Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Ocak 2015

31 – Muhammed Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 31, 2015

Muhammed Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri -  Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar ,Muhammed, Cân-ı Cânãn Hazretlerinin Kabri - Hindistan - Delhi ,Habibullah Cân-ı Cânãn (k.s) - Silsile-i Saadat- Altun Silsile,

31 – Muhammed Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Şeyh Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri, Şeyh Habibullah Cân-ı Cânân (Ahmed Saîd) Hazretleri’nin kıymetli oğlu olup, büyük ba-bası Hafız Ebû Saîd Sâhib’in halifelerindendir. Hicret’in 1248’nci (M.1832) yılında Hindistan’ın (Lekhenva) köyünde doğmuştur. “Mazhâr-ı Muhammed” doğumlarına tarih düşmüştür.
Büyük babası Ebû Saîd Müceddidî Hazretlerinden 7 yaşında iken Tarîkât-ı Aliyye’yi ahzetmiş, 15 yaşında Kur’an-ı Kerîm’i ezberlemiş ve 20 yaşında da Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’den icâzet almıştır. Büyük babasının da sohbetlerinde bulunarak (Kaadiriyye, Sühreverdiyye, Çeştiyye ve Kübreviyye) tarîkatlarından da icâzet almışlardır.

Şeyh Mazhr-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri, Sarf ve Nahvi, Mevlana Habîbullah’tan, Hadîs, Tefsir, Usûl, Mektûbât ve Risâle-i Kuşeyriye gibi kıymetli ilim ve kitapları Büyük Babasından okumuşlardır. Babasının Farsça yazdığı (Enhâr-ı Erbaa) isimli kıymetli eseri, Arapça’ya tercüme etmiştir.

Kendilerinde Harameyni’ş-Şerifeyn’i ziyaret etme arzusu çoğaldığı için, Hicret’in 1256 ‘ncı (M. 1840) yılından önce Mekke-i Mükerreme ve Hac’dan sonra da Medine-i Münevvere’ye giderek Seyyid-i Kâinât Aleyhi Efdalü’t-Tahiyyat Efendimiz Hazretlerinden bir çok inâyet ve kerâmetlere mazhar olarak Dehlî’ye avdet buyurdular. Bir müddet Dehli’de ikaamet etikten sonra bütün âile efradı ile beraber Mekke-i Mükerreme’ye gittiler. Bazen Mekke-i Mükerreme Bazen Medîne-i Münevvere ve bazen de Tâif’te otururlardı.

Şeyh Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri, Muhterem pederleri Medine’de irtihal ettikten sonra da Mekke-i Mükerreme’de irşada devam etmişlerdir.
Ramazan-ı Şerif’te, Buhârî-i Şerifi okumak, teravihlerde her gece üç cüz Kur’an-ı Kerîm tilâvet etmek sûretiyle on gecede bir hatim indirmek, Muharrem’in 10’uncu günü Müslîm’i hatmetmek, yine Muharrem’in 10’u ile Pazartesi, Perşembe ve her ayın 13, 14, 15’inci günlerinde oruç tutmak, her gün öğleden sonra tefsîr-i şerîf, hadîs-i şerîf ve Mektûbât-ı İmam-ı Rabbanî’yi okutmak gibi çok güzel âdetleri vardı.

Şeyh Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri, Zâhirî ve bâtınî ilimlerde mükemmel idiler. Pederleri müridlere teveccüh işini ona havale ederdi. Nice Hak yolunu isteyen insanlar, kıymetli sohbetleriyle müşerref olur ve hidayet bulurlardı.
İmamı Rabbani Hazretlerinin iki ciltlik Mektûbât-ı Kudsiyye kitabını tercüme eden Muhammed Murad Kazânî, Şeyh Mazhar-ı Îşân Can-ı Cânân (k.s.) Hazretleri’nin halifelerindendir.
Muhammed Murad Kazânî aynı zamanda aslı farsça olan Reşahat kitabını da kenarlarına arapça zeyller yaparak arapçaya tercüme etmiştir ki, bu haliyle Reşahat kitabı çok daha kıymetli bir eser haline gelmiştir.

Ehlince malumdur ki, Reşahat kitabı Silsile-i Sâdât-ı Nakşıbendiye’yi Hâce Ubeydullah Ahrar Hazretlerine kadar anlatmıştır. Zira Reşahat ki-tabının müellifi Şeyh Ali Hirevî , Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin halifele-rindendir. Ubeydullah Ahrar Hazretlerinden sonra gelen Muhammed Zâhid Bedahşî Hazretlerinden itibaren Muhammed Mazhar (Mazhar Îşân) Hazretlerine kadar olan kısmı da işte bu arapça Reşahat kitabının zeylinde buluyoruz. Bu Zeyl, bilhassa Abdullah Dehlevi Hazretlerinden sonra gelen silsilenin mühim kaynaklarından biridir.
Şeyh Mazahar-ı Îşân Cân-ı Cânân (k.s.) Hazretleri, Hicret’in 1301 (M.1883) yılında İrtihâl-i dâr-ı naîm buyurmuşlardır.

(Kaddesallahu Sirrahül Aziz)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ca’fer-i Sadık (r.a.) Hazretlerinden

Posted by Site - Yönetici Ocak 31, 2015

Ca’fer-i Sadık

Ca’fer-i Sadık (r.a.) Hazretlerinden

Takvâdan daha faziletli azık,

Sükût etmekten daha güzel bir şey,

Cehâletten daha zararlı bir düşman,

Yalandan daha büyük bir hastalık yoktur.”

“Mümin kardeşinden sana kötülük gelirse; hakkında fenâ bir söz söylerse sakın üzülme:

Şayet onun dediği doğru ise, yaptığının cezası dünyada iken verilmiş, âhirete kalmamış olur.

Eğer dediği gibi değilse, çalışmadan elde ettiğin bir sevab olur.”

“Kötü biriyle arkadaşlık eden belâdan kurtulamaz, kötü yerlere giden töhmet altında kalır, diline sahip olamayan pişman olur.”

“Sahip olduğu malının ve hoşuna giden şeylerin devamlı olmasını isteyen “Mâşâallâh lâ kuvvete illâ billâh” desin.”

“İbâdetler ancak tevbe ile kabul olunur. Zira Allâhü Teâlâ: ‘O tevbekârlar, (ihlâsla) ibâdet edenler…” (Tevbe Sûresi, âyet 112) buyurarak önce tevbeyi sonra ibâdeti zikretmiştir.” Yani evvelâ küfürden, sonra günahlardan ve riyâdan tevbe etmeli; daha sonra ibâdet ile meşgul olmalıdır. Önce İslâm, sonra ibâdet.”

Ca’fer-i Sâdık (r.a.) hazretlerine:

“Allâhü Teâlâ fâizi neden haram kıldı?” diye soruldu.

“İnsanların karşılıksız, menfaatsiz olarak birbirine iyiliği terk etmemeleri için…” diye cevap verdi.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

30 – Habibullah Cân-ı Cânãn (k.s) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 30, 2015

Habibullah Cân-ı Cânãn Hazretlerinin Kabri - Hindistan - Delhi ,Habibullah Cân-ı Cânãn (k.s) - Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar,Hafız Ebu Said Sahib (k.s) Hazretlerinin Türbesi -,Hindistan - Delhi,HAFIZ EBU SAİD SAH

30 – Habibullah Cân-ı Cânãn (k.s) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Silsile-i sâdât-ı aliyye içinde adı, Habibullah Cân-ı Cânãn’dır. İsmi şerifleri, Ahmed Saîd Sahib (k.s.) tir. Silsile-i şerifenin 28. halkası Abdullah Dehlevî Hazretlerinin halifesi; 29. halkası Hâfız Ebu Saîd Hazretlerinin oğludur. Künyesi Ebü’l-Mekârim, lakabı Sirâc-ül-evliyâ idi. Müceddidî ve Serhendî nisbeti ile anılır. Nesebi, İmam-ı Rabbani Hazretlerine ve Hazret-i Ömer Efendimize dayanır. Bunun için Fârûkî denmiştir. 1217 (m.1802) senesi Rabî’ul-âhir ayında, Hindistan’da Rampûr şehrine bağlı Mustafaâbâd beldesinde dünyaya geldi.

Yüksek babalarının terbiyeleri ile küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfz ettiler. Babası, Hafız Ebû Saîd, Abdullâh Dehlevî Hazretlerinin hizmetle-rinde bulundukları zaman, kendileri henüz 10 yaşında idi. O da babasıyla birlikte Hazret-i Şeyh’in hizmetlerinde bulunmuşlardı. Abdullah Dehlevî Hazretleri O’nun yüksek istidadını keşf ile, çok sever ve iltifat ederdi. Hatta bir çok def’a şöyle buyurmuşlardır:
— İnsanlardan bir çocuk istedim, Şeyh Ebû Saîd’den başkası bana çocuğunu yetiştirmem için teslim etmedi. Ben de onun çocuğunu işte bunun için kendi evlâdım makamında tutuyorum.”
Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretleri onu o derece severdi ki, zikr es-nasında çok kalabalıktan dolayı yer bulunmadığı anlarda bile, onu görse hemen yanına yer açar ve oturtarak uzun bir müddet teveccühte bulu-nurdu.
Şeyh Habibullah (k.s.) Hazretleri, aklî ve naklî ilimlerde yedi tûlâ sa-hibi idiler. Bir çok geceler mütâlaa ile vakit geçirir, bununla beraber zikri ve fikri kat’iyyen terk etmezdi. Abdullah Dehlevî Hazretlerinin emri üzerine, teveccühü babasından alırdı. Bunu kendileri şöyle ifade buyurmuşlardır:
— Bütün makamların teveccühünü babamdan aldım, bazı kitapları da ondan okudum.

Tasavvuf kitaplarından, Risâle-i Kuşeyriyye, Avârifü’l-Meârif ve İhyâ-u Ulûmud’din gibi eserleri bazen okurlar ve bazen de dinlerlerdi. Hadis kitaplarından Sünen-i Tirmizî ve Mişkâtü’l-Mesâbîh gibi kitapları da Şeyhinden telakki etmişlerdir. Şeyh Azîz, Şeyh Refîü’d-dîn ve Şeyh Abdülkadir Hazretlerinin de halka-i tedrisinde bulunmuşlardır.
Aklî ve naklî ilimleri son derece istikâmet ve metânet ile daha 20 ya-şına basmadan tamamladılar ve sonra vakitlerini tarîkata hasr ettiler. 15 sene Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetlerinde bulundular ve 32 yaşında oldukları halde irşad vazifesine başladılar.

Abdullah Dehlevî Hazretleri (k.s.)yazmış oldukları risâlelerinde:
—”Şeyh Habibullah (Ahmed Saîd), ilim, amel ve Kur’an-ı Kerîm’i ezberlemek bakımından babası Ebû Saîd’e mümasildir.” Yine bir ara Abdullah Dehlevî Hazretleri:
—”Bu çocuk babasından daha fâzıldır,” buyurmuşlardır.
Babası Hacca gittiği vakit makamına onu bırakmıştır. O da Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’yi neşr hususunda çok büyük hizmetlerde bu-lunmuştur.

Müridlerine, öteki şeyhlerden yıllarca öğrenemiyecekleri hususları kısa bir zamanda öğretirler ve hiç birisinin mahrum kalmamasına dikkat ederlerdi. İsteyenleri kaabiliyetlerine göre, kemâl derecesine ulaştırıncaya kadar gayret gösterirlerdi. Sâliklerinden bazısını sulûka dâir ilmi öğrenmeye teşvik eder, bazısına da halk ile teması kesmelerini emir buyururdu. Bir kısmını da kendi halleri üzerine bırakırdı.

Hazret-i Şeyh’in müridlerine olan şefkati, annelerin çocuklarına olan şefkatinden daha fazla idi. 60 kadar müridinin geçimini bizzat kendi te’min ederdi. Talebelerine de tefsir, hadis, fıkıh, mektûbât-ı şerif okuturlardı.
Dehlî’de uzun müddet kalıp talebe yetiştirdi. Sonra, orada büyük bir fitne meydana geleceği ilhâm yoluyla kendisine bildirilince, 1273 (m.1856) senesinde çoluk- çocuğu ve yakınları ile birlikte hicret ederek Hicaz’a gitti. Orada yerleşti. Bu yüksek yolun ince bilgilerini, kalbe âit yüksek marifetleri ilim ve edep âşıklarına sunmaya devam etti. Ömrünün sonuna kadar orada bu hizmeti sürdürdü.

Ahmed Saîd Sahib (k.s.) hazretleri, Dehlî’den ayrıldıktan bir sene sonra, İngilizler Hindistan’da büyük bir fitne çıkardılar. Bu fitne büyük-küçük herkesi kuşattı. Müslümanların çoğu Medine-i Münevvereye hicret etti. Kalanların çoğu da şehid edildi. Sultan ikinci Bahadır Şah, iki zevcesi ve iki oğlu ile birlikte Kalkute’ye götürülüp hapsedildi. Büyük zatlarla ma’mûr olan Delhi şehri harâbe haline geldi. Allahü Teâlâ, Ahmed Sa’îd Hazretlerine, yakınlarıyla birlikte o memleketten hicret etmesini ilhâm ederek, onu bu fitneden muhafaza eyledi. İngilizler onu da yakalayıp şehid etmek istediler ise de, Allahü Teâlâ onlara fırsat ve imkân vermedi.
Bazı kaynaklarda Ahmed Sa’îd hazretlerinin, İngiliz fitnesi başladığında Hindistan’da bulunduğunu; fitne esnâsında hicret ettiğini, fitnecilerin ona zarar veremediklerini, hattâ heybetinden korkarak yardımda bile bulunduklarını bildirmektedir.
Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevverede ilim tâlibleri Ahmed Sa’îd hazretlerinden çok istifâde edip, feyz ve ma’rifetler elde ettiler. Kendisi bir taraftan talebe yetiştirirken, bir taraftan bu yüksek yolda daha çok ilerlemeye ve çalışmaya gayret ediyordu. Resulüllah Efendimizin (s.a.v.) kabr-i şeriflerini ziyâret ettiçe, daha yüksek feyz ve ma’rifetlere sahip oldu. Bu sırada kendisine;
—”Seni ve kıyamete kadar seni tevessül edenleri (seni vesile ederek bana yaklaşmak isteyenleri) af ve mağfiret eyledim” ilhamı geldi. Kendisinden önce, sâdece bir kaçına nasîb olan bu müjdeyi almakla çok sevindi. Allahü Teâlâ’ya, O’nun Resulüne ve bu yolun büyüklerine olan muhabbet ve bağlılığı daha da arttı.
Ahmed Saîd Sahib (k.s.) Hazretlerinin, Abdülganî ve Hafız Abdülmugnî isimlerinde kardeşleri olup, onlar da tasavvuf yolunda çok ilerlemiş, ilim, irfân sahibi olmuş, çok mübarek zâtlar idiler.

VEFATI

1277 (m.1860) senesi Rabî’ul-evvel ayının ikinci günü öğle ile ikindi arası vefat etti. Vefâtında, Medine-i Münevverede Resulüllah Efendimiz’in mübarek mihrabının yanında bulunuyordu. Büyük dedesi Hazreti Ömer (r.a.) in cenaze namazının kılındığı yerde namazı kılınıp, Bakî’ kabristanında defnolundu. Kabri, Hz. Osmân-ı Zinnûreyn’in kabri yakınındadır.

ESERLERİ

Ahmed Sa’îd hazretlerinin, kıymetli eserleri olup, ba’zılarının isimleri şöyledir. 1- Sa’dü’l-beyân fî mevlid-i seyyid-il-insü vel-cân, 2- Ez-zikru’ş-şerîf fî isbâtı mevlidi’l-münîf, 3- İsbâtü’l-mevlidi vel-kıyâm, 4- El-fevâidü’z-zâbıta fî isbât-ir-râbıta, 5- El-enhâru’l-erbe’a, 6-Tahkîku Hakkı’l-mubîn fî ecvibeti’l-mesâili’l-erbe’în, 7- El-hakku’l-mübîn fî reddi ale’l-vehhâbîn, 8- Mektûbât-ı Ahmediyye,.

MÜBAREK SÖZLERİ VE MEKTUPLARINDAN SEÇMELER KABİR ZİYÂRETİ VE TEVESSÜL:

“Meyyiti (ölüyü) ziyâret, onu hayâtında iken ziyâret gibidir. Ziyâret eden yüzünü meyyitin yüzüne döner. Ziyâret ettiği zât büyük bir zât olup, dünyâda iken kendisini ziyâret ettiğinde huzûrunda nasıl duruyorsa o edep ile durur. Hayâtında iken, huzûrunda bulunduğunda edebe riâyetle biraz uzakça oturuyorsa, yine aynı şekilde hareket eder.
Ziyâret ettiği kimse ile, ünsiyeti, yakınlığı olup, beraber oturuyor, yakınlığı bulunuyor idiyse ziyâret ânında da o şekilde yakın oturabilir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bir kimse tanıdığının kabri yanından geçerken selâm verirse, meyyit bunu tanır ve selâmına cevap verir.”
Çok kimse kabir ehlinden istifâde edildiğine inanmıyor. “Kabir ziyâreti, ölülere okumak ve onlara duâ etmek için yapılır” diyorlar. Tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimlerinden çoğu ise, kabirlerden yardım görüldüğünü bildirdiler. Keşf sâhibi olan evliyâ da, bunu sözbirliği ile bildirdiler. Hattâ, bunlardan çoğu, rûhlardan gelen feyzin onları olgunlaştırdıklarını haber vermişlerdir. Böyle olgunlaşıp, yetişenlere “üveysî” denilmiştir. Abdülhakîm Siyâlkutî hazretleri buyuruyor ki:
—”Ölü, yardım yapmaz diyenlerin, ne demek istediklerini anlıyamıyorum. Duâ eden, Allahü Teâlâdan istemektedir. Duâsının kabûl olması için, Allahü Teâlâ’nın sevdiği bir kulunu vasıta yapmaktadır. “Ya Rabbi! Kendisine bol bol ihsanda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver”, demektedir. Yahut, Allahü Teâlâ’nın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek;
—”Ey Allahın velîsi! Bana şefâat et! Benim için duâ et! Allahü Teâlânın, dilediğimi ihsân etmesi için vesile, vâsıta ol!” demektedir. Dilediğini veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü Teâlâdır. Velî, yalnız vesiledir, sebebtir. O da fânîdir. Yok olacaktır. Kendi kendine hiçbir şeyi yapamaz. Tasarrufa gücü, kuvveti yoktur. Bu şekilde söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allah’dan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de duâ istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden duâ istemek, bir şey istemek, dinimizde yasak edilmemiştir. Hattâ müstehap olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra kerâmet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini isbât etmeleri lazımdır. Evet, evliyânın bir kısmı öldükten sonra, âlem-i kudse yükseltilir. Huzûr-u ilâhîde her şeyi unuturlar. Dünyâdan ve dünyâda olanlardan haberleri olmaz. Duâları duymazlar. Birşeye vâsıta, sebep olmazlar. Dünyâda olan, diri olan evliyâ arasında da böyle meczûblar bulunur. Bir kimse, kerâmete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini isbât edemez. Kur’an-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır. Bir cahil, bir ahmak, dilediğini Allahü Teâlâ’nın kudretinden beklemeyip, velî yaratır, yapar derse, bu düşünce ile ondan isterse, bunu elbet yasak etmeli, cezâ da yapmalıdır. Bunu ileri sürerek, İslâm âlimlerine, âriflerine dil uzatılmaz. Çünkü, Resulüllah (s.a.v.) kabir ziyâret ederken, mevtâya selâm verirdi. Mevtâdan bir şey istemeyi yasak etmedi. Ziyâret edenin ve ziyâret olunanın hâllerine göre, kimine duâ edilir, kiminden yardım istenir. Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) kabirlerinde diri olduklarını her müslüman biliyor. Buna karşı kimse birşey demiyor. Fakat, evliyânın kabirde yardım yapacaklarına, onlardan yardım istenmesine inanmayanları işitiyoruz.

RESULÜLLAH’IN (S.A.V.) KABR-İ ŞERÎFİNİ ZİYÂRET

Resulüllah Efendimizin kabrini ziyâret eden kimse, dünyâ işlerini ve bu ziyâretle alâkalı olmayan her şeyi kalbinden çıkarır. Bunun için gayret gösterir. Bu gayrete, kalbinde, Resûl aleyhisselâmdan istimdâd (yardım isteme) hâli meydana gelinceye kadar devam eder.
Dünyâ sevgisi ve nefsin arzusu ve istekleri gibi kirli düşüncelerle meşgûl olan bir kalb, Resulüllah Efendimizin yardımlarına kavuşmaktan mahrûmdur. Hattâ o huzurda böyle bir kalb ile bulunmak bile uygun değildir. Mümkün olan nisbette kalbini uygunsuz düşüncelerden temizlemeye gayret ederek ve o huzurda bulunmaya layık olmadığını düşünerek, mahzûn bir gönülle, Resulüllah efendimizin af ve merhametlerinin genişliğinden ümitli olarak O’nun (s.a.v.) kabr-i şerifinde bizim bilmediğimiz bir hayat ile diri olduğunu, ziyâretine gelenleri, ziyâretçinin derecesi, hali ve kalbine göre tanıyıp, yardım ettiğini ve daha bunun gibi şeyleri düşünerek ziyâret eder. Muhabbet ve bağlılığı nisbetinde o deryâdan feyz alır. İki cihân seâdetine kavuşmanın, ancak ve yalnız dünyâ ve âhiretin efendisi olan Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaya bağlı olduğunu düşünerek, her hâlinde O’nun (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine uymaya çalışır.
İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Hazretleri, İbn-i Ömer’den (r.a.) rivâyet ederek buyurdu ki:
—”Resulüllahın (s.a.v.) kabr-i saâdetini ziyâret eden, kıble tarafından yaklaşır. Sırtını kıbleye verip, yüzünü kabr-i şerife döner. Sonra; “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berakâtühü” der. Ayakta ziyâret etmenin, oturarak ziyâretten efdal olduğunu, İbn-i Hacer-i Mekkî bildiriyor. Hanefî fıkıh âlimlerinden, Rükneddîn Ebu Bekr Muhammed Kirmanî buyuruyor ki: “Ziyâret ederken, namazda olduğu gibi sağ el, sol elin üstüne konur.”
Ziyâret sırasında kabr-i şerife dört zirâ’ (iki metre kadar) yaklaşılır. Müstehâb olan bu şekilde olmasıdır. Daha fazla yaklaşma büyüklerin, sâlih kimselerin âdetlerinden değildir. Âlimlerimiz böyle bildirmişlerdir.
Resulüllah Efendimizin (s.a.v.) mübârek yüzüne karşı, iki metre kadar uzakta edeple durup, Resulüllahın (s.a.v.) kendisini gördüğünü, selâmını ve duâlarını işittiğini, cevap verdiğini ve âmin dediğini düşünerek ziyâretini yapan kimse, üzerinde emânet selâmlar varsa, onları da söyler. Bundan sonra, Allahü Teâlânın, kendisini, dünya husûsunda, ibâdet ve tâata muvaffak kılması, âhiret husûsunda da günahlarını af ve mağfiret etmesi için Resulüllah Efendimizden şefâat ister. Ya’ni bunların nasîb olması için, O’nu vesile eder. Yaptığı duâların, O’nun hatırı ve hürmeti için kabûl olunmasını Allahü Teâlâdan diler. “Yâ Resulellah! Senden şefâat istiyorum” der. Bunu üç defa söyler.
Bundan sonra yarım metre sağa gelip; “Esselâmü aleyküm yâ halîfete Resulullah (Ey Resulullahın halîfesi) diyerek Hz. Ebu Bekir’e selâm verir. Yarım metre daha sağa gelerek Hz. Ömer’e de selâm verip, ziyâret eder. Bildirilen duâları okur. Sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e hitâb edip; “Allahü Teâlânın, işlerimizi, (amellerimizi) kabûl etmesi, bizi müslüman olarak öldürüp, müslüman olarak diriltmesi, bizleri rahmeti ile kendi zümresi (olan sâlihler zümresi) içinde haşretmesi hususlarında, Resulullahın (s.a.v.) AllahüTeâlânın katında bize şefâatçı olması için, Resulullahın (s.a.v.) katında sizi vesile ediyoruz” der.”

PAZARTESİ GÜNÜ

“Resülullah Efendimize, Pazartesi günleri oruç tutmalarının hikmeti suâl olunduğunda, bu günün faziletine işâret ederek;”Bu (Pazartesi günü), benim doğum günümdür” buyurmuştur.
Nitekim yukarıda da zikredildiği gibi, Katâde (r.a.) Resülullahdan (s.a.v.) Pazartesi günü orucunu suâl edince; “Ben bu günde doğdum ve nübüvvetimin gelmesi (Peygamber olduğumun bildirilmesi) de o gün oldu.” buyurmuştur.
İmam Müslim’in Müsned’inde Abdullah İbni Abbâs’dan (r.anhümâ) rivayet edilerek buyuruldu ki: “Resulullah (s.a.v.) Pazartesi günü doğdu. Peygamber olduğunun bildirilmesi, hicrette Meke-i Mükerremeden (Sevr dağındaki mağaradan) çıkması, Medine-i Münevverede Kubâ köyüne varması hep Pazartesi günlerinde olmuştur.

MEVLİD

Ebû Muhammed Abdürrahmân bin İsmail dedi ki:
—”Zamanımızda ortaya çıkan en güzel işlerden birisi de, her sene Resulullah’ın (s.a.v.) dünyâya teşrif ettiği gün sadaka verilmesi, iyilikler yapılması, güzel giyinilmesi, neş’eli ve sevinçli olunmasıdır. Bu günde bunları yapmak, kalbinde, Resulullah Efendimize olan sevinci, hürmeti ve Resülullahın (s.a.v.) ümmeti olmayı nasîb eden Allahü Teâlâya şükrü ifâde eder. Bu ve buna benzer rivâyetlerin çoğu Sîretü’ş-Şâmiyye’de yazılıdır. İmâm-ı Rabbanî Hazretleri, âdâbına uygun olarak güzel sesle mevlîd okumağı değil, tegannî yapılmasını, mevlid cemiyetlerine karıştırılmasını yasak etmiştir. Bunları, nağme yapmadan, (ya’nî sesi mûsikî perdelerine uydurarak, şarkı söyler gibi yapmadan) okumanın câiz olduğunu bildirip; “Fakat dinlerini kayıramayanlar bu şartları gözetemeyeceklerinden, buna da müsâde etmemek bu fakîre daha uygun geliyor” buyurmaktadır. Mevlid cemiyetlerinde, kadın erkek bir arada bulunmamak da şarttır.”
Şâfiî müftîlerden Osman Hasen Dimyâtî (r.aleyh) buyurdu ki:”Mevlid-i şerifde, Resulullahın (s.a.v.) dünyaya teşriflerinden (doğumlarından) bahseden kısmı okurken, O’na hürmet için ayağa kalkmanın güzel bir iş olduğunda şüphe yoktur. Böyle yapan kimse çok sevâba kavuşur. Çünkü, Resulullaha (s.a.v.) hürmet ve ta’zim, Allahü Teâlânın rızasını kazanmaya vesîledir ve O’na ta’zim ve hürmet, dinde yerine getirilmesi lazım olan en büyük vazifelerdendir. Dinimizin emrettiği şeylere kıymet vermek ve onları yapmak kalbdeki takvâdandır.”
Müslümanların, sadece Resulullah Efendimizin dünyâya teşrif buyurdukları gece değil, Rabî’ul-evvel ayının bütün gecelerinde bayram yapmaları lâzımdır. Nitekim büyük hadîs âlimi Ahmed bin Muhammed Kastalânî hazretleri de, Mevâhib-i ledünniyye’de bu hususu zikretmiştir.
Hâfız İbni Cezrî diyor ki: “Ebû Leheb rü’yâda görülüp, ne halde olduğu soruldukta, kabir azâbı çekiyorum. Ancak, her sene, Rabî’ul-evvel ayının onikinci geceleri, azâbım hafifliyor. İki parmağımın arasından çıkan serin suyu emerek ferahlıyorum. Bu gece, Resûlullah dünyâya gelince; Süveybe ismindeki câriyem, bunu bana müjdelemişti. Ben de, sevincimden, onu azâd etmiş ve ona süt annelik yapmasını emretmiştim. Bunun için, bu gecelerde azâbım hafifliyor” dedi. Âyeti kerîme ile kötülenmiş olan, Ebû Leheb gibi azgın kâfirin azâbı hafifleyince, O yüce peygamberin ümmetinden olan mü’min, bu gece sevinir, malını dağıtır, (ya’ni gücünün yettiği kadar ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunur, sadaka verir) böylece, Peygamberine olan sevgisini gösterirse, Allahü Teâlâ ihsân ederek, onu Cennetine sokar. Mevlid cemiyeti yaparak, Kur’ân-ı kerîm ve Mevlidin-Nebî okumak, sonra yiyecek ikrâm etmek, sonra dağılmak iyidir. Bunu yapana ve orada bulunanlara sevap verilir. Bunun için, müslümanların mevlid gecelerinde toplanarak, mevlid kasidesi okumaları, tatlı şeyler yedirmeleri, hayrât ve hasenât yapmaları, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmeleri, müstehâb oldu. Sünen-i İbni Mâce şerhinde, haram, yasak şeyler karıştırmadan mevlid cemiyeti yapmanın zararlı olmadığı ve müstehâb olduğu bildirildi. ”

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Toplu Taşıma Araçlarında Kur’an Okumak.

Posted by Site - Yönetici Ocak 30, 2015

Ayetel kursi ,Toplu Taşıma Araçlarında Kur'an Okumak.copy

Toplu Taşıma Araçlarında Kur’an Okumak.

Ali Erol Bey “Hatıratım” isimli eserinde, üstâzı / üstâzımız Nakşî yolu Müceddidin kolu zincirinin 33’üncü ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretlerinin bu hususta şöyle buyurduklarını nakleder:

“(Toplu taşıma araçları / umumi) vasıtalar içerisinde Kur’an-ı Kerim ve Evrâd-ı Şerif okunmaz. Zira cünüp ve hayızlı kişiler bulunabileceğinden, rûhâniler râzı olmayıp felakete sebep olur.” [Sayfa: 45]

Bizler, “Mürîdin fıkhı mürşidinin amelidir” fehvasınca / düsturunca, naklettiğimiz bu söze göre hareket eder, umumi vasıtalarda / toplu taşıma araçlarında Kur’an-ı Kerim ve Evrâd-ı Şerif okumayız.

Tabii ki bu söz, o zâtın müntesibi olanları ilzam eder / bağlar. Herkese illâ da böyle yapacaksınız diyemeyiz. Dilerse söylediklerimize uyar, dilerse uymaz.

Gelelim meselenin zâhiri fıkıh cihetine, yani avam Müslümanları ilgilendiren yönüne…

Bu hususta birilerine sorulmuş bir soru ve verdikleri cevabı -ufak tefek rötuş ve köşeli parantez içerisinde açıklamalarla- aynen aktarmak, orada verilen bilgileri paylaşmak istiyorum. Zaten yazının muhteviyatında itirazı mucip bir şey de yok fıkhi bakımdan…

Soru – Evimden çıkıp işime giderken yol boyunca Kur’an okuyorum, zikir çekiyorum. Bazan aynı şeyi vasıtada giderken de yapıyorum. Acaba bu gibi yerlerde Kur’an okumak, zikirde bulunmak câiz midir? Yoksa mahzuru var mı?

Cevap – Yolda Kur’an okuyarak, zikir yaparak yürümekte mahzur yoktur. Kur’an da zaten zikirdir. Bilâkis kendini başka türlü duygu ve düşüncelerden koruyup gaflete dalmaktan muhafaza etmek için Kur’an okumakta ya da başka türlü zikirlerde bulunmakta isabet vardır. Yeter ki, kimse rahatsız edilmesin, okunan yerler temiz olup, necaset gibi kirler bulunmasın…

Vasıtada giderken de aynı hüküm câridir. Kur’an okumak, tesbih-tahmid-tehlil, zikir ve fikirle meşgul olmak, gözü ve gönlü kötü şeylerden korumak için hayırlı ve faydalı bir meşguliyettir. Ancak, ağızla Kur’an okunurken, zikir yapılırken kalb ve göz Kur’ân’ın câiz görmeyeceği şeylerle meşgul olmamalı… Mümkün olduğu kadarıyla göz ve gönül de okunan Kur’an’a, yapılan zikre müteveccih halde bulunmalıdır. Bu şekilde okuyuş iş ve tezgâh başında da câizdir.

Kur’an bizim son nefesimize kadar ayrılmak istemediğimiz kudsî rehberimizdir. Allah’ı zikir de hakeza… Onlardan hiçbir yerde uzak kalmak istemeyiz. Hatta yatarken bile onlarla olmak isteriz. Bu yüzden yatağına uzanmış kimsenin ayaklarını çekip Kur’ân okumaya, zikir yapmaya devam ederek uyuması mahzurlu değildir.

Hamamda Kur’an okumak (ve zikirde bulunmak) mekruh görülmüştür. Zira yer temiz olmaz, etraf kirlerden âri bulunmaz. [Yolcuların kadın-erkek, genç-yaşlı, temiz ya da temiz olmayan çok farklı, hatta karışık inanç gruplarından oluşması sebebiyle, toplu taşıma araçlarının durumunu da hamam gibi düşünebiliriz… O bakımdan fıkhî hüküm olarak da en azından mekruh, olabileceğini söyleyebiliriz.]

Demek ki, Kur’an ve evdâd u ezkâr ancak temiz yerlerde okunur, kirli yerlerde okunursa hürmetsizlikte bulunulmuş olunur. [Mukaddesata hürmet ise, kişinin takva derecesiyle mütenasiptir / orantılıdır.]

Kur’an’ı okumak, zikir ve tesbihatta bulunmak için abdestli olmak elbette ki güzeldir, âdaba uygun olan budur. Ancak abdestsizken de Kur’an okunabilir; dokunmadan okumak için abdestli olmak şart değildir. Abdest Kur’an’ı ele almak için farzdır. Abdestsiz Kur’an’a el dokundurulmaz, haramdır. Ezbere ise her zaman okunabilir.

Ashab-ı kirâm toplantılarına Kur’ân’la başlar, bitiminde de Kur’ân’la son verirlerdi. Binaenaleyh meclislerinin sonunu “Hıtâmuhu misk: sonu / mührü misk” [Mutaffifîn suresi, 26] olsun için böyle yaparlardı. Bu sırada hazır bulunanlar hürmetle dinler, huşû ile tefekkür ederlerdi.

Dinlenmeyen yerlerde Kur’an’ı sesli okumak mekruh sayılmıştır. Zaten sesli okunan Kur’ân’ı hiç olmazsa bir kişinin dinlemesi farzdır. Diğerleri mes’uliyetten ancak böyle kurtulurlar.

Halis Ece

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 3 Comments »

29 – Hafız Ebu Said Sahib (k.s) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2015

Hafız Ebu Said Sahib (k.s) Hazretlerinin Türbesi - Hindistan - Delhi,HAFIZ EBU SAİD SAHİB  Hafız Abu Said Sahib,Dargah-Qutb-Sahib, Delhi,Şemseddin-i Mazhar-ı Can-ı Canan Hazretlerinin Türbe-i Şerifleri Hindistan  Delhî,Muhammed ,,

29 – Hafız Ebu Said Sahib (k.s) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

1217 (m.1802) senesi Rabî’ul-âhir ayında, Hindistan’da Rampûr şehrine bağlı Mustafaâbâd beldesinde dünyaya geldi.
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, daha çocuk iken, sâlih ve kıymetli bir zât olacağının alâmetleri yüzünden okunuyordu. Çocukluğunda, çocuk-ların düşkün oldukları oyun ve eğlenceler ile hiç meşgûl olmazdı. On yaşında Kur’ân-ı Kerîmi ezberledi. Kur’ân-ı Kerîmi güzel ses ve tertîl üzere o kadar güzel okurdu ki, dinleyenler kendilerinden geçerdi. Tecvid ilmini, kırâat âlimlerinden Kârî Nesîn’den öğrendi. Kur’ân-ı Kerîmi ezberledikten sonra, aklî ve naklî ilimleri öğrenmeye başladı. Önemli ders kitaplarını Müftî Şerefüddîn’den okudu. Şâh Veliyyullah Dehlevî’nin oğlu Mevlâna Refîüddîn’den hadîs dersi aldı. Kâdı Beydâvî Tefsîri’ni, Sahîh-i Müslim şerhini de ondan okudu. Sahîh-i Buhârî’yi ise yine Mevlâna Refîüddîn’den, hocası Şeyh Abdullah Dehlevî hazretlerinden ve kendi dayısı Sirâc Ahmed’den okuyup rivâyet ve nakletme icâzeti aldı.

İRŞAD VAZİFESİNİ ALIŞI

Şeyh Abdullah Dehlevî (k.s.) Hazretleri son hastalığında halifelerin-den Şeyh Ebu Saîd, Likehnu (veya luknov) şehrindeydi. Kısa zamanda ona çokça mektup yazdı. Hemen yanına gelmesini istedi. Şunun için ki, hemen gele makamına geçe. Kendi yerine de oğlu Ahmed Saîd’i bıraka. Ahmed Saîd de Şah Abdullah Dehlevi Efendimizin halifelerinden biri idi. Bunun üzerine Şeyh Ebu Saîd derhal ailesini bırakıp yalınayak koştu geldi. Şeyh Ebu Saîd yanına geldiği zaman Şah Abdullah Dehlevi Efendimiz ona şöyle dedi:
– İstediğim oydu ki sizi gördüğüm anda, çokça ağlayayım. Ancak öyle bir vakitte bana geldin ki, benim için artık ağlayacak gücüm de yok. Benden sonra yerime siz oturursunuz.”
Bundan sonra tamamen Şeyh Ebu Saîde iltifat etti. Umumi manada ona irşad tavsiye etti.

Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra, tasavvuf ilmine yönelip bu yolda da yetişti. Önce babasından feyz aldı. Babası onu tasavvufta bir müddet yetiştirdikten sonra;
— Ey oğlum! Senin himmet kuşun çok yükseklere uçmaktadır. Benden bu kadar, dedi. Bundan sonra Kâdirî yolunun o zamanki meşhûr Şeyhi Şâh Dergâhî’nin hizmetine girdi. Oniki sene, derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Nefsini ve kalbini ıslâh için çok gayret göstererek nefsin isteklerini yapmayıp, nefsin istemediklerini yaptı. Dünyâdan yüz çevirdi. Çok oruç tuttu. Yetişmek için ne lâzımsa yaptı. Nihâyet hocası Şah Dergâhî ona Kâdirî yolundan icâzet ve hilâfet verdi.
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, bundan sonraki hâlini şöyle anlatmış-tır:
— İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ını okurken anladım ki, tasavvufta bu derecelere ulaşmama rağmen, henüz kemâlat-ı nisbet-i Ahmedî’ye kavuşamamışım. Bu sebeple Dehlî’ye gidip oradan, Pâni-Püt şehrinde bulunan Senâullah Pâni-Pütî’ye bir mektup gönderip, bu nisbete kavuşma arzumu bildirdim. Bana cevâben gönderdiği mektupta, Abdullah Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmemi yazmıştı.
1810 (H.1225) senesinde Muharrem ayının yedinci günü Abdullah Dehlevî hazretlerinin sohbetine girmeye muvaffak oldu. Çok büyük izzet ve ikrâm gördü. Şeyh Abdullah Dehlevî hazretleri, ondan talebe ye-tiştirmesini isteyince;
— Efendim ben buraya istifâde etmek için geldim, cevâbını verdi. Bunun üzerine daha çok iltifât ve teveccühe kavuşup, Şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerini’nin meşhûr talebelerinden oldu. Birkaç ay daha sohbetlerinde bulunduktan sonra, Müceddidiyye, Çeştiyye, Kâdiriyye yollarından icâzet alıp mezun oldu. Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretleri, talebelerinin çoğunu ona havâle etti. Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî ve Seyyid İsmâil medenî gibi âlim zâtlar da Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri’nden istifâde ettiler. Hocası Abdullah Dehlevî Hazretleri talebelerine hitâben;
—Talebenin irâdesi (kendi arzu ve isteği), Ebû Saîd’in irâdesi gibi olmalı. Zîrâ hocalığı bırakıp talebeliği tercih etti, buyurdu.
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri, tam on beş sene Şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetine devâm etti. Onun vefâtından sonra, yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı. Şerîat-ı Mustafaviyyeyi ve Tarîkat-ı Nakşibendiyyeyi neşir hususunda büyük gayret ve ihtimam gösterdi. Hak âşıklarının, susamışların kalblerini Allahü Teâlânın mârifeti ile doldurdu. Bütün ecdâdı gibi İslâm dînini yaymağa çalıştı.
Daha sonra eshabının isteği üzerine, “Hidâyetü’t-Tâlibîn” namında farisi bir risale yazdı. Tarîkatın levâzımından olan evsâf-ı hamîde ve ahlâk-ı cemile ile tam muttasıf idi.
Hâfız Ebû Saîd Hazretleri, 1240 (1824) senesinde Hac farîzasını edâ için Haremeyni’ş-Şerifeyn’e vasıl oldular. Mekke-i Mükerreme’de Hac’dan önce ve sonra üç ay kadar kaldılar. Daha sonra bazı hastalıklara mübtelâ oldular. Buna rağmen Peygamberimiz Seyyidü’s-Sakaleyn (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerini ziyaret maksadıyla Medîne-i Münevvere’ye döndüler. Peygamber Efendimizden pek çok inâyet ve lütûflarına nail olarak hesapsız feyz ile memleketlerine döndüler.

KERAMET VE MENKIBELERİ

Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri’nin talebelerinden birinin karşısına bir gün bir arslan çıktı. Hemen hocasını hatırlayıp imdâdına yetişmesini istedi. Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri birdenbire gözüküp elinde tuttuğu bir sopa ile arslana vurdu ve arslanı oradan uzaklaştırdı.

MENKIBE

Nevvâb Ahmed Yâr Hân’ın hanımının çocuğu olmuyordu. Çocuğu olması için Ebû Saîd hazretlerinden duâ istedi. Duâsı bereketiyle birçok çocuğu oldu.
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) hazretleri, bir kimseye evinin yanacağını işâret etmişti. Bir müddet sonra gerçekten o kimsenin evi yandı.
Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretleri bir defâsında Râmpûr’dan Sünbül’e gidiyordu. Bir araba kiralamış onun yoluna devam ediyordu. Arabacı ise gayri müslim idi. Gece vakti sâhile ancak varabilmişti. Karşıya geçmek için gemi yoktu. Sâhile gelip durduklarında arabacıya:
— Arabayı suya sür!, buyurdu. Arabacı da heybeti karşısında korkup arabayı suya sürdü. Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretlerinin kerâmetiyle araba suya batmadı. Normal bir yolda gibi yürüyüp karşıya geçtiler. Gayr-i müslim arabacı bu hal karşısında hayret edip, müslüman oldu.

MENKIBE

Meyân Ahmed Asgar anlatır:
— Bâzan uyuyup kalır, teheccüd namazı kılamazdım. Bu hâlimi Şeyh Ebû Saîd (k.s.) Hazretlerine arz ettim. Buyurdu ki:
— Bizim hizmetçiye söyleyin, teheccüd zamânında bize hatırlatsın, sizi kaldıralım. Bu kadarı bize, diğeri size âid olsun. Bundan sonra te-heccüd saati gelince, sanki birisi gelip beni kaldırırdı. Böylece bir daha teheccüd namazımı kaçırmadım.

VEFATI

1277 (m.1861) senesi Rabî’ul-evvel ayının ikinci günü öğle ile ikindi arası vefat etti. Vefâtında, Medine-i Münevverede Resulüllah Efendimiz’in mübarek mihrabının yanında bulunuyordu. Büyük dedesi Hazreti Ömer (r.a.) in cenaze namazının kılındığı yerde namazı kılınıp, Bakî’ kabristanında defnolundu. Kabri, Hz. Osmân-ı Zinnûreyn’in kabri yakınındadır.

ESERLERİ

Ahmed Sa’îd hazretlerinin, kıymetli eserleri olup, ba’zılarının isimleri şöyledir. 1- Sa’îdü’l-beyân fî mevlid-i seyyid-il-insü vel-cân, 2- Ezzikru’ş-şerîf fî isbâtı mevlidi’l-münîf, 3- İsbâtü’l-mevlidi vel-kıyâm, 4- El-fevâidü’z-zâbıta fî isbât-ir-râbıta, 5- Elenhâru’l-erbe’a, 6-Tahkîku Hakkı’l-mubîn fî ecvibeti’l-mesâili’l-erbe’în, 7- Elhakku’l-mübîn fî reddi ale’l-vehhâbîn, 8- Mektûbât-ı Ahmediyye,.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

AZRAİL İLE KARŞILAŞMANIN HASRETİ

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2015

Azrail,ecel,kabir,mezar,olum,ölüm melegi,melek,AZRAİL İLE KARŞILAŞMANIN HASRETİ

AZRAİL İLE KARŞILAŞMANIN HASRETİ

İbrahim (A.S.), bir gözü yüzünde, diğer bir gözü ise kafasında bulunan ölüm meleği Azrail’e:
“Öleceklerin biri doğuda diğeri batıda olduğu, aynı zamanda bir yerde veba hastalığının bulunduğu ve başka bir yerde ise ki ordunun birbirini kırıp geçirdiği böyle sıkışık anlarda ne yaparsın?” diye sorar.
Azrail:
“Yeryüzü benim için bir tabak gibidir. onlardan dilediğimi alırım. Allah’ın izni ile ruhları davet ederim. Onlar da parmaklarımın arasına girerler.” diye cevap verir. Bundan sonra Azrail (A.S.) İbrahim Peygambere Allah’ın dos tu olduğunu müjdeler.
Süleyman peygamber, Azrail (A.S.)’a:
“Neden adil davranmıyorsun canları alırken? Şunun canını alırken, bunu bırakıyorsun?” dediğinde , Azrail şöyle karşılık verdi:
“Ben bu hususta senden fazla bir şey bilmem. İsimler sayfa halinde önüme gelir. Ben de onların ruhlarını alırım.”

Münebbih oğlu Vehb diyor ki:
“Hükümdarlardan birisi, bir yere gitmek için beğeninceye kadar elbise ve at seçti. Etrafındakilerle birlikte ihtişam içinde böbürlene böbürlene yola çıktı. Yolda kirli, paslı bir adam, atının yularına yapıştı. Hükümdar, köpürerek:
“Sen kimsin ki, bu işe cesaret edersin? Çekil yolumdan, mahvederim seni!” diye bağırınca, adam:
“Benim sana söyleyecek bir şeyim var.” dedi.
Hükümdar hiddetli bir şekilde: “Söyle bakalım ne diyeceksin? Sonra defolup git yanımdan!” dedi. Fakat adam: “Hayır açık olarak söyleyemem.
Eğil de kulağına söyleyeyim.” dedi.
Bunun üzerine hükümdar eğildi. Adam hükümdarın kulağına: “Ben Azrail’im. Canını almaya geldim.” dedi. Hükümdarı bir korku ve titreme aldı.
Azrail’e kendisine birkaç dakika izin vermesini söyledi. Ancak Azrail:
“Hayır, sana izin yok. Ailene de ulaşamıyacaksın.” diyerek canını aldı.
Bundan sonra devam eden Azrail (A.S.), mü’min bir kul ile karşılaştı. Ona selam verdikten sonra:
“Seninle işim var. Fakat bunu sana gizli söylemek zorundayım.” dedi ve kulağına eğilerek kendisinin Azrail olduğunu, canını almak için geldiğini anlatınca, mü’min kul buna sevinir ve:
“Hoş geldin. Ne kadar zamandır seni bekliyordun. Yeryüzündeki kusurlarımdan kurtulmak için senden daha sevgilisi benim için yoktur.” dedi.
Bunun üzerine Azrail, mü’min kula işini bitirmesini söyledi. Fakat adam:
“Benim en önemli işim, Allah’a kavuşmaktır.” dedi.
Bunun üzerine Azrail:
“Hangi hal üzerine istersen, o hal üzerinde canını alayım.” dedi.
Adam da:
“Buna imkan var mı?” diye sordu.
Azrail:
“Elbette. Ben bununla emrolundum.” dedi.
Adam:
“Öyleyse, abdest alıp namaza başlayayım. Başım secdede iken canımı al.” dedi.
Azrail de mü’min kulun başı secdede iken canını kolaylıkla aldı.

Abdullah oğlu Ebû Bekir diyor ki:
” İsrailoğullarından biri, çokça servet biriktirdi. Nihayet ölümü yaklaştı.
Oğullarına:
– Getirin şu kazandığım servetimi de, göreyim, dedi.
Onlarda, at , deve, koyun, köle ve benzeri birçok çeşitli servetleri gözünün önüne getirdiler. Bunca servetinden ayrı kalacağından hasretten ağlamaya başladı. Tam o sırada ölüm meleği Azrail gelip adamın karşısına çıktı. Ona:
– Niçin ağlayıp duruyorsun? Sana bu nimetleri veren Allah’a yemin ederim ki, seninle bunların arasını ayırmadan (canını almadan) evinden çıkacak değilim. dediğinde adam:
– İzin ver de, bir kısmını ayırayım. Şöyle yapıp böyle edeyim… dedi.
Fakat ölüm meleği:
– Şimdiye kadar nerelerde idin? dedi ve canını aldı.”

İslam büyüklerinden biri diyor ki:
“Adamın biri, çevresinin büyük zenginlerinden olup, servetinin hesabını kendisi bile bilmezmiş . Fakat bu biriktirdiği servetinden bir kuruşunu bile hayır yolunda harcadığı görülmemişti. Bütün yaptığı iş, zevk-u sefası, diğer zengin ve ileri gelen devlet adamları ile birlikte bir araya gelerek ziyafetler, eğlenceler düzenleyip, zenginliğini teşhir edip nam kazanmakmış .
Yine birgün böyle bir ziyafet vermiş , zevk ve sefa içinde eğlencesini sürdürürken kapının zilinin çalındığı duyulmuş . Hizmetçilerden biri gidip kapıyı açınca, dilenci kılıklı bir adamın beklediğini görmüş . Ona ne istediği sormuş , o dilenci kılıklı kimse, ona: “Efendinizi çağırın. Onunla görüşmek istiyorum” demiş .
Fakat o adam ona: “Sen böyle uluorta konuşacağına, git de efendini çağır bana. O öyle kapıya çıkmayacak kadar ulu bir kişi olamaz.” demiş . Hizmetçi adama sert sert bakıp kapıyı üstüne kapamış . Efendisi kendisini çağırıp da kimin kapıyı çaldığını sorunca, hizmetçi gördüklerinin hepsini anlatınca, o zevk içinde sarhoş bir kahkaha atan zengin, hizmetçiye: “Onu kovduğuna iyi etmişsin. Fakat bu kadar ileri gittiğine göre ona birkaç tokat atsaydın, kapımda böyle saygısızca konuşmanın ne demek olduğunu daha iyi anlardı.” demiş .
Kapıda bir süre bekleyen dilenci kılıklı adam, zengin ev sahibinin kapıya çıkmadığını görünce hızla kapıyı açıp içeri girmiş . Ev sahibinin karşısına dikilip, sert bir ifade ile: “Zengin ve sarhoş olunca misafirlerini böyle
kapıdamı bekletirsin sen?” diye sormuş .
Herkesin önünde iki büklüm eğilmesine, saygı göstermesine alışmış olan zengin ev sahibi, adamın bu söyledikleri, bu cüreti karşısında adeta şaşırmış . Kendisine karşı böylesine bir hakaret edilmesine adeta inanmıyordu. Onunla birlikte içerdekilerde şaşırmışlardı. Bu şaşkınlıktan bir an kurtulan zengin ev sahibi:
“Sen kimsin de böyle karşımda konuşuyorsun?” diye sormuş .
“Ben ölüm meleği Azrail’im” diyen o dilenci kılıklı şahsın bu sözleri karşısında bütün misafirler, başta ev sahibi olmak üzere hepsini bir korkudur almıştı. Azrail, ev sahibine hitaben:
” İnsan kılığına girerek senin canını almaya geldim. Servet ve gösterişe olan aşırı düşkünlüğünü bildiğim için, ne yapacaksın diye merak ederek şu gördüğün kıyafetle karşına dikildim.” deyince, zengin adam öleceğini anlamış ve delirecek gibi olmuş . Azrail’den dünya gözüyle bir kez daha servetine bakıp hasret gidermek için müsaade istemiş .
Ölüm meleğinin müsaadesi üzerine zengin adam, tüm servetini toplamış , onlara karşı: “Lanet olsun hepinize! Sizin için bu kadar uğraşıp durdum.
Ömrüm sizin yolunuzda geçti. Bana, Allah’a karşı olan vazifelerimi unutturdunuz. Bana ne hayrınız dokundu? Şimdi hepinizi bırakıp boş ellerle Allah ‘ın huzuruna gidiyorum.” diyerek bağırıp çağırmış .
Her şeye gücü yeten Hz. Allah, zengin şahsın servetine dil vermiş . Dile gelen adamın servetleri, hep bir ağızdan sahiplerine şu cevabı vermişler:
“Bize ne kusur yüklüyorsun? Bizi haksız ve haram yollardan biriktirip de yığın sen değilmisin? Servete tapmamanın gerektiğini sana öğütleyenlerin sözlerine bakmadan bizim uğrumuza ömrünü harcayan ve sırf bizim varlığımızla iftihar edip çalım satan ve bu yüzden de fakir kimselere insan gözüyle bakmayan sen değilmisin? Sanki bizi kullanmak istediğin kötü şeylere götürürken hangi birisine gelmemezlik yaptık, şayet düşünüp, bizi iyi ve helal olan yerlere kullanacak olsaydın müsaade etmeyecek miydik?
Eğer akıllıca hareket ederek bizi Allah ve insanlık yolunda kullansaydın, Allah ‘ın hoşnutluğunu da, insanların temiz sevgisini de bir arada kazanır, şimdi olduğu gibi son anlarında Allah’ın huzuruna utanarak yönelmezdin.
Ama sen varlık ve bolluğumuz içinde zevk ve sefa sürerek eğlence ziyafetleri tert iplemeyi, diğer zengin arkadaşlarınla bir araya toplanıp coşup gülmeyi Allah’ın açık emirlerine üstün tuttun. Şimdi hiçbir çaren kalmadığını görünce, bütün kabahatlerini üstümüze yükleyerek lanetler okuyorsun. Halbuki, esas lanetlik sensin de farkında değilsin. Ömrün boyunca hiçbir an, acaba bizden ayrılacağın şu ölüm anını acaba hatırına getirmiş miydin?”

Münebbih oğlu Vehb diyor ki:
“Azrail (A.S.), zamanında zulümde benzeri olmayan bir hükümdarın canını aldı ve göklere çıktı.
Melekler:
– Canını alırken en çok acıdığın bir kimse varmı? Diye sordular.
Azrail:
– Evet , ıssız bir yerde yeni çocuk doğuran bir kadının canını almakla emrolundum. Hem kadına, hem de yeni doğan çocuğa acıdım. Ve kendi
kendime: “Bu çocuğun hali ne olacak?” dedim.
Melekler:
– İşte şimdi canını alıp geldiğin zâlim ve gaddar adam, o çocuktur. dediler.”

Yesar oğlu Atâ diyor ki:
“Şaban ayının on beşinde öleceklerin listesi Azrail (A.S.)’a verilir. Bu arada ev yapan, su akıtıp ağaç diken, yeni evlenen nice kimseler var ki, hepsinin de isimleri bu listededir. Ancak onlar, bunu bilmezler.”

Hasan Basri diyor ki:
“Azrail (A.S.), her gün bir evi üç defa dolaşıp bunlardan rızkını tüketip ömrünü tamamlayanın canını alır. Evdekiler başlarlar feryat figan edip ağlaşmaya. Azrail (A.S.), kollarını kapıya gerip: “Ne diye ağlıyorsunuz?
Ben bu adamın ne rızkını yedim, ne de ömrünü kestim. Rızkı tükendi, ömrü sona erdi, ben de canını aldım. Boşuna ağlamayın. Size de sıra gelecek.
Ben devamlı buraya gelip gidecek ve hiçbirinizi bırakmayacağım.” der. Eğer ev halkı Azrail (A.S.)’ı görse ve dediklerini duysalar, ölümü unutur kendilerine ağlarlardı.”

A’meş diyor ki:
“Azrail (A.S.), insan suretine girerek Süleyman peygambere uğradı. Orada bulunan bir adama baktı. Adam da, bunu farketti. Azrail (A.S.) gidince, adam Süleyman peygambere, deminki adamın kim olduğunu sordu.
Süleyman peygamber de, Azrail (A.S.) olduğunu söyleyince, adam: “Bu, beni alacak gibi bir bakışla baktı. Ben, bundan çok korkuyorum.” dedi.
Bunun üzerine Süleyman peygamber, adama: “Ne yapmamı istersin?” diye sordu. Adam da: “Beni rüzgar ile Hindistan’ın öte tarafına attır.” dedi.
Süleyman peygamber, rüzgara emredip adamı Hindistan ‘ın doğusuna attırdı. Bir müddet sonra Azrail (A.S.), Süleyman peygamberin yanına tekrar uğradı. Süleyman peygamber, Azrail’e önceki bakışının nedenini
sordu.
Bunun üzerine Azrail (A.S.), şöyle cevap verdi:
“Hindistan’ın doğusunda pek kısa bir müddet sonra adamın ruhunu almakla emrolunmuş iken, adamı burada gördüğüme şaşarak ona baktım.”

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

28 – Seyyid Abdullah Dehlevi hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 28, 2015

Şeyh Seyyid  Abdullah-ı Dehlevi (ks) Hazretleri - Hindistan - Delhi,Şemseddin-i Mazhar-ı Can-ı Canan Hazretlerinin Türbe-i Şerifleri Hindistan  Delhî,Muhammed Nurü’l Bedvani hazretleri`nin Kabri - Hindistan - Delhi,Şeyh Seyfüddin,

28 – Seyyid Abdullah Dehlevi hazretleri – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Seyyid Abdullah Dehlevi hazretleri, Silsile-i aliyyenin yirmi sekizincisidir. 1745 yılında Hindistan’ın Pencab şehrinde doğdu. 1824’de Delhi’de vefat etti. Kabri Şâhcihân camii yakınındaki dergahındadır.

Babası, Abdullatif efendi âlim, salih ve zahid bir zat idi. Bir gün rüyasında Hazret-i Ali ona:”Allahü teâlâ sana bir oğul ihsan edecek, o büyük bir zat olacak. Ona bizim ismimizi koyarsın” dedi.
Resulullah efendimiz de evliyadan bir zat olan amcasına rüyasında, doğacak çocuğa Abdullah isminin verilmesini emretti. Çocuk doğduğunda, ismini babası, Ali, amcası Abdullah koydu. Abdullah-ı Dehlevi hazretleri, altı yaşına gelince, Hazret-i Ali’ye karşı sevgi ve edebinden kendisine Ali denmesini istemeyip Ali’nin hizmetçisi manasına gelen Gulam Ali dedi ve bu isimle tanındı.
Allah vergisi çok üstün bir zekaya sahipti. Kur’an-ı kerimi kısa zamanda ezberledi. Dini ilimleri ve zamanının fen ilimlerini öğrendi.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin huzuruna varıp, kendisini talebeliğe kabul buyurmasını istedi. O da: “Sen hoşlandığın bir yere git. Bizim yolumuz, tuzsuz taşı yalamak gibidir” buyurdu. “Ben her şeye razıyım efendim” dedi. “Mübarek olsun” buyurup talebeliğe kabul edildi. Abdullah-ı Dehlevi hazretleri, 15 yıl sohbetiyle şereflendi. Evliyalıkta yüksek derecelere kavuşunca, mutlak icazet alıp, halifesi oldu.

Abdullah-ı Dehlevi hazretleri buyurdu ki:
Talebe, sadık olan talip demektir. Allahü teâlânın sevgisi ile ve Onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldedir. Uykusu kaçar, göz yaşları dinmez. İşlediği günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allah’tan korkar, titrer, Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabreder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefeste Rabbini düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münakaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allahü teâlânın evi bilir. Eshab-ı kiram hakkında hayır konuşur ve isimleri anıldığında “radıyallahü.anhüm” der. Hepsinin iyi olduğunu söyler. Peygamber efendimiz, Eshab-ı kiram arasında olan şeyleri konuşmamayı emir buyurdu. Salih müslüman, bunları konuşmaz, yazmaz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karşı bir edepsizlikte bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allah’ın Resulünü sevmenin alametidir. Kendi bilgisi, kendi görüşü ile evliyayı kiramı, birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin, daha yüksek, daha üstün olduğu ancak âyet-i kerime, hadis-i şerif ve Sahabe-i kiramın sözbirliği ile anlaşılır. Muhabbet sarhoşluğu ile başka türlü söyleyenler mazurdur.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Yedi Kat Semâ ve Özellikleri.

Posted by Site - Yönetici Ocak 28, 2015

Yedi Kat Sema ve Özellikleri.Yedi Kat Semâ ve Özellikleri.

Yedi Kat Semâ ve Özellikleri.

Birinci sema, Dünyâ semâsı: Mevc-i mekfûf, yani bazıları bazılarının üzerine donmuş olan donuk su dalgalarındandır. Yani akışı engelleyen bir dokun su dalgasındandır.

İkinci kat semâ: Beyaz mermerdendir.

Üçüncü kat semâ: Demirdendir.

Dördüncü kat semâ: Kurşundan veya tunçtandır.

Beşinci kat semâ: Gümüştendir.

Altıncı kat semâ: Altındandır.

Yedinci kat semâ: Kırmızı yakuttandır.

Arz (yeryüzü) ise sadece topraktandır, başka bir şeyden değil…

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/233-234
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

27 – Şemsüddin Habibullah İbn-i Mirza Can (K.S.) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Posted by Site - Yönetici Ocak 27, 2015

Şemseddin-i Mazhar-ı Can-ı Canan Hazretlerinin Türbe-i Şerifleri Hindistan  Delhî,Muhammed Nurü’l Bedvani hazretleri`nin Kabri - Hindistan - Delhi,Şeyh Seyfüddin Arif Hazretleri`nin Kabri , Hindistan,pencab,serhend.Hace Muhammed M

27 – Şemsüddin Habibullah İbn-i Mirza Can (K.S.) – Silsile-i Saadat- Altun Silsile – Büyük Zatlar

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. Seyyiddir. Silsile-i aliyyenin yirmi yedincisidir.

İsmi, Şemseddin Habibullah’tır. Babası Mirza Can’dır. Onun ismine izafeten Can-ı Canan denilmiştir. 1701 yılında doğdu. 1781’de şehid edildi. Ceddi, ileri gelen devlet adamlarından olup, Teymuriyye sultanlarına yakınlıkları vardı. Babası Mirza Can, mevki ve makamı terk edip, fakirliği ve kanaati tercih etti. Servetini Allah için fakirlere dağıttı. Kızının nikahı için ayırdığı yirmi beş bin rub’iyye miktarındaki altını, bir dostunun şiddetli bir sıkıntıda olduğunu işitince, tamamen ona hediye etti. Babası, memleketinde, merhameti, üstün ahlakı, insani meziyetlerinin üstünlüğü ile tanınmış bir zattı.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, Zeka, fehm ve anlayışının parlaklığını gören firaset erbabı, onun yüksek bir fıtrata, yaratılışa sahip olduğunu söylerlerdi. Babası, onun terbiye ve taliminde, ilim öğrenmesi hususunda çok dikkat gösterdi. Daha küçük yaşta ilim, marifet öğrenmeye ve çeşitli maharetler kazanmaya başladı. Kıymetli ömrünü çocukluğundan itibaren gayet iyi değerlendirdi. İlim ve marifeti yanında ayrıca çeşitli sanat ve maharetleri öğrendi. Kendisi şöyle demiştir: “Çocukluğumda İbrahim aleyhisselamı rüyamda görüp, çok iltifat ve ihsanlarına kavuştum. Yine çocukluğumda Hazret-i Ebu Bekiri ne zaman hatırlayıp ismini ansam, mübarek sureti karşıma çıkardı. Ruhaniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifatta bulunurdu.”
Yine şöyle anlatmıştır:
“Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu. İmam-ı Rabbani hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda imam-ı Rabbani hazretlerinin ruhaniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işaret etti. Bu hâli babama söyleyince; “Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifade edeceksin” dedi. Allahü teâlâ benim tinetime, sünnet-i seniyyeye ittiba etme, uyma hasletini yerleştirmiş.”
Kendisi ilim tahsilini şöyle anlatmıştır:
“Farisi lisanını ve diğer bazı bilgileri babamdan, Kur’an-ı kerimi, tecvid ve kıraat ilmini Kari Abdürresul’den, akli ve nakli ilimleri de zamanımızın âlimlerinden öğrendim. Hacı Muhammed Efdal’den, tefsir ve hadis ilmi öğrendim. On beş yaşında iken kendisinden ilim öğrendiğim hocam Hacı Muhammed Efdal, bana bir takke hediye etmişti. Bunun bereketi ile zihnim iyice açıldı. Hiçbir şeyi okuyup öğrenmekte zorluk çekmedim. Tahsilimi tamamladıktan sonra, bir müddet de talebelere ders verdim. On altı yaşında babam vefat etti. Vefat etmeden önce şöyle vasiyet etti: “Bütün vaktini, kemalatı, olgunlukları ve üstün dereceleri elde etmek için harca. Kıymetli ömrünü boş şeylerle geçirme.”
Babamın vasiyetine uyarak, ilim öğrenmeye ve öğrendiğim ilimle amel etmeye devam ettim. Bir gece rüyamda evliyadan bir zatı gördüm. Mezarından kalkıp yanıma geldi ve kendi külahını başıma koydu.” Bu rüyadan sonra gönlümde makam ve mevki arzusu hiç kalmadı. Tasavvufa yönelme arzusu iyice fazlalaştı. Bir defasında rüyamda gaybdan bir ses; “Bizim seninle işimiz var. İnsanların hidayete kavuşması ve onları hidayete kavuşturacak yolun yayılması senin sebebinle olacak!” dedi. Bu rüyayı da görünce tasavvufa yönelip, batın nisbetini elde etmek arzum iyice kesinleşti. Bu maksadıma kavuşmak için Seyyid Nur Muhammed Bedayuni’nin huzuruna gittim. Mübarek yüzünü görünce marifet sahibi bir zat olduğunu anladım. Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı, dinin emirlerine tam uyan, yüksek ahlak sahibi bir zat idi. Sohbeti kalbe safa veriyor, cana can katıyordu. İyice anlaşılmıştı ki, arayanlar maksada onun huzurunda kavuşuyor, ölmüş kalb onun huzurunda dirilip itminana eriyor. Hakk’a kavuşmak orada müyesser oluyordu. Beni talebeliğe kabul etmesini arzedince, istiharesiz talebe kabul etmediği halde beni derhal kabul etti. Feyzleri o kadar bereketli ve tesirli idi ki, bir teveccüh ile talebesinin kalbi zikretmeye başlardı. Ona talebe olup feyzlerine kavuşunca gönlüm aydınlandı. Çok iltifatına kavuştum.
Kısa zamanda Nur Muhammed Bedayuni hazretlerinin sohbetinde yetiştim. Tasavvuf hallerine gark olmuştum. Ben, muhabbet-i ilahinin sarmasından, cezbenin çokluğundan uykuyu, istirahati, yemeyi, içmeyi terk etmiştim. İnsanlardan uzaklaşıp yalnız başıma dolaşmaya başladım. Açlığın şiddetinden ağaç yaprağı yemiştim. Vaktim hep kendimden geçmiş bir vaziyette ve murakabe halinde geçiyordu. Asıl maksada kavuşmayı böylece bekledim. Nihayet o hale geldim ki; “Rabbini görüyormuş gibi ibadet et” hadis-i şerifinde istenen vasfa ulaştım. Mahviyyet, fena ve beka hallerine kavuştum. Büyüklerin tarif ettiği maksada, sırr-ı tevhide yükseldim.
Nur Muhammed Bedayuni, benim hallerime bakıp, bana karşı tevazu ile, büyük bir sevgi ve alaka gösterdi. Bir gün, ikimiz karşı karşıya otururken; “İki güneş karşı karşıya gelmiş, birinin nurundan diğeri görülmüyor. Eğer taliplerin terbiyesine yönelsen âlem nurlanır” buyurdu. Yine bir gün bana; “Sende Allahü teâlâya ve Resulüne karşı muhabbet yüksek derecededir. Bizim yolumuz, senin teveccühlerin ile yayılacak. Sana Şemseddin Habibullah ismi verildi” buyurdu ve talebelerinden bir kısmının yetiştirilmesini bana havale etti.

Hocam Seyyid Nur Muhammed Bedayuni’nin sohbetine dört sene devam ettim. Sonra bana icazet verdi. Bana Ehl-i sünnet itikadı üzere olmamı, sünnet-i seniyyeye uymamı ve bid’atlerden sakınmamı vasiyet etti.
Hocası Seyyid Nur Muhammed’in vefatından sonra, insanları irşada ve doğru yolu anlatmaya başladı. Derslerine, sohbetlerine âlimler, amirler, veliler ve halk devam edip ondan feyz aldılar. Mir Müsliman, Senaullah Pani-püti, Gulam Kaki, Seyyid Âlimullah, Seyyid Abdullah Dehlevi gibi büyük âlimler ve veliler yetiştirdi.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyurdu ki:
“Allahü teâlâ bize en olgun aklı, doğru ve keskin görüşü ihsan etti. Saltanat işlerinin idaresi ve memleketin nizamı hususunda, herkesin haline uygun en güzel usulü öğrenmiş idim. Bunun için zamanın meşhur devlet adamları, alacakları silahları ve diğer mühim şeyleri bizden sorar ve bizden aldıkları cevaba göre hareket ederlerdi.”

Yine şöyle buyurmuştur:
“Muhterem babamın bereketli terbiyesiyle yetiştikten sonra bende öyle bir hâl hasıl oldu ki, bir bakışla herkesin ne olduğunu ve kalbindekini anlardım. Bulunduğum yolun nuruyla insanların saadet veya şekavet, (Cennet veya Cehennem) ehli olduğunu, alınlarından okurdum.”
Nevvab Han Firuzcenk, Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerini, soğuğu şiddetli bir kış gününde, üzerinde eski bir elbiseyle gördü. Bu halini görünce ağladı. Yanında bulunan adamlarından birine; “Biz ne bedbaht insanız ki büyüklerimizden bir zat hediye kabul etmiyor ve ona hizmet etmekle şereflenemiyoruz” dedi. Bu hadise üzerine Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri; “Biz, zenginlerden bir şey kabul etmemeye, almamaya kararlıyız. Hayat güneşimiz batmaya yüz tuttu, ömür bitmek üzere. Şimdiye kadar kabul etmedik” buyurdu. Sonra Nevvab Han Firuzcenk, otuz bin rubiyye para hediye etmek istedi. Kabul buyurmadı ve; “Biz sizin servetinizin yiyicisi değiliz, onu fakirlere dağıtınız” dedi.

Yine Afgan serdarlarından biri, eşrefi denilen üç yüz altın göndermişti. Bunu da kabul buyurmayıp; “Her ne kadar hediyeyi kabul etmek lazımsa da, mutlaka kabul etmek lazım olduğuna dair bir emir yoktur. Bize kendi talebelerimiz, ihlas ve ihtiyatla, haram karışmaması için dikkat ederek hazırladıkları hediyeleri getiriyorlar, onları bile kabul etmiyoruz. Kaldı ki, ümeranın ve zenginlerin hediye edeceği şeylerin tam helalden hazırlanmış olduğu şüpheli olanları hiç kabul etmeyiz. Onda insanların hakkı vardır. Kıyamet günü onun hesabını vermek zordur. İmam-ı Tirmizi’nin, Ebu Berze’den getirerek yazdığı hadis-i şerifte Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet günü herkes, dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamayacaktır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcadı. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı.” Bunun için çok dikkat etmek lazımdır” buyurdu.

Mazhar-ı Can-ı Canan’a yine devlet adamlarından biri Hindistan’ın meşhur meyvesi olan “Enbe”den (Hint kirazı) bir miktar hediye göndermiş ve kabul etmesi için de çok yalvarmıştı. Bunun üzerine iki tane “Enbe” alıp gerisini iade etmiş ve; “Bu fakirin gönlü, bunları kabul etmek istemiyor” buyurmuştu. Biraz sonra huzuruna bir bahçe sahibi gelip; “Falan emir, size gönderdiği enbeleri bizden zulüm ile alıp size hediye etti” dedi. Bunun üzerine mazlumun hakkının verilerek, himaye edilmesini söyledi. Sonra da; “Sübhanallah, onun getirdiği bu yiyecek bizim batınımıza zararlı oldu” buyurdu. Ondan sonra da malı şüpheli kimselerin ikramını hiç kabul etmedi. Yine bu hadise üzerine; “Yiyeceklerin en zararlısı kazançları şüpheli olan zenginlerin ikram ettiği yiyeceklerdir. Hatta fakirlerin ikramları da şüphelidir. Çünkü onlar da, bu yemekleri hazırlamak için, kazançları şüpheli olan zenginlerden borç alıyorlar” buyurdu.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur: “Yenilen lokmalar insanı muvaffakiyete kavuşturmalı, taat ve ibadetin nurunu arttırmalıdır. Fakirliği zenginliğe tercih etmeli, sabır ve kanaatı seçmeli. Teslimiyeti ve rızayı seciye haline getirmelidir. Resulullah efendimizin; “Allahım! Âl-i Muhammed’in rızkını kâfi gelecek kadar kıl” buyurduğu duasına uygun olarak, insan için lazım olan şeyleri yeteri kadar istemelidir.
Eshab-ı kiram da böyle dua ederdi. İsrafa düşürecek kadar zengin; sıkıntıya, borca düşürecek kadar da fakir olmamalıdır. Kulluk vazifesini yerine getirip, ölüme hazır beklemeli, gönlü başka arzulara bağlamamalıdır. Ölüm, ilahi bir hediyedir. Allahü teâlâya kavuşmak ve Resulullah efendimizin didarını, mübarek yüzünü görmektir.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, hocalarına büyük bir muhabbet ve ihlas ile bağlıydı. Bilhassa İmam-ı Rabbani hazretlerine derin bir muhabbeti vardı. “Her neye kavuşmuşsam, hocalarıma olan muhabbetim sebebiyle kavuştum. Kulun amelleri nedir ki, Allahü teâlânın rızasına kavuştursun! Fakat Allahü teâlânın rızasına kavuşmuş ve makbul kullarından olan zatları sevmek, onlara muhabbet beslemek, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için en kuvvetli vasıtadır” buyurdu.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri şöyle anlatmıştır:
“Bir defa cihanın süsü ve kâinatın serveri olan Peygamber efendimizi rüyada görmekle şereflendim. Yanyana uzanmış yatıyorduk. O kadar yakındık ki, mübarek nefesi yüzüme geliyordu. Bu esnada susadım. Serhend büyüğünün oğulları, yani İmam-ı Rabbani hazretlerinin evladı da orada idiler. Resulullah, onlardan birine su getirmesini emir buyurdu. Fakir; “Ya Resulallah, onlar benim pirimin evladıdır” diye arzettim. “Onlar bizim sözümüzü tutarlar” buyurdu. Onlardan bir aziz, kalkıp su getirdi. Kana kana içtim. Sonra; “Ya Resulallah, hazretiniz Müceddid-i elf-i sani hakkında ne buyurursunuz?” diye arzettim. “Ümmetimde onun bir benzeri yoktur” buyurdu. “Ya Resulallah! İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat’ı, mübarek nazarlarınızdan geçti mi?” dedim. Buyurdu ki: “Eğer ondan hatırladığın bir yer varsa oku!” Ben de, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bazı mektuplarında geçen ve Allahü teâlâ için; “O, vera-ül-vera sonra yine vera-ül-vera’dır, yani Allahü teâlâ ötelerin ötesidir. Akıl neyi düşünür ve neyi tasavvur ederse O değildir” buyurduğunu okudum. Resulullah efendimiz bunu çok beğendi ve; “Tekrar oku!” buyurunca, tekrar okudum. Bu ifadeleri çok güzel buldu. Bu hâl epey bir müddet devam etti.
Ben gördüğüm bu rüyada, Resulullah efendimizin mübarek nefesinin ve sohbetinin bereketiyle kendimi tamamen nur ve huzur içinde buldum. Uyanık iken ele geçen şeylerden daha çok bereketli olan bu rüyanın bereketiyle günlerce acıkmadım ve susamadım.”

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, şehid olarak vefat etti. Vefatından birkaç gün önce, bu fani dünyadan gitme zamanının geldiği ve Allahü teâlâya kavuşacağı için bambaşka bir aşk ve şevk içindeydi. O günlerde ibadet ve taatlarını daha da artırmıştı. Bir taraftan da talebeleri ve sevenleri akın akın sohbetine geliyorlardı. Sohbetleri ve murakabeleri büyük bir huzur hali içinde geçiyordu. Sohbetleri sırasında huzurunda toplananlar yüz kişiden ziyade olur, bereketlere ve feyzlere kavuşurlardı. Vefatının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Nesim, memleketine gidip dönmek üzere izin istediğinde, bu talebesine; “Artık seninle bir daha görüşeceğimiz malum değildir” buyurdu. Bu sözleriyle vefat edeceğine işaret etmişti. Bunu işiten talebeleri ağlaşmaya başlayıp gözyaşlarını tutamadılar. Yine vefatının yaklaştığı günlerde talebelerinden Molla Abdürrezzak’a yazdığı bir mektupta; “Ömrüm seksen yaşını geçti. Ecelim yaklaştı. Bize hayır duada bulun” diye yazmıştı. Bu sıralarda talebelerinden diğerlerine yazdığı mektuplarında da aynı şekilde işaret etmiştir.

Yine vefatının yaklaştığı günlerde kavuştuğu nimetleri dile getirerek ve şükrederek şöyle buyurdu: “Kalbimden her ne geçtiyse ve her ne nimete kavuşmak istediysem, Allahü teâlâ onları bana ihsan etti. Beni İslam-ı hakiki ile şereflendirdi ve çok ilim ihsan etti. Salih amel üzere istikamet verdi. Büyüklerin tasavvuf yolunda bildirdiği şeylerin hepsini verip keşf, tasarruf ve keramet ihsan etti. Beni dünyaya düşkün olmaktan ve dünyaya düşkün olanlardan da uzak eyledi. Ancak Allahü teâlâya yaklaşmakta, yüksek derece olan şehitlik derecesine kavuşamadım. Hocalarımın, mürşidlerimin çoğu şehitlik şerbetini içmekle şereflendiler. Şu anda ben yaşlandım, vücudum zayıf düştü. Cihad edecek ve böylece şehitliğe kavuşacak gücüm, takatim kalmadı. Ölümü sevmeyen, istemeyenlere şaşılır. Ölüm Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir.”

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri böylece, şehitlik derecesine kavuşmayı çok arzu ettiğini dile getirmişti. Ömrünün son günlerini yaşadığı sıralarda huzuruna gelip gidenler iyice artmıştı. 1781 senesinin Muharrem ayının yedisinde Çarşamba gecesi kapısının önünde pek çok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihayet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecusi idiler. Huzuruna girince, Mazhar-ı Can-ı Canan sen misin?” dediler. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri de; “Evet benim” buyurdu. Meğer bunlar Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerine kastedip, öldürmek üzere gelmişlerdi. İçlerinden biri üzerine hücum edip hançer vurmaya başladı. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isabet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı.
Durumdan haberdar olan Nevvab Necef Han, sabah erkenden frenk bir tabip gönderdi. Tabibe; “Çabuk gidip bu mübarek zatı tedavi et, onu yaralayanlar da yakalanınca kısas yapılsın” dedi. Frenk tabip gidip Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin yarasına baktı ve geri dönüp kasden Nevvab Necef Hana; “İyileşip kurtulur, başka tabip göndermeye lüzum yok” dedi. Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu yaralı haliyle üç gün daha yaşadı. Yaralarından devamlı kan aktı. Üçüncü gün, Cuma günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fatiha-i şerifi okudu. İkindi vaktinde; “Günün bitmesine kaç saat vardır?” buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cuma, hem de Aşure günü idi. Akşam olunca üç defa derin nefes aldı ve şehid olarak vefat etti.

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri, İslamiyet’in yayılması ve insanların hakiki saadete kavuşmaları için çok üstün hizmetler yapmıştır. Her biri üstün birer cevher olan kıymetli zatlar yetiştirmiş ve onları insanlara rehberlik yapmakla vazifelendirmiştir. Talebeleri de bulundukları yerlerde insanlara İslamiyet’i öğretmişler, imanlarının vicdanileşmesini sağlamışlardır. Böylece her biri bulunduğu yerde İslamiyete uyulmasına, güzel ahlakın yayılmasına ve insanların birbirlerine karşı iyi muamelede bulunmalarını sağlamışlardır. Onları tanıyıp seven insanlar, onların sebebiyle temiz bir hayat yaşamak ve saadete kavuşmakla şereflenmişlerdir.
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyurdu ki:
“Her kim ki dünyaya düşkün olanlar arasına karışırsa, sohbetin bereketlerine ve tasavvufun nurlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyaya düşkün olanlar arasına ihtiyaç olduğu kadar karışır ve halis niyetle ve batıni nisbetini muhafaza ederek aralarında bulunursa zararı yoktur.”
“Dünya melundur ve dünyada olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da melundur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünya sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için masivayı yani Allahü teâlâdan başka her şeyi ve bütün maksatları terk etmek lazımdır.”
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin kendi eshabına, talebelerine nasihatleri şöyledir:
“Takvanın ve veranın, haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmanın yolu, Resulullah efendimize mütabeat yani tam uymak ve onun bildirdiklerini candan kabul etmektir. Kendi halinizi, ehli sünnette bildirilen hususlar ile karşılaştırınız. Eğer haliniz, ehl-i sünnette bildirilen hususlara yani dinin emirlerine uygun ise makbuldür. Uygun değilse merduddur, reddedilecektir. Dünya ve ahiret saadetlerine kavuşmak için, ehl-i sünnet vel cemaat itikadı üzere olmak lazımdır.”

Dünya metaı pek azdır
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri kemal derecede zühd ve tevekkül sahibiydi. Dünyadan ve dünyaya düşkün olanlardan son derece sakınırdı. Kendisine verilmek istenen hediyeleri kabul etmezdi. Kabul ettiği çok nadir olurdu. Zamanın padişahı Muhammed Şah, veziri Kameruddin Han ile Mirza Can-ı Canan’a haber gönderip, şöyle dedi: “Allahü teâlâ bize öyle bir mülk verdi ki, hatırlarından her ne geçerse hediye olarak göndeririz, yeter ki istesinler.” Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri bu teklif üzerine şu cevabı verdi: “Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen; “…Onlara şöyle de; dünyanın metaı pek azdır…” (Nisa suresi: 77) buyurarak dünyanın yedi iklimindeki mal ve mülkün az bir şey olduğunu bildirdi. Az bir şey olan bu yedi iklimden biri de Hindistan olup, o da senin elinde bulunmaktadır. Bunun kıymeti nedir ki? Büyüklerin himmetinin esası ise, ondan uzak durmaktır.”
Yine o havalinin devlet adamlarından biri, Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri için bir dergah yaptırdı ve bütün dervişlerin ihtiyacını da karşılayacağını bildirerek kabul etmeleri için arzetti. Fakat Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri kabul etmedi ve; “Bizim için her yer birdir. Allahü teâlânın indinde herkesin rızkı takdir edilmiştir. Vakti gelince herkes rızkına kavuşur. Dervişlerin hazinesi sabır ve kanaat olup, bu kâfidir” buyurdu.

Hakiki ilaç
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin seksen yedi mektubu ve melfuzatı, Kelimat-ı Tayyibat denilen kitapta vardır. Mektuplarından biri:
“Kardeşim, zamanımız talebesinin zayıflığından, evliyadan keşf ve keramet istediklerinden ve birinci asrı göz önünde tutmadıklarından bahseden mektubunuz geldi. Biliniz ki, başka şeyhlere meyli olan sefihleri, akılsız kimseleri talebe edinmeye lüzum yoktur. Akıllı ve muhlis kimselerden, bu işe talip olanları kabul etmelidir. Üzülmeyiniz. Allahü teâlâ hakiki hakimdir. Al-i İmran suresi 31. âyetinde mealen; “Ey Habibim! Onlara de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olunuz. Allah da sizi sever” buyurulması, bütün yollardaki saliklerin, talebelerin maksadı olan Allahü teâlânın sevgisini ve rızasını kazanmayı, Peygamber efendimize tâbi olmaya bağlı kıldı. O mütehassıs doktor, kulları gaflet ve günah hastalıklarından kurtarmak için, ilaç ve perhiz yerinde olan emir ve yasakları gönderdi. Bu reçeteyi tatbik edip, uygun ilaçları alan, perhize riayet eden sıhhat ve şifa bulur. Kaçınan kendini ziyan ve telef etmiş olur.
Bu reçetenin bir sureti, bir de hakikati vardır. Sureti ile avam müslümanları hareket eder. Bu da, itikadını düzelttikten sonra dine uygun olarak amel edip, emir ve yasaklara uymakla olur. Karşılığı da Cennetin nimetleri ve Cehennemden kurtulmaktır. Hakikati ise havassa, seçkinlere mahsus olup, kalblerin nurlanması, parlaması ve nefslerin tezkiyesi, temizlenmesidir. Bunda bildirilmiş olan suret bulunmakla beraber, riyazet ve mücahedelerde de vardır. Burada ele geçen, tecelli ve keşflerdir. Surete iman ve İslam, hakikate ise ihsan denir. Nitekim Hadis-i şerifte; “İhsan; Rabbine, onu görür gibi ibadet etmendir” buyuruldu. Hakikatsiz suret, derideki hastalıklara çare bulmada, çıban ve yaralar üzerine konulan merhem ve ilaçlar gibidir. Yarayı iyileştirir, çıbanı geçirir. Elbette faydasız değildir. Hakikatin ise, suretsiz hiç faydası yoktur. Belki o hakikat değil, mekr-i ilahidir. Bundan Allahü teâlâya sığınırız.
Hakikat, temizlemek, yani hastalıklı, mikroplu, bozuk maddeleri çıkarıp atmak gibidir. Çünkü yerinde kalırlarsa, yine hasta edebilirler. Tam sıhhate kavuşmak, büsbütün şifa bulmak, bu iki tedavinin birlikte yapılmasıyla olur. Bu açıklamadan, Peygamber efendimizin tedavisinin, Eshab-ı kiramın tabiatlarında nasıl sıhhat ve şifa tesirleri yaptığı kolaylıkla anlaşılabilir. Muhakkak ki, o tedavi ve ilaç, Allahü teâlâyı çok sevmek, bütün gayretiyle Resulullaha tâbi olmak, taat ve ibadetlerden lezzet duymak ve günahları çirkin görüp, nefret etmekten başkası değildi. Bu da onlarda kalblerin huzuru ve nefslerin temizlenmesi tesirini yapıyordu. Resul-i ekremin bereketli sohbeti ve İslamiyet reçetesinin tatbiki ile, bu mertebelere pek kısa zamanda, belki bir anda kavuşuyorlardı. Onlar, daha sonraki asırlarda söylenen zevk ve mevacidlerden ziyade, suret ve hakikate son derece riayet ve ihtimam gösterip, hakikati koruyan sureti muhafaza edip, keşf ve keramete itina göstermediler. Bunları kemalin, olgunluğun icap ve şartlarından saymadılar.
O halde, tam sıhhate kavuşmak isteyen bir talip, Resulullahın sünnetine uymayı, bütün riyazet ve mücahedelerden üstün ve buna ait olan nur ve bereketleri, bütün feyzlerden efdal bilmelidir. Bütün zevk ve mevacidlere, batın cemiyyeti ve devamlı huzur yanında değer vermemeli ve bu öz ve hakikatlerin elde edilmesine sebep olan büyüğü, Resulullah efendimizin vekili bilmeli, ona canla başla hizmet edip, bu yolda, çocuklar gibi, ele geçen ceviz-meviz gibi şeylerle, tatlı olsa da, yetinmemelidir.

Fıkıh bilgilerini öğretiniz. Fıkıhsız din olmaz. Ehl-i sünnet itikadını öğretmeye, yaymaya pek ehemmiyet veriniz. Her şeyinizde Allahü teâlânın habibi olan Peygamber efendimize ittibaya, uymaya gayret ediniz. Çünkü Allahü teâlâ habibine uyanları çok sever.” (21. mektup)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Silsile-i Saadat- Altun Silsile, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

EL-EN’ÂM SÛRESİ

Posted by Site - Yönetici Ocak 27, 2015

enam suresi ayet,EL-EN'ÂM SÛRESİ

EL-EN’ÂM SÛRESİ

Bu (sûre) Mekkî’dir.
Âyetleri: Yüz altmış beştir.
Denildi ki: kavl-İ şerifinden itibaren altı âyet veya üç âyet Medenîdir.

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

Enam Sûresi Yetmiş Melekle İndi

En’âm sûresi bir gece Mekke’de, beraberinde yetmiş bin melek olduğu halde topluca bir defada indi. 0 gece melekler, iki ufuğun arasını kapatmışlardı.
Melekler bir hışırtı ve vızıltı yani tespih, tahmîd ve temcîd sesi ile seslerini yükseltiyorlardı. Hatta yeryüzünü kapladılar. 0 anda Efendimiz (s.a.v.) hazretleri secdeye kapandı ve:
Azîm olan Rabbim noksan sıfatlardan münezzehtir! Yüce olan Rabbim noksan sıfatlardan münezzehtir!” diyordu .

En’âm Sûresinin Fazileti

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden merfû olarak rivayet olundu:
-“Kim En’âm sûresini okursa, gece ve gündüzünde ona yetmiş bin melek istiğfar ederler.” Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Vahiy kâtiplerini çağırdı ve aynı gece yazılmasını emretti….

En’âm Sûresinin İlk Üç Âyet-i Kerimesinin Havas ve Fazileti

Merfû olarak, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden şöyle rivayet olundu:
Kim sabahladığı vakit, “En’âm sûresi”nin başından üç âyet-i kerimeyi ” kavl-i şerifine kadar okursa; Allâh’ü Teâlâ hazretleri, kendisine yetmiş bin melek vekil eder. Melekler onu muhafaza ederler. Tâ kıyamete kadar onların amellerinin misli ona yazılır.

Beraberinde demirden bir külünk bulunan bir melek yedinci kat semâdan iner. Şeytan onun kalbine serden herhangi bir şey vermek (vesvese ve kötülük ilkâ etmek) istediği zaman, o melek elindeki külünk ile şeytanı döver. 0 kişi ile şeytanın arasında yetmişbir perde koyar. Kıyamet günü olduğu zamanda Allâh’ü Teâlâ hazretleri, kendisine şöyle seslenir:
-“Adem oğlu! (Kudret ve rahmet) gölgemin altında yürü! Cennetim meyvelerinden ye! Kevser’in suyundan iç! Selsebîl suyundan yıkan! Sen benim kulumsun; Ben de senin Rabbinim! (Bu gün sana hesap ve azap yoktur!” [Kurtubî Tefsin: c. 6. s. 3S9, ed-Dürrü’1-Mensûr tefsiri: c. 3. s. 245]
İmam Vahîdî (r.h.) hazretleri, “Elvasît” (isimli tefsirinde) rivayet ettikleri gibi… [Meâd]

Bâtıl ve ilhâd üzere olan kişilerin mezhep ve inançlarını İptal,
Ve el-Mâide sûresinde geçen “en’âm” helal ve haramlığıyla ilgili konuları beyan etmektedir.

Âyetleri: Yüz altmış beştir. (Kûfîta’dâdına göre…)

Kelimeleri, üç bin elli ikidir.

Harfleri: On iki bin iki yüz kırktır.

Bu sûre, Mekkî’dir. Ancak. yani 151 âyetten itibaren altı âyetin Medine’de indiği rivayet edilir.
El-En’âm sûresi, toptan ve Cebrail Aleyhisselâm ile beraber yetmiş bin melek ile beraber indiği rivayet edilir.
En’âm sûresinin havas ve fazileti için, İmam Gazâlî ve İmam Şafiî hazretlerinin “Havâssü’l-Kurân” ve acizane hazırlamış olduğum “Kur’ân-ı Kerimden Dualar” isimli kitabıma bakınız. Mütercim…

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/228-229

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: