Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 29 Ara 2014

“DUÂ İBADETİN ÖZÜDÜR”

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2014

Dua,dua,dualar,dualar nasil kabul olur,DUÂ İBADETİN ÖZÜDÜR

“DUÂ İBADETİN ÖZÜDÜR”

Duâ, Allâhü Teâlâ’ya tezellül, iltica ve kulluğunu göstermektir. Duâ İslam’ın sünnetlerindendir.

Hadîs-i Şerîfde “Cenâb-ı Hak katında duâ kadar kıymetli ve itibarlı şey yoktur. Muhakkak duâ ibadetin iliğidir.

buyurulmuştur. Yani bedenin kemikleri ilikle ve beden de kemikle dik durabiliyorsa, ibadet de duâ ile tamam olur. Bundan dolayı her ibadet duâ ile bitirilmelidir.

Duâ mü’minin silahıdır. Hadîs-i Şerîfte: “Size düşmanınızdan kurtaracak, rızıklara kavuşturacak şeyi bildireyim mi? Allâhü Teâlâ’ya gece ve gündüz duâ edersiniz. Zira duâ mü’minin silahıdır,” buyurulmuştur.

Duâ, inmiş ve inmemiş belaya fayda verir. Muhakkak bela kula iner, duâ onu karşılar da kıyâmete kadar onunla savaşır, onu defeder, geri çevirir.

Duâ belayı hafifletir, ona karşı sabra vesile olur. Duânın bazı adabı vardır:

En birincisi helal yemektir. Hz. Sa’d bin Ebî Vakkâs (r.a.), Resûlullâh Efendimiz’den (s.a.v.) duâsı makbul olanlardan olması için duâ etmesini istedi.

“Yâ Sa’d, haramlardan sakın. Zira midesine haram lokma giren her kişiden kırk gün duâ kabul olunmaz” buyurdular. Duâ, ihtiyaçların görülmesinin anahtarıdır, o anahtarın dişleri de helâl lokma yemek ve helal giyinmektir.

Duânın diğer adabı, günah ve hatalardan çok tevbe etmek ve istenilen şeyde acele etmemek, duadan usanmamaktır.

Duâ edilen şeyin hemen verilmemesi ya mukadder vakti gelmediğinden veya Cenâb-ı Hakk’ın kulunun yalvarmasını sevdiğinden yahut Cenâb-ı Hakk’ın bildiği başka bir hikmettendir. Kula düşen, duâsında ısrar ve ilticaya devam etmektir. Bir kimseye duâsının karşılığı dünyada verilmese âhirette sevabını alır. Duâ için faziletli vakitleri gözetmeli, faziletli makamlarda duâyı ganimet bilmelidir.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Nafile hac mı? Yoksa Dİn-i Mübîn-i İslâm’ın kalkınması için yardımda bulunmak mı daha faziletli?

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2014

Nafile hac mı Yoksa Dİn-i Mübîn-i İslâm'ın kalkınması için yardımda bulunmak mı daha faziletli

Nafile hac mı? Yoksa Dİn-i Mübîn-i İslâm’ın kalkınması için yardımda bulunmak mı daha faziletli?

Hakikat ve marifeti dile getiren bu sözler yanlış anlaşılmamalıdır. Ihlasla edâ edilen bir Cuma namazı, nafile bir hacdan daha sevimlidir, deniliyor. Yoksa farz olan hac değil… Ömründe bir kere hacca gitmek farzdır. Kendisine hac farz olan her Müslüman mutlaka hacca gitmelidir. Çünkü İslâm’ın şartlarından biri de hac’dır. Kişi, kendisine hac farz olduğu halde hacca gidemeyen, babaanne, dede ve nine gibi bir mirasçısının yerine onlar, vasiyet etmeseler bile onların yerine hacca giderse, hac onlardan düşmüş olur…. Bu tür haca bütün âlim ve fakıhler teşvik etmektedirler… Saîd bin Müseyyeb (r.h.) hazretlerinin sözü ettiği hac ise farz ve farzıyetin iskâtı için yapılan hac değildir. Nafile hac’dır. Şuna çok dikkat etmek lazım:
Saîd bin Müseyyeb (r.h.) hazretlerinin “Cuma namazında bulunmak benim için, nafile bir hac etmekten daha sevimli (ve daha faziletli)dir,” buyurduğu zaman, yeryüzünde İslâm hâkimdi. Daha bir çok sahabe hayattaydı. İnsanların düşüncesi, bir gecede sabaha kadar, yüz, iki yüz. beş yüz ve hatta bin rek’at nafile namaz kılabilmekti.

Şeriat ilimlerini öğrenmeyen ve bilmeyenler, devlet kademelerinde iş alamıyoriardı. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, akâid ve tassavuf ilimleri öğreniliyor ve yaşanıyordu. Her evde birkaç âlim vardı. 0 devrin kadın ve kızları bile ictihad derecesinde fıkıh ve ilim sahibiydiler… Eğer Saîd bin Müseyyeb {r.h.} hazretleri, Fıkıh, usûl-u fıkıh, tefsir, hadis, kelam, akâid ve tasavvuf ilimlerinin tahsil edilmediği, bu ilimlerde ekmek, makam ve mevki olmadiğ için, insanların çocuklarını dini tahsile vermediği ve hatta gerçek manâda dinî tahsil yapmanın zorluğu, imkansızlığı ve hatta yasak olduğu bir dönemi görseydi, acaba ne derdi?

Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’ın evlâdının, ilk bahar seline kapılan kötükleri gibi cehenneme yuvarlandığı bir devri görseydi acaba ne derdi? İnsanların cehalet ve maişet sarhoşluğuna kapılıp yollarını şaşırdıkları, ilim adına cehaletin peşine koştukları, dinden ve imandan uzak yaşadıkları bir çağı görseydi acaba ne derdi? Malum olduğu üzere hac bir kere farzdır. Bu günkü hac, eskiden olduğu gibi, sadece yol masrafına sahip olmak ve gidip gelinceye kadar ailesinin maişetinin hazır olmasıyla olmuyor. Bu günkü hac ağır bir maddî külfet ile olmaktadır. Müslüman, farz olan haccını mutlaka edâ etmelidir. Ama farz hacdan sonra kaygısı ve düşüncesi. Ummet-i Muhammed (s.a.v.)’m evlâdı olmalıdır. İslâm dininin kalkınması olmalıdır. Dinî ilimlerin halka öğretilmesi olmalıdır. Özellikle bu gün bir çok şehirlerde dinî ilimlerde tekâmül etmiş, icazet sahibi ve Müslümanların gönül rahatlığı içinde gidip kendisine fetva danışacakları gerçek bir âlimin ve hakikî bir -müftînin olmadığı realitesini göz önüne alınırsa; Cuma namazının kendisinden daha sevimli olduğu bir nafile hac için harcanak para ile bir âlimin yetişmesinin mümkün olduğu hakikati da nazarı itibâra alındığı zaman, nafile hacca mı gitmek daha sevap yoksa nafile hacca harcanacak para ile bir ilim talebesini yetiştirmek ve şeriat ilimlerini tahsil eden kişilere maddî yardımda bulunmak daha sevap ve daha faziletlidir?

Memleketinde âlim bulunmayan, ilim talebesi olmayan ve kimsenin şeriat ilimlerine yönelmediği bir yerin Müslümanlarının her sene nafile hacca gitmeleri ve nafile haccı bir çeşit paye olarak kullanmaları ham softalıktan başka bir şey değildir. Onlar hangi yüzle Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin huzuruna varacaklardır? Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara:
-“Benim kitabım ve dinim garip ve sahipsiz İken sen hangi yüzle huzuruma geliyorsun?” demez mi? Bu gün, köyünde mahalle ve kentinde bir çok Müslümanın açlık sınırının altında olduğu, yokluk ve fakirlikten dolayı bir çok çocuğun ilaçsızlıktan öldüğü, fakirlikten dolayı gençlerin hırsızlık yaptığı, şeriat ilimlerini öğrenmeye kimsenin rağbet etmediği ve edenlerin ise mahrumiyetten dolayı devam edemediği bir çağda, kendilerinin tasavvuf yolunda olduğunu zanneden, bazı sahte şeyhler, bazı mülâhazalar İle nafile hacca gitmek yarışındadırlar…

Nafile hacca gitme yarışında olan ve bunun için de sofularını ve kendisine intisap eden kişilere kendisini nafile hacca götürmeleri İçin baskı yapan ham softa, câhil ve yobaz müteşâyihler (sahte şeyhler) şunu iyi bilmelidirler ki, İslâm dininin öğretilmesi, ilmin tahisiline bir dirhem katkıda bulunmak ve ilim talebelerine yardım, şer’î ilimlerin tahsili için bir dirhem harcamak ve bir âlimin yetişmesine vesile olmak, binlerce defa nafile hacca gitmekten daha faziletli ve daha sevaptır.

Zira şeriat ilimlerinin öğretilmesinde bütün ümmet-i Muhammede fayda vardır. Nafile hacda ise sadece haccı yapan kişiye menfaat vardır. Bu tasavvuf, tarikat ve Islâmî şuurdan yoksun olan kimselerin hali şuna benzer: Devlet, halkının yoksul ve fakir olduğu bir vilâyetteki vatandaşların ihtiyacını karşılaması fakirlerine bakması, eğitim ve öğretimi için ilgili valiye bir ödenek gönderir. Ama vali, başkenti, bakanları, başbakan ve devlet başkanını çok sevidiği için. o parayı devletin emirleri doğrultusunda, vatandaşların geçim ve eğitimi için harcamak yerine; gidip başkentte, harcar ve bakan, başbakan ve devlet başkanına yakın olmak için harcarsa, o paranın hesabını ona sormazlar mı? Demezler mi, “hangi yüzle yanımıza gelmektesin? Memleketinde insanlar açlıktan kırılırken, insanlar eğitim ve Öğretim göremez ve câhil kalırlarken sana verdiğimiz parayı hangi yüzle gelip, burada harcamaktasın?
Tasavvuf büyükleri, mürşid-i kâmiller ve gerçek şeyhler hep böyle düşünmüşlerdir. Buna göre hareket etmişlerdir. İşte size Örnek:
Abdullah bin Mübarek Hazretleri, bir sene hacdan sonra rüyasında gökten inen iki melekten birinin diğerine:
-“Bu sene kaç kişi hacca geldi?” diye sorduğunu duydu. Öbür melek: -“Altı yüz bin kişi
-“Peki kaç kişinin haccı kabul edildi?
-“Bunlardan hiç birinin haccı kabul edilmedi.” Diye cevâp verdi. Abdullah bin Mübarek Hazretleri meleklerin bu şekilde konuşmalarını işitince üzerime büyük bir sıkındı çöktü. Ağırlık bastı. Hayretler içinde kaldım. Neden sonra dedim ki:
-Bunca insan, bunca zahmet ve meşakkate katlanıp dünyanın her tarafından hacca geldiler. Çöller aşarak zor şartlarda yolculuk yaptılar. Büyük sıkıntılara katlandılar.
Evini barkını, çocuklarını, eşini, anne ve babalarını bırakıp bin bir çile ile Beytullâhı ziyarete geldiler… Bütün bu emekler boşa mı gidecek?
Bunun üzerine o melek:
Bu sene hacca gelenlerin hiçbirinin haccı kabul edilmedi ama; hacca niyet edip gelemeyen bir Müslüman’ın sayesinde Cenab-ı Allah hepsinin haccını fazl-u keremiyle kabul etti. Sordum:
-Kimdir o?
-Şam’da ayakkabı tamir eden Ali bin Muvaffak adında biri vardır. O hacca gitmeye niyet etmişti, fakat gidemedi. Lâkin haccı kabul edildi. Bu sene hacca gelen bu altı yüz bin hacı da ona bağışlandılar da hepsinin haccı kabul edildi. Hacılar ona dua
etsinler.
Ali bin Muvaffak Hazretlerinin bu dereceye ne ile ulaştığını meleklere soracaktım uykumdan uyandım…
Kendi kendime:
-Ali bin Muvaffak Hazretlerini ziyaret etmek üzerime vacip oldu. Gidip o zâtı ziyaret edeyim, hayır duasını alayım, dedim.
Arkadaşlarımdan ayrılıp Şam kafilesine katıldım. O büyük zâta biraz zemzem suyu yanıma alarak Şam’a gittim. Evini araştırıp buldum. Kapıyı çaldım. Bir kimse kapıya çıktı:
-Buyurun Efendim! Bir ihtiyacınız mı var?
-Adın ne, dedim.
-Adım Ali bin Muvaffak… Peki siz kimsiniz?
-Abdullah bin Mübarek.
Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübarek adını işitince:
-“Çok şükür Allah’a evime iyi bir insan geldi. Herkesin kapısına gittiği yanına gidip duasını almaya çalıştığı âlim ve evliya benim gibi fakir, zelil ve hakir adamın evine geldi.” Diye bir sayha atarak sevincinden kendinden geçti. Ayılınca gördüğüm rüyayı kendisine aktardım.
Haranın kabul edildiğini ve kendi haccı ile beraber altı yüz bin kişinin hac ibâdetinin de Cenab-ı Allah tarafından kabul edildiğini kendisine haber verdim. Çok sevindi. Şükür secdesine kapandı. Ağlayarak Cenab-ı Allah’a şükür etti. Ellerime sarıldı…
Kendisine sordum:
-Bana nasıl hayırlı bir amel işlediğini anlat… Cenab-ı Allah neden sana bu yüce dereceyi verdi.?
Ali bin Muvaffak hazretleri, ağlamaklı bir sesle:
-Ben ayakkabı tâmircisiyim… Pek bir gelirim yok. Zaten ayakkabı tamirine gelen insanların çoğu fakir olduğundan onlardan bırakınız fazla para almayı çoğundan hakkımı bile alamıyorum, içim Beytullah’ın aşkı ve Resûlüllah’ın sevgisi ile yanıp tutuşmaktaydı. Hacca gitmek için tam otuz yıldır para biriktiriyordum. Otuz senede üç yüz dirhem gümüş biriktirdim. Bu sene hacca gidecektim. Hazırlıklarımı yapıyordum. Kendimi tamamen haccın manevi havasına kaptırmıştım. Bir gece Komşumuzdan et kokusu geldi. Hanım hamileydi. Hanım benden et istedi. Geceleyin bütün kasaplar kapalıydı. Nereden et bulacaktım. Hanım bana:
-Git komşudan iste
-Ayıp olmaz mı?
-Canım et istiyor… Atalarımız “Komşu komşunun külüne muhtaçtır“, demişler.
Evimizde et piştiği zaman bende onlara gönderiyorum, diye diretti. Hanımın ısrarına dayanamadım. Gittim. Komşunun kapısını çaldım. Biraz etli yemek istedim. Komşum bana:
-Bizim yemeğimiz size helal değil.dedi.
Hayret ettim:
-Neden helal olmasın? Sen de Müslüman değil misin?
-Elhamdülillah Müslüman’ım.
-Mesele nedir?
Komşum yüzünü duvardan tarafa çevirip hüngür, hüngür ağladı. Neden sonra göz yaşlarını silerek ağlamaklı bir sesle:
-“Kardeşim Ali Efendi! ille de beni konuşturmak mı istiyorsun? Bizim yemeğimiz size helal değil haramdır. Çünkü bizim kazanımızda pişen et leş etidir… Üç gündür çocuklarım bir şey yememişlerdi. Bütün Şam şehrinde bir iş bulamadım. Kimse bana
iş vermedi. Çocuklar açlıktan halsiz bir hâle geldiler… Yemek yemek diye sayıklamaya başladılar. Onların iniltisi karşısında ne yapacağımı şaşırdım. Mecburen şehrin çöplüğüne gittim. Ölü bir hayvan leşi gördüm. Zaruret miktarınca ondan bir parça
kesip getirdim. Onu pişiriyorum çocuklar açlıktan ölmesinler diye….”
Komşumun bu konuşmaları karşısında ben kendimden utandım.
İnsanlığımdan utandım. Müslümanlığımdan utandım. Hacca niyet etmemden utandım.
Yanındaki komşusunun aç olduğunu bildiği halde karnını doyurup yan gelip yatan bana iman etmiş değildir.” Diyen peygamber efendimizden utandım. Hemen eve koştum. Otuz yıldır biriktirmiş olduğum hac parasını ve un, pirinç, mercimek, bulgur, yağ ve şeker gibi yiyecekleri alıp komşuma götürüp verdim. Hanım sordu:
-Hacca nasıl gideceksin?
-Ağladım, dedim. Komşum aç ve sefil iken ben hangi yüzle hacca gidebilirim? Hangi yüzle Lebbeyk Allahümme lebbeyk. diye bilirim? Hangi yüzle Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v)in huzuruna gidebilirim? Benim de haccim bu
olsun…. (Evliyalar Ansiklopdesi: c. 1,s. 158,)

Bu hadiseden büyük dersler alan Abdullah bin Mübarek hazretleri, yine bir sene hacca giderken bir çöplüğün yanından geçiyordu.
Orada yerde Ölü kuşu alan bir kızcağız gördü. Kıza yaklaştı, sordu:
-Kızım ölü kuşun eti yenmez. O’nu ne edeceksin?
Kızın yüzü kızardı. Utancından onun yüzüne bakamadı. Yere bakarak:
-Benden başka bir kardeşim daha var. Yoksuluz. Bir şeyimiz yok. Üç gündür açız. Biz aslında zengindik. Babamızın malı vardı.
Öldürdüler. Mallarımıza el koydular. Talan ettiler. Çalışacak yaşta olmadığımız için ancak çöplüklere geliyorum burada yenilecek ne bulursam alıp eve götürüyorum. Ölmemek için ölü hayvan etine tenezzül ediyorum.
Gözleri yaşaran Abdullah bin Mübarek hazretleri elindeki, bin altından kırkını geri memleketine dönmek için ayırdı. Geride kalan dokuz yüz altmış altını da kıza verdi.
Arkadaşlarına:
-Geri dönüyoruz. Bu sene ki haccımız bu olsun. Ümmet-i Muhammed çöplüklerde ölü hayvan eti toplarken bizim hacca gitmemiz uygun olmaz, buyurdular.
Ve O sene hacca gitmeden yarı yoldan geri döndü. (Evliyalar Ansiklopedisi: c. 1, s. 159)

Anadolu Evliyalarından Beyzade Efendi, bir sene hacca gitmeye karar verir… Hac için yolculuğa çıkma zamanını kararlaştırdılar. Eş ve dostları ile vedâlaştı. Tam hac yolculuğuna çıkacakları haftalarda eşi hastalandı. Bir gün hanımı yatakta yatarken dışarıdan et kokusu geldi. Kocasına seslendi:
-“Efendi! Şu kızarmış et kimlerde pişiyorsa git benim hatırım için bir parça isteyiver.
Canım çekti. Beyzade Efendi:
-“Hatun! Senin isteğin et olsun çarşıya gideyim sana etin ve kebabın en iyisini getireyim. Kadın ısrar etti:
-“Hayır istemem…. Ben sadece kokusu burnuma hoş gelen bu eti istiyorum. Beyzade Efendi diretir:
-“Hanım çok şükür varlıklıyız. Gidip fakir bir komşudan et istemek bize yakışmaz… Bizim onlara vermemiz lazım… Kadın:
-“Ben hastayım, canım kokusu burnuma hoş gelen o eti istedi… Eğer bana biraz merhametin varsa git komşulardan o kızarmış eti bana iste.
Beyzade Efendi mecburen utana utana komşunun kapısına gitti… Kapıyı kendisine açan komşu kadına durumu anlattı. Komşu kadın:
-“Bu eti size veremem?
-Neden?
-Bu et size haram?
-Ya size?
-Helal.
-Neden?
-Efendim! Üç günden beri çoluk-çocuk açız… Çocukların ağlamalarına fazla dayanamadım. Haram olan bir necis eti getirip pişirerek onları oyalamaya çalışıyorum…
Beyzade Efendi evine koşar. Hac için ayırmış olduğu paranın büyük bir kısmını getirir kadına verir. Geri kalan parasını da çevresindeki fakirlere ve ilim talebelerine dağıtır.
Bütün parasını dağıtarak fakir hale düştüğü için üzerinden haccın farziyeti düşer.
Bir hafta sonra Harputlular hacca giderken Beyzade Efendi gitmedi. Sebebini de açıklamadı. Arkadaşları bin bir zorluklarla Mekke-i Mükerremeye vardıklarında Beyzade Efendi’yi orada gördüler. Her yerde onu önlerinde gördüler… Haline şaştılar.
Bir mâna veremediler. Hacılar Harputa döndüklerinde durumu kendisine sordular. 0:
-Siz Ka’beye hep yürümekle mi varıldığını sanırsınız?
-Peki bu dereceye nasıl yükseldiniz?
-Hayır ve hasenat yüzünden….
Beyzade Efendinin bu hadisesinden sonra Harput’ta bir fakir hiçbir zaman muhtaç duruma düşmedi. Zenginler, fakir aramak için yarıştılar… Zekat ve sadaka verecek fakir bulamadıkları zaman bile oldu. (Evliyalar Ansiklopedisi: c. 4. s. 75) ibret almak lazım.

Mütercim.
Kenzu’l-Ummâl: 21049,
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 7/201-206.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: