Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Aralık 2014

Peygamberimiz H.z. Muhammed ( s.a.v. )’in Vefatı

Posted by Site - Yönetici Aralık 23, 2014

Peygamberimiz H.z. Muhammed ( s.a.v. )'in Kabri,Peygamberimiz H.z. Muhammed ( s.a.v. )'in Vefatı

H.z. Muhammed ( s.a.v. )’in Vefatı

Resulullah Efendimiz, her şeyiyle, güzel bir örnektir. Hareket ve davranışlarıyla, işleriyle, hayatı ile, kısacası O’nun her hali düşünenler için bir ibret levhası, basiret sahipleri için bir örnektir. Çünkü, Allah katında Resulullah Efendimizden daha keremlisi yoktur. O, Allah ‘ın Resulü ve nebisi, sevgilisi ve dostudur. Bütün bunlara rağmen, ölüm vakti geldiği zaman, O’na bile bir nefeslik müsaade verilmedi. Ölüm vaktinde, iyilerin ruhunu almaya memur olan meleklerin gönderilmesine, temiz olan
cesedinden O’nu alıp Allah ‘ın rahmetine, Allah’ın rızasına, Allah’ın civarında güzel mevkilere oturtmak için gösterilen gayretlere rağmen, yinede can çekişmesi zor oldu .

Resulullah Efendimizin ölüm anındaki iniltisi, iç sıkıntısı birbirini takip etti.
İnlemesi yükselip rengi değişti. Alnı terledi. Nefes alıp vermeleri sıklaştı.
O’nun çektiği bu acı ve ıztıraplara, huzurundakiler bile dayanamayıp ağladılar.

Resulullah Efendimizin peygamberlik rütbesi bile, O’nu bu durumdan kurtaramamıştır. Herkes için mukadder olan ölüm, Resulullah Efendimize de ulaşmıştı. Gerçi ölmek ve kalmak konusunda seçim kendisine bırakılmıştı. Ama ölümün ümmeti için daha faydalı olacağına inanan sevgili Peygamberimiz, ölümü kendisi için tercih etmişti.

Resulullah Efendimiz ki, Allah katında Mahmud makamının ve herkesin uğrayacağı havuz’un sahibidir. Kıyamet günü ilk olarak dirilip topraktan kalkacak olan O’dur. Kıyamet günü şefaat sahibi de O’dur. Fakat yine de Azrail’den bir müsamaha görmemiştir. Bütün bunlar böyle iken, bizler hala gaflet uykusunda uyuyup, sevgili Peygamber Efendimizin yaşamından ders almayıp, karşılaşacağımız o büyük tehlikelere karşın hala sağlam bir şekilde inanmazcasına davranmamız gerçekten şaşılacak şeydir.

Tüm kainatın seçilmişi, peygamberler de dahil tüm mahlukatın efendisi olan sevgili Peygamber Efendimizden bile ibret almaya bizler neyimize güveniyoruz? Dünyanın bizlerin, hayatımızın ebedi olacağını mı, yoksa bütün kusur ve günahlarımıza rağmen Allah katında daha keremli olduğumuzu mu sanıyoruz?
Nafile… Gerçek olan şu ki, hepimizin cehenneme uğrayacağı, ancak kesin imanlı olanların oradan kurtulacağıdır. Cehenneme gireceğimizi kesin olarak bilen bizler, çıkacağımızı kesin olarak bilmiyoruz. Çünkü gerçek Allah dostları değiliz.
Hz. Allah buyuruyor ki:
“Sizden cehenneme uğramıyacak yoktur. Bu, Rabbinizin yapmayı üzerine aldığı kesin bir hükümdür. Sonra Biz, Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zâlimleri de orada dizüstü çökmüş olarak bırakırız.” (Meryem sures i, ayet : 71, 72)

Kişi kendi haline bakıp muttakileremi, yoksa zâlimleremi daha yakın olduğunu araştırsın ve Allah dostlarının bu kadar muvaffak oldukları halde nasıl korku üzerinde olduklarını düşünüp kendi haline baksın. Akıbet inden emin olan, peygamberlerin efendisine baksın. Resulullah Efendimiz, peygamberlerin efendisi ve muttakilerin öncüsü olduğu halde dünyadan ayrılırken çektiği ıztırap ve acıları gözönünde bulundurup, cennete giderken karşılaştığı zorluklara baksın .

İbni Mes ‘ud (R.A.) diyor ki:
– Resul-i Ekrem’in ölüm anının yaklaştığı sırada, yatmakta olduğu validemiz Hz. Ayşe’nin evine ziyaretine gittik. Resulullah Efendimiz bize baktı, gözleri yaşardı. Bize “Hoş geldiniz, Allah sizi mübarek etsin. Allah sizi korusun ve yardımcınız olsun. Size takvayı ve Allah’tan daima korkmanızı tavsiye ederim. Ve sizi Allah’a emanet ederim. Ben, sizi Allah’tan açıkça korkuturum. Dünyada yaşadığınız müddetçe Allah’a kulları arasında karşı gelmeyin. Ölüm yaklaştı Cennet-i Me’va’ya, Sidre-i Münteha’ya ve Cenab-ı Allah’a yönelme vakti geldi. Size ve benden sonra dinimize girenlere Allah ‘ın selamını ve rahmetini benden okuyun.” diye buyurdu.
Hz. Aiş e diyor ki:
– Resulullah Efendimiz, yedi kuyudan alacağımız bir kırba su ile kendisini yıkamamızı emretti. Bizde değini yapınca biraz rahatladı. Kalktı, mescide gitti. Cemaatle birlikte namaz kıldıktan sonra Uhud şehitleri için dua ve istiğfarda bulundu. Ensar’a şu tavsiyede bulundu:
“Ey muhacirler, sizler bundan sonrada çoğalacaksınız. Fakat Ensar, bugünkü durumlarından fazla çoğalamazlar. Ensar benim has vekillerim ve sırdaşlarımdır. Ben, onlara iltica ettim. Onların ihsan sahibi olanlarına ikramda bulunun. Kusurlarını da bağışlayınız. Sonra bir kul var ki, dünya ve Allah katında olanlar arasında serbest bırakıldı. O da Allah katında olanı tercih etti.”
Resulullah Efendimizin bu son sözü ile kendisini kasdettiğini anlayan Hz. Ebu Bekir, ağlamaya başladı. Ebu Bekir’in ağlayışı üzerine Resulullah Efendimiz Ebu Bekir’e:
“Dur, şu mescide açılan bütün kapıları kapayın. Yalnız Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın. Çünkü ben, Ebû Bekir’den daha üstün sohbete değer bir kimse bilmiyorum.” diye buyurdular.

Hz. Aişe diyor ki:
– Resul-i Ekrem’in ruhu, benim evimde, benim göğsüm ile boğazım arasında, kucağımda iken çıktı. Hz. Allah benim tükürüğüm ile onun tükürüğünü bir araya topladı. Resulullah bu halde iken, kardeşim Abdurrahman elinde misvak olduğu halde içeri girdi. Resulullah ‘ın gözünü misvaka diktiğini görünce ondan hoşlandığını anladım. “Misvakı alayım mı?” diye kendisine sordum. O işaretle almamı söyledi. Mis vakı aldım. Ağzıma koyduğumda çok sert geldi. Kendisine “Yumuşatayım mı?” diye sordum. Bana yumuşatmamı ifade eden bir baş işareti yaptı. Bende misvakı yumuşatıp kendisine verdim. Misvakı ağzına koydu. Önünde içi sulu bir ibrik vardı. Elini suya batırıp: “Allah’tan başka ilah yoktur. Kuşkusuz, ölümün sancıları vardır.” buyurdu.
Sonra da elini suyun içinde kaldırarak şöyle buyurdu: Refik-el A’lâ, Refik-el A’lâ.” Resul-i Ekrem’in bu durumu üzerine ben: “Vallahi, Bu, bizden geçti, Allah’a yöneldi.” dedim.

Abdullah oğlu Said diyor ki:
– Resulullah Efendimizin ağırlaştığını gören ensar, mescidin etrafına döküldü ve üzüntülerini belirtmeye başladılar. Hz. Abbas (R.A.), Resulullah Efendimizin huzuruna girip ensarın tutum ve davranışlarını anlattı. Ensarın tutum ve davranışlarını aynı şekilde Fazl ve sonra da Hz. Ali anlatınca, sevgili Peygamber Efendimiz (S.A.V.), elinin tutulmasını istedi. Hz. Abbas , Ali ve Fazl’a hitaben: “Ne demek istiyorsunuz?” dedi. Onlar da: “Senin ölümünden korkuyoruz. Ensarın erkekleri bu çevrede toplandı diye kadınları da ağlamaya başladı.” dediler. Res ulullah Efendimiz ayağa kalktı. Hz. Ali ve Fazl’ın omuzlarına dayanarak, başı bağlı olduğu halde mescide girdi. Minberin ilk basamağında oturdu. Bütün halk O’na doğru yöneldi. Resulullah Efendimiz Allah’a hamdetti, sonrada halka şöyle hitap etti:
“Ey insanlar!.. Benim hakkımdaki ölümü adeta inkar edercesine, ölümümden korkmakta olduğunuzu duydum. Size, herkesin günü gelince öleceğini bildirmedim mi? Benden önce hangi peygamber ebedi kaldı ki, bende ebedi kalayım? Şunu iyi biliniz ki, ben Rabbime gidiyorum. Sizde Rabbinize kavuşacaksınız. Benim size tavsiyem, muhacirlere iyi olmanız, iyilikte bulunmanızdır. Çünkü Allah-ü Teala: “Allah’a yemin olsun ki, insanlar hüsrandadır. Ancak iman edenlerle salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı vasiyetleşenler hariçtir.” diye buyurmuştur. Her şey, Allah’ın izni ile olur.
Bir şeyin gecikmesi sizi aceleye yöneltmesin. Çünkü Hz. Allah, kişinin keyfine göre acele hareket etmez. Allah ile üstünlüğe kalkışan kimseye, Allah-ü Teala gadab eder. Allah ‘ı aldatmaya kalkışan kimseyi, Hz. Allah cezalandırır.
Tekrar eski halinize dönüp yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayı ve akrabalar ile ilişkinizi kesmeyi mi istiyors unuz? Ben, size Ensara iyilikte bulunmanızı da tavsiye ederim. Çünkü onlar, sizlerden önce burada yerleşmiş , iman etme şerefine nail olmuşlardır. Onlara iyilikte bulununuz. Onlar ki;
yiyeceklerini sizinle bölüştüler, kapılarını bütün servetleri ile size açtılar.
Kendileri muhtaç iken, sizi tercih ettiler.
İki kişi arasında başkan seçilen kimse, hükmetmekle vazifelendiği insanların iyi olanlarının iyiliklerini kabul etsin, kötülerinin kötülüklerinden vazgeçsin. Sakın onlara karşı üstünlük taslamasın. Ben şimdi önden gidiyorum. Sizler de ardımdan geleceksiniz. Uğrak yeriniz olan havuzum, Basra ile Yemen’in Sana’sı arasındaki geniş likten daha da geniştir. Onun suyu sütten beyaz, baldan tatlı, kaymaktan yumuşaktır.
Buradan su içen bir kimse, bir daha ebediyyen susuzluk çekmez. Bu havuzun çakılları inciden, kaynağı ise miskdendir. Ahiret gününde ondan su içmeyen kimseler, tüm hayırlardan mahrum demektir. Yarın bana gelmeyi arzu eden bugün (Dünyada iken) elini ve dilini lüzumsuz şeylerden çeksin.” diye buyuran sevgili Peygamberimize Abbas (R.A.): “Kureyş ‘e de bir tavsiyede bulunun Ya Resulallah!” dedi.
Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdular: “Söylemiş olduğum şeyleri Kureyş ‘e de tavsiye ederim. İnsanlar Kureyş ‘e bağlıdır. İyileri, iyilerine, kötüleri de kötülerine karşılıktır. Kureyşlilerin insanlara iyilikte bulunmalarını tavsiye edin. Ey insanlar! Günah, nimetleri bozar ve taksimatı değiştirir. İnsanları iyi olursa, önderleri ve hükümdarları da onlara iyilik yapar. İnsanlar kötü olur, kötülük yaparlarsa, onlar da kötülük yaparlar. Nitekim ayet-i celilede şöyle buyurulmaktadır: “Zâlimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına musallat ederiz.” (En’am sures i, ayet : 129)

Sevgili Peygamberimiz, Ebû Bekir (R.A.)’e: “Sor ya Ebû Bekir!” dediğinde Hz. Ebû Bekir: “Ölüm yaklaştımı Ya Resulallah?” dedi.
Sevgili Peygamber Efendimiz:
“Evet , ecel yaklaştı, hemde çok yaklaştı.” diye buyurdular.
Hz. Ebû Bekir:
“Allah’ın katında olan mevkiin sana herşeyi kolaylaştırır. Keşke biz de yerimizi
bilsek.” dedi.
Resulullah Efendimiz:
“Allah’a, Sidre-i Münteha’ya, Firdevs -i Ala’ya, Refik-i Ala’ya, bolluk ve genişliğe…” diye buyurdular.
Hz. Ebû Bekir:
“Seni kimler yıkayacak Ya Resulallah?” dediğinde, sevgili Peygamberimiz:
“Ev halkımdan bana en çok yakın olanlar beni yıkayacak.” diye buyurdular.
Hz. Ebû Bekir:
“Seni hangi kefene saracağız?”
Sevgili Peygamber Efendimiz:
“Beni sırtımdaki bu elbise ile Yemen’den gelen hulle ve Musarrı’n ın beyazına sararsınız.” diye buyurdular.
Hz. Ebû Bekir:
“Namazını nasıl kılacağız?” diye sordu. Hepimiz ağlamaya başladık.
Bunun üzerine sevgili Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:
“Durun, ağlamayın. Allah sizi mağfiret etsin, peygamberinizden sizi iyi mükafatlarla mükafatlandırsın. Beni yıkayıp kefenlediğiniz zaman, evimdeki bu yatağımda, mezarımın yanında beni bırakın. Bir saat kadar yanımdan uzaklaşın. Namazımı ilk olarak kılacak olan, Allah-ü Teala’dır. Nitekim ayet -i celilede: “Kuşkusuz, Allah ve melekleri peygamberi överler.” (Azhab sures i, ayet : 56) buyrulmuştur. Hz. Allah benim namazımı kıldıktan sonra namaz kılma sırasını meleklere verecek. Bu melekler sırasıyla, Cebrail, Mikail, İsrafil, sonrada ölüm meleği Azrail’dir. Bu dört büyük melek askerleri ile gelirler. Daha sonra tüm melekler gelip namazımı kılarlar. Sonra da sizler namazı kılıp salat edersiniz. Bağırmak, çağırmakla bana eziyet etmeyin. Sizden önce imam ve en yakın ev halkım gelsin. Erkekler, erkeklerden sonra, kadınlar, kadınlardan sonra ise çocuklar gelsin.”
Hz. Ebû Bekir:
“Sizi kabre kim koyacak Ya Resulallah?” diye sordu .
Sevgili Peygamber Efendimiz:
“Bu işi ev halkımdan en yakın olan birkaç kişi ile sizin görmediğiniz birçok melekler yapacaktır. Şimdi gidin, benden sonrakilere duyurun.” Diye buyurdu.
Zema oğlu Abdullah diyor ki:
Rebiulevvel ayının ilk gününde Bilal geldi. Sabah ezanını okudu.
Resulullah Efendimiz: “Ebû Bekir’e söyleyin namazı kıldırsın.” Diye buyurdu.
Dışarı çıktım. Cemaat arasında yalnız Ömer’i gördüm. Ebû Bekir’i bulamıyınca Hz. Ömer (R.A.)’e namazı kılmasını söylemek zorunda kaldım.
Hz. Ömer, tekbir alıp namazı kıldırmaya başladı. Sesi gür olduğu için, Resul-i Ekrem Hazretleri, Ömer (R.A.)’in sesini duydu. Ve: “Ebû Bekir nerededir? Allah ve Müs lümanlar bundan kaçınır. Tekrar Ebû Bekir’e söyleyin, namazı o kıldırsın.” diye buyurduklarnıda, Hz. Aişe anamız şöyle dediler:
– Babam yumuşak kalplidir. o sizin yerinize geçince, buna dayanamaz, ağlar.
Bunun üzerine Res ulullah Efendimiz:
“Siz, Yusuf’un arkadaşları olan kadınlarsınız. İçinizde olanı dışarı vurup söylemezsiniz. Söyleyin de namazı Ebû Bekir kıldırsın.” diye buyurdular.
Hz. Ömer namazı kıldırdıktan sonra, Ebû Bekir tekrar namazı kıldırdı. Hz. Ömer, Zema oğlu Abdullah’a: “Bana neden böyle yaptın? Eğer ben, Resul-i Ekrem’in emri olmadığını bilseydim, asla öne geçmezdim.” dediğinde, Abdullah: “Ben Ebû Bekir’i bulamayınca, senden daha layık olanını görmediğim için, namazı sana kıldırmanı söyledim.” dedi.
Hz. Aişe de:
“Benim Resulullah’a öyle söylememin nedeni, dünyadan yüz çevirdiğini ve idareyi ele almasında büyük tehlikelerin bulunduğunu bildiğim ve Resulullah Efendimizin sağlığında onun mihrabında namaz kıldırmasından insanların hoşlanmayıp kıskançlık edeceklerinden ve onu uğursuz kabul edeceklerinden korktuğum için idi. Fakat hüküm, kader ve kaza ancak Allah ‘ındır. Allah, onu dünya ve ahiret hususunda tüm korktuklarından güvenli kılsın.” dedi.
Hz. Aiş e diyor ki:
“Resulullah’ın baki âleme göçeceği gün, sabah vakti kendisinde bir hafiflik görüldü. Huzurunda bulunanlar sevinerek iyi olduğu zannı ile ayrılıp işlerine gittiler. Yanında sadece kadınlar kaldı. Böyle ümit ile ferahlık arasında iken Resulullah Efendimiz: “Kadınlar çıksın. Bu melek yanıma girmek istiyor.” diye buyurdu. Herkes dışarı çıktı. Ben, yalnız kaldım.
Resulullah’ın başı kucağımda idi. Meleği karşılamak üzere oturdu. Bende evin bir köşesine çekildim. Bir müddet melekle konuştuktan sonra beni kaçırdı. Başını tekrar kucağıma aldım. Kadınlara da içeri girmelerini söyledi.
Ona: “Bu melek, Cebrail (A.S.)’a benzemiyordu.” dedim. Resulullah Efendimiz: “Haklısın, o melek, Cebrail (A.S.) değildi. Ölüm meleğ i Azrail’di.
Bana: “Allah-ü Teala, beni sana gönderdi. Senden izin almaksızın içeri girmememi emretti. İzin vermezsen geri dönerim. İzin verdiğin takdirde içeri girerim. Ve yine sen müsaade etmeden ruhunu almamamı da emret ti. Emrin nedir? Diye sordu. Ben ona Cebrail (A.S.)’ın gelme saat inin yakın olduğunu, Cebrail gelinceye kadar buradan gitmesini söyledim.” Diye buyurdu.
Ne bir fikir yürütecek ve ne de cevap verebilecek haldeydik. Dehşet içinde kalakalmış tık. İşin önemini kavrayan kimselerin ağızlarını bıçak açmıyordu.
Hiçbir kimseden ses çıkmıyor, bir felaketi karşılarmışçasına dehşet içinde bekleşiyorduk. o sırada Cebrail (A.S.)’ın kapıya geldiğini anladım. Cebrail (A.S.) selam verip içeri girdi. Sevgili Peygamberimizin huzuruna çıkıp:
“Ya Resulallah! Allah ‘ın sana selamı var. Kendini nasıl hissettiğini soruyor. Kuş kusuz O senin içinde bulunduğun durumu çok iyi biliyor.
Ancak, senin kerem ve şerefini arttırmak ve ümmetinin arasında örnek olman için sormuş tur.”
Resulullah Efendimiz:
“Kendimi acı ve sancılar içinde buluyorum.” dedi.
Cebrail (A.S.):
“Sana müjdeler olsun Ya Resulallah! Hz. Allah sana bu acı ve sancıları, vaadettiği mevkilere yükseltmek için vermiştir.” dedi.
Resulullah Efendimiz:
“Ey Cebrail! Sen gelmeden önce Azrail (A.S.) yanıma girmek için benden izin istedi.” dedikten sonra Azrail ile konuştuklarının hepsini anlattı.
Cebrail (A.S.):
“Ey Allah’ın Resulü! Rabbin sana müştaktır. Senden başka kimseden böyle bir izin istememiştir, istemiyecektirde. Böylelikle, Yüce Rabbin, senin şerefini tamamlamak istiyor.” dedi.
Resulullah Efendimiz:
“Öyleyse ey Cebrail! Azrail gelinceye kadar ayrılma.” diye buyurdu.
Kadınların içeri girmesine izin veren sevgili Peygamber Efendimiz, kızı Hz. Fatma’ya yanına yaklaşmasını emretti. Hz. Fatma Resulullah’ın yanına yaklaştı.
Resulullah (S.A.V.), Fatma’nın kulağına gizli olarak bir şey söyledi. Fatma başını kaldırdığında ağlıyordu. Resulullah, bu sefer Fatma’nın kulağına bir şey daha söyledi. Fatma başını kaldırdığında bu defa ağlamıyor, gözlerinin içi gülüyordu. Bu durum
karşısında hayret etmiştik. Bir fırsatında Fatma’ya önce ağlamasının sonra da gülmesinin nedenini sordum. Fatma da bana: “Babam Resul-i Ekrem, bana birinci seferinde bugün öleceğini söyledi. Ben de ağladım. İkinci seferinde: “Ben Allah’a,
elh-i beytimden ilk olarak seni bana kavuşturması için dua ettim.” diye buyurdu. Ben de gülümsedim.” dedi ve sonra da oğulları Hz. Hasan ile Hüseyin’i kendisine çekerek başlarını sevip okşadı. Tam bu sırada ölüm meleği Azrail geldi. Selam verip
içeri girmek için izin istedi. Kendisine izin verilince de içeri girdi. Ve: “Ey Muhammed! Ne emir buyurursun?” diye sordu .
Resulullah:
“Senden istediğim, beni biran önce Rabbime ulaştırmandır.” diye buyurdu .
Azrail:
“Emrin başımüstüne. Bugün seni Rabbine ulaştıracağım. Çünkü Rabbin de sana müştaktır. Kuşkusuz Allah-ü Teala, senin gibi kimse hakkında böyle tereddüte meydan vermedi. Ve senden başka da kimseden izin almadan canını almamamı emretmedi. Sana saatinin yakın olduğunu hatırlatırım.” dedikten sonra ayrıldı. O sırada Cebrail (A.S.), Resulullah’ın huzuruna gelip şöyle
dedi:
“Vahiy gibi, dünya da benim için dürülmüş oldu. Artık ne benim dünyada bir ihtiyacım kaldı, nede dünyanın bende. Bu, benim yeryüzüne son inişimdir.”
Kimseden ses çıkmıyordu. Kalktım Resulullah’ın yanına gidip başını göğsüm arasına aldım. Resulullah’ın göğsünü tuttum. Bu tutuş sırasında kısa bir baygınlık geçirdi.
Alnından iri ter damlaları birikiyor, sonra aşağıya doğru süzülüyordu. Terini sildim. Teri misk gibi, miskten daha güzel kokuyordu. Öylesine güzel bir kokuydu ki, hayatımda böylesine bir kokuya rastlamamıştım. Biraz sonra ayıldı. Ona:
“Ey Allah’ın Resulü! Anam babam sana feda olsun. Bu terler ne idi böyle?” dedim.
O bana:
“Ey Aişe! Mü’minin ruhu ter ile, Kâfirin ruhu ise merkebin canı gibi ağız ve burun deliklerinden çıkar.” buyurdu.
Bu söz üzerine aklımız başımıza gelmişti. Bir korkudur sarmıştı yüreklerimizi. Hemen erkekleri çağırmaya başladık. İlk gelen erkek, babamın bana gönderdiği kardeşim Abdurrahman’dı. Fakat o bile, Resulullah’ın hayatına yetişemedi. Allah-ü Teala, Resulullah’ın ölümü anında Cebrail ile Mikail’i görevlendirdiği için, vazifeyi onlar üst lenmiş lerdi. Bu yüzden Resulullah’ın ölümü anında hiçbir erkek bulunamamıştı. Res ulullah, baygınlık geçirdiği anda, kendisine “Hangisini tercih ediyorsun?” diye
muhayyer bırakıldığında, o “Hayır, ben Rabbimi istiyorum.” diye buyurmuştu. Dili açıldığı ve baygınlığı geçtiği vakit , bizlere defalarca:
“Namaz, namaz… Çünkü siz, ancak namaza devam ettiğiniz müddetçe dine bağlısınız. Namazı terkettiğiniz anda dinden uzaklaşırsınız ki, bunun farkında bile olamazsınız. Bu yüzden namazı terketmeyiniz.” diye buyurdu.

Resulullah son nefesini verirken bile dilinden “namaz” kelimesini düşürmemişti.”
Hz. Fatma diyor ki:
– Resulullah Efendimizin Allah’a kavuştuğu gün olan Pazartesi günü, bu ümmetin felaketlerle karşılaştığı gündür.
Ümmü Gülsüm diyor ki:
– Hz. Alide bir Pazartesi günü Kufe’de şehit edilmiştir. Dedem Resul-i ekrem, babam Ali ve Ömer hepsi böyle bir Pazartesi günü şehit oldular.
Resulullah Efendimiz, hayata gözlerini yumduğu zaman, Ebû Bekir (R.A.), Ensar’dan ve akrabaları olan Hacrec’in oğullarından Beni Harisiin Medine’ye yakın olan bağında bulunuyordu. Resulullah’ın ölüm haberini işitir işitmez, hemen geldi. Resulullah Efendimizin huzuruna girdi. Yüzüne baktı. Sonra da üzerine eğilip yüzünü öptü. Ve:
“Anam babam sana feda olsun Ya Resulallah! Kuşkusuz Allah-ü Teala,sana ölüm acısını iki kere tattıracak değildir. Vallahi Resul-i Ekrem ölmüştür.” deyip halkın arasına çıkarak:
– Ey insanlar! Ey Muhammad’i sevenler! Biliniz ki, Muhammed ölmüştür. Ey
Mu hammed’in Rabbine ibadet edenler!… Biliniz ki, Allah, ezeli ve ebedidir.
O, ölmeyen bir diridir. Nitekim Kur’an-ı Azimüşşan’da Hz. Allah şöyle buyurmuş tur:
“Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür, yahut öldürülürse, siz ökçelerinizin üstünde gerisin geriye mi döneceksiniz?” (Al-i İmran s ures i,ayet : 144) diye buyurmadı mı?” dedi.
Oradakiler, bu ayet -i celileyi sanki yeni duymuşlarcasına oldular ve Resul-i Ekrem’in hayata gözlerini kapayıp baki âleme göç ettiğini anladılar.

Bir rivayette Ebû Bekir’in, Resulullah Efendimizin ölüm haberini alır almaz yanına girdiği, bir yandan Resulullah’a salavat getirirken, diğer yandan bardaktan boşanırcasına gözyaşı döküp ağladığı söylenmektedir. Ebû Bekir’in şah damarları inip kalkarken, ağlarken, aklı başında ve ne söylediğini bilir durumda idi. O Resul-i Ekrem’in yüzünü açıp, alnını ve yanaklarını öptü, elleri ile yanaklarını okşadıktan sonra ağlayarak:
“Anam, babam, canım, bütün aile efradım sana feda olsun Ya Resulallah!
Hayatın gibi ölümünde tertemiz. Hiçbir peygamberin ölümü ile sona ermeyen peygamberlik, senin ölümün ile sona ermiştir. Sen vasıflandırılmaktan yüce, ağlamaktan da çok üstünsün. Herkes seninle teselli bulurken, şimdi senden ayrı düştük. Eğer sen, ölümü kendin seçmeseydin, senden ayrı olmak bizi öldürürdü. Eğer sen bize ağlamayı yasaklamasaydın, senin için alabildiğine gözyaşı akıtırdık. Fakat gücümüzün yetmediği, meddü cezir gibi denizin gerektirdiği bu durumdan da kendimizi alamayız. Ey Yüce Allah’ım! selamımızı Resulullah’a ilet . Ya Resulallah! Bizleri Rabbinin huzurunda unutma. Bizleri Rabbinin huzurunda an. Eğer sükunet ve vekarlığı bize bırakmasaydın, kuşkusuz senin ayrılığına dayanamaz, tahammül edemezdik. Ey Yüce Allah’ım!.. Sen selamımımızı habibine ilet ve bizim hakkımızda onu koru.”
Hz. Aiş e diyor ki:
– Resul-i Ekrem, ruhunu verdiği zaman, başucunda toplanıp acaba diğerleri gibi elbisesini soyup öylemi yıkayacağız, yoksa elbisesi üzerinde olduğu haldemi yıkayacağız? Diye düşünüp dururken, hepsi bu düşünce içinde yıkamalarını söyledi. Onlar da kendilerini bir anlık saran düşünce uykusundan silkinip Resulullah’ı üzerinde gömleği olduğu halde yıkadılar.
Üzerinden suyu döküp gömleği ile vücudunu ovdular, sonra da kefene sardılar.
– Resulullah Efendimizi, diğer ölüleri yıkadığımız gibi yıkadık. Resul-i Ekrem’i yıkarken yumuşak bir rüzgar hışıltısına benzer bir ses bize: “Resul-i Ekrem’i yumuş aklıkla yıkayın. Onu incitmeyin. Sizde aynı şeyle karşılaşacaksınız.” diyordu.
Resulullah Efendimizin baki âleme göçü böyle olmuştur. Sağlam bir rivayette Resulullah Efendimizin içinde yıkandığı gömleğinin çıkarıldığı, yünden yapılı elbiselerine sarılıp öyle defnedildiği söylenmiştir.
Ebû Cafer diyor ki:
– Resulullah’ın mezarı; yatağı ve kadife ile döşendi. Sonra gündüzün giyindiği elbiseleri üzerine konup öyle defnedildi. Ölümünde mal ve ev diye bir şey bırakmadı. Resulullah Efendimizin ölümünde Müslümanlar için bir ibret ve güzel bir örnek vardır.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Güneydoğuda tarikat ve şeyhler…

Posted by Site - Yönetici Aralık 22, 2014

Güneydoğuda tarikat ve şeyhler...

Güneydoğuda tarikat ve şeyhler…

Güneydoğuda tarikat ve şeyhler” isimli çalışma ve araştırmamı yaparken, bir tarikat ve şeyh ile karşılaştım.
Kendilerinin Nakşî tarikatının Halidî kolundan geldiğini söyleyen bu şeyh ve müritleri namazdan yoksundu.

Müritler, eğer biz namaz kılacak olursak, neden şeyhe bağlanalım diyorlar.

Bunların tek ibâdetleri, şeyhlerinin üzerine beyitler söylemektir. Ve ayinlerine ( hatim veya zikir demekten haya ediyorum onun için ayin diyorum...)

Bunlar, ayinlerine yanında kadın olmadan gidemiyorlar.

Ayin halkasına oturmak için her erkek yanında mutlaka bir kadın götürmek mecburiyetindedir.

Kadınları şeyhlerinin ellerini öper.
Şeyhin hanımları erkeklere rahatlıkla el öpürür.
Ne yazıkki bu bilgi çağında, bu tarikat halâ dimdik ayaktadır….

Kaynak : Mütercim – İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/ 135-136.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Kimse Kimsenin Rızkını Yiyemez..

Posted by Site - Yönetici Aralık 21, 2014

Kimse Kimsenin Rızkını Yiyemez..

Kimse Kimsenin Rızkını Yiyemez..

Allahü teâlâ, her insanın ve her hayvanın rızkını ezelde takdir etmiş, ayırmıştır.

İnsanların ve hayvanların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın rızkı da bellidir.

Rızık hiç değişmez. Azalmaz ve çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez.

Kimse kendi rızkını yiyip bitirmeden ölmez.

Bu konudaki âyet-i kerimelerden birkaçının meali şöyle:

(Birçok canlı, rızkını kendi elde edemez. Sizin de, onların da rızkını Allah verir.) [Ankebut 60]

(Rabbin, rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır.) [İsra 30]

Allah’ın kimine çok, kimine az rızık verdiğini çok kimse bilmez.
(Sebe’ 36)

Allah’tan korkana ummadığı yerden rızık gelir. (Talak 2,3)

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Debbûs Nedir – Ne Demektir ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 20, 2014

Debbûs Nedir - Ne Demektir ,zonaro_rufai dervisleri

Debbûs Nedir – Ne Demektir ?

Debbûs, şiş demektir. Bu şişler, paslanmaz demir’den imal edilip, genelde serçe parmağı kalınlığındadır. Bazı tasavvufı çevrelerce kullanılan şişler yanı sıra; genelde, dile, yanak ve duduklara vurmak için çuvaldız boyunda olanları da vardır.

Dervişlerin kimi bıçak, kama, kılıç kendilerine vurdukları gibi kimi de kendilerine kurşun vurmaktadırlar. Debbüs vurmak ruhî bir hadisedir. Debbüs, psikolojik bir olay olup; asla keramet değildir. Şiş vurmak bir hal işidir. O hale gelen kişiler, debbusu kendilerine vurmadan önce vücutlarına az bir batırarak denemesini yaparlar. Bu denemede vücutları acımayınca kendilerine batırırlar…

Debbüs vuran kişilere, evliya: vurmayanlara evliya değildir, diyemeyiz…. Çünkü, gayri müslimler ve hatta puta ve heykele tapan hindular da belirli bir ruh terbiyesinden sonra kendilerine şiş saplamakta ve debbüs vurmaktadırlar.

Dervişler, heyecanlandıkları ve dervişlerin diliyle “Celâli aşka” geldikleri zaman, kendilerine debbüs, bıçak ve hatta kılıç vururlar. Bunun hiç ağrısını görmedikleri gibi vucüdlarına bir tesir yapmaz. Aşka gelmek her dervişin işi değildir.

Son tarihlerde, Şeyhlerin çoğu debbüs vurmayı bıraktılar, çünkü, birçok mürid ve derviş debbüs ile yaralandı ve hatta bazıları aldıkları yaranın etkisiyle öldüler. Vurdukları debbüsü demleyemediklen için hastahaneye yatan müridlerinden dolayı birçok şeyh, mahkemelik oldu.
Şeyhin biri, kendisine debbûs vurdu. Adam olduğu yerde öldü. Onu alıp bağın içine götürdüler. Bekçi kulübesine koydular. Sonra gidip, zabıtlara haber verip, bekçilerinin düşmanları tarafından bıçaklanarak öldürüldüğünü söylediler…

Yıllarca kendisine şiş vuran, vücûdunu bıçaklayan ve hatta karnına kılıç saplayan şeyh’in biri, düşmanları tarafından bir bıçakla öldürüldü. Bu hadiseler yeni kuşak sahte şeyhleri şişlerden soğuttu.
Şeyhlerin birçoğu da keramet sahibi olduklarını belirtmek için yılan tutmaktadırlar.

Yılan tutmanın da keramet ile hiç bir ilişkisi yoktur. Bir efsun işidir. Bir çok hindu bile zehirli yılanları rahatlıkla tutmaktadırlar.
Debbüs vurmak, yılan tutmak ve hatta ateşe girmek tamamen motivasyon işidir. Kendine şiş vurmak ve ateşin içine girmek ve zehirli yılan ve akrebleri eliyle tutmak için evliya olmak şart değildir. Debbüsü gayri müslimler kendilerine vurdukları gibi belirli bir motivasyondan sonra yine gayri müslimler, dinden uzak hayat yaşayan, namaz, oruç, zekat ve diğer İslâmî İbâdetlerden uzak olan, faiz yiyen, zina eden insanların dayalın ayakla ateşin üzerinde yürüdüklerini görmekteyiz…..

İçki içtikten sonra ağzını temizleyip, kendisine şiş saplayan kişileri de gördük…
Debbüs vurmak İlâhî bir emir veya sünnet değildir. Kur’ân-ı Kerimde debbüs vurmaya işaret eden bir âyet-i kerime olmadığı gibi; Efendimiz (s.a.v.)’in ve ashabının debbüs vurdukları vaki değildir.
En büyük keramet, Ümmet-i Muhammed’i sevmek ve onların islâhı İçin çalışmaktır. Kur’ân-ı Kerim ve İslâm dinine hizmet etmektir. Çünkü kâfirler, Kur’ân-ı kerime hizmet etmezler…

Mütercim – Ruhu’l Beyan Tefsiri,

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Cemaatle Namazın Fazileti

Posted by Site - Yönetici Aralık 19, 2014

Cemaatle Namazın Fazileti

Cemaatle Namazın Fazileti.

Cemâatle kılınan namaz, yalnız kılınan namazdan yirmi yedi derece daha fazîletlidir.
(Hadîs-i Şerîf, Müttefekun Aleyh)

Namazları cemaatle kılmak sünnet-i müekkededir. Cemâat, islâmın şeâirinden (alâmetlerinden)dir. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) namazı dâimâ cemâatle kılmışlar, insanlara da cemâate devam etmelerini emir buyurmuşlardır.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular:

• “Cemâatle kılınan namaz münferiden kılınan namazdan yirmi yedi derece faziletlidir.

• “Her kim beş vakit namazı cemaatle eda ederse ona beş şey ihsan olunur:

Birincisi, dünyada ona fakirlik gelmez.

İkincisi, Cenâb-ı Hak ondan kabir azabını kaldırır.

Üçüncüsü, amel defterini sağından alır.

Dördüncüsü, sırât üzerinden çakan şimşek gibi geçer.

Beşincisi, Allâhü Teâlâ onu hesapsız ve azabsız cennete koyar.”

• “Kişinin cemaatle namaz kılması, evinde münferid (cemâatsiz) kırk yıl namaz kılmasından hayırlıdır.

İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) buyurdular: Zira namazın makbul olması için başından sonuna kadar gafletten sakınmak lazımdır. Namazda kalb huzurunun bulunmadığı kısımlar kabul olunmayacağından namaz noksan kalır.

Cemaatle namaza teşvikteki hikmet şudur: Cemaatteki herkesin namazının makbûl olan kısımlarından meydana gelen tam ve makbûl bir namaz fertlerin namazlarının noksanlarına şefaat eder. Böylece cemaatteki herkesin namazı kabul olunur.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Namaz, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Hem Şoför Mahalli, Hem Yirmibeş Kuruş !

Posted by Site - Yönetici Aralık 18, 2014

ruyada-dolunay-gormek copy.jpgr

Boş Durana Selam Vermedi.

Dilimizde çok güzel deyimler vardır. Sayfalarca izah etmek isteseniz o bir cümlelik deyimin taşıdığı manayı veremezsiniz: “ Hem şoför mahalli, hem yirmibeş kuruş!”, “Ne kadar para o kadar köfte”, “Ayağını yorgana göre uzat!” gibi.
Bu ve buna benzer sözlerde, herkesin haddini, yerini bilmesi; buna göre hareket etmesi öğütleniyor. Boş durulmaması, mutlaka çalışılması ve herkesin çalıştığının karşılığını alması, fazlasına göz dikmemesi tavsiye ediliyor.

Dînimiz de, çalışmayı emretmekte; boş durmayı, kişinin dünyasına veya âhıretine faydası olmayan iş yapmayı yasaklamaktadır. Peygamberimiz bir gün Eshâbıyla beraber giderken, yol kenarında boş oturan bir kimsenin önünden, selâm vermeden geçti. Dönüşünde aynı kimseye, aynı yerde yine rastladılar. Bu defa Peygamberimiz ona selâm verdi.

Bu olay Eshâbı kiramın dikkatini çekti. “Yâ Resûlallah! Giderken selâm vermediniz, şimdi selâm verdiniz. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. Peygamberimiz, “Giderken bomboş oturuyordu. Dönüşümüzde ise boş oturmuyordu. Bir meşguliyeti vardı. Onun için selâm verdim” buyurdu.

Hz. Ömer, boş olarak oturan bir topluluk gördü ve kendilerine boş oturmalarının sebebini sordu. Onlar, “Bizler, Allaha tevekkül ediyoruz.” dediler.
Bunun üzerine onları azarladı: “ Hayır, sizler tevekkül etmiyorsunuz, hazır yiyicilersiniz! Tevekkül eden bir kimse, tarlasını nadas edip, tohum atan ve gerisini Allah’tan bekleyendir. Siz, başkasının sırtından geçinmeye hevesli tûfeyli gürûhusunuz! Dağılın karşımdan!” dedi.
Boş durana selâm bile vermeyen bir Peygamberin ümmeti olarak; meşguliyeti olmadan oturanlara, “Siz tevekkül etmiyorsunuz” diyen bir Sahâbînin yolunda olan bizlerin, bütün zamanlarımızı dînimizin emrettiği gibi değerlendirmemiz gerekmez mi?

İnsanın, hem dünyada hem de âhirette rahat edebilmesi çok çalışmasına bağlıdır. Allahü teâlâ çalışmayı emrediyor. Çalışmamak, yan gelip yatmak dînin emrine uymamak olur. Çalışmak, aynı zamanda kul olmanın gereğidir.

İnşirâh sûresinde, “İşlerin de bittiği vakit, tekrar çalış ve yorul! Boş durma! Bir işi bitirince diğerine giriş! Her işinde ancak Rabbine sarıl, O’ndan iste!” buyurulmuştur.

Dinimiz, Müslüman olsun veya olmasın herkese çalışmasının karşılığının verileceğini bildirmektedir. Avrupalılar, Amerikalılar, böyle çalıştıkları için, dünya nîmetlerine kavuşuyorlar. Ortaçağda, Müslümanlar, böyle çalıştıkları için, medeniyetin rehberi olmuşlardı. Osmanlıların son zamanlarında çalışma durdu, rehavet çöktü. Ve çöküş kaçınılmaz oldu.

Herkes çalışmadan kazanmak isterse ne olur? Millet olarak, devlet olarak bugün içinde bulunduğumuz acınacak hale düşülür. Dış devletler kıs kıs güler, sizinle alay ederler. Dünyaya rezil olursunuz. Hiçbir konuda ciddiye alınmazsınız.

Nitekim geçen hafta ünlü Fransız Liberation Gazetesi, ‘‘Türk iflası’’ manşetiyle çıktı, ‘‘Türkiye nefesi bitmiş bir cumhuriyet. Otoriter model artık uymuyor’’ diye yazdı.

Sadece bu mu? Fransız basınının önemli gazetesi Le Figaro da birkaç gündür arka arkaya üç haberde Türkiye’deki sıkıntılara geniş şekilde yer verdi. Sıkıntının Türkiye’deki ekonomik krizin, kurumların iflasından kaynaklandığını, ekonominin zayıflığının tüm kurumlarda krize sebep olduğunu, şubat ayından beri işten çıkarmaların ve iflasların katlanarak devam ettiğini yazdı.

Peki Devlet böyle de, fertler, şirketler bundan farklı mı? Ne gezer. Biz topyekün bu hale geldik. Bütün bunların sebebi, az kazanıp çok harcamak veya hiç kazanmadan çok harcamak. Yani israf, haksız kazanç.

Tarih tekerrürden ibarettir. İbret alınmazsa, tarih olmuş, batmış devletler, müesseseler safında yerimizi alırız. Kimse gözümüzün yaşına bakmaz!..

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

MEZAR VE MEZAR BAŞINDA YAZILI BÜYÜK SÖZLER

Posted by Site - Yönetici Aralık 17, 2014

Mezar Taşlarına yazılan Kitabelerden. Evet! Mevlevinin Mezar Tası başka, Müctehidin Mezar Taşı baska, Alimin Mezar Taşı başka, Şehidin Mezar Taşı başkaMezar Taşı,MEZAR VE MEZAR BAŞINDA YAZILI BÜYÜK SÖZLER

MEZAR VE MEZAR BAŞINDA YAZILI BÜYÜK SÖZLER

Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: “Mezarlıktan daha feci bir manzara görmedim.”
Dahhak, Resulullah Efendimize: ” İnsanların en zahidi kimdir?” diye sordu.
Sevgili Peygamber Efendimiz: “İnsanların en zahidi, kabir ve kabirde çürümeyi unutmayan, dünyanın fuzuli ziynetlerini terkeden, baki âlemi fani âleme tercih eden, yarınını düşünmeyen ve kendisini yaşarken ölülerden sayandır.” diye buyurdular.

Hz. Ali, sık sık mezarlığa giderdi. Kendisine: “Hayrola. Mezarlara komşu oldun galiba. Devamlı oraya gidip geliyorsun.” dediklerinde, o: “Evet , onları sık sık ziyaret ediyorum. Çünkü onlar sizden daha iyi komşudurlar.
Dilleri ile dünyalıktan bahsetmezler. Onlar kendi hal durumları ile sadece ahireti anlatır dururlar.” diye cevap vermişti.

Hz. Ömer diyor ki:
– Resulullah ile mezarlığa uğramıştık. Bir mezarın yanıbaşında durdu. Ağladı. Onunla birlikte bizler de ağladık. Resulullah dönüp bize: ” Niye ağlıyorsunuz?” diye sordu. Biz de: “Sen ağladın, biz de ağladık.” diye cevap verdik. Bunun üzerine Res ulullah Efendimiz bize: “Bu mezar, benim annem Amine’nin mezarıdır. Ziyaret i için Rabbimden izin istedim. Rabbim bana izin verdi. Affı için dua etme izni istedim. Bana izin verilmedi. Bu yüzden, anne sevgisi ile ağladım.” diye buyurdular.

Hz. Osman rastladığı bir mezar başında ağlardı. Gözlerinden dökülen yaşlar sakalını ıslatırdı. Kendisine: “Cennet veya cehennemden bahsedildiği zaman ağlamazsın da mezar başında niye ağlarsın?” diye sorduklarında, o şöyle cevap vermişti: “Resul-i Ekrem “Kabir, ahiret yolunun ilk konak yeridir. İnsan buradan kurtulursa, ondan sonraki yol, onun için kolaydır.
Eğer kurtulamazsa, ondan sonraki yol, onun için çok daha zordur.” Diye buyurmuş tu. Bu yüzden her mezar gördüğümde Resulullah Efendimizin bu hadisini hatırlar, ağlarım.”

Ebû Zer (R.A.) diyor ki:
“En yoksul günümü size bildireyim mi? En yoksul günüm, mezara konduğum gündür.”

Ebû Derda (R.A.), vaktinin çoğunu mezarlıkta geçirirdi. Kendisine sebebini soranlara, o: “Öyle kimselerle düşüp kalkıyorum ki, onlar bana hep ahreti hatırlatırlar. Yanlarından ayrıldığım vakit de, arkamdan beni çekiştirmezler.” diye cevap vermiş ti.

Cafer bin Muhammed, her gece mezarlığa uğrar, onlara selam verirdi. Ve: “Size de ne oluyor ki, sözlerime cevap vermiyorsunuz/” der ve sonra da kendi kendine şöyle derdi: “Vallahi onların cevap vermelerine engel olan vardır. Yakında ben de onlar gibi olacağım.” Böylece Cafer sabaha kadar orada namaz kılar, Allah’a dua eder ve istiğfarda bulunurdu .

Ömer bin Abdülaziz, arkadaşlarından birisine şöyle dedi: “Geçtiğimiz gece, ölüleri düş ündüm. Üç günlük bir ölüyü mezarında görsen, ne kadar samimi bir arkadaşın da olsa, yine de ondan iğrenmekten kendini alamazsın.
Üstünde dolaşan kurt ve böcekleri, akan irinlerini, pis kokusunu ve bu koku arasında kurtların kendisini nasıl parçaladığını, kefeninin bozulup vücudunun nasıl pis bir hale geldiğini görüp kendisinden nefret ederdin.”

Ömer bin Abdülaziz bunları söyledikten sonra tahammül gösteremeyerek düşüp bayıldı.
Abidlerden Ebû Bekir: “Ah anneciğim, keşke beni doğurmasaydın. Çünkü oğlun, uzun bir müddet mezarda mahkum kaldıktan sonra uzun ahret yolculuğuna çıkacaktır.”demiştir.

Ebû Süfyan diyor ki:
“Mezarı çok anan, onu cennet bahçelerinden bir bahçe olarak bulur. Onu unutan ise, cehennem çukurlarından bir çukur olarak bulur.”

Meymun bin Mihran diyor ki:
– Ömer bin Abdülaziz ile birlikte bir mezarlığa doğru gittik. Abdülaziz, mezarları görünce ağlamaya başladı. Bana dönüp: “Ey Meymun!.. Bunlar, atalarımın mezarlarıdır. Sanki hiç dünyaya gelmemiş , karışmamış gibidirler.
Görüyormusun, nasıl toprak altında kalmışlar. Mezarları eskimiş , kurtlar ve böcekler bedenlerini yiyip bitirmişler.” dedi. Sonra tekrar ağlamaya başladı. Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslatıyordu. Tekrar bana: “Ey Meymun!.. Şu mezara girip de azabdan emin olan kimseden daha büyük nimete ulaşmış kimse düşünemem.” dedi.

Sabit Beannani diyor ki:
– Bir keresinde bir mezarlığa uğramıştım. Ayrılmak üzere iken, arkamdan bir ses bana: “Ey Sabit!.. Ölülerin mezarlarında suskun olması beni yanıltmasın. Onların arasında öylesine üzüntülü insanlar vardır ki, inleyip dururlar.” dedi.

Denildiğine göre, Hz. Hüseyin’in kızı Fatma, kocası Hasan ‘ın cenazesine bakarak yüzünü yoldu ve: “Ümit içinde yaşarken, felaket ve musibet içinde akşamladılar. O belalar, hem büyüdü, hem de çoğaldılar.” dedi. Rivayete göre, Fatma, kocasının mezarı üzerinde bir yıl süre ile çadır kurup içinde yaşamıştı. Bir yıl sonra çadırı söküp şehre dönmek zorunda kaldı. O sırada mezarlıktan şöyle bir ses geldi: “Aradığınızı bulabildiniz mi?” Diğer bir taraftan ise bu sese: “Hayır, ümitlerini kesip geri döndü.” diye karşılık veriliyordu .

Ebû Mûsâ Teymi diyor ki:
– Firezdek’in karısı ölmüştü. Basra’nın ileri gelenleri cenaze törenine katıldılar. Cenaze törenine katılanlar arasında Hasan Basri de vardı. Hasan Basri, Firzedek’e: “Bu gün için ne gibi hazırlıklarda bulundun?” diye sordu.
Firezdek:
“Altmış sene var ki, kelime-i şahadeti dilimden düşürmedim.” dedi. Karısı defnedildikten sonra Firezdek, mezarı başında şu beyitleri söyledi: “Sen beni korumazsan, ben ölümün ötesindeki darlık ve yanmaktan daha çok korkarım.
Kıyamet günü, sert ve şiddetli olarak gelir. Şiddetle beni cehennem’e sokarsa, benim hâlim nice olur?
İnsanoğullarından kelepçeli ve yüzü kara olarak cehenneme sevk edilenler hüsrandadır.”

Bu beyitleri sonra Firezdek, ölüler hakkında şu mısraları sıraladı:
“Göz sahipleri için duruş aynıdır, dereceler arasında bir fark göze çarpmamaktadır.
Bulunduğu kabirde ikram edilip de kurtlardan emniyet huzurunu tadan kimdir?
Onlar, ancak senin bu soruna cevap verdikleri takdirde, aralarındaki farklılıkları bildirirler.
Allah’a itaat edenler, bahçelerde ağaçları gölgeleri alt ında istirahat ederler.
Fakat ateşe tapanlar ve günahkarlar da kendi çukurlarında zehirli yılanlarla uğraşıp dururlar.
Manevi akrepler, onları zehirler ve azaplarının ızdıraplarını çekerler.”

Bir mezar taş ında şu dizeler yazılıdır.

Mezarlar sana sesleniyor…
Ey ulaşamadığı dünyayı toplayan!..
Acaba, bunu kimin için topluyorsun!
Halbuki sende öleceks in…

Salihlerden birisi, kardeşliklerinden ölen birisini rüyasında görmüş ve: “Allah’a hamdolsun ki, rahatsın.” demiş . Adam: “O senin dediğin Elhamdülillahi rabbil âlemin (Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun) sözünü biz burada söyleyebilsek, bizim için, tüm dünyadan daha hayırlıdır. Beni toprağın arasına nasıl sıkıştırdıklarını bir bilsen, bana “rahatsın” kelimesini söylemezdin. Hayatta olan falanca kişi gibi ben de dirilip iki rekat namaz kılmayı ne kadar isterdim.” dedi.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam Gazali

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

YIKICI AKIMLARDAN KORUNMANIN YOLU

Posted by Site - Yönetici Aralık 16, 2014

Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

YIKICI AKIMLARDAN KORUNMANIN YOLU USUL (METOT) HATASI

Ondört asırdır dimdik ayakta duran İslam dini son yıllarda niçin sarsıntı geçiriyor? Türk toplumunda “Misyonerler” kendilerine nasıl taraftar bulabiliyorlar? On asırlık Müslüman Türk çocukları nasıl “Hıristiyan” olabiliyor?

Her Müslümanın bu sorunun cevabını doğru bir şekilde tespit etmesi lazımdır. Bu yapılmadığı müddetçe yapılanlar “Havanda su dövmek” ten öteye geçmez. Demek ki dini öğrenmede, öğretmede önemli bir metot hatasına düştük.

Usul, metod yanlış olursa netice de yanlış olur. Çünkü, usul, esasa tesir eder. Bunun için bu konu önemli! Biliyorsunuz her devletin bir anayasası vardır. Bu anayasalar kısa ve özdür. Bu anayasaya dayalı olarak kanunlar, kanunlara dayalı olarak, tüzükler, yönetmelikler… hazırlanır. Bir kimsenin çıkıp, anayasadan başka kanun, nizam tanımam demesi ne kadar yanlış ise bir Müslümanın: “Ben fıkıh kitaplarına uymam, Kur’an’la amel ederim” demesi de o kadar yanlıştır. Nasıl ki, Anayasada bütün hükümler, bütün cezalar bildirilmeyip Anayasa, kanunlara havale edilmişse dini hükümler de böyle havale edilmiştir.

Kur’an-ı kerimi hadis-i şerifler, hadis-i şerifleri de mezheb imamları açıklamıştır. Nasıl ki, kanunlar, anayasanın gösterdiği istikamette hazırlanıyorsa, mezhepler de, fıkıh kitapları da Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin bildirdiği istikamette teşekkül ettirilmiştir.
Kur’an-ı kerimi herkes kolayca anlasa idi, Peygambere ihtiyaç kalmazdı. Hadis-i şerifler, Kur’an-ı kerimin açıklaması mahiyetindedir. Hakiki âlimler de, hadis-i şerifleri açıklamışlar ve fıkıh kitapları ortaya çıkmıştır.

Büyük âlim Muhammed Hadimi hazretleri bu gerçeği şöyle ifade eder:
Dindeki dört delil, müctehid âlimler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü biz, ayetten ve hadisten hüküm çıkaramayız. Bunun için, mezhebimizin bir hükmü, ayet ve hadise uymuyor gibi göründüğünde, mezhebimizin hükmüne uyulur. Başka bir ayet veya hadisle değişmiş olabilir o
hüküm. Bunları da ancak müctehid âlimler anlar. Bunun için dinimizi tefsir ve hadisten değil, âlimlerin kitaplarından öğrenmemiz gerekir.
İslâma, Kur’an’a uymak, tefsir okumakla değil, ancak fıkıh kitabına uymakla olur. Bir kimse, Kur’an-ı kerimden, tefsirden anladığına uyarsa, İslâma uymuş olmaz. Kur’an-ı kerimde her hüküm var ise de, bunları doğru olarak Resulullah efendimiz açıklamıştır. Resulullaha uymak farzdır. Kur’an-ı kerimde, “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olun!“, “Ona tabi olun ki, doğru yolu bulasınız.” buyuruluyor.

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki:
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı kerimde, Muhammed aleyhisselama itaat etmenin, kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resulüne itaat edilmedikçe, O’na itaat edilmiş olmaz.
Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu ve nasıl kılınacağı, zekât hesabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinemezdi. Yani hiçbir kimse, bunları Kur’an-ı kerimden çıkaramazdı. Şu hâlde Kur’an-ı kerimi anlamak için, onun açıklaması olan hadis-i şeriflere ihtiyaç vardır. Hadis-i şerifleri de anlamak için âlimlere ihtiyaç vardır. Bu bakımdan Peygamber efendimiz, İslâma, Kur’an’a tabi olmak isteyenin âlimlere tabi olmasını emrediyor. “Âlimlere tabi olun!” buyuruyor. Allahü teâlâ da, âlimlere uymayı emrediyor, “Âlimlere sorun!” buyuruyor.

Şu hâlde, Kur’an’dan, hadisten ve bunların tercümelerinden din öğrenmek mümkün olmaz. Her Müslüman dinini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından, ilmihallerden öğrenmelidir!
Eğer herkes Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şeriflere, Eshab-ı kirama ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Onun için Allahü teâlâ da, Peygamber efendimiz de âlimlere uymamızı emrediyor.
Abdülgani Nablüsi hazretleri: “Kur’an-ı kerimin manasını öğrenmek isteyen, hakiki İslam âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okumalıdır!” buyuruyor.
Netice olarak; ondört asırdır İslamiyet bize bu yolla ulaşmıştır; bizden sonra da devam etmesi için bu yolu takip etmekten başka çaremiz yoktur!

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ahirete Ait Olaylar

Posted by Site - Yönetici Aralık 15, 2014

Ahirete Ait Olaylar

Ahirete Ait Olaylar

Kıyamet koptuktan bir süre sonra Yüce Allah’ın emriyle sura ikinci üfürüş olacaktır. Bunun üzerine bütün insanlar dirilerek yerlerinden kalkacaklar ve mahşer (toplantı) meydanında bir araya gelmiş olacaklardır. Bir insanın bedeni yüz binlerce parçaya ayrılsa, her tarafa savrulup saçılsa ve çürüyüp kaybolsa, yine bunlar Yüce Allah’ın ilminden ve kudretinden dışta kalmazlar. Yüce Allah dilediği zaman bunları kudreti ile bir araya toplayıp diriltir, dilediği sonuca kavuşturur. İnsanların böyle yeniden hayat bulmalarına Haşr-i Ecsad (Bedenlerin toplanması) denilir. Bu olay, ruhların bedenlerine yeniden girmesiyle meydana gelecektir.

Bilindiği gibi, ruhlar Allah’ın birer emridir. Onların gerçek halleri insanlar tarafından bilinmez. İnsanlar ölünce, onların ruhları geçici bir zaman için başka bir aleme gider. Orada dünyada yapmış olduğu işlere göre ya rahat yaşar yahut azab görür. O aleme Berzah Âlemi denir. Bu, dünya ile ahiretten başka olan bir alemdir. Hayatla ölüm arasında uyku hali ne ise, ölümle ahiret hayatı arasında olan Berzah alemi de onun benzeridir. Bunun gerçek halini ancak Yüce Allah bilir. İşte ruhlar, ebedî bir şekilde ölümden ve yok olmaktan kurtulmuş oldukları için, ahiret hayatı başlayınca her ruh, Allah’ın kudreti ile meydana gelecek olan kendi bedenine döner. Onunla birleşerek beraberce Mahşer’e gider. Bu esas bakımından cisimle ruhun bir araya gelmesinden başka bir şey değildir.
Mahşer’de her mükellef (yükümlü) insan sorguya çekilecektir. Dünyada yaptığı işleri gösteren amel defteri kendisine verilecek, dünyadaki amelleri tartıya konacaktır. Müminlerin bir kısmı peygamberlerin ve diğer büyük kimselerin şefaatına kavuşucaktır. Her insan “Sırat” denilen köprüden geçmek zorunda kalacaktır. İnsanların bir kısmı Sırat’ı geçerek Cennet’e girecek, bir kısmı da bundan geçemeyip Cehennem’e düşecektir.
Şöyle ki:
1) Ahiret gününde sorguya çekilme, yükümlü olan bütün yaratıkların Allah tarafından hesaba çekilmesidir. Mahşer’de büyük bir adalet mahkemesi kurulacak ve herkesden dünyada yaptıkları sorulacak, ona göre hakkında karar verilecektir. Daha önce de insan öldüğü zaman kabrinde “Münker ve Nekir” denilen iki melek tarafından sorguya çekilecektir. Ölüye soracaklardır: Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir? Kıblen neresidir? Buna Kabir sorgusu denir.
2) Amellerin yazılı olduğu defter, her insanın dünyada iyi ve kötü her işlediği şeyin yazılı olduğu defterdir. Melekler tarafından yazılmış olan bu defter, ahirette sahibine verilecek ve ona: “Al, kitabını oku!” denilecek ve böylece hiç bir şey gizli kalmayacaktır.
3) Mizan, Mahşer’de herkesin dünyada yapmış olduğu işleri tartmaya mahsus bir adalet ölçüsüdür ki, bununla amellerin iyi ve kötü miktarı anlaşılmış olur.
4) Sırat, Cehennem’in üzerine kurulmuş, üzerinden geçilmesi pek zor olan bir köprüdür. Bunun üzerinden Allah’ın iyi kulları çok kolaylıkla geçer. Öyle ki, bir kısmı şimşek çakar gibi aniden geçer ve Cennet’e girer. Kafirler ile müminlerden bağışlanmamış kimseler geçemeyip Cehennem’e düşeceklerdir. Kafirler ebedî olarak orada kalacaklar, müminler ise cezalarını doldurduktan sonra Cennet’e gireceklerdir.
5) Cennet, hatır ve hayale gelmeyen maddî ve manevî nimetleri içinde toplayan, hiç bir zaman yok olmayan ve bugün mevcut olan sekiz bölümlü bir mükafat alemidir. Bulunduğu yeri ancak Allah bilir.
6) Cehennem, bütün kafirlerle bazı günahkar müminler için yaratılmış olan yedi aşağı tabakaya bölünmüş bir azab kaynağıdır. Burada kafirler ebedî olarak kalacaklar ve azab çekeceklerdir. Günahkar müminler ise, bir müddet azab çektikten sonra bağışlanarak Cennet’e konulacaklardır. Cehennem’in bulunduğu yeri de ancak Yüce Allah bilir.
7) Kevser Havuzu, Mahşer günü Yüce Allah tarafından peygamberimize ikram buyurulacak olan gayet büyük bir havuzdur. Bunun çok tatlı ve berrak suyundan müminler içecekler. Mahşerin dehşetinden ileri gelen hararetlerini gidereceklerdir.
8) Şefaat, ahiret günü bir kısım müminlerin bağışlanmaları ve bazı itaatli müminlerin de yüksek derecelere ermeleri için peygamberimizin ve diğer bazı büyük zatların Yüce Allah’dan dilek ve yalvarışta bulunmalarıdır. Ahirette bütün insanlara ait hesaba çekilme işinin bir an önce yapılması için en büyük şefaatta bulunacak kimse, Hazreti Peygamber Efendimizdir. Onun bu şefaatına Şefaat-ı Uzma (En büyük Şefaat) denir. Peygamberimizin sahib olduğu Cennetteki yüksek makama da Makam-ı Mahmud (Övülen Makam) denir. Bütün bu saydığımız şeylerin aslını ve özünü ayrıntıları ile bilmek ancak Yüce Allah’a mahsusdur. Ahiretle ilgili bütün bu olayların var olduğunu kabullenmek, Yüce Allah’ın kudret ve azametini düşünüp sezebilenler için asla uzak ve imkansız görülemez. Yüce Allah’a hamd olsun ki, biz bunların hepsine inanmış ve iman etmiş bulunuyoruz. “Allah her şeye gücü yetendir.(Kehf: 45)

Kaynak : Buyuk islam ilmihali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Osmanlı Döneminde Böyleydi…

Posted by Site - Yönetici Aralık 15, 2014

Osmanlı arması, Kanuni Sultan Suleyman armasi, ottoman,empire of ottoman Osmanlı Döneminde Böyleydi

Osmanlı Döneminde Böyleydi…

*Pencerenin önünde sarı çiçek varsa ‘ Bu evde hasta var .. Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapma .. ‘ anlamına gelirdi ..

*Pencerenin önünde kırmızı çiçek varsa ‘ Bu evde gelinlik çağına gelmiş , bekar kız var .. Evin önünden geçerken konuşmalarına dikkat et ve küfür etme .. ‘ anlamına geliyordu ..

*Kız istemeye gelindiğinde damat adayının namaz kılıp kılmadığını anlamak için pantolonunun ‘ diz izine ‘ bakılırdı ..

*Kahvenin yanında su gelirdi .. Şayet misafir toksa önce kahveyi alır , açsa suyu alırdı .. Ona göre ya yemek sofrası hazırlanır ya meyva ikram edilirdi ..

*Kapıların üstünde iki tokmak olurdu .. Biri kalın biri ince .. Gelen bayansa kapıyı ince tokmakla vururdu .. Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı .. Erkekse kalın tokmakla kapıyı vururdu .. Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da Bi mahremi ( kocası vs .. ) açardı ..

*Peygamber efendimiz ( S.A.V. ) ‘ in 63 yaşında vefatından sebep , 63 yaşını geçmiş büyüklerimiz yaşları sorulduğunda ‘ Haddi aştık ‘ derlerdi ..

*Yolda küçük büyüğünün önünden yürüyemezdi ..

*Cuma namazına esnaf – ki kuyumcular da dahil – kapıya kilit vurmadan giderlerdi ..

*Fitre zekat Ramazandan önce Şabanda verilirdi .. Fakir fukara Ramazana erzaksız girmesin diye ..

*Esnaf Ramazan ayında toplanıp gerçek bir ihtiyaç sahibinin ‘ borç defterini ‘ kapatırdı ..

* Beyler , konuştukları veya gözleri kaydıkları hanımlarla buluşmaya gidince hediye olarak ‘ ayna ‘ alırdı .. Ki bunun anlamı : ‘ Sana senden daha güzel verebilecek bir hediye yok .. ‘ demekti ..

Nereden nereye ? Kendimize yabancılaştık ,Nezaketin, güzel ahlakın, öz sevginin, hakiki saygının Dünyayı kurtardığını unutur olduk.

Acaba şimdi mi çağdaşız yoksa yobazlığın dibine mi çöküyoruz..

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: