derece: Kazanç için çalışmak, fakat her harekette şeriat ve sünneti gözetmek. Hile yapmaktan, ince tedbirlerden ve fazla ticaret bilgisi elde etmekten sakınmak. Bunun gibi sebeplere sarılanlar tevekkül sahibi
olmazlar.
Tevekkül etmek, çalışmaktan el çekmek değildir. Zira tevekkül sahibi olan Hz. Ebu Bekir halifeliği kabul ettikten sonra, ticaret için eline bir kumaş parçası alıp pazara gitti. Ona:
Halifelik yaparken ticaretle uğraşmak olur mu?” dediler.
Ebu Bekir (R.A.) şöyle dedi:
Kendi çoluk-çocuğumu perişan edersem, başkalarını daha önce perişan ederim.
Bunun üzerine ona devlet hazinesinden gündelik tayin ettiler, o da kendini tamamıyla halifelik görevine verdi.
Demekki tevekkül çalışmamayı gerektirmez. Çalışanların tevekkülü şu üç şeydir:
a) Mala tutkun olmamak.
b) Elde edilen kazancı sermayeden değil de, Yüce Allah’tan bilmek.
c) Kendi malını, diğer Müslümanların malından çok sevmemek.
Çalışanın tevekkülü; sermayeye değil, Allah’a güvenmekle olur. Bunun belirtiside sermayesi kaybolunca üzülmemek, ümitsizliğe düşmeyip, rızkının Allah tarafından verileceğini bilmektir. Rızkı gelmediğinden de bunun kendisi için daha hayırlı ve faydalı olduğuna inanmaktır.
Böyle bir tevekkülü elde etmek kolay değildir. Bü tün malı elinden alınan veya bir felakette kaybeden kimsenin üzülmemesi, kalbinin değişmemesi, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Böyle bir tevekküle kavuşmak için Yüce Allah’ın fazlının, kereminin, ihsanının sonsuzluğuna ve çok büyük güç sahibi olduğuna kalbin çok net bir inançla inanması ve Yüce Allah’ın sermayesiz birçok kimsenin rızkını verdiğini, sermayenin birçok insanı felakete sürüklediğini bilmesi gerekir. O halde kendi sermayesinin de onu felakete sürükleyebileceğini düşünmelidir.

Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
“Kul bazen geceyi, ertesi günü yapacağı şeyleri düşünmekle geçirir. Oysa o iş o kulun felaketine sebep olacaktır. Yüce Allah o kuluna acıyıp işi ona nasip etmez. O ise işi olmadığı için üzülür. “Bu işim neden olmuyor, kim yaptırmıyor, kim bana düşmanlık ediyor?” diye yakınında bulunanlara kötü gözle bakmaya başlar. Oysa Yüce Allah ona acıyarak felaketten korumuştur.”

Hz. Ömer diyor ki:
Sabahleyin zengin mi uyanacağım, yoksul mu, hiç düşünmem. Zira hangisinin benim için hayırlı olacağını bilemem.

İkinci çare; fakirlik korkusunun, kötü düşüncelerin şeytanın vesvesesinden ileri geldiğini bilmektir. Nitekim, Yüce Allah buyuruyor ki:
Şeytan sizi fakirlik ihtimali ile korkutuyor.” (Bakara suresi, ayet : 268)

Yüce Allah ‘ın merhametine güvenmek büyük bir marifettir. Ummadık yerlerden, düşünmedik sebeplerle rızık gönderdiği her zaman görülmektedir. Ancak gizli sebeplere de itibar edilmemeli, her şey Allah’tan bilinmelidir.
Bir tevekkül sahibi mescidde kalıyordu. Mescidin imamı her gün ona:
Bir gün adam:
Bir şeyin yok. Çalışsan iyi olur.” derdi.
Benim Yahudi bir komşum var. Her gün bana iki ekmek almayı üzerine almıştır.” dedi.
Hoca:
O halde işin sağlam, çalışmasan da olur.” dedi.
Adam hocaya şunu söyledi:
Sen de imamlığı bırak. Zira senin yanında bir Yahudinin kefaleti Allah’ın kefaletinden daha sağlammış .

Bir mescidin imamı, birisine: “Nereden geçiniyorsun?” dedi.
Adam: “Dur, önce arkanda kıldığım namazımı kaza edeyim, ondan sonra cevap veririm.” dedi.
Yani sen Allah ‘ın rızıkların kefili olduğuna inanmıyorsun. O halde imamlığın caiz değildir, demek istedi.
Maraşlı Huzeyfe’ye: “ İbrahim Edhem’de ne gibi haller gördün?” dediler.
Şunu anlattı: “Hac yolunda çok açlık çektik. Kûfe şehrine geldiğimizde açlıktan güçsüz düşmüş tüm. İbrahim bu hâlimi görünce: “Ey Huzeyfe, açlıktan bitkin düşmüş görünüyorsun” dedi. Evet , dedim. Bir kalem, kağıt getir dedi. Götürdüm. Şunu yazdı: “Bismillahirrahmanirrahim. Rabbim her şeyin gayesi sensin. Her şeyi veren sensin. Sana hamd ve şükrederim. Ben aç, susuz ve çıplak kaldım. Bu üç şey benim nasibimdir. Elbette yaparım.Kulun rızkını vermeyi ise sen tekeffül etmişsin.” yazılı kağıdı bana verip şöyle dedi: “Dışarı çık. Kalbin Allah’tan başka kimseden bir şey ummasın. Bu kağıdı ilk rastlayacağın kimseye ver.” Ben dışarı çıktım. İlk rastladığım deveye binmiş birisine o kağıdı verdim. Adam kağıdı okuyunca ağladı ve:

Bu kağıdı yazan nerededir?” dedi. Mesciddedir, dedim. Bana içinde yüz altın bulunan bir kese verdi. O sırada çevredekilerden adamın Hıristiyan olduğunu öğrendim. İbrahim Edhem’in yanına dönüp keseyi önüne koydum ve olanları anlattım. İbrahim: “Keseye elini sürme. Sahibi şimdi buraya gelir.” dedi. O anda keseyi veren Hıristiyan içeri girdi ve İbrahim’in yanında iman getirdi.”

Basralı Ebu Yakub diyor ki:
“Mekke’de on gün aç kaldım. Açlıktan bitkin düşmüştüm. Dışarı çıktım.
Yolda bir şalgam buldum. Almak istedim fakat içimden bir ses : ”
On gündür oruçlu ve açsın. Nasibin bir şalgammı?” dedi. Almadan mescide geri döndüm. Baktım birisi önüme kek, şeker ve badem koyup: “Denizde fırtınaya yakalandım. Eğer selametle karaya çıkarsam şunları göreceğim ilk fakire vereceğim diye adakta bulundum.” dedi. Her birinden bir avuç alıp, artanı “Sana hediyem olsum” dedim. Kendi kendime şöyle düşündüm:
Yüce Allah bana rızık göndermek için denizde fırtına çıkardı. Oysa ben sokakta rızık aradım.”

İmanı güçlendirmek için böyle az meydana gelen olayları okumak lazımdır.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: