Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Aralık 2014

Masada Kimler Yemek Yer ? – Üzerinde Yemek Yenilen Şeyler

Posted by Site - Yönetici Aralık 31, 2014

Masada Kimler Yemek Yer  - Üzerinde Yemek Yenilen Şeyler

Üzerinde Yemek Yenilen Şeyler – Masada Kimler Yemek Yer ?

Şir’atü’l-İslâm kitabında buyurdu:
Yemeği (sofrayı) yere koyup (serip) yemek Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine en sevimli şeydir.
Sonra yemek tepsisi (sini gibi) şeylerin üzerinde yemek yemektir.

Yüksek sofra (masa ve benzeri şeyler) üzerinde yemek ise, meliklerin işidir.Yani Cebbarların adabindandır.Yemek anında eğilmemek ve küçük düşmemek içindir.

Mendil üzerinde yemek yemek ise Acemlerin işidir. Yani Fars ehlinden mütekebbirlerin işidir.

Yemeği tepsi üzerinde yemek ise Arabların işidir.

Maide (sofra) aslında sefer için edilen yemeğe denir. Daha sonra yemek için deriden yapılan yuvarlak dağarcık ve sofraya isim oldu

Kaynak : Şir’atül-lslam s. 240.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ebû Bekr-i Şiblî (k.s.) Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 30, 2014

Ebû Bekr-i Şiblî (k.s.) Kimdir

Ebû Bekr-i Şiblî (k.s.) Kimdir ?

Büyük velîlerden. Adı Cafer, babasının adı Yûnustur. Künyesi Ebû Bekr’dir. 247 (m. 861) senesinde Samarrâ’da doğdu. Bağdat’a gelip, buraya yerleşti. Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebesidir. Aynı zamanda Mâlikî mezhebinin fıkıh âlimlerinden olup, İmâm Mâlik’in Muvattâ’sını ezbere bilirdi.
Ebû Bekr-i Şiblî. takva sahihlerinin tacı. birçok riyazetleri ve kerametleri ile evliyanın reîsi, akıl âleminin meş’alesi idi. Pekçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve nakletmiştir. Öğrenmek hususundaki şiddetli arzusu dinmek ve tükenmek bilmezdi.

Ebû Bekr-i Şiblî’den; Ebü’l-Fadl Abdülvâhid Temîmî, Ali Acemî, Ebû Hasan-ı Hudrî, Ebü’l-Hasan Meşnî, Ebû Zer Râzî. Yâkûb Seyyid, Ebû Seni Muhammed bin Süleyman ve birçok âlim ders almış ve ilim öğrenmiştir.

Tasavvufa girmesi, bu yolu seçmesine sebep olan hâdise şöyle anlatılır: Devamend emîri İken, Rey emîri ile Bağdat’tan kendisine bir mektup geldi. Bunun üzerine hemen Bağdat’a halîfenin yanına gitti. Halîfe kendisine hil’atlar verdi. Geri döndükten sonra bir gün, aksırdıktan sonra halîfenin verdiği hil’atın kolu ile ağzını ve burnunu sildi. Bu durum derhal halîfeye bildirildiğinde, o da hil’atın çıkarılması ve emirlikten azledilmesi emrini verdi. Bunun üzerine Ebû Bekr-i Şiblî kendi kendine; “Bir kulun hil’atını ve elbisesini mendil yerine kullanan bir kimse, eğer bu görevden alınırsa, acaba âlemlerin pâdişâhı olan Allahü Teâlâmn hil’atını mendil olarak kullanan kimse hangi muameleye müstehak olur.” diye düşündü. Hemen halîfenin huzuruna varıp hiçbir vazife verilmemesini istedi.Halîfe sebebini sorunca;
Ey halîfe! Sen bir kul olduğun halde, kıymeti önemsiz olan bir hil’ata yapılan saygısızlığı hoş karşılamazken, âlemlerin sultânı olan Allahü Teâlâ. ihsan ettiği marifet ve muhabbet hil’atını. bir mahlûkun hizmetinde mendil olarak kullanmamı hiç hoş karşılar mı?” dedi.
Halîfenin huzurundan ayrılıp, zamanın büyük âlimlerinden olan Hayrünnessâc hazretlerine giderek, onun talebesi olmak istedi. Hayrünnessâc hazretleri;
Ey Şiblî! Sen, Cüneyd-i Bağdâdî’nin yakınlarındansın. Senin nasîbin ondadır.” Diyerek Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine gönderdi. Cüneyd-i Bağdadî hazretleri önce;
Git. çıra sat!” buyurdu. Bunun üzerine, bir sene çıra satıp tekrar huzurlarına çıktıklarında;
Daha düşüncelerinde dünyâya muhabbet var.” buyurarak başka bir iş verdiler. Bir sene sonra tekrar huzurlarına çıktığında;
Bir sene de burada hizmet eti” buyurdular. Bu hizmetten sonra hocası;
Şimdi hâlin nasıldır?” diye sordu. Şiblî hazretleri;
Artık kendimi insanlardan üstün tutmuyorum.” dedi. Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdadî hazretleri;
İşte şimdi kendini kurtardın.” buyurdu. Sonra Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin derslerine devam ederek, onun gözde talebelerinden oldu. Tasavvufta yüksek mertebelere kavuştu. Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinden sonra onun yerine geçip. yüzlerce talebe yetiştirdi.
Şiblî hazretleri buyurdu ki: “Dört yüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin hadîs- i şerif öğrendim. Bütün bu hadîslerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum.
diğerlerini bıraktım. Çünkü, kurtuluşu ve ebedî seâdete kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasihatleri hep bunun içinde gördüm. Seçtiğim hadîs-i şerîf şudur: Peygamber efendimiz bir Sahâbîye buyurdu ki: “Dünyâ İçin. dünyâda kalacağın kadar çalış! Âhiret için. orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü Teâlâya muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehennem’e dayanabileceğin kadar günâh işle!

Bir gün Şiblî hazretlerine, hacca giden sofilere ayakkabı satın almak için, bir dirhem lâzım oldu. Hıristiyan bir genç;
Beni de beraberinde hacca götürme şartıyla, sana bu bir dirhemi veririm.” dedi. Ebû Bekr-i Şiblî bunun üzerine;
Ey Genç! Sen hac yapmaya ehil değilsin ki.” deyince, genç;
Sizin kervanınızda hiç yük merkebi bulunmaz mı? Bu sefer de beni yük merkebi yerine tutamaz mısınız?” dedi. Yol hazırlıkları tamamlanınca, genç onlarla beraber yola çıktı. Ebû Bekr-i Şiblî;”
Ey Genç! Hâlin nasıldır?” diye sorduğunda, genç;
-“Efendim! Sevincimden gözüme uyku girmiyor. Sizinle yolculuk yaptığım için çok memnunum.” dedi. Kafile yolda giderken ne zaman konaklasalar. o genç hemen yerleri süpürür, dikenleri temizlerdi. Sonunda ihram giyme yerine vardılar. Genç onlara bakıp, onlar gibi giyindi. Kâbe-i şerife varınca, Ebû Bekr-i Şiblî gence; “Üstünde zünnâr olduğu hâlde Kâ’be-i şerife girmene izin vermem.” dedi. Bunun üzerine genç şöyle söyledi:
Yâ Rabbî! Şiblî. senin evine girmeme izin vermeyeceğini söylüyor!” dedi. O anda hafiften bir ses; “Ey Şiblî! Onu Bağdat’tan buraya biz getirdik. Onun kalbine aşk ateşini biz koyduk. Lütuf zinciriyle evimize kadar onu biz çektik. Ey dost olan genç, sen içeri gir!” dedi. Herkes Kabe’ye gidip tavaf ettikten sonra dışarı çıktılar. Fakat
genç dışarı çıkmadı. Ebû Bekr-i Şiblî; “Ey Genç! Dışarı gel.” diye seslendi. Bunun üzerine genç;
Ey Şiblî! O beni dışarı bırakmıyor. Ne kadar çabalasam çıkış kapısını bulamıyorum.” dedi.

Ebû Bekr-i Şiblî hazretleri bir gün Ebû Bekr bin Mücâhid Mükre hazretlerinin bulunduğu mescide girince, lbn-i Mücâhid hemen ayağa kalktı. Daha sonra Ibn-i Mücâhid hazretlerinin arkadaşları kendisine; “Sen niçin Vezir Ali bin îsâ için ayağa kalkmadın da, Şiblî için ayağa kalktın?” diye sordular. İbn-i Mücâhid cevaben şöyle dedi: “Ben Resûlullah efendimizin tazim ettiği bir zât için ayağa kalkmıyayım mı? Ben Peygamber efendimizi rüyamda gördüm. Bana;
Yâ Ebâ Bekr! Yarın sana Cennet ehlinden bir kişi gelecek. O geldiğinde, ona ikramda bulun!” buyurdu. İki gece sonra yine Peygamber efendimizi tekrar rüyamda gördüm. Bana; “Yâ Ebâ Bekr! Aliahü teâlâ, Cennet ehlinden olan kimseye ikram ettiğin gibi sana da ikram etti.” buyurdu. Ben “Yâ Resûlallah! Şiblî bu dereceyi nasıl elde etti?“diye sordum. Peygamber efendimiz; “0, beş vakit namazını kılıp her namazın arkasından beni hatırlıyor ve meâlen; “And olsun size, içinizden bir Peygamber geldiki, zahmet çekmeniz onu incitir ve üzer. Size çok düşkündür. Müminlere çok merhametlidir. Onlara hayır diler.” {Tevbe sûresi: 128) âyet-i kerîmesini okuyor. Bunu seksen seneden beri yapıyor.” buyurdu. Ben bunu yapanı tâzîm etmeyeyim mi?”
Kendisi şöyle anlatır; “Bir gün kırık bir köprüden geçerken ayağım kaydı ve suya düştüm. Su epey derindi. Bu sırada yabancı bir elin beni kenara götürmek için uzandığını gördüm. Dikkatlice baktığımda, huzurdan kovulan mel’ûn şeytan olduğunu gördüm. Ona;
Ey Me’lûn! Senin adaletin tekme atmaktır, el tutmak değildir. Böyle yapman neden icâb ediyor?” diye sordum. Şeytan;
Ben tekme yemeğe müstehak olan insanlara tekme atarım. Âdem’le yaptığım kavgada bir yara almışım, yaram iki olmasın diye, diğer biriyle kavgaya girmem!” dedi.

Bir gün, Ebû Bekr-i Şiblî; “Allah Allah!” deyip duruyordu. O sırada bir genç;
Niçin Lâ İlahe illallah demiyorsun?” diye sordu. Bunun üzerine Şiblî hazretleri derin bir ah çekerek, “(Lâ ilahe) der de (illallah) diyemeden vefat ederim diye korkuyorum.” dedi. Bu sözler gence çok dokundu ve orada bir âh çekerek vefat etti. Bunun üzerine gencin yakınları ve vârisleri Ebû Bekr-i Şiblî’yi Halîfeye şikâyet ettiler. Halîfe: “Yâ Şiblî! Bunların dediklerine ne dersin?” deyince, Şiblî hazretleri;
Yâ Emîr-el-müminîn! O gencin ruhu, mukaddes olan Aliahü teâlânın cemâline kavuşmayı beklerken, aşk ateşinin bir kıvılcımıyla yanmış, her şeyden alâkasını kesmiş. tâkâtı son dereceye varmış, bu sözün neticesindeki güzellikte sıçrayan bir şimşek. onun canını çarpmış ve sonunda onun ruhu bir kuş gibi kafesinden uçup gitmiştir. Şiblî’nin bunda ne günahı var?” dedi. Bunun üzerine Halîfe;
Derhal bu zâtı evine gönderin. Kendimi öyle bir hâl kapladı ki, sanki divandan düşecekmiş gibi oluyorum.” dedi..
Ebû Bekr-i Şiblî buyurdu ki: “Tasavvuf; tam olarak beş duyu organını günahlardan korumak, her nefes veriş ve alışında günah işlememeye dikkat etmektir.

“Bir şahıs ne zaman mürid olabilir?” sorusuna şu cevâbı verdi: “Seferde ve hazarda hâli hep aynı olan kimsedir. Yalnız olduğu zaman da, başkalarının yanında olduğu zamanda aynı davranışlar içinde olandır.”

Ebû Bekr-i Şiblî 945 (H.334) senesinde Bağdat’ta vefat etti. Vefatından sonra kendisini rüyada gördüler. Münker ve Nekir’in suâline karşı ne yaptın? diye sordular. Şöyle cevap verdi: “Geldiler, Rabbin kimdir dediler. Benim Rabbim O’dur ki. size ve bütün meleklere Âdem aleyhisselâma secde edin diye emir verdi. Ben o zaman, Âdem aleyhisselâmın arkasında idim. Size bakıyordum.” dedim. Bu cevap, bütün Âdemoğullarım kurtarır deyip gittiler. Daha geniş bilgi için Evliyalar Ansiklopedisine bakınız..
Zünnâr: Hıristiyanların ve Mecusîlerin taifesinin şiarı olan alâmeti küfürdür. Papazların bellerine bağladıkları ipten veya kıldan örme kaba sert ve uçları öne sarkık kuşak. Elbisenin içine giyilir. “Frenk Mukallidliği ve Şapka“, s. 23. Muhammed Atıf Hoca Efendi, Kadr matbaası, istanbul- 1340

Zünnâr kuşanmak küfürdür. Allahü teâlânın evliyasını, enbiyâsın, (peygamberlerini) ve ulemâsın, (islâm âlimlerini), bunların sözlerine (sayg, gösterecek, hürmet edecek) yerde.Zünnâr kuşanmak Dinden çikmaya sebebdir Kâfirlerin âyinlerini beğenmek zaruret yok iken zünnâr Kuşanmak\ küfürdür. İman gider Frenkleri taklid etme ve  kisveleri giymek bu konuda daha genış bilgi için bakın.  Muhammed Atıf Hoca Efendi, : Frenk Mukallidliği ve şapka , matbaası, istanbul- 1340;

Mütercim-

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/180-183.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , | Leave a Comment »

“DUÂ İBADETİN ÖZÜDÜR”

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2014

Dua,dua,dualar,dualar nasil kabul olur,DUÂ İBADETİN ÖZÜDÜR

“DUÂ İBADETİN ÖZÜDÜR”

Duâ, Allâhü Teâlâ’ya tezellül, iltica ve kulluğunu göstermektir. Duâ İslam’ın sünnetlerindendir.

Hadîs-i Şerîfde “Cenâb-ı Hak katında duâ kadar kıymetli ve itibarlı şey yoktur. Muhakkak duâ ibadetin iliğidir.

buyurulmuştur. Yani bedenin kemikleri ilikle ve beden de kemikle dik durabiliyorsa, ibadet de duâ ile tamam olur. Bundan dolayı her ibadet duâ ile bitirilmelidir.

Duâ mü’minin silahıdır. Hadîs-i Şerîfte: “Size düşmanınızdan kurtaracak, rızıklara kavuşturacak şeyi bildireyim mi? Allâhü Teâlâ’ya gece ve gündüz duâ edersiniz. Zira duâ mü’minin silahıdır,” buyurulmuştur.

Duâ, inmiş ve inmemiş belaya fayda verir. Muhakkak bela kula iner, duâ onu karşılar da kıyâmete kadar onunla savaşır, onu defeder, geri çevirir.

Duâ belayı hafifletir, ona karşı sabra vesile olur. Duânın bazı adabı vardır:

En birincisi helal yemektir. Hz. Sa’d bin Ebî Vakkâs (r.a.), Resûlullâh Efendimiz’den (s.a.v.) duâsı makbul olanlardan olması için duâ etmesini istedi.

“Yâ Sa’d, haramlardan sakın. Zira midesine haram lokma giren her kişiden kırk gün duâ kabul olunmaz” buyurdular. Duâ, ihtiyaçların görülmesinin anahtarıdır, o anahtarın dişleri de helâl lokma yemek ve helal giyinmektir.

Duânın diğer adabı, günah ve hatalardan çok tevbe etmek ve istenilen şeyde acele etmemek, duadan usanmamaktır.

Duâ edilen şeyin hemen verilmemesi ya mukadder vakti gelmediğinden veya Cenâb-ı Hakk’ın kulunun yalvarmasını sevdiğinden yahut Cenâb-ı Hakk’ın bildiği başka bir hikmettendir. Kula düşen, duâsında ısrar ve ilticaya devam etmektir. Bir kimseye duâsının karşılığı dünyada verilmese âhirette sevabını alır. Duâ için faziletli vakitleri gözetmeli, faziletli makamlarda duâyı ganimet bilmelidir.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Nafile hac mı? Yoksa Dİn-i Mübîn-i İslâm’ın kalkınması için yardımda bulunmak mı daha faziletli?

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2014

Nafile hac mı Yoksa Dİn-i Mübîn-i İslâm'ın kalkınması için yardımda bulunmak mı daha faziletli

Nafile hac mı? Yoksa Dİn-i Mübîn-i İslâm’ın kalkınması için yardımda bulunmak mı daha faziletli?

Hakikat ve marifeti dile getiren bu sözler yanlış anlaşılmamalıdır. Ihlasla edâ edilen bir Cuma namazı, nafile bir hacdan daha sevimlidir, deniliyor. Yoksa farz olan hac değil… Ömründe bir kere hacca gitmek farzdır. Kendisine hac farz olan her Müslüman mutlaka hacca gitmelidir. Çünkü İslâm’ın şartlarından biri de hac’dır. Kişi, kendisine hac farz olduğu halde hacca gidemeyen, babaanne, dede ve nine gibi bir mirasçısının yerine onlar, vasiyet etmeseler bile onların yerine hacca giderse, hac onlardan düşmüş olur…. Bu tür haca bütün âlim ve fakıhler teşvik etmektedirler… Saîd bin Müseyyeb (r.h.) hazretlerinin sözü ettiği hac ise farz ve farzıyetin iskâtı için yapılan hac değildir. Nafile hac’dır. Şuna çok dikkat etmek lazım:

Saîd bin Müseyyeb (r.h.) hazretlerinin “Cuma namazında bulunmak benim için, nafile bir hac etmekten daha sevimli (ve daha faziletli)dir,” buyurduğu zaman, yeryüzünde İslâm hâkimdi. Daha bir çok sahabe hayattaydı. İnsanların düşüncesi, bir gecede sabaha kadar, yüz, iki yüz. beş yüz ve hatta bin rek’at nafile namaz kılabilmekti.

Şeriat ilimlerini öğrenmeyen ve bilmeyenler, devlet kademelerinde iş alamıyorlardı.

Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, akâid ve tassavuf ilimleri öğreniliyor ve yaşanıyordu.

Her evde birkaç âlim vardı.

0 devrin kadın ve kızları bile ictihad derecesinde fıkıh ve ilim sahibiydiler…

Eğer Saîd bin Müseyyeb {r.h.} hazretleri, Fıkıh, usûl-u fıkıh, tefsir, hadis, kelam, akâid ve tasavvuf ilimlerinin tahsil edilmediği, bu ilimlerde ekmek, makam ve mevki olmadiğ için, insanların çocuklarını dini tahsile vermediği ve hatta gerçek manâda dinî tahsil yapmanın zorluğu, imkansızlığı ve hatta yasak olduğu bir dönemi görseydi, acaba ne derdi?

Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’ın evlâdının, ilk bahar seline kapılan kötükleri gibi cehenneme yuvarlandığı bir devri görseydi acaba ne derdi? İnsanların cehalet ve maişet sarhoşluğuna kapılıp yollarını şaşırdıkları, ilim adına cehaletin peşine koştukları, dinden ve imandan uzak yaşadıkları bir çağı görseydi acaba ne derdi?

Malum olduğu üzere hac bir kere farzdır. Bu günkü hac, eskiden olduğu gibi, sadece yol masrafına sahip olmak ve gidip gelinceye kadar ailesinin maişetinin hazır olmasıyla olmuyor.

Bu günkü hac ağır bir maddî külfet ile olmaktadır.

Müslüman, farz olan haccını mutlaka edâ etmelidir. Ama farz hacdan sonra kaygısı ve düşüncesi. Ummet-i Muhammed (s.a.v.)’m evlâdı olmalıdır.

İslâm dininin kalkınması olmalıdır.

Dinî ilimlerin halka öğretilmesi olmalıdır.

Özellikle bu gün bir çok şehirlerde dinî ilimlerde tekâmül etmiş, icazet sahibi ve Müslümanların gönül rahatlığı içinde gidip kendisine fetva danışacakları gerçek bir âlimin ve hakikî bir -müftînin olmadığı realitesini göz önüne alınırsa; Cuma namazının kendisinden daha sevimli olduğu bir nafile hac için harcanak para ile bir âlimin yetişmesinin mümkün olduğu hakikati da nazarı itibâra alındığı zaman, nafile hacca mı gitmek daha sevap yoksa nafile hacca harcanacak para ile bir ilim talebesini yetiştirmek ve şeriat ilimlerini tahsil eden kişilere maddî yardımda bulunmak daha sevap ve daha faziletlidir?

Memleketinde âlim bulunmayan, ilim talebesi olmayan ve kimsenin şeriat ilimlerine yönelmediği bir yerin Müslümanlarının her sene nafile hacca gitmeleri ve nafile haccı bir çeşit paye olarak kullanmaları ham softalıktan başka bir şey değildir.

Onlar hangi yüzle Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin huzuruna varacaklardır?

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara:

-“Benim kitabım ve dinim garip ve sahipsiz İken sen hangi yüzle huzuruma geliyorsun?” demez mi? Bu gün, köyünde mahalle ve kentinde bir çok Müslümanın açlık sınırının altında olduğu, yokluk ve fakirlikten dolayı bir çok çocuğun ilaçsızlıktan öldüğü, fakirlikten dolayı gençlerin hırsızlık yaptığı, şeriat ilimlerini öğrenmeye kimsenin rağbet etmediği ve edenlerin ise mahrumiyetten dolayı devam edemediği bir çağda, kendilerinin tasavvuf yolunda olduğunu zanneden, bazı sahte şeyhler, bazı mülâhazalar İle nafile hacca gitmek yarışındadırlar…

Nafile hacca gitme yarışında olan ve bunun için de sofularını ve kendisine intisap eden kişilere kendisini nafile hacca götürmeleri İçin baskı yapan ham softa, câhil ve yobaz müteşâyihler (sahte şeyhler) şunu iyi bilmelidirler ki, İslâm dininin öğretilmesi, ilmin tahisiline bir dirhem katkıda bulunmak ve ilim talebelerine yardım, şer’î ilimlerin tahsili için bir dirhem harcamak ve bir âlimin yetişmesine vesile olmak, binlerce defa nafile hacca gitmekten daha faziletli ve daha sevaptır.

Zira şeriat ilimlerinin öğretilmesinde bütün ümmet-i Muhammede fayda vardır.

Nafile hacda ise sadece haccı yapan kişiye menfaat vardır.

Bu tasavvuf, tarikat ve Islâmî şuurdan yoksun olan kimselerin hali şuna benzer: Devlet, halkının yoksul ve fakir olduğu bir vilâyetteki vatandaşların ihtiyacını karşılaması fakirlerine bakması, eğitim ve öğretimi için ilgili valiye bir ödenek gönderir. Ama vali, başkenti, bakanları, başbakan ve devlet başkanını çok sevidiği için. o parayı devletin emirleri doğrultusunda, vatandaşların geçim ve eğitimi için harcamak yerine; gidip başkentte, harcar ve bakan, başbakan ve devlet başkanına yakın olmak için harcarsa, o paranın hesabını ona sormazlar mı?

Demezler mi, “hangi yüzle yanımıza gelmektesin? Memleketinde insanlar açlıktan kırılırken, insanlar eğitim ve Öğretim göremez ve câhil kalırlarken sana verdiğimiz parayı hangi yüzle gelip, burada harcamaktasın?”

Tasavvuf büyükleri, mürşid-i kâmiller ve gerçek şeyhler hep böyle düşünmüşlerdir. Buna göre hareket etmişlerdir. İşte size Örnek:

Abdullah bin Mübarek Hazretleri, bir sene hacdan sonra rüyasında gökten inen iki melekten birinin diğerine:

-“Bu sene kaç kişi hacca geldi?” diye sorduğunu duydu.

Öbür melek: -“Altı yüz bin kişi”

-“Peki kaç kişinin haccı kabul edildi?”

-“Bunlardan hiç birinin haccı kabul edilmedi.” Diye cevâp verdi. Abdullah bin Mübarek Hazretleri meleklerin bu şekilde konuşmalarını işitince üzerime büyük bir sıkındı çöktü. Ağırlık bastı. Hayretler içinde kaldım. Neden sonra dedim ki:

-Bunca insan, bunca zahmet ve meşakkate katlanıp dünyanın her tarafından hacca geldiler. Çöller aşarak zor şartlarda yolculuk yaptılar. Büyük sıkıntılara katlandılar.

Evini barkını, çocuklarını, eşini, anne ve babalarını bırakıp bin bir çile ile Beytullâhı ziyarete geldiler… Bütün bu emekler boşa mı gidecek?

Bunun üzerine o melek:

–Bu sene hacca gelenlerin hiçbirinin haccı kabul edilmedi ama; hacca niyet edip gelemeyen bir Müslüman’ın sayesinde Cenab-ı Allah hepsinin haccını fazl-u keremiyle kabul etti.

Sordum:

-Kimdir o?

-Şam’da ayakkabı tamir eden Ali bin Muvaffak adında biri vardır. O hacca gitmeye niyet etmişti, fakat gidemedi. Lâkin haccı kabul edildi. Bu sene hacca gelen bu altı yüz bin hacı da ona bağışlandılar da hepsinin haccı kabul edildi. Hacılar ona dua

etsinler.

Ali bin Muvaffak Hazretlerinin bu dereceye ne ile ulaştığını meleklere soracaktım uykumdan uyandım…

Kendi kendime:

-Ali bin Muvaffak Hazretlerini ziyaret etmek üzerime vacip oldu. Gidip o zâtı ziyaret edeyim, hayır duasını alayım, dedim.

Arkadaşlarımdan ayrılıp Şam kafilesine katıldım. O büyük zâta biraz zemzem suyu yanıma alarak Şam’a gittim. Evini araştırıp buldum. Kapıyı çaldım. Bir kimse kapıya çıktı:

-Buyurun Efendim! Bir ihtiyacınız mı var?

-Adın ne, dedim.

-Adım Ali bin Muvaffak… Peki siz kimsiniz?

-Abdullah bin Mübarek.

Ali bin Muvaffak, Abdullah bin Mübarek adını işitince:

-“Çok şükür Allah’a evime iyi bir insan geldi. Herkesin kapısına gittiği yanına gidip duasını almaya çalıştığı âlim ve evliya benim gibi fakir, zelil ve hakir adamın evine geldi.” Diye bir sayha atarak sevincinden kendinden geçti.

Ayılınca gördüğüm rüyayı kendisine aktardım.

Haccının kabul edildiğini ve kendi haccı ile beraber altı yüz bin kişinin hac ibâdetinin de Cenab-ı Allah tarafından kabul edildiğini kendisine haber verdim.

Çok sevindi. Şükür secdesine kapandı. Ağlayarak Cenab-ı Allah’a şükür etti. Ellerime sarıldı…

Kendisine sordum:

-Bana nasıl hayırlı bir amel işlediğini anlat…

Cenab-ı Allah neden sana bu yüce dereceyi verdi.?

Ali bin Muvaffak hazretleri, ağlamaklı bir sesle:

-Ben ayakkabı tâmircisiyim…

Pek bir gelirim yok.

Zaten ayakkabı tamirine gelen insanların çoğu fakir olduğundan onlardan bırakınız fazla para almayı çoğundan hakkımı bile alamıyorum, içim Beytullah’ın aşkı ve Resûlüllah’ın sevgisi ile yanıp tutuşmaktaydı.

Hacca gitmek için tam otuz yıldır para biriktiriyordum.

Otuz senede üç yüz dirhem gümüş biriktirdim. Bu sene hacca gidecektim. Hazırlıklarımı yapıyordum. Kendimi tamamen haccın manevi havasına kaptırmıştım. Bir gece Komşumuzdan et kokusu geldi. Hanım hamileydi. Hanım benden et istedi. Geceleyin bütün kasaplar kapalıydı. Nereden et bulacaktım. Hanım bana:

-Git komşudan iste

-Ayıp olmaz mı?

-Canım et istiyor… Atalarımız “Komşu komşunun külüne muhtaçtır“, demişler.

Evimizde et piştiği zaman bende onlara gönderiyorum, diye diretti. Hanımın ısrarına dayanamadım. Gittim. Komşunun kapısını çaldım. Biraz etli yemek istedim. Komşum bana:

-Bizim yemeğimiz size helal değil.dedi.

Hayret ettim:

-Neden helal olmasın? Sen de Müslüman değil misin?

-Elhamdülillah Müslüman’ım.

-Mesele nedir?

Komşum yüzünü duvardan tarafa çevirip hüngür, hüngür ağladı. Neden sonra göz yaşlarını silerek ağlamaklı bir sesle:

-“Kardeşim Ali Efendi! ille de beni konuşturmak mı istiyorsun? Bizim yemeğimiz size helal değil haramdır. Çünkü bizim kazanımızda pişen et leş etidir… Üç gündür çocuklarım bir şey yememişlerdi. Bütün Şam şehrinde bir iş bulamadım. Kimse bana

iş vermedi. Çocuklar açlıktan halsiz bir hâle geldiler… Yemek yemek diye sayıklamaya başladılar. Onların iniltisi karşısında ne yapacağımı şaşırdım. Mecburen şehrin çöplüğüne gittim. Ölü bir hayvan leşi gördüm. Zaruret miktarınca ondan bir parça

kesip getirdim. Onu pişiriyorum çocuklar açlıktan ölmesinler diye….”

Komşumun bu konuşmaları karşısında ben kendimden utandım.

İnsanlığımdan utandım. Müslümanlığımdan utandım. Hacca niyet etmemden utandım.

“Yanındaki komşusunun aç olduğunu bildiği halde karnını doyurup yan gelip yatan bana iman etmiş değildir.” Diyen peygamber efendimizden utandım. Hemen eve koştum. Otuz yıldır biriktirmiş olduğum hac parasını ve un, pirinç, mercimek, bulgur, yağ ve şeker gibi yiyecekleri alıp komşuma götürüp verdim. Hanım sordu:

-Hacca nasıl gideceksin?

-Ağladım, dedim. Komşum aç ve sefil iken ben hangi yüzle hacca gidebilirim?

Hangi yüzle Lebbeyk Allahümme lebbeyk. diye bilirim?

Hangi yüzle Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v)in huzuruna gidebilirim?

Benim de haccim bu olsun….

(Evliyalar Ansiklopdesi: c. 1,s. 158,)

Bu hadiseden büyük dersler alan Abdullah bin Mübarek hazretleri, yine bir sene hacca giderken bir çöplüğün yanından geçiyordu.

Orada yerde Ölü kuşu alan bir kızcağız gördü. Kıza yaklaştı, sordu:

-Kızım ölü kuşun eti yenmez. O’nu ne edeceksin?

Kızın yüzü kızardı. Utancından onun yüzüne bakamadı. Yere bakarak:

-Benden başka bir kardeşim daha var. Yoksuluz. Bir şeyimiz yok. Üç gündür açız. Biz aslında zengindik. Babamızın malı vardı.

Öldürdüler. Mallarımıza el koydular. Talan ettiler. Çalışacak yaşta olmadığımız için ancak çöplüklere geliyorum burada yenilecek ne bulursam alıp eve götürüyorum. Ölmemek için ölü hayvan etine tenezzül ediyorum.

Gözleri yaşaran Abdullah bin Mübarek hazretleri elindeki, bin altından kırkını geri memleketine dönmek için ayırdı.

Geride kalan dokuz yüz altmış altını da kıza verdi.

Arkadaşlarına:

-Geri dönüyoruz. Bu sene ki haccımız bu olsun.

Ümmet-i Muhammed çöplüklerde ölü hayvan eti toplarken bizim hacca gitmemiz uygun olmaz, buyurdular.

Ve O sene hacca gitmeden yarı yoldan geri döndü.

(Evliyalar Ansiklopedisi: c. 1, s. 159)

Anadolu Evliyalarından Beyzade Efendi, bir sene hacca gitmeye karar verir… Hac için yolculuğa çıkma zamanını kararlaştırdılar. Eş ve dostları ile vedâlaştı. Tam hac yolculuğuna çıkacakları haftalarda eşi hastalandı. Bir gün hanımı yatakta yatarken dışarıdan et kokusu geldi. Kocasına seslendi:

-“Efendi! Şu kızarmış et kimlerde pişiyorsa git benim hatırım için bir parça isteyiver.

Canım çekti. Beyzade Efendi:

-“Hatun! Senin isteğin et olsun çarşıya gideyim sana etin ve kebabın en iyisini getireyim. Kadın ısrar etti:

-“Hayır istemem…. Ben sadece kokusu burnuma hoş gelen bu eti istiyorum. Beyzade Efendi diretir:

-“Hanım çok şükür varlıklıyız. Gidip fakir bir komşudan et istemek bize yakışmaz… Bizim onlara vermemiz lazım… Kadın:

-“Ben hastayım, canım kokusu burnuma hoş gelen o eti istedi… Eğer bana biraz merhametin varsa git komşulardan o kızarmış eti bana iste.

Beyzade Efendi mecburen utana utana komşunun kapısına gitti… Kapıyı kendisine açan komşu kadına durumu anlattı. Komşu kadın:

-“Bu eti size veremem?

-Neden?

-Bu et size haram?

-Ya size?

-Helal.

-Neden?

-Efendim! Üç günden beri çoluk-çocuk açız… Çocukların ağlamalarına fazla dayanamadım. Haram olan bir necis eti getirip pişirerek onları oyalamaya çalışıyorum…

Beyzade Efendi evine koşar. Hac için ayırmış olduğu paranın büyük bir kısmını getirir kadına verir. Geri kalan parasını da çevresindeki fakirlere ve ilim talebelerine dağıtır.

Bütün parasını dağıtarak fakir hale düştüğü için üzerinden haccın farziyeti düşer.

Bir hafta sonra Harputlular hacca giderken Beyzade Efendi gitmedi. Sebebini de açıklamadı. Arkadaşları bin bir zorluklarla Mekke-i Mükerremeye vardıklarında Beyzade Efendi’yi orada gördüler. Her yerde onu önlerinde gördüler… Haline şaştılar.

Bir mâna veremediler. Hacılar Harputa döndüklerinde durumu kendisine sordular. 0:

-Siz Ka’beye hep yürümekle mi varıldığını sanırsınız?

-Peki bu dereceye nasıl yükseldiniz?

-Hayır ve hasenat yüzünden….

Beyzade Efendinin bu hadisesinden sonra Harput’ta bir fakir hiçbir zaman muhtaç duruma düşmedi. Zenginler, fakir aramak için yarıştılar… Zekat ve sadaka verecek fakir bulamadıkları zaman bile oldu. (Evliyalar Ansiklopedisi: c. 4. s. 75)

İbret almak lazım.

Mütercim.
Kaynak : Kenzu’l-Ummâl: 21049,
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/201-206.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hac İbadeti, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

SÜFYÂN-I SEVRÎ HAZRETLERİNDEN NASIHATLAR

Posted by Site - Yönetici Aralık 28, 2014

SÜFYÂN-I SEVRÎ

SÜFYÂN-I SEVRÎ HAZRETLERİNDEN NASIHATLAR

“Ey kardeşim! İlmi, amel etmek için öğren. Alimlere karşı övünmek, cahillerle münâkaşa etmek, zenginlerin yemeğinden yemek veya fakirlerin sana hizmet etmesi için ilim öğrenme.

İlminden, ancak amel ettiğin senin lehine, amel etmediğin ise aleyhinedir.

Zamanımızda hayır yolunda olanlar garib olur. Bundan dolayı üzülme. Rabbinin yolunda dosdoğru devam et. Eğer böyle yaparsan Allâhü Teâlâ sana yardımcı olur, Cebrâil ve sâlih mü’minler de dostun olurlar. Başkalarının ayıplarını araştırmak yerine kendi ayıplarınla meşgul ol. Ömrünü, âhiretin için değil de dünya için harcadığın zaman üzül. Sırtına yüklediğin günahlar için çok ağlarsan kurtulursun. Hayırdan ve hayır ehlinden usanma, onlardan uzaklaşma. Onlar, senin için diğer insanlardan daha hayırlıdır.

Cahillerden ve onların boş ve batıl işlerinden uzaklaş. Cahillerle dost olanlar -Allâhü Teâlâ’nın rahmetiyle korudukları hariç- kurtuluşa eremez.

Sâlihlere kavuşmak istersen, sâlihlerin amellerini işle. Dünyadan payına düşenle yetin.

Seni unutmayan Rabbini sen de unutma. Yaptığın her şeyi takip edip yazan, gizli ve açıkta seni gözetleyen Allâhü Teâlâ’nın vazifeli meleklerinden gafil olma.

Şah damarından daha yakın olan Allâhü Teâlâ’dan hayâ et. Muhtaç ve hakîr olduğunu iyi bil.

Sen bugün varsın, yarın yoksun. Ölümün geldiğini farzet. Gâfil ve cahiller gibi gaflete düşme. Kendin için çok ağla. Eğer düşünürsen gülmen için bir sebep yoktur.

Allâhü Teâlâ, “(Ey gafiller!) Siz gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz.” (Necm sûresi âyet 60) buyurarak gülenleri fakat akıbeti için ağlamayı terk edenleri yermiştir.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Nasihat, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Yarasa Kuşunun….

Posted by Site - Yönetici Aralık 27, 2014

Yarasa Kuşunun....,yarasaa

Yarasa Kuşunun….

Yahudîler. İsa Aieyhisselâm’dan yarasa yaratmasını istediler.
(Bunun sebep ve hikmeti şudur:) Çünkü Yarasa mahlûkatın en acâib yaratıklarındandır. Yarasanın acaipliklerindendir:
1. Yarasanın eti ve kanı var.
2. Kanatları olmadan uçar.
3. Hayvanların doğumu gibi doğum yapar.
4. Diğer kuşların yumurtlamaları gibi yumurtlamaz.
5. Yarasanın memeleri var.
6. Yarasanın memelerinden süt çıkar.
7. Yavrusunu süt ile besler.
8. Yarasa, gündüzün aydınlığında ve gecenin karanlığında görmez.
9. Yarasa yirmi dört saatte sadece iki saat görür.
10. Güneşin batımından sonra bir saat kadar ve fecrin doğumundan sonra tam sararıncaya kadar bir saat görür.
11. Yarasa insanın gülmesi gibi güler.
12. Yarasa, kadınların hayız görmeleri gibi hayız görür.
13. (Yaranın dişleri var.)
14. (Yarasanın kulakları var.)
15. (Yarasa dört ayaklı hayvanların bevl edişleri gibi bevil yapar

Mü’cizeye Sihir Dediler

(Yahudilerin isteği üzerine İsa Aleyhisselâm çamurdan Yarasa yaptı ve Yarasa uçtu gitti.) Bunu gören Yahudiler güldüler ve: -“Bu bir sihirdir!” dediler.

” Bunlardan başka daha bir hususiyetleri vardır.
Yarasanın akrep ve yılan sokmalarına – zor doğumlara, felçliğe, nefes darlığına, inmeye, benzer’ bir Çok hastaIlklara faydalı ve şifâ olan havassı vardır.

Kaynak : Hayatü’l-Hayevânü’l-Kübrâ: c. 1, s. 284, Şeyh Kemâleddin eddemiri.
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/177.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z İsa, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

KUR’ÂN-I KERÎM ŞİFÂDIR

Posted by Site - Yönetici Aralık 26, 2014

Allah lafzi kuran

KUR’ÂN-I KERÎM ŞİFÂDIR

İmâm Abdurrahmân el-İskâfî’ye (rh.),

Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan fakat manasını bilmeyen kimseye okuduğunun faydası var mıdır?” diye soruldu. Şöyle cevap verdi: “Bir hasta düşünün. Kendisine bir ilaç verilse, fakat onun ilaç olduğunu bilmese ve içse, bu ilacın faydası olur mu olmaz mı?” “Elbette olur” dediler.

İşte bu da aynı onun gibidir. Hatta hasta olan bir kimseye Kur’ân-ı Kerîm’in faydası ilacın faydasından daha çoktur.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kur`anı Kerim, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Abdurrahman İbn Ebi Bekir

Posted by Site - Yönetici Aralık 25, 2014

Ashab,Ashabi kram,Sahane,SA'D İBN UBADE

Abdurrahman İbn Ebi Bekir

Sonuna kadar kahraman

İşte bütün derinlik ve boyutlarıyla Arabların karakterini açıkla­yan bir tablo…

İlk mü’mindi. Sadece kendi modelinde bir imanla Allah’a ve Resulüne iman eden Sıddîk’tı. Mağaradayken o, ikinin ikin-çişiydi. O, kavminin dinine ve Kureyş’in putlarına karşı yalçın kayalar gibi direnmişti!…

O, Bedir’e müşrik askerleriyle birlikte savaşmak üzere çıkmıştı…

Uhud’da da yine, Kureyş’in müslümaniarla. çarpışmak için savaşa getirdiği okçuların başındaydı…

İki ordu karşılaşmadan önce, adet olduğu üzere karşılıklı düello başladı…

Abdurrahman müslümanlardan, kendisiyle düello edecek birisini davet etmek üzere ortaya atıldı…

Babası Ebû Bekir Sıddîk [r.a.] oğluyla düello etmek için ona doğ­ru fırladı. Fakat Peygamber [s.a.v.) onu tutup babasıyla oğlunun dü­ello etmesine engel oldu…

İnancına mutlak bağlılığın asil bir arabi tarif ettiği kadar hiçbir şey onu tarif edemez.

O bir dine veya kesin kanaat getirdiği bir fikre inandığı zaman artık ondan kurtulmanın hiçbir yolu yoktur. Ancak hile ve sahtelik ol­madan aklını ve ruhunu dolduran yeni bir inancın onu yerinden uzak­laştırması müstesnadır.

Abdurrahman’ın babasına ofan saygısına, onun akıllılığına, ruhu­nun ve ahlâkının büyüklüğüne tam güvenine rağmen, inancına bağlılığı babasının kendisine üstünlüğünü kabul ettirmeye devam etti, ama babasının müslüman olması onu babasına uymaya teşvik etmedi.

Böylece o, kanaat ve inancının sorumluluğunu yüklenerek, Ku­reyş’in İlâhlarını savunmak; ölümden korkmayan mü’minlerle, onla­rın sancakları altında döğüşmek üzere yerinde durmgya devam etti…

Bu tip asil ve güçlülere mesafe uzasa da hakkı gizli kalamazdı…

Onların cevherlerinin asilliği, açıklık ve samimiyetlerinin nuru, en sonunda onları doğruya götürür ve onları doğrulukla, iyilikle bir­leştirir.

Bir gün kaderin saati Abdurrahman İbn Ebî Bekir es-Sıddîk için yeni bir doğumu ilan etmek için çaldı…

Hidâyet lâmbaları onun ruhunu aydınlattı ve ondan Cahiliyye’nin miras bıraktığı bütün karanlık ve sahtelikleri silip süpürdü, O etra­fındaki bütün varlık ve eşyalarda tek olan Allah’ı gördü. Allah’ın hi­dâyeti gölgesini onun gönlüne ve ruhuna yerleştirdi. İşte artık o da müslümanlardandı!…

Hemen ResûlüEİah’a (s.a.v.) gitmek ve hakk dinine girmek üzere kalktı.

Oğlunun Resûlüllah’a (s.a.v.) biat ettiğini görünce memnuniyet ışığının altında Hz. Ebû Bekir’in yüzü parladı.

O, küfründe mertti. İşte bugün o, mertler gibi müslüman oluyor­du. Onu, ne bir arzu itiyor ne de bîr korku sürüklüyordu. Ancak bu, Allah’ın hidâyetinin ve tevfikinin ona götürdüğü doğru bir inançtı.

Abdurrahman daha önce kaçırdığı şeyleri, Allah’ın elçisinin ve mü’minlerin yolunda en son gayreti sarfetmek suretiyle tamamlama­ya başladı.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) ve ondan sonraki halifelerin günlerinde Abdurrahman hiçbir savaştan ve meşru hiçbir cîhâddan geri kalma­mıştır.

Yemame gününde onun büyük bir kahramanlığı vardır… Onun azim ve kahramanlığının Müseylime ve mürted ordusuna karşı çarpış­mayı kazanmada büyük bir rolü olmuştur. Hatta o, Müseylime’nin akıl hocası, mürted ordusunun içinde saklandığı kalenin en önemli yerle­rini kuvvetiyle koruyan Muhakkim ibnu’l-Tufeyl’in de işini bitiren kim­sedir. Muhakkim, Abdurrahman’ın darbesiyle düşüp etrafındakiler dağflınca kalede müslümanların içeriye daldığı büyük ve geniş bir ge­dik açılmıştı…

Abdurrahman’ın özellikleri İslâm’ın gölgesinde daha da parla­mıştı…

Onun inancına bağlılığı, doğru ve hakk gördüğü şeye tabi olma­ya kesin kararlılığı, sinsiliği ve dalkavukluğu reddetmesi…

Bütün bu huylar onun şahsiyetinin ve hayatının özü oldular ve bir arzunun veya bir korkunun te’siriyle asla ondan ayrılmadılar. Hat­ta, o korkunç günde, Hz. Muâviye’nin kılıç zoruyla Yezid’e biat’ı ka­rarlaştırdığı gün bile… Hz. Muâvîye Medine’deki valisi Mervan’a biat mektubunu yazdı ve onu camide müslümanlara okumasını emretti.

Mervan emredileni yaptı. Mektubun okunması biter bitmez Ab-durrahman İbn Ebî Bekir, camiye hakim olan korku ve endişeyi işiti­len bir delile ve açık bir mukavemete çevirmek için ayağa kalktı. Şöyle konuştu:

«— Vallahi, sîz Muhammed ümmeti için iyileri istemediniz, fa­kat siz onları Bizans hükümdarlarına çevirdiniz… Ne zaman bîr Bi­zans hükümdarı olsa, başka bir Bizans hükümdarı ortaya çıkar!»

Abdurrahman o anda, eğer Hz. Muavîye bu emrini icra eder, mil­letin idarecisini, vasıtasıyla seçtiği şuranın İslâm’daki hükmünü, ba­badan oğula ve tesadüfle, millete Kayser’den sonra bir başka Kay-ser’e uymayı mecbur kılan Kayserlik ve Kisrahk haline getirirse İs­lâm’ın başına gelecek bütün tehlikeleri gördü!…

Abdurrahman, bu sözlerle Mervan’ın yüzüne belâları haykırınca başlarında, Hz. Hüseyin İbn Ali, Abdullah ibnu’z-Zübeyr ve Abdullah îbn Ömer’in bulunduğu bir grup müslüman onu destekledi…

Sonra, Hz. Muâviye’nin kılıçla almaya karar verdiği bu biat kar­şısında, Hz. Hüseyin, ibnu’z-Zübeyr ve İbn Ömer’i (Allah onlardan razı olsun) susmaya mecbur eden zorlayıcı durumlar ortaya çıktı.

Fakat Abdurrahman İbn Ebî Bekir bu biatin batıl olduğunu açıkça söylüyordu. Hz. Muâviye birisiyle, ona yüz bin dirhem gönderdi. Bu parayla onun gönlünü almak istiyordu. Sıddîk’ın oğlu paraları fırlatıp, Hz. Muâviye’nin elçisine şöyle dedi:

«— Ona git ve şöyle söyle: Abdurrahman dinini dünya karşılığın­da satmıyor… »

Bundan sonra, Hz, Muâviye’nin Medine’ye gelmekte olduğunu öğrenince, hemen orayı terkedip Mekke’ye gitti…

Allah diledi ki ona böyle davranılmak ve kötü karşılanmak ye­terli olsun…

O, Mekke tepelerine varıp orada bir süre kaldıktan sonra Allah’a kavuştu…

Müslümanlar onu omuzlar üzerinde Mekke’nin yüksek tepesine taşıdılar ve onu Cahiliyye devrine de, müslümanlık devrine de şahit olan toprağın altına gömüldü!.

Onun müslüınanlığı doğru, hür ve cesur bir kimsenin müslüman-lığıydı… [1]

——————————————————————————–

[1] Halil Muhammed Halil, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/70-73.

Kaynak : Sahabe Hayatından Tablolar

Posted in Ashab-ı Kram, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Medine-i Münevvere’nin Faziletleri

Posted by Site - Yönetici Aralık 24, 2014

Medine-i Münevvere’nin Faziletleri

Medine-i Münevvere'nin Faziletleri

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Medine Resimleri, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Âhir Zamanın Deccâlleri

Posted by Site - Yönetici Aralık 24, 2014

Deccal,daccal,Âhir Zamanın Deccâlleri

Âhir Zamanın Deccâlleri

Şeyh Ali Dede Efendi (k.s.) hazretleri, “Es’iletü’l-Hikem” isimli kitabında buyurdular:
-“Deccallar ve Deccalların ümmet arasında zuhuru hakkında varid olan Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hadis-i şeriflerinde hiç şüphesiz ilim ehlinin katında muhakkak ki Deccallar, halkı saptıran imamlar (önderler, reisler ve şeyhler)dir.
Hiç şüphesiz bu zamanın tasavvuf ehli ve müteşâyihleridir. (Şeyh olduklarını söyleyen, gerçek evliya olmadan baba ve dedelerinin şeyhliğiyle şeyhlik iddia edenler zamanın deccallarıdır.)
Bu asrımızda deccal olan mutasavvıf ve şeyhleri müşahede etmekteyiz. O deccâl şeyhler nerede olurlarsa olsunlar; Allâhü Teâlâ hazretleri onları katletsin ve kahretsin!”

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 7/131.

Müteşâyihlerin bu hakikat ve beyanlardan ibret almaları gerekir. Şeyh olduklarını söyleyen ve halkı çevresine toplayan kişilerin bundan ders almaları lazımdır, Gerçekten herkes kendisini çok iyi bilmektedir.

Bu gün. dedelerinden birinin büyük evliya, alim, sofu veya mürşid-i kâmil olmasını ileri sürerek, dedesinin ocağına oturduğunu iddia ederek; şeyhlik kisvesini bürünüp halkı çevresine toplayan kişiler, “Deccâl” olmamak için, sahte evliyalık ve şeyhlikten dolayı tevbe ve istiğfar etmelidirler. Çünkü herkes kendi kendisini bilir. Tanır. Kendisinin manevî derecesini bilir. Madde hırsından manâya dönmelidirler… Şeyhtir, ocaktır ve evliyâ’dır, babaları ve dedeleri şöyle büyük insanlardı diyerek sahte şeyhlere bağlanan câhil ve saf Müslümanlar da bu hadisede büyük dersler vardır.
Onların evliya zannettikleri kişiler, hakikatte deccâl’dir. Allah’ın düşmanıdır. Ne büyük tehlike!
Allâhü Teâlâ bizleri, deccâl olan müteşâyihlerin şerrinden ve fitnesinden muhafaza etsin! Âmin… Mütercim.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: