Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 01 Şub 2015

32 – Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin ( k.s.) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Şubat 1, 2015

Süleyman Efendi Hazretlerinin Üstazı Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin Hz.leri, Ogulları ve Torunları, Sag Üstte Müridi Tesbihçi Baba Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin Hz.leri hatim yaptırırkenSilsile-i Saadat- Altun Silsile ,

32 – Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin ( k.s.) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Buhâra’lıdır. Şeyh Mazhar İşan Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretlerinin en büyük halifesi idiler. Altun Silsile’nin dokuzuncu büyük rütbesi ve otuz ikinci halkasıdır.

Devamlı istiğrak halinde, zamanın kutbu ve tayyi mekân sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu sûretle yani tayyi mekân ile Kâbe-i Muazzama’da kılarlardı.

Mekke Şerîfi Hüseyin’in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğuna ihanet ettiği Birinci Dünya Harbi yıllarında, Salahuddin İbn-i Mevlâna Süracüddin Hazretleri, son haclarını îfâ etmek üzere Mekke-i Mükerreme’de bulunuyorlardı. Şeriflik iddiasındaki bu hâin, kendilerinin pek çok kerâmetlerini duymuş ve itibar edilir bir zât olarak tanımıştı.
Bu münâsebetle kendisinden korkarak hapsettirdi. Kapılara kalın zincirler vurdurdu. Salâhuddin Hazretleri kalın zincirleri kırmak sûretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerâmetini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp “Evrâd-ı Fethiye”‘yi okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak, bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırdı. Ve tekrar hapishaneye koydurdu.

İbn-i Mevlânâ Sürâcüddin Hazretleri zincirleri tekrar parçalayıp ha-pishaneden çıktı. Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Salahuddin Hazretleri, Cidde’den hareket eden bir gemiye âile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı. Fakat buna rağmen gemide bulunamadı.

Hazret-i Pîr (k.s.) baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ-salim döndüler. İngilizler tarafından, geminin yanaşacağı limana, bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı al-üst etti. Bunu bildikleri için ona şu manalı telgrafı çektiler:
— Sağ salim memleketime döndüm; boşuna zahmet çekmeyiniz.
Kerâmetleri sayılamayacak kadar çoktur.

Sultan Abdülhamid Han Hazretleri zamanında İstanbul’u teşrif ettiler ve Sultan Abdülhamid Hazretleri tarafından bizzat kabul edilerek, sarayın müsafiri oldular. Sultan Abdülhamid Hazretlerine ve o zaman henüz medresede talebe olarak bulunan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretlerine, Nakşibendî yolunu talim buyurdular. Bir müddet İstanbulda kaldılar.

Ezeli takdir icabı kendisinden sonra altun silsilenin halkasını teşkil edecek olan Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevî Hazretlerinin Nakşıbendî yolunda terakki ve talimini temin ettiler. 20. Asrın başlarına rastlayan bu ziyaretler esnasında, Osmanlı devletinin başına gelen fela-ketler ve ileride gelmesi mukadder büyük dertler sebebiyle pek çok iltica ve dualarda bulundular. Defalarca erbaıyn çıkardılar. Cenabı Hakka yalvardılar. Fakat bütün bunlara rağmen Ümmeti Muhammedin, üzerine gelmekte olan belaları hakettiğinden kaderi ilahinin tahakkuk edeceğini ve bunun önüne geçilmesinin mümkün olmayacağını Sultan Abdülhamid Hazretlerine de izah buyurdur. Bu sebepledir ki, Sultan Abdülhamid Han Hazretleri bir ihtilalle tahttan indirildiğinde ihtilalcilere karşı koymamış “Zâlike takdîru’l azîzil alîm” âyetini okumakla iktifa etmişlerdir.

Salahuddin Hazretleri Saraya müsafir olduğu günlerde İstanbul’un en mühim ziyaret yerlerinden biri olan Ebû Eyyub Sultan Hazretlerinin kabrini de ziyaret ettiler. Emrine saray tarafından tahsis edilen araba ile Eyub’e giderken haliç kenarında “Ya Vedûd Baba” nın türbesini ve türbeye inen füyuzatı ilahiyeyi görünce hayretlerini ifade ettiler.
— Bu zat kimdir, diye sorunca kendilerine:
— “Evliyadan, Ya Vedûd babadır, cevabı verildi. Ziyaretten dönüş-lerinde tekrar aynı yerden geçerken yeniden aynı suali sorunca maiyye-tinde bulunanlar, “Efendi hazretleri ihtiyarladığından galiba az önce sorduğunu ve bizim söylediğimizi unuttu” diye içlerinden geçirirler. Salahuddin Hazretleri ise, bunların iç hallerine vakıf olurlar. Bunun üze-rine bindiği arabanın tekerleğinden bir miktar toprak alarak:
—”Şu sizin düyanızdan gözlerime biraz toprak serpeyim de bari gördüklerimi bir daha unutmayayım” buyururlar. O, devamlı istiğrak ha-linde (müstağrakıyne fîzatillah makamında) oldukları için, bu sözleri ile, insanlarca mühim görülen pek çok şeye ehemmiyet vermediğini izhar buyurmuş oluyorlardı.
Halifelerinden Mirza Abdürrahim Efendi’yi (Tesbihçi Baba’yı) İstanbul’da, Ebul Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi Hazretleri’nin yanına bırakarak Buhâraya dönen Salahuddin İbni Mevlana Süracüddin Hazretleri ömrünün son yıllarını Buhâra’da geçirmiş ve Buhâra’da vefat etmiştir.

Kabr-i şerifleri Buhâra’da yüksek bir tepe üzerindedir. Hazret-i Allah aziz sırlarını takdis buyursun, Amin.

Süleyman Efendi Hazretlerinin Üstazı Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin Hz.leri, Ogulları ve Torunları, Sag Üstte Müridi Tesbihçi Baba Selahüddin İbn-i Mevlana Siracüddin Hz.leri hatim yaptırırken,Silsile-i Saadat- Altun Silsile,

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:
Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş… Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:
“Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.” Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri, “Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur” cevabını almıştır.

Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri ramazan-ı şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.
Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye, “Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.
Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:
“Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?”
Süleyman Efendi, “Evet efendim” demiş. Bunun üzerine o zât, “Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.

Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.
Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.
Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; “Ey Keşiş dağı! (Uludağ) Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.

Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr u sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, “Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, ma‘nen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba (tabi olacağım)‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hadramî (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Şubat 1, 2015

3(268) Ezan Lafızlarının Manaları

Hadramî (k.s.) Hazretleri Kimdir ?

Hadramî (k.s.) hazretlerinin asıl ismi, Muhammed. Aslen Hadramutlu olup doğum târihi bilinmemektedir Ebû Abdullah Hadramî birçok âlimden ilim tahsîl edip hadîs, fıkıh ilimlerinde büyük bir âlim oldu. Bunun yanında Allahü Teâlânın sevgili kullanyla görüşüp tasavvuf yolunda ilerledi. Devamlı onlarla bulunmayı arzu eder, onlardan bir an ayrı kalmamaya çalışırdı. Vaktini Allahü Teâlânın razı olduğu işlerde geçirir, ilim öğretir, talebe yetiştirir, emr-i mârufta bulunmakla meşgul olurdu. Ahlâkının güzelliği, ilminin çokluğu, dînine ve ibâdetine düşkünlüğü, cömertliği, tatlı dili ve güler yüzü, insanlar tarafından çok sevilmesine vesîle oldu. Kendisini çok seven insanlar, gittiği yolu daha iyi öğrenmek için, nasihatlerini can kulağı ile dinlediler. Birçok kerametlerini gördüler. Bu durum, ihlâslarmın ve hocalarına karşı sevgilerinin artmasına sebeb oldu.

Ebû Abdullah Hadramî, Yemen’de Tihâme taraflarında Dıhhî köyünde yerleşti. Kendisine bir dergâh yaptı ve dersler vererek ilim öğretti. Olü kalpleri diriltip, insanlara huzur ve saadet hazînelerinin kapılarını açtı. Pekçok talebe yetiştirip kıymetli eserler yazdı. Talebeleri arasında oğulları İsmail ye İbrahim, Rablerine lâyık kul, Resûlullah’a lâyık ümmet, babalarına lâyık evlâd olmaya gayret ettiler, Bu mübarek evlâdlarının hâlleri, kendisine doğmadan önce müjdelendi. Gâibten bir ses; “Ey Muhammedi Senin İki oğlun olacak. Biri fıkıh, diğeri de hadîs ve fıkıh âlimi olacak.” diye onları haber vermişti.

Bir talebesi anlatır: Bir gün onun evinde uyuyordum. Bir gürültü ile uyandım. Uyuduğum evin kapısında iki kişi duruyordu. Biri kapının sağında diğeri de solundaydı. Sağdakinin Hızır, soldakinin de İlyâs aleyhimesselâm olduğunu söylediler. Hızır aleyhisselâmın koltuğunun altında bir paket vardı, İlyâs aleyhisselâm Hızır’a dönüp; “Buhârî’deki hadîs-i şerifleri, fakîh Burhan Hadramî’den mi veya fakîh Ali bin Mes’ûd’dan mı veya Muhammed bin İsmail Hadramî’den mi okumak doğru olur?’ diye sordu. O da;

-“Nasıl ki İbn-i Abbâs hazretleri insanlardan kendisini ilmî bakımdan en çok tatmin edeni olarak hazret-i Ömer’i seçtiyse, ben de Muhammed bin ismail Hadramî’yi seçtim.” buyurdu. Daha sonra ortadan kayboldular.

Birçok kıymetli eserin müellifi olan Ebû Abdullah Hadramî, İmâm Beyhekî hazretlerinin; Şa’b-ül-îmân adlı eserini kısaltarak bâzı ilâvelerde bulundu. Bu eser üzerinde çalışırken, birçok harikulade haller müşahede etti. Kitabın isminin Kitâb-üI-Mürtedâ olması, kendisine keşf ve ilham yoluyla bildirildi. Hadramut tarafları bâzı kimseler tarafından işgal edilmeye başlanınca, âlim bir zât olan Şeyh Ebü’l-Gays bin Cemîl, Ebû Abdullah Hadramfye mektup yazarak, istilâcıların fitnesinden kurtulmak arzusuyla, Yemen illerinden birlikte hicret edelim diye arz etti. Muhammed bin İsmail Hadramî, yazdığı cevabî mektupta ona; “Benim çoluk-çocuğum var. Ailem kalabalıktır. Onları bırakıp göç etmem mümkün olmadığı gibi, onlarla beraber göç etmem de mümkün değildir. Bana iki cihetimi de korumak düşer, siz de cihetinizi himaye ediniz.” buyurdu.

Vatanından ayrılmadı. Daha sonra bu tehlike ortadan kalktı. Defni esnasında Şeyh Ebü’l-Gays bin Cemîl de hazır bulundu. Kabrine girip mübarek cesedini yerleştirdi. Bir müddet yanında kaldı. Kabirden çıkınca; “Elhamdülillah! Onun vefatı, Allahü Teâlânın dâvetine icabet etmekten başka bir Şey olmadı.” buyurdu. . 1253 (H.6S1) senesi Yemende Tihâme taraflarında, Dıhhî köyünde vefat etti. Kabri ziyaret mahallidir.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/238-240.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: