Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 29 Oca 2015

29 – Hafız Ebu Said Sahib (k.s) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2015

Hafız Ebu Said Sahib (k.s) Hazretlerinin Türbesi - Hindistan - Delhi,HAFIZ EBU SAİD SAHİB  Hafız Abu Said Sahib,Dargah-Qutb-Sahib, Delhi,Şemseddin-i Mazhar-ı Can-ı Canan Hazretlerinin Türbe-i Şerifleri Hindistan  Delhî,Muhammed ,,

29 – Hafız Ebu Said Sahib (k.s) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

1217 (m.1802) senesi Rabî’ul-âhir ayında, Hindistan’da Rampûr şehrine bağlı Mustafaâbâd beldesinde dünyaya geldi.
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, daha çocuk iken, sâlih ve kıymetli bir zât olacağının alâmetleri yüzünden okunuyordu. Çocukluğunda, çocuk-ların düşkün oldukları oyun ve eğlenceler ile hiç meşgûl olmazdı. On yaşında Kur’ân-ı Kerîmi ezberledi. Kur’ân-ı Kerîmi güzel ses ve tertîl üzere o kadar güzel okurdu ki, dinleyenler kendilerinden geçerdi. Tecvid ilmini, kırâat âlimlerinden Kârî Nesîn’den öğrendi. Kur’ân-ı Kerîmi ezberledikten sonra, aklî ve naklî ilimleri öğrenmeye başladı. Önemli ders kitaplarını Müftî Şerefüddîn’den okudu. Şâh Veliyyullah Dehlevî’nin oğlu Mevlâna Refîüddîn’den hadîs dersi aldı. Kâdı Beydâvî Tefsîri’ni, Sahîh-i Müslim şerhini de ondan okudu. Sahîh-i Buhârî’yi ise yine Mevlâna Refîüddîn’den, hocası Şeyh Abdullah Dehlevî hazretlerinden ve kendi dayısı Sirâc Ahmed’den okuyup rivâyet ve nakletme icâzeti aldı.

İRŞAD VAZİFESİNİ ALIŞI

Şeyh Abdullah Dehlevî (k.s.) Hazretleri son hastalığında halifelerin-den Şeyh Ebu Saîd, Likehnu (veya luknov) şehrindeydi. Kısa zamanda ona çokça mektup yazdı. Hemen yanına gelmesini istedi. Şunun için ki, hemen gele makamına geçe. Kendi yerine de oğlu Ahmed Saîd’i bıraka. Ahmed Saîd de Şah Abdullah Dehlevi Efendimizin halifelerinden biri idi. Bunun üzerine Şeyh Ebu Saîd derhal ailesini bırakıp yalınayak koştu geldi. Şeyh Ebu Saîd yanına geldiği zaman Şah Abdullah Dehlevi Efendimiz ona şöyle dedi:
– İstediğim oydu ki sizi gördüğüm anda, çokça ağlayayım. Ancak öyle bir vakitte bana geldin ki, benim için artık ağlayacak gücüm de yok. Benden sonra yerime siz oturursunuz.”
Bundan sonra tamamen Şeyh Ebu Saîde iltifat etti. Umumi manada ona irşad tavsiye etti.

Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra, tasavvuf ilmine yönelip bu yolda da yetişti. Önce babasından feyz aldı. Babası onu tasavvufta bir müddet yetiştirdikten sonra;
— Ey oğlum! Senin himmet kuşun çok yükseklere uçmaktadır. Benden bu kadar, dedi. Bundan sonra Kâdirî yolunun o zamanki meşhûr Şeyhi Şâh Dergâhî’nin hizmetine girdi. Oniki sene, derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Nefsini ve kalbini ıslâh için çok gayret göstererek nefsin isteklerini yapmayıp, nefsin istemediklerini yaptı. Dünyâdan yüz çevirdi. Çok oruç tuttu. Yetişmek için ne lâzımsa yaptı. Nihâyet hocası Şah Dergâhî ona Kâdirî yolundan icâzet ve hilâfet verdi.
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, bundan sonraki hâlini şöyle anlatmış-tır:
— İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ını okurken anladım ki, tasavvufta bu derecelere ulaşmama rağmen, henüz kemâlat-ı nisbet-i Ahmedî’ye kavuşamamışım. Bu sebeple Dehlî’ye gidip oradan, Pâni-Püt şehrinde bulunan Senâullah Pâni-Pütî’ye bir mektup gönderip, bu nisbete kavuşma arzumu bildirdim. Bana cevâben gönderdiği mektupta, Abdullah Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmemi yazmıştı.
1810 (H.1225) senesinde Muharrem ayının yedinci günü Abdullah Dehlevî hazretlerinin sohbetine girmeye muvaffak oldu. Çok büyük izzet ve ikrâm gördü. Şeyh Abdullah Dehlevî hazretleri, ondan talebe ye-tiştirmesini isteyince;
— Efendim ben buraya istifâde etmek için geldim, cevâbını verdi. Bunun üzerine daha çok iltifât ve teveccühe kavuşup, Şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerini’nin meşhûr talebelerinden oldu. Birkaç ay daha sohbetlerinde bulunduktan sonra, Müceddidiyye, Çeştiyye, Kâdiriyye yollarından icâzet alıp mezun oldu. Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretleri, talebelerinin çoğunu ona havâle etti. Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî ve Seyyid İsmâil medenî gibi âlim zâtlar da Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri’nden istifâde ettiler. Hocası Abdullah Dehlevî Hazretleri talebelerine hitâben;
—Talebenin irâdesi (kendi arzu ve isteği), Ebû Saîd’in irâdesi gibi olmalı. Zîrâ hocalığı bırakıp talebeliği tercih etti, buyurdu.
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, tam on beş sene Şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetine devâm etti. Onun vefâtından sonra, yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı. Şerîat-ı Mustafaviyyeyi ve Tarîkat-ı Nakşibendiyyeyi neşir hususunda büyük gayret ve ihtimam gösterdi. Hak âşıklarının, susamışların kalblerini Allahü Teâlânın mârifeti ile doldurdu. Bütün ecdâdı gibi İslâm dînini yaymağa çalıştı.
Daha sonra eshabının isteği üzerine, “Hidâyetü’t-Tâlibîn” namında farisi bir risale yazdı. Tarîkatın levâzımından olan evsâf-ı hamîde ve ahlâk-ı cemile ile tam muttasıf idi.
Hâfız Ebû Saîd Hazretleri, 1240 (1824) senesinde Hac farîzasını edâ için Haremeyni’ş-Şerifeyn’e vasıl oldular. Mekke-i Mükerreme’de Hac’dan önce ve sonra üç ay kadar kaldılar. Daha sonra bazı hastalıklara mübtelâ oldular. Buna rağmen Peygamberimiz Seyyidü’s-Sakaleyn (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerini ziyaret maksadıyla Medîne-i Münevvere’ye döndüler. Peygamber Efendimizden pek çok inâyet ve lütûflarına nail olarak hesapsız feyz ile memleketlerine döndüler.

KERAMET VE MENKIBELERİ

Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri’nin talebelerinden birinin karşısına bir gün bir arslan çıktı. Hemen hocasını hatırlayıp imdâdına yetişmesini istedi. Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri birdenbire gözüküp elinde tuttuğu bir sopa ile arslana vurdu ve arslanı oradan uzaklaştırdı.

MENKIBE

Nevvâb Ahmed Yâr Hân’ın hanımının çocuğu olmuyordu. Çocuğu olması için Ebû Saîd hazretlerinden duâ istedi. Duâsı bereketiyle birçok çocuğu oldu.
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) hazretleri, bir kimseye evinin yanacağını işâret etmişti. Bir müddet sonra gerçekten o kimsenin evi yandı.
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri bir defâsında Râmpûr’dan Sünbül’e gidiyordu. Bir araba kiralamış onun yoluna devam ediyordu. Arabacı ise gayri müslim idi. Gece vakti sâhile ancak varabilmişti. Karşıya geçmek için gemi yoktu. Sâhile gelip durduklarında arabacıya:
— Arabayı suya sür!, buyurdu. Arabacı da heybeti karşısında korkup arabayı suya sürdü. Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretlerinin kerâmetiyle araba suya batmadı. Normal bir yolda gibi yürüyüp karşıya geçtiler. Gayr-i müslim arabacı bu hal karşısında hayret edip, müslüman oldu.

MENKIBE

Meyân Ahmed Asgar anlatır:
— Bâzan uyuyup kalır, teheccüd namazı kılamazdım. Bu hâlimi Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretlerine arz ettim. Buyurdu ki:
— Bizim hizmetçiye söyleyin, teheccüd zamânında bize hatırlatsın, sizi kaldıralım. Bu kadarı bize, diğeri size âid olsun. Bundan sonra te-heccüd saati gelince, sanki birisi gelip beni kaldırırdı. Böylece bir daha teheccüd namazımı kaçırmadım.

VEFATI

1277 (m.1861) senesi Rabî’ul-evvel ayının ikinci günü öğle ile ikindi arası vefat etti. Vefâtında, Medine-i Münevverede Resulüllah Efendimiz’in mübarek mihrabının yanında bulunuyordu. Büyük dedesi Hazreti Ömer (r.a.) in cenaze namazının kılındığı yerde namazı kılınıp, Bakî’ kabristanında defnolundu. Kabri, Hz. Osmân-ı Zinnûreyn’in kabri yakınındadır.

ESERLERİ

Ahmed Sa’îd hazretlerinin, kıymetli eserleri olup, ba’zılarının isimleri şöyledir. 1- Sa’îdü’l-beyân fî mevlid-i seyyid-il-insü vel-cân, 2- Ezzikru’ş-şerîf fî isbâtı mevlidi’l-münîf, 3- İsbâtü’l-mevlidi vel-kıyâm, 4- El-fevâidü’z-zâbıta fî isbât-ir-râbıta, 5- Elenhâru’l-erbe’a, 6-Tahkîku Hakkı’l-mubîn fî ecvibeti’l-mesâili’l-erbe’în, 7- Elhakku’l-mübîn fî reddi ale’l-vehhâbîn, 8- Mektûbât-ı Ahmediyye,.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

AZRAİL İLE KARŞILAŞMANIN HASRETİ

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2015

Azrail,ecel,kabir,mezar,olum,ölüm melegi,melek,AZRAİL İLE KARŞILAŞMANIN HASRETİ

AZRAİL İLE KARŞILAŞMANIN HASRETİ

İbrahim (A.S.), bir gözü yüzünde, diğer bir gözü ise kafasında bulunan ölüm meleği Azrail’e:
“Öleceklerin biri doğuda diğeri batıda olduğu, aynı zamanda bir yerde veba hastalığının bulunduğu ve başka bir yerde ise ki ordunun birbirini kırıp geçirdiği böyle sıkışık anlarda ne yaparsın?” diye sorar.
Azrail:
“Yeryüzü benim için bir tabak gibidir. onlardan dilediğimi alırım. Allah’ın izni ile ruhları davet ederim. Onlar da parmaklarımın arasına girerler.” diye cevap verir. Bundan sonra Azrail (A.S.) İbrahim Peygambere Allah’ın dos tu olduğunu müjdeler.
Süleyman peygamber, Azrail (A.S.)’a:
“Neden adil davranmıyorsun canları alırken? Şunun canını alırken, bunu bırakıyorsun?” dediğinde , Azrail şöyle karşılık verdi:
“Ben bu hususta senden fazla bir şey bilmem. İsimler sayfa halinde önüme gelir. Ben de onların ruhlarını alırım.”

Münebbih oğlu Vehb diyor ki:
“Hükümdarlardan birisi, bir yere gitmek için beğeninceye kadar elbise ve at seçti. Etrafındakilerle birlikte ihtişam içinde böbürlene böbürlene yola çıktı. Yolda kirli, paslı bir adam, atının yularına yapıştı. Hükümdar, köpürerek:
“Sen kimsin ki, bu işe cesaret edersin? Çekil yolumdan, mahvederim seni!” diye bağırınca, adam:
“Benim sana söyleyecek bir şeyim var.” dedi.
Hükümdar hiddetli bir şekilde: “Söyle bakalım ne diyeceksin? Sonra defolup git yanımdan!” dedi. Fakat adam: “Hayır açık olarak söyleyemem.
Eğil de kulağına söyleyeyim.” dedi.
Bunun üzerine hükümdar eğildi. Adam hükümdarın kulağına: “Ben Azrail’im. Canını almaya geldim.” dedi. Hükümdarı bir korku ve titreme aldı.
Azrail’e kendisine birkaç dakika izin vermesini söyledi. Ancak Azrail:
“Hayır, sana izin yok. Ailene de ulaşamıyacaksın.” diyerek canını aldı.
Bundan sonra devam eden Azrail (A.S.), mü’min bir kul ile karşılaştı. Ona selam verdikten sonra:
“Seninle işim var. Fakat bunu sana gizli söylemek zorundayım.” dedi ve kulağına eğilerek kendisinin Azrail olduğunu, canını almak için geldiğini anlatınca, mü’min kul buna sevinir ve:
“Hoş geldin. Ne kadar zamandır seni bekliyordun. Yeryüzündeki kusurlarımdan kurtulmak için senden daha sevgilisi benim için yoktur.” dedi.
Bunun üzerine Azrail, mü’min kula işini bitirmesini söyledi. Fakat adam:
“Benim en önemli işim, Allah’a kavuşmaktır.” dedi.
Bunun üzerine Azrail:
“Hangi hal üzerine istersen, o hal üzerinde canını alayım.” dedi.
Adam da:
“Buna imkan var mı?” diye sordu.
Azrail:
“Elbette. Ben bununla emrolundum.” dedi.
Adam:
“Öyleyse, abdest alıp namaza başlayayım. Başım secdede iken canımı al.” dedi.
Azrail de mü’min kulun başı secdede iken canını kolaylıkla aldı.

Abdullah oğlu Ebû Bekir diyor ki:
” İsrailoğullarından biri, çokça servet biriktirdi. Nihayet ölümü yaklaştı.
Oğullarına:
– Getirin şu kazandığım servetimi de, göreyim, dedi.
Onlarda, at , deve, koyun, köle ve benzeri birçok çeşitli servetleri gözünün önüne getirdiler. Bunca servetinden ayrı kalacağından hasretten ağlamaya başladı. Tam o sırada ölüm meleği Azrail gelip adamın karşısına çıktı. Ona:
– Niçin ağlayıp duruyorsun? Sana bu nimetleri veren Allah’a yemin ederim ki, seninle bunların arasını ayırmadan (canını almadan) evinden çıkacak değilim. dediğinde adam:
– İzin ver de, bir kısmını ayırayım. Şöyle yapıp böyle edeyim… dedi.
Fakat ölüm meleği:
– Şimdiye kadar nerelerde idin? dedi ve canını aldı.”

İslam büyüklerinden biri diyor ki:
“Adamın biri, çevresinin büyük zenginlerinden olup, servetinin hesabını kendisi bile bilmezmiş . Fakat bu biriktirdiği servetinden bir kuruşunu bile hayır yolunda harcadığı görülmemişti. Bütün yaptığı iş, zevk-u sefası, diğer zengin ve ileri gelen devlet adamları ile birlikte bir araya gelerek ziyafetler, eğlenceler düzenleyip, zenginliğini teşhir edip nam kazanmakmış .
Yine birgün böyle bir ziyafet vermiş , zevk ve sefa içinde eğlencesini sürdürürken kapının zilinin çalındığı duyulmuş . Hizmetçilerden biri gidip kapıyı açınca, dilenci kılıklı bir adamın beklediğini görmüş . Ona ne istediği sormuş , o dilenci kılıklı kimse, ona: “Efendinizi çağırın. Onunla görüşmek istiyorum” demiş .
Fakat o adam ona: “Sen böyle uluorta konuşacağına, git de efendini çağır bana. O öyle kapıya çıkmayacak kadar ulu bir kişi olamaz.” demiş . Hizmetçi adama sert sert bakıp kapıyı üstüne kapamış . Efendisi kendisini çağırıp da kimin kapıyı çaldığını sorunca, hizmetçi gördüklerinin hepsini anlatınca, o zevk içinde sarhoş bir kahkaha atan zengin, hizmetçiye: “Onu kovduğuna iyi etmişsin. Fakat bu kadar ileri gittiğine göre ona birkaç tokat atsaydın, kapımda böyle saygısızca konuşmanın ne demek olduğunu daha iyi anlardı.” demiş .
Kapıda bir süre bekleyen dilenci kılıklı adam, zengin ev sahibinin kapıya çıkmadığını görünce hızla kapıyı açıp içeri girmiş . Ev sahibinin karşısına dikilip, sert bir ifade ile: “Zengin ve sarhoş olunca misafirlerini böyle
kapıdamı bekletirsin sen?” diye sormuş .
Herkesin önünde iki büklüm eğilmesine, saygı göstermesine alışmış olan zengin ev sahibi, adamın bu söyledikleri, bu cüreti karşısında adeta şaşırmış . Kendisine karşı böylesine bir hakaret edilmesine adeta inanmıyordu. Onunla birlikte içerdekilerde şaşırmışlardı. Bu şaşkınlıktan bir an kurtulan zengin ev sahibi:
“Sen kimsin de böyle karşımda konuşuyorsun?” diye sormuş .
“Ben ölüm meleği Azrail’im” diyen o dilenci kılıklı şahsın bu sözleri karşısında bütün misafirler, başta ev sahibi olmak üzere hepsini bir korkudur almıştı. Azrail, ev sahibine hitaben:
” İnsan kılığına girerek senin canını almaya geldim. Servet ve gösterişe olan aşırı düşkünlüğünü bildiğim için, ne yapacaksın diye merak ederek şu gördüğün kıyafetle karşına dikildim.” deyince, zengin adam öleceğini anlamış ve delirecek gibi olmuş . Azrail’den dünya gözüyle bir kez daha servetine bakıp hasret gidermek için müsaade istemiş .
Ölüm meleğinin müsaadesi üzerine zengin adam, tüm servetini toplamış , onlara karşı: “Lanet olsun hepinize! Sizin için bu kadar uğraşıp durdum.
Ömrüm sizin yolunuzda geçti. Bana, Allah’a karşı olan vazifelerimi unutturdunuz. Bana ne hayrınız dokundu? Şimdi hepinizi bırakıp boş ellerle Allah ‘ın huzuruna gidiyorum.” diyerek bağırıp çağırmış .
Her şeye gücü yeten Hz. Allah, zengin şahsın servetine dil vermiş . Dile gelen adamın servetleri, hep bir ağızdan sahiplerine şu cevabı vermişler:
“Bize ne kusur yüklüyorsun? Bizi haksız ve haram yollardan biriktirip de yığın sen değilmisin? Servete tapmamanın gerektiğini sana öğütleyenlerin sözlerine bakmadan bizim uğrumuza ömrünü harcayan ve sırf bizim varlığımızla iftihar edip çalım satan ve bu yüzden de fakir kimselere insan gözüyle bakmayan sen değilmisin? Sanki bizi kullanmak istediğin kötü şeylere götürürken hangi birisine gelmemezlik yaptık, şayet düşünüp, bizi iyi ve helal olan yerlere kullanacak olsaydın müsaade etmeyecek miydik?
Eğer akıllıca hareket ederek bizi Allah ve insanlık yolunda kullansaydın, Allah ‘ın hoşnutluğunu da, insanların temiz sevgisini de bir arada kazanır, şimdi olduğu gibi son anlarında Allah’ın huzuruna utanarak yönelmezdin.
Ama sen varlık ve bolluğumuz içinde zevk ve sefa sürerek eğlence ziyafetleri tert iplemeyi, diğer zengin arkadaşlarınla bir araya toplanıp coşup gülmeyi Allah’ın açık emirlerine üstün tuttun. Şimdi hiçbir çaren kalmadığını görünce, bütün kabahatlerini üstümüze yükleyerek lanetler okuyorsun. Halbuki, esas lanetlik sensin de farkında değilsin. Ömrün boyunca hiçbir an, acaba bizden ayrılacağın şu ölüm anını acaba hatırına getirmiş miydin?”

Münebbih oğlu Vehb diyor ki:
“Azrail (A.S.), zamanında zulümde benzeri olmayan bir hükümdarın canını aldı ve göklere çıktı.
Melekler:
– Canını alırken en çok acıdığın bir kimse varmı? Diye sordular.
Azrail:
– Evet , ıssız bir yerde yeni çocuk doğuran bir kadının canını almakla emrolundum. Hem kadına, hem de yeni doğan çocuğa acıdım. Ve kendi
kendime: “Bu çocuğun hali ne olacak?” dedim.
Melekler:
– İşte şimdi canını alıp geldiğin zâlim ve gaddar adam, o çocuktur. dediler.”

Yesar oğlu Atâ diyor ki:
“Şaban ayının on beşinde öleceklerin listesi Azrail (A.S.)’a verilir. Bu arada ev yapan, su akıtıp ağaç diken, yeni evlenen nice kimseler var ki, hepsinin de isimleri bu listededir. Ancak onlar, bunu bilmezler.”

Hasan Basri diyor ki:
“Azrail (A.S.), her gün bir evi üç defa dolaşıp bunlardan rızkını tüketip ömrünü tamamlayanın canını alır. Evdekiler başlarlar feryat figan edip ağlaşmaya. Azrail (A.S.), kollarını kapıya gerip: “Ne diye ağlıyorsunuz?
Ben bu adamın ne rızkını yedim, ne de ömrünü kestim. Rızkı tükendi, ömrü sona erdi, ben de canını aldım. Boşuna ağlamayın. Size de sıra gelecek.
Ben devamlı buraya gelip gidecek ve hiçbirinizi bırakmayacağım.” der. Eğer ev halkı Azrail (A.S.)’ı görse ve dediklerini duysalar, ölümü unutur kendilerine ağlarlardı.”

A’meş diyor ki:
“Azrail (A.S.), insan suretine girerek Süleyman peygambere uğradı. Orada bulunan bir adama baktı. Adam da, bunu farketti. Azrail (A.S.) gidince, adam Süleyman peygambere, deminki adamın kim olduğunu sordu.
Süleyman peygamber de, Azrail (A.S.) olduğunu söyleyince, adam: “Bu, beni alacak gibi bir bakışla baktı. Ben, bundan çok korkuyorum.” dedi.
Bunun üzerine Süleyman peygamber, adama: “Ne yapmamı istersin?” diye sordu. Adam da: “Beni rüzgar ile Hindistan’ın öte tarafına attır.” dedi.
Süleyman peygamber, rüzgara emredip adamı Hindistan ‘ın doğusuna attırdı. Bir müddet sonra Azrail (A.S.), Süleyman peygamberin yanına tekrar uğradı. Süleyman peygamber, Azrail’e önceki bakışının nedenini
sordu.
Bunun üzerine Azrail (A.S.), şöyle cevap verdi:
“Hindistan’ın doğusunda pek kısa bir müddet sonra adamın ruhunu almakla emrolunmuş iken, adamı burada gördüğüme şaşarak ona baktım.”

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: