Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 24 Eki 2014

Ezan Ümmü Sıbyân Hastalığına Şifâdır – Ümmü Sıbyân Hastalığı Nedir ?

Posted by Site - Yönetici Ekim 24, 2014

Ezanın Fazileti,Ümmü Sıbyân Hastalığı Nedir

Ezan Ümmü Sıbyân Hastalığına Şifâdır

Yeni doğan sabînin bir kulağına ezan ve diğer kulağına da kamet okunursa, o çocuk “ümmü sıbyân” dan emin olur.

Kendisine ümmü sıbyân musallat olduğu zaman kulağına ezan ve kamet okunursa, çocuk şifâya kavuşur.

Ümmü Sıbyân Hastalığı Nedir ?

Ümmü Sıbyân, yeni doğan çocuklara musallat olan ve onlara korku veren, onları bayıltan ve hatta ölümlerine sebeb olan kötü bir yeldir.
Buna Arapçada “Yaşlı nine” de denilir. Farsça ise buna “yedi günlük” denilir.

Ümmü Sıbyân, “teb’â”dan ayrı bir şeydir. Kendisine teb’â denilen şey, kadınların rahimlerinde bulunan ceninleri, teşekkül etmiş olan çocuklara daha annesinin karnında iken kendilerine musallat olup, öldürüp, düşürür.
Teb’â ile ilgili geniş gilgi için “Kitabu’r-Rahmeh fıt-Tıbbı vel-Hikmeh” sayfa 242‘ye bakınız.
Ummü Sıbyân canlı olarak doğan ve hayatta olan çocuklara musallat olur. Daha yeni doğan yedi günlük çocuklara musallat olduğu için kendisine sabilerin annesi manâsında “ümmü sıbyân” denildi. Bu hastalığın sebepleri ve bundan şifâ bulmanın yollan ve daha geniş bilgi için; İmam Celâleddin Suyûtî hazretlerinin. “Kitabü’r-Rahmeti fit-Tıbbi ve’l-Hikmeti, s. 249 ve devamına bakınız.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/602.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Rüya, Ölümün Kardeşidir…..

Posted by Site - Yönetici Ekim 24, 2014

Rüya, Ölümün Kardeşidir.....

Rüya, Ölümün Kardeşidir…..

RÜYADA KEŞİF YOLU İLE ÖLÜLERİN HALLERİNİN BİLİNMESİ

Basiret nurları, kesin olmayan bir şekilde ölülerin hallerini, mü’min ve dinsiz olarak bölünmelerini bize bildirir. Fakat kesin olarak şu veya bu kişinin hali asla keşfedilemez. Çünkü biz, şu veya bu kişinin, diyelim ki; Ahmet ile Mehmet ‘in imanlarını inansak da, son nefeste nasıl öldüklerini bilemeyiz. Dış görünüşe aldanmak da hiçbir değer taşımaz. Çünkü takvanın yeri kalptir. Kalp ise, o kadar kapalıdır ki, değil bir başkası, sahibi bile keşfedemez. Gizli takva olmadan dış görünüşe göre hüküm verilemez.
Çünkü Kur’anda: “Hz. Allah, ancak seçkin kimselerin amelini kabul eder.” diye buyrulmuştur. Ahmet veya Mehmet ‘in hükmü, ancak onu ve onun üzerinde olan olaylar, müşahede ile bilinir. insan öldüğü vakit , dünya âleminden gayb ve melekût âlemine göç eder. Bundan sonra ölü, artık dünyada olduğu gibi baş gözleriyle değil, basiret gözü ile görür. Bu göz, her insanın kalbinde vardır. Fakat dünyanın zevkleri ve insanın şehvetleri her insanın kalbinde bulunan basiret gözlerine bir örtü çeker, göremez hale gelmesine sebep olur. O perde, kalp gözünden kalkmadıkça, melekût âlemindeki sırları bilemez, göremez. Bu perde, sadece peygamberlerde yoktur. Bu yüzden melekût âleminde olduğu için, peygamberler onun durumundan haber verirler. Bunun içindir ki, Resulullah Efendimiz, kabrin, kızı Zeynep ile Muaz’ı sıkıştırdığını görmüş tür. Yine Resulullah Efendimiz, Cabir’in babasının öldükten sonraki durumunu müş ahede edip Cabir’e haber vermiştir.
Bu gibi durumlar, ancak peyg amberlere ve Allah ‘ın velilerine mahsustur.
Bizler için de çok zayıf bir şekilde müşahede imkanı vardır. Görülen bazı rüyalar bunun en iyi örneğidir.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:
İyi ve salih rüya, Peygamberliğin kırkaltı alametinden biridir.
Kuşkusuz bu da bir keşiftir. Ancak kalpten perdeyi kaldırmak gerekir.
Bunun için, sadece salih ve sadık kimselerin rüyalarına itimat edilir. Çok yalan söyleyenin, fesadçılık yapanın, isyan edenin rüyasına güvenilmez.
Nasıl inanılsın? Çünkü kalbi kararmıştır.

Sevgili Peygamber Efendimiz uykunun temiz olması için abdestli olarak uykuya yatılmasını tavsiye etmişlerdir. Bu da, iç temizliğinin bir işaretidir.
Zaten asıl olan, iç temizliğidir. Dış temizlik, iç temizliğin kemalindendir.
İnsanın içi temizlenip parladığı zaman, ilerde olacak şeyler, kalbin gözü (basiret nuru) ile görülür. Nitekim sevgili Peygamber Efendimize, Mekke’yi fethedip oraya gireceği rüyasında gösterilmişti.
Bunun içinde:
Andolsun ki, Allah Resulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu doğrulamıştır.” (Feth Sûres i, ayet : 27) ayet -i celilesi indirilmiştir.
Rüya ve geleceği uykuda bilmek; Allah-ü Teâlâ’nın şayan-ı hayret bir sanatı ve insanoğlunun garip yaradılışı icabıdır. Rüya, melekût âleminin en açık delillerindendir. Fakat ne yazık ki, insanlar kalbin ve âlemin diğer acayip hallerinden habersiz oldukları gibi, rüyanın garip hallerinden de habersiz ve gafildirler. Rüyanın hakikati hakkında konuşmak, mükaşefe ilminin inceliklerinden olduğu için, mümkün değildir. Ancak mümkün olan bir misali aktarmak yerinde olacaktır:
Kalp, varlık ve eşya âleminin asıllarını gösteren bir aynaya benzer. Allah-ü Teâlâ’nın yaratacağı her şey, yine kendi yaratığı olan Levh-i Mahfuz’da saklıdır. Levh-i Mahfuz, Kur’an-ı Kerim’de olduğu gibi “İmam-ı Mübin, Kitab-ı Mübin” isimleriyle de anılır. Olmuş ve olacak her şey orada mevcut tur, orada yazılmıştır. Fakat bizim bu gözlerle onu görmenin imkanı yoktur. Levh-i Mahfuz’un bir kemik, bir tahta veya kağıt parçası olduğunu, içindeki yazılanların bizim yazıların cinsinden olduğunu sanmayınız. Kesin olarak bilinmesi gereken husus , Levh-i Mahfuz’un bizim bildiğimiz şekilde levhalara, kitabının da bizim kitaplara benzemediğidir. Bunu bir örnekle açıklamak mümkündür. Mukadderatın Levh-i Mahfuz’daki yazısı, Kur’an-ı Kerim’in hafızların kafasına yazılmasına benzer. Hafızlar, Kur’an okurken kafalarına bakarak okurlar. Çünkü Kur’an, onların kafalarında yazılıdır.
Oysa, onun beyni parçalansa bile, tek harfi dahi bulunamaz. Bu örneğe bakıp, Levh’in yazılarını da bu şekilde anlamak gerekir. Yoksa başka şeklide açıklanmasının imkanı yoktur.

Levh’in kendisi de bir aynaya benzer. Bunun sûret ve şekiller ona işlenmiş , nakşedilmiştir. Eğer bir aynanın karşısına diğer bir ayna getirecek olursanız, o aynadaki sûretlerin diğer aynayada aksettiğini görürsünüz. Fakat araya bir perde gerseniz, o vakit ayna görüntü alamaz. İşte kalp de, karşıki aynada olanları kabul eden bir ayna, levh de bütün varlıkların kendisinde bulunduğu bir aynadır.

Kalbin şehvet ve şehevi duygular ile uğraşması, onun melekût âleminde bulunan Levh-i Mahfuz’daki şeyleri görmesine engel olur. Eğer bir rüzgar esip de o basiret gözünün önündeki perdeyi kaldırırsa, melekût âleminin sırlarından bazı şeyler, kalpte parlar. Bu bazen devam ederse de, bazen bir şimşek gibi gelip geçici olur. Yine uyanık olduğu müddetçe dünya âleminden olan şeylerle meşgul olduğundan melekût âleminden gafil durumdadır. Çünkü dünya ve dünyalık şeyler, melekût şeyler, melekût âleminin önünde bir perde teşkil ederler.

Kişi, uykuda iken, melekût âleminden bazı şeyler görebilir. Çünkü uyku, tüm duyuların durması ve kalp ile ilişkilerini kesmesi demektir. Uyku ve hayalden temizlendiği vakit , Levh ile kendi arasındaki perde kalkar. İki ayna arasındaki perde kalktığı zaman, diğer aynada olan şeylerin bazısı öteki aynaya nasıl aksediyorsa, kalp ile Levh arasındaki perde de ortadan kalktığı zaman Levh’den bazı şeyler de kalbe akseder. Uyumakla duyuların işlemediğini söylemiştik. Fakat uyku, her ne kadar duyulara engel oluyorsa da, hayal kuvvetinin hareket geçmesine engel olamaz. Hayal kuvveti, Levh-i Mahfuz’dan kalbe aksedenleri hemen alır ve onu bir misal ile hikaye eder. Bu hayalde, saklı olarak kaldığı için, uyandığı zaman da, ancak hayalinde kalan şeyleri hatırlar. Rüya tabir eden kimsenin, gördüğü şeyler ile bunu hayalleri arasında bir ilişki kurması gerekir.

Bunun için bir örnek yeterlidir.
Adamın biri ibn-i Sirin’e gelip şöyle der:
Bir rüya gördüm. Rüyamda elimde bir mühür vardı. Bu mühürle erkeklerin ağızlarını, kadınların ise edep yerlerini mühürlüyordum. Bunun ne demek olduğunu bana tabir edebilir misin?
Bunun üzerine İbn-i Sirin şöyle sordu:
Sen ramazan günlerinde sabah ezanı okuyor musun?
Adam da “Evet” deyince, rüyanın tabiri kendiliğinden ortaya çıkar. Zaten herhangi bir kapı veya yazıyı mühürlemek, yasaklamaktır. Yani artık bitti, içeri girilemez, demek ir. Mühür bunun için kullanılır. Adam da ezan okumakla, oruç tutanların yeme içme münasebetlerini yasaklamış oldu.
Levh-i Mahfuz’dan kalbe keşfedilen müezzinin halidir. Bu da, müezzinin sabah ezanını okumasiyle, insanları yiyip içmekten men etmesidir. Fakat hayal, bu mananın asıl ruhu olan hatm (mühürlemek) ile, bunu zaptetmiştir.
Zaten uykuda diğer beş duyu durduğu için, hatırda ancak hayalin düşündüğü Sûret kalır. İşte bu anlat tığımız, rüyanın acaib hallerinden sadece küçük bir parçadır.

Ölümün acaib halleri ise anlatmakla bitmeyecek kadar çoktur. Çünkü rüya, ölümün kardeşidir. Uyku; gayb (bilinmeyen, gelecek) âleminin perdesini kaldırmakta zayıf bir yönden de olsa ölüme benzediği için, bu sayede gelecekteki olanları insan bilebilmektedir. Peki, ya tamamen perdeyi yırtıp ortadan kaldıran ölüme ne dersiniz? İnsan ölür ölmez, ya çeşitli azaplarla kuşatılmış olduğunu görür, ya da sonsuz nimetlere garkedildiğini görür.

Ölürken cehennemdeki yerleri münafık ve Kâfirlere gösterildiğinde, onlara: “Andolsun ki, sen (dünyada iken) bundan gaflette idin. İşte aradaki perdeyi kaldırıp açtık. Bugün gözlerin ne kadar keskindir.” (Kaaf Sûres i, ay et : 22) denir.
Sonra da şöyle denir:
“(Peki) budamı büyü? Yoksa siz (dünyada olduğu gibi kendinizi büyük gördünüz de ondan mı) göremiyorsunuz? Girin oraya. İster dayanın, ister dayanmayın. Sizin için birdir. Siz, ancak yapmış olduklarınızın cezasına çarptırılıyorsunuz.” (Tûr, Sûres i, ayet : 15, 16).
Bunlara işaret olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuş tur.
Oysa (o gün) onlar için Allah’tan hiç de zannetmeyecekleri birçok şeyler yaratılmıştır.” (Zümer Sûres i, ayet: 47).

Bilginlerin en bilginine, hikmet sahibi olanların en hikmetlisine ölüm sonrasında öyle şeyler keş fedilmiştir ki, o ana kadar aklından ve hayalinden bile geçmemiştir. Aklı başında olan kimsenin sadece o anın hatırasından başka bir düşüncesi olmasa bile tüm ömrünü o hallerin açığa çıkacağı gün için düşünerek geçirmesi yeterdi.

Bütün bunca tehlikeler önümüzde bizi beklerken, bizim hala gaflet uykusunda uyumamız gerçekten şaşılacak durumdur. Kuşkusuz bundan daha şaşılacak olanı da, bir gün hepsinden ayrılacağımız halde mal, evlat ve her türlü servetleri zevkle sevmemizdir.

Cebrâil (A.S.)’in Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’e “Kimi seversen sev, ergeç ondan ayrılacaks ın. Ne kadar yaşarsan yaşa, sonunda öleceksin. İstediğin şekilde nasıl amel edersen et , sonunda muhakkak karşılığını bulacaksın.” demesi bunun en açık belirtisidir.

Nerede kalbine böyle söylenecek olan bir kimse daha? Kuşkusuz, bu gerçek, iman keşfi ile kimin kalbine keşfolunursa, o kimse dünyada bir yolcu gibi yaşar. Maddi hiçbir şeyi olmadığı gibi, bir sevgili ve dostu da olmaz. O tek sevgili, dost olarak Allah ‘ı seçmiştir. kendine. Sevgili Peygamberimiz de, Cebrâil’in kendisine söylediklerine karşı şöyle cevap buyurmuş lardı.
Eğer ben, kendime dost edinmiş olsaydım, Ebû Bekir’i dost edinirdim. Fakat arkadaşımız Ebû Bekir, Allah ‘ın dostudur. Ve bu dostluk da kendisi için yeterlidir.

Kaynak : Kimya-i Saadet – İmam-ı Gazali

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kimya-i Saadet - İmam Gazali, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: