Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Mayıs 2014

Şakîk-i Belhî’den

Posted by Site - Yönetici Mayıs 23, 2014

Şakîk-i Belhî'den

Şakîk-i Belhî’den

Şakîk-i Belhî (r.h.) buyurdular:
-“İnsanlar, benim meclisimden üç sınıf üzere kalkarlar:
1- Halis kâfir,
2- Katıksız münafık,
3- Samimî mü’min…
Bu şundandır; (insanlar meclisime gelirler) ben, onlara Kur’ân-ı kerimi tefsîr ederim. Allâhü Teâlâ hazretlerinden âyetlerini naklederek söylerim, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden hadis-i şerifleri rivayet ederek söylerim.
Bu konuda beni tasdîk etmeyen (söylediklerime inanmayanlar) mahza kâfirdirler.
Söylediklerimden kalbleri daralan (ve sıkılanlar ise) münafıklardır.
Kim yaptıklarına pişman olur, ve bir daha günah işlememe-ye azmederse; işte o kişi, ihlâslı mümindir.,.

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/ 103
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İman, İslam Alimleri | Leave a Comment »

Telkin Verilirken Neden Annelerin İsmi İle Çağırılırlar.?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 22, 2014

kabir,mezar,olum,cenaze,Telkin Verilirken Neden Annelerin İsmi İle Çağırılırlar.

Telkin Verilirken Neden Annelerin İsmi İle Çağırılırlar.?

Isa Aleyhisselâm annesine nispet edildiği için; insanlar kıyamet gününde annelerinin ismiyle çağırılırlar.
Definden sonra telkin hadisi de buna delâlet eder.
Definden sonra verilen telkinde;
-“Ey falan kadının oğlu falan kişi...” diye telkin okunur.
Nesebin annelere nispet edilmesi, aynı zamanda Settâr olan Allâhü Teâlâ hazretleri tarafından kullarının ayıp ve günahları örtmedir. (Zira bazı insanların babaları bilinen kişiler olmayabilir!?

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri 6/ 116.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

İmam Rabbani’hazretleinin Dilinden Nakşîlik

Posted by Site - Yönetici Mayıs 21, 2014

İmam Rabbani’hazretleinin Dilinden Nakşîlik,Şerife Şevval Kardelen

İmam Rabbani’hazretleinin Dilinden Nakşîlik

Bütün ehli sünnet mezhepleri ve tarikatları ilhamlarını ve metotlarını Kur’an’ı kerimden, Sünnetten ve ashabın yaşantısından alır. İmam Rabbanî Nakşîliği tanıtırken bu üç noktayı sık sık vurgular. Ona göre tasavvufi uygulamaların temeli, Kur’an’ı kerimi ve sünneti hayatlarında en iyi şekilde mecz etmiş altın neslin hayatında aranmalıdır. Daha sonra gelen müslümanların hayat tarzları da sahabe ile örtüştüğü oranda makbuldür. Sahabenin önemini şu sözleri net şekilde ortaya koyar:

Bu yol, – sahabe-i kiram yoludur. Çünkü onlar, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sohbetinin, daha birinci gününde, öyle manevi hallere ulaştılar ki, sonra gelen en büyük evliya bile sülukunun ancak sonlarında, bundan bir nebzesine kavuşabilmiştir. Bu sebepledir ki Hz. Hamza’nın katili olan Vahşi (r.a) dahi Tâbiînin en hayırlısı olan Veysel Karani’den daha üstündür.
Bu meziyet İslamiyeti kabul ettikten sonra bir kere de olsa öncekilerin ve sonrakilerin Efendisi olan Peygamber Efendimizle (s.a.v.) beraber olma şerefine eriştiği içindir. Bu sebeple nesillerin en hayırlısı sahabe nesli olmuştur. (66. Mektup)

Nakşî büyükleri seyr u süluk esnasında Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sahabeyi eğittiği sohbet yolunu kullanırlar. Riyazet, çile gibi metotlara fazlaca yer vermezler. Bu sebeple Hakk yolunda ilerlemek isteyen salik, sohbetlerden en iyi şekilde istifade etmelidir:

Hak dostlarının ve ihlâs sahibi kimselerin nasihati, Allah Teâla’nın Cenâb-ı Kudsîsine tam bir yöneliş ile yönelmek ve onun gayrisinden yüz çevirmektir. Asıl mesele budur, gerisi nafile. Bu zamanda bu büyük bahtiyarlığı elde etmek Nakşî yolunun büyüklerine ihlâs ile yönelmeye bağlıdır. Onların bir sohbetinde elde edilen manevi hallere, uzun süre devam edilen ağır riyazetlerle dahi ulaşılamaz. Çünkü bu büyüklerin yolunda, indiracü’n nihaye fil bidaye yani (işin sonunu başından görme) özelliği vardır. Şöyle ki salike ilk sohbetlerinde, seyr u sülukün sonuna ulaşanların yaşadığı haller bahşedilir. (90. mektup)

Nakşîliğin diğer bir özelliği de tasavvufun getirdiği cezbe ve sekr halinden çok, temkin ve sahv halini tercih etmesidir. İmam’a göre seyr u sülukun insana verdiği geçici zevkler tasavvufun gerçek amacı değildir. Salik telvîn denilen bu gelip-gidici hallerle oyalanmayıp, temkin halini bulmak, böylece Hakk’a vasıl olmak için gayret etmelidir:

Hallerin telvînine, gidip gelmesine, fazla itibar edilmez. Çünkü maksat bunların dışında bir şeydir. . Akıllı kişinin âli himmet sahibi olması gerekir… Nakşibendî tarikatında uyku halinde olan vakıalara itibar edilmez. Bunların hepsi rüya ve hayaldir. Rüyada kendisinin sultan olduğunu gören kişi gerçekte sultan değildir. Ancak bu rüya, sahibine ümit ve azim aşılar. (130. Mektup)

Cezbe ve sekr gibi manevi haller İmam’a göre insana ümit verme açısından iyidir ama salik bunlara takılıp kalırsa esas hedefini kaybeder. Zira şeytan insanın amelini süsleyerek onu yüce makamlar dururken, daha basit işlerle meşgul eder. Veya Kur’anı kerim ve sünnetin apaçık hükümleri dururken, onu anlaşılması zor konulara ve felsefelere sevk eder. Bu tür iğvalardan korunmak için salik vakıa ve rüyalarını şeriat terazisi ile tartmalı, bu ölçünün dışında kalanlara itibar etmemelidir.

Hal ve vecdler şer’i hükümlere göre değerlendirilir. Zevk ve marifet şer’i ilimlerin hizmetçisi mesabesindedir. (Gerçek sufiler) Çocuklar gibi davranıp da şeriatın değerli cevherlerini bir takım basit vecd ve haller ile değiştirmezler. Cahil sufilerin saçmalıklarına kanmaz ve onların batıl iddialarına inanmazlar. Nüsûs’u bırakıp Fusûs’a, Fütühât-ı Medeniyye’yi bırakıp ta Fütühât-ı Mekkiyye’ye iltifat etmezler.

İmam’ın cahil sufilerden kastı kendi seviyelerinin çok üstünde yazılmış olan Fütühât-ı Mekkiyye gibi eserlerle meşgul olurken şeriatın açık hükümlerine uygunsuz iş yapanlardır. Yoksa İmam eserlerinin pek çok yerinde İbn Arabî’den saygı ile bahsetmektedir. Zira İmam’a göre tasavvuf büyüklerinin varmış olduğu kemâlâta ermeden onları anlamak imkansızdır. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.)’in apaçık sünneti ortada iken salikin bunları bırakıp, künhüne vakıf olamadığı, yoruma açık bilgilerle uğraşması büyük vebaldir. (131. Mektup)

İmam’a göre Nakşîlik, bu prensipleri ile salikleri muhtemel hatalardan korumaya çalışır. Seyr u süluk için faydalı görülse bile şeriatın şüpheli gördüğü metotları kullanmaz. Böylelikle onların halleri daha kalıcı olmuştur:

Bütün bu meziyetler, bu yüce tarikatta sünnet-i seniyyeye sımsıkı sarılma ve çirkin bidatlerden imkân mertebesinde kaçınmakla elde edilmektedir. Nakşî büyükleri zahiren, bâtıni hayat için faydalı görünse de ruhsatlar ile amel etmeyi tecviz etmezler. Her ne kadar tasavvufi terbiye açısından meşakkatli görünse de zahire uygun olan azimet ile amel etmekten çekinmezler. (131. mektup) …

Bunun içindir ki, bu yüksek yolun büyükleri, cehri zikirden bile sakınmışlardır. Kalp ile sessiz zikir etmeği emr buyurmuşlardır. Sema, raks, vecd ve tevâcüd gibi Resûlullah (s.a.v) Efendimiz ve dört halifesi (r.anhum) zamanlarında olmayan şeyleri menetmişlerdir. İslam’ın başlangıcında olmadığı için kırk gün halvet – çile çıkarmak yerine, insanlar arasında bulunurken kalben haz.Allah ile beraber olmanın (halvet der encümen) saadetini tercih etmişlerdir… (168. mektup)

Bunlara binaen İmam, Nakşîliğin saliki farkına vardırmadan kemalata ulaştırdığını söyler. Nakşîlikte salik zahiren diğer Müslümanlar gibi yaşar, kendini başkalarından farklı görmeden derecesi yükselir. (168. mektup)

Netice olarak İmam Rabbanî, Nakşiliği Kur’an-ı Kerim, sünnet-i seniyye ve sahabe-i kiram yaşantısı üzerine oturtmuş, böylece maneviyat yolcularını her tür yanlışlıklardan korumak istemiştir. Bu prensipler tasavvufun yozlaştırılmaya çalışıldığı günümüzde daha da önemli hale gelmiştir. Ne mutlu Kur’an kerim ve sünneti seniyye çerçevesinde tasavvufi hayat yaşayanlara…

Şerife Şevval Kardelen Hocamıza Bu Güzel Yazı İçin Teşekkür Eder Sizlerinde Dualarını Bekleriz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

Namaz İnsanı Doğrultur.

Posted by Site - Yönetici Mayıs 20, 2014

Namaz İnsanı Doğrultur. Evliyâullâh kimlere denir,ASOFYA ,ayasofya

Namaz İnsanı Doğrultur.

Kulda nefs-i emmâre bulunduğu için bir çok eğrilikler vardır.
Namazda teşbihler vardır.
Kerim olan Allah’ın vechi, hararetlidir, (çok sıcaktır.)
Eğer hicabı keşf olunsa (perde açılsa), bu teşbihler, kendisini idrâk edeni elbette gözü alabildiğine kendisini yakardı.
Hadis-i şerifte varid olduğu gibi; namaz kılan kişinin namaza girmesi (başlaması) bu teşbihleri karşılamaktadır.
Namaz kılan kişi, ilâhî satveler (kamçılar) ve Rabbânî azametin yoluna girmiştir.
Kısa zamanda kendisinden eğrilikler giderilir.
Belki mi’râcı tahakkuk eder.
Namaz kılan kişi, ateşe karşı tutulmuş ağaç gibidir.
O kişi, ateşe karşı tutuldukça eğriliği gider.
Bundan dolayı (namaz kılanlar) cehennem ateşine karşı tutulmazlar.
Ancak, geçiş anı kadar müstesna…
Bununla da kişi (sırat köprüsünün üzerinde) geçip gider ve izi silinir.
O kişinin sıratın üzerinde kalmaya (oradan cehenneme düşmeye) ihtiyacı kalmaz. Onun için o kişi, sırat köprüsünü şimşeğin çakması gibi (ışık hızıyla) geçip gider…

Evliyâullâh kimlere denir?

Bundan dolayı Efendimiz {s.a.v.) hazretleri, veda haccında buyurdular:
-“Muhakkak ki namaz kılanlar evliyâullahtırlar.
Ve kim, Allâhü Teâlâ hazretlerinin üzerine farz kıldığı beş vakit namazı ikame eder, Ramazan-ı şerif orucunu tutar ve orucunun sevabını Allah’tan bekler, Zekatını Allah rızâsı için gönül hoşluguyla verir, Ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisini nehyettiği büyük günahlardan kaçınırsa, o kişi evliyadır...”

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ashabından bir adam sordu:
-“Ya Resûlallah (s.a.v.) kebâir (büyük günahlar) kaç tanedir?” Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Kebâir (büyük günahlar) dokuzdur:
1-En büyükleri şirktir,
2- Haksız yere bir mümini öldürmek,
3- Savaştan kaçmak,
4- Namuslu kadına (ve erkeğe) iftira etmek.
5- Sihir (ve büyü) yapmak,
6- Faiz yemek,
7- Yetim malı yemek,
8- Müslüman anne ve babaya karşı gelmek,
9- Haram olan Beyt-i atîki istihlâl etmektir. Beytullah, hayatta ve ölümde sizin kıblenizdir.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/ 78.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Namaz, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

İbretlik Bir Hikaye – Bel’âm bin Baurâ – Büyük Alimdi Ama………

Posted by Site - Yönetici Mayıs 19, 2014

İbretlik Bir Hikaye - Bel'âm bin Baurâ - Büyük Alimdi Ama.

İbretlik Bir Hikaye – Bel’âm bin Baurâ – Büyük Alimdi Ama………

Bel’âm bin Baurâ. dönemin büyük âlim ve velîlerindendi.
Tam 400 (dört yüz) yıl, gece gündüz Cenab-ı Allah’a ibadet etti.
Duası makbuldü.
Kitaplar yazıyordu. Yazdığı kitaplar bir araya getirildiği zaman büyük bir kütüphane meydana geliyordu. Cenab-ı Allah’ın varlığı ve birliği hakkında tam 700 {yedi yüz) tane kitap yazmıştı.
İnsanları irşad ile meşguldü. Bazen talebeleri ile birlikte havada uçuyordu. Ism-i Azam duasını biliyordu. İnsanlar bu büyük alim, velî ve mürşide rağbet ediyor ve bir müşkilleri olduğu zaman, ona baş vuruyorlardı.
Yûşa Aleyhisselâm’ın kendilerine doğru geldiğini işiten bu azgın milletin acımasız temsilcileri, soluklarını Belam bin Bâûra’nın yanında aldılar. Münâsip bir dil ile:
“Efendimiz! Hazret-i Musa’nın halifesi Yûşa Aleyhisselâm, bu tarafa geliyor, dediler.
Belâm bin Bâûra sevinçle cevap verdi:
-İyi
-Efendim! İyilik bunun neresinde?
-Bunun her tarafı iyilik. Allah’a şükür etmemiz gerekir… Cenab-ı Allah’ın Peygamberi
memleketimizi şereflendiriyor. Bundan daha büyük iyiiik olur mu?
-Hazret-i Musa’nın halifesi Yûşa Aleyhisselâm’ın bu tarafa gelmesi bizim için büyük bir şeref. Lâkin Yûşa Aleyhisselâm. yalnız değildir. Yanında 600 (altı yüz ) binden daha fazla askeri var. Bizim bütçemiz, onları yedirmeye, içirmeye yetmez. Kıtlık olur. Geçim ve maişet sıkıntısı çekeriz. Lütfen siz, Yûşa Aleyhisseİâm’ın bu tarafa gelmemesi için dua edin… Bel’âm bin Bâura,
-“Allah kerîmdir. Elbette onları yedirir ve içirir,” buyurdu. Şeytan boş durmadı. Kıskançlık tohumlarını ekti. Belâm bin Bâûra’nın içine hased tohumlarını ekmeye başladı. Şeytân:
-“Ey Bel’âm bin Bâurâ! Halkın sana büyük bir sevgi ve saygısı var. Devlet adamları bile senin ayağına geliyorlar. Bunları kırma. İstekleri doğrultusunda dua et. Eğer Yûşa’ bu tarafa gelirse, o peygamberdir ve bütün insanlar O’nun yanına gider, sizin ise evvelki rağbetiniz kalmaz, diye iğvâ veriyordu. Belâm bin Bâûra, şeytana la’net okudu ve onlara şöyle seslendi:
-Yûşa Aleyhisselâm, bir peygamberdir. Peygamberlerin seyr ve hareketi vahy-i İlâhî yani Cenab-ı Allah’ın emri ile olur. Eğer Cenab-ı Allah, Yûşa Aleyhisselâm’a bu tarafa gelmesini emretmiş ise, o mutlaka gelecektir. Yûşa Aleyhisselamın bu tarafa gelmemesi için dua etmek, azgınlık ve asiliktir. İnsanı dinden çıkarır. Yûşa Aleyhisselâm büyük bir Peygamberdir. Hepimizin peygamberidir. Ben Yûşa Aleyhisselam’ın şeriatı üzere yaşadığım halde, nasıl olurda ona ve hakka muhalif dua edeyim? Onun bu tarafa gelmesi, sizin sandığınız gibi kıtlık veya yokluğa yol açmaz; bereket ve hayır getirir.

Ey Aziz kavmim! Geliniz bu kötü düşünceleri bırakınız. Yûşa Aleyhisselam’ın emir ve kanunlarına bağlanın, Yûşa Aleyhisselam’ı beddua veya silah ile değil; gül ve çiçeklerle karşılayınız, dedi.
Onlar. Bel’am bin Bâura’dan ümidlerini kesip, Bel’am bin Bâûra’nın eşine koştular. Belam bin Bâûra’nin dünyada eşi ve benzeri bulunmayan çok güzel bir hanımı vardı. Belam bin Bâûra da ona deliler gibi aşıktı. Belam bin Bâûra’nın eşinin ayakları önüne servetler ve hazineler döktüler. Ve dediler ki;
-Ey saygı değer hanımefendi! Memleketimizde kocanızdan daha büyük bir âlim ve evliya olmadığı gibi, sizden de daha iyi ve güzel bir hatun yoktur. Yûşa Aleyhisselam bu tarafa doğru gelmektedir. O peygamberdir, geldiği zaman bütün insanlar O’na gider-ler. Hocamız Belam bin Bâûra’nın izzet ve hürmeti ve sizin de rağbetiniz kalmaz. Toplumdan görmekte olduğunuz saygı, sevgi ve ikramın devamı için, mutlaka Hazret-i Yûşa buraya gelmemelidir. Biz, Belam bin Bâûra’ya bunu ifade ettik; razı olmadılar. Lütfen kocanızın izzeti ve kendi hürmetinizi düşünerek; Hazret-i Yûşa’nın gelmemesi için, kocanıza beddua ettirin. Duaları müstecab olduğu şüphesizdir. Eğer beddua ettirirseniz daha bir çok, mal, altın, gümüş ve değerli hediyeleri zat-ı muhteremelerine takdim ederiz, dediler. Kadın getirilen hediyelere baktı, gözleri kamaştı. Razı oldu. -Tamam, dedi. Siz bu işi bitmiş bilin. Ben kocamı muhakkak razı ederim. O, bu gün yarın Yûşa Aleyhisselamın aleyhinde dua edecektir. Onun duası sizin bildiğiniz gibi makbuldür. Yûşa Aleyhisselam buraya gelemez. Belam bin Bâûra akşamleyin eve geldiğinde, hanımı önüne sandıklar dolusu çil çil altınları, gümüşleri ve diğer kıymetli hediyeleri koydu. Belam bin Bâûra’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Hayretle: -Nereden? Hanımı cilveli bir sesle
-Nereden olacak… Yûşa Aleyhisselam’dan değil ya, tabii ki, senin kadirşinas kavminden…

Belam bin Bâûra:
-Gerçekten benim milletim kıymetimi biliyor. Allah kendilerinden razı olsun. 400 (dört yüz) yıldır bana bakıyorlar. Bu güne kadar beni krallar gibi yaşattılar. Allah, mallarına bereket versin, mülklerini daimî kılsın, diye dua etti. Kadın:
-Mal ve mülklerinin sonu geldi. -Neden
-Neden olacak? Yûşa Aleyhisselam 600 (altı yüz) bin kişilik ordusu ile buraya geldiği zaman, bu kavim onları besleyebilir mi? Fakir ve kıt kanaat geçinen bu mümtaz topluluk, Yûşa Aleyhisselam ve ordusunun ağır yükünü kaldırabilir mi? Az değil 600 bin kişi… Dile kolay. Cenab-ı Allah, savaş için Yûşa Aleyhisselam ve ordusunu başka tarafa göndersin. Bizim bu kadirşinas ve temiz milletimiz ile savaş olmazsa olmaz mı? Ben Bunlardan daha günahkar ve azgın nice nice kavimler vardır.
Belam bin Bâûra da doğru anlamında başını salladı. Hanımı ağlamaklı bir sesle devam etti:

-Vallahi eğer sen bu efendi, iyi niyetli ve temiz topluluğun üzerine gelen Hazret-i Yûşa’ya beddua etmezsen, bu andan itibaren bir saniye bile senin yanında duramam. Başımı alır giderim. Kimse bundan böyle sana saygı göstermez. Herkes sana lanet eder. Böyle bir günde de kavmine faydalı olmazsan, ne zaman hangi işe yarayacaksın. İlmini ve marifetini bu gün ortaya koy. Ism-i Azam duasını biliyorum diyorsun. Oku Ism-i Azamı, Yûşa Aleyhisselamın buraya gelmemesi için dua et. Yûşa Aleyhisselamın helaki için dua et demiyorum. Sadece buraya gelmemesi için dua edeceksin” dedi. Belam bin Bâûra eşinin göz yaşlarını sildi.
-Tamam, dedi. Dua edeceğim. Yûşa Aieyhisselam buraya gelmesin, cihad için başka diyar ve kavimlerin üzerine gitsin.

Belam bin Bâûra, hatırın baskısına, hediyelerin (Altının) sıcaklığına ve hatunun cilvesine daha fazla dayanamadı. Belam bin Bâûra’nın hakkı gören gözleri kör oldu. Doğruyu söyleyen dili lâl oldu. Hakkı ve hakikati ve güzel şeyleri düşünen beyni felç oldu. Yûşa Aleyhisselam’a beddua etmek için, Salihiyye dağına tırmandı. Merkebine binerek dağa çıkarken gizliden bir ses geldi:
-Ey Belam bin Bâûra nereye gidiyorsun? Geri dön. Cenab-ı Allah’ın emri ile gelen Yûşa Aleyhisselam’a beddua etme. Duan dergah-i izzette makbuldür ve lakin sonu hayır değildir. Kadının cilvesine, dostların hatırına ve dünya malına aldanarak Yûşa Aleyhisselam’a beddua edecek olursan, Şeytan gibi ömür boyu pişman olursun. Dünya ve ahirette hüsrana ve büyük zararlara uğrarsın. Belam bin Bâûra kendisine nasihat eden bu sese kulak vermedi. Başta biraz durdu. Hanımı, hediyeleri ve dostlarının hatırını düşününce yoluna devam etti. Havada uçan kuşlar fesih bir dil ile Belam bin Bâûra’ya seslendiler.
-Ey Belam bin Bâûra nereye gidiyorsun? Geri dön. Kuşlar ve bütün hayvanlar Yûşa Aleyhisselam’ın bu memleketi şereflendirmesine seviniyor ve O’nu heyecan ile bekliyorlar. Allâhu Teâlâ Hazretlerinden kork… Allah’ın Peygamberine beddua etme. Son pişmanlık fayda vermez. Belam bin Bâûra başını kaldırdı. Kuşlara baktı. Sıra sıra kuşlar ona kanat çırpıyorlardı. “Bu sevdadan vazgeç” diye …

O biraz durakladı. Gökyüzünün mavisini kapatan kuşlara baktı. Bir an vazgeçer gibi oldu. Sonra eşini, altınları ve kavmini düşündü. Kendi kendine mırıldandı: -Vazgeçmek mi? Mümkün değil… Geri dönersem hanıma ve insanlara ne derim sonra? Bir kısım kuşların sözlerine kulak verdim ve döndüm dersem bana gülmezler mi? Deli demezler mi? Bizim değil de, kuşların sözlerine mi kulak verdin? Hiç kuşlar konuşur mu? Diye benimle alay etmezler mi? Hayır hayır… Gideyim. Yûşa Aleyhisselam’a beddua edeyim. Sonra tevbe ederim. Cenab-ı Allah ğafûr ve rahîm’dir. 0 bütün günahları bağışlar.

Merkebini “dehledi” yoluna devam etti. Dağdaki ağaçlar dile geldi: -Ey Belam bin Bâûra nereye gidiyorsun? Geri dön. Senin kendisine beddua etmek isteğin kişi Hazret-i Yûşa’dır. Allah’ın peygamberidir. Ona beddua edersen sonun harap olur. Şeytan gibi lanete uğrarsın. Bizler ve bütün varlıklar Yûşa Aleyhisselama aşığız. Onun bir an önce gelmesini ve buraları şereflendirmesini bekliyoruz. Yûşa Aleyhisselam’a beddua etmek senin kerem, takva ve ilmine yakışmaz. Belam bin Bâûra, ağaçlara hiç kulak asmadı. Merkebini dövüp, yoluna devam etmek istedi. Merkebi asla yerinden hareket etmedi. Belam bin Bâûra’nın didinmeleri ve uğraşmaları karşısında, merkebi dile geldi:

-Ey mel’un, âsî ve azgın insan! Cenab-ı Allah’ın emri ile buraya cihada gelen Hazret-i Yûşa’ya beddua etmeye gitmekten vazgeç. Bütün mahlukat Onun gelişine sevinirken sen, kötü kalbli eşinin ve azgın kavminin isteğine uyarak, 0 yüce Peygamberin buraya gelmemesi için dua etmeye gidiyorsun. Akıbetinin şeytan gibi olacağı açıktır. Beni de bu kötü işe ve büyük günaha alet etme. Öldürsen bile bir adım ileri gitmem, dedi.

Duası ile hastalar iyileşiyordu. Kibrinden (ve dünya malı ve kadına olan düşkünlüğünden) dolayı Mûsâ Aleyhisselâm’a karşı savaş açtı. Böylece eski mertebesini kaybetti.

Hiç şüphesiz binlerce lblîs ve Bel’âm vardır. Onlar açık veya gizli dinden çıkmışlardır. Allâhü Teâlâ hazretleri, insanlara daimî bir misâl olması için Şeytan ile Bel’âm bin Bâura’yı meşhur etti. Bu iki hırsızı ebediyet darağacina çekti. Gerçi mahkûm olacak daha çok hırsız var. Bu iki hırsız şöhrete bağlandı. Yoksa onun kah-nyla ölenlerin haddi ve hesabı yoktur…
Cümle âlem onun sebebinden dolayı yol üzere oldu. Nice Hakkın ebdal kulları agâh oldu. Uzak oldu. Sırrı ademî. Niceleri o gizli olanı aşikâr ettiler..

Belam bin Bâûra merkebinden indi. Merkebine bir tekme atarak, yayan dağa tırmandı. Kendi kendine:
-Hayvanların oyuncağı oldum. Şimdiye kadar ben insanlara vaaz ederken, şimdi de eşek beni irşad etmeye çalışıyor, bana nasihat ediyor. Bunu insanlara anlatsam, bana gülerler. Hem de katıla katıla gülerler, insanlara değil de, merkebe mi kulak verdin” derler. Bel’âm bin Bâurâ, güzel dualar ettiği yere vardı. Belam bin Bâûra, Salihiyye dağında her zaman dua ettiği yere çıktı.Dağ, taş, ağaçlar, havada uçan kuşlar, gökte melekler, hep ona:
-“Ey Berâm! Allah’ın peygamberine beddua etme,” diyorlardı.
Gözü dünya bürümüş, kadm ve paradan başka bir şey düşünemiyen Belâm bin Bâurâ, Yûşa Aleyhisselamın memleketine gelmemesi için dua etti.
Belam bin Bâûra duasını ettiği sırada, Yûşa Aleyhisselam da ordusu ile Konkoçe sahrasına gelmişlerdi. Yûşa Aleyhisselam ordusu ile beraber, akşama kadar yol gitti. 0 gece istirahat etmek için konaklayıp sabah kalktıklarında, kendilerini tekrar hareket ettikleri yerde buldular. Bir rivayete göre bu hal tam 40 (kırk) gün devam etti. Yûşa Aleyhisselam:
-“Ey bütün sırları ve gizlilikleri bilen Rabbim! Emrine uyarak “Kavm-i Cebbarın” ile savaşmak ve onları yaptıkları zulüm, kötülük ve haksızlıktan vazgeçirmek ve onlara hak dini öğretmek için bu sahraya geldim. Bu kadar zamandır ilerlemek için gayret ediyoruz, fakat bir türlü olduğumuz yerden ileriye gidemiyoruz. Bunun hikmet ve sebebi nedir?” Cenab-ı Allah vahiy eder:
-Ey Yûşa! O azgın kavm-i cebbarın büyüklerinden, duası dergâhımda kabul olunan Belam bin Bâûra, senin o diyara gitmemen için dua etti. İşte bundan dolayı, o sahrada ileriye gidemiyorsun, diye buyurur. Yûşa Aleyhisselam:
-Ya Rabbi! 0 Belam bin Bâûra`nın en çok sevdiği ne ise emrine muhalefette bulunduğu için onu al. diye yalvarır.
Böylece, biçare Belam bin Bâûra’nın duası aleyhine döndü ve Cenab-ı Allah onun en sevdiği imanını aldı.
Kafirlerin duası, kuşkusuz boşunadır” hikmetince Bel’âm bin Bâura’dan Ism-i Azam duası alındı.. Bel’âm bin Bâura’yı asarak öldürdüler.

Kaynak : Tarihi Taberî, c. 1, s. 438,

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik | Etiketler: , | Leave a Comment »

Abdullah İbn Amr İbn El-As ( R.A. )

Posted by Site - Yönetici Mayıs 18, 2014

480350_547837998638426_1138589244_n copy.jpgr

Abdullah İbn Amr İbn El-As ( R.A. )

Ihlâslı, âbid ve çok tövbe eden…

Şimdi kendisinden söz ettiğimiz abid, zâhid ve çok tövbe eden şahıs Abdullah İbn Amr İbn el-As’tır…

Babası; zekâ, deha ve kurnazlıkta üstâd olduğu kadar o da âbid-ler, zâhidler ve her şeyi açık olanlar arasında yüce bir yere sahip üstâddı…

O bütün zamanını ve hayatını ibadete vermişti…

O, imanın tadıyla kendisinden geçmiş ve artık gece gündüz onun kulluk ve ibâdetine yetmez olmuştu.,.

O, babasından önce müslüman olmuştu. Sağ elini biat etmek üze­re Resûlüllah’ın (s.a.v.) sağ eline verdiğinde kalbi parlak sabah gibi Al­lah’ın nuruyla ve ona itaatin nuruyla aydınlanmıştı…

Önce, azar azar inen Kur’ân’a yöneldi. Kur’an’ın bazı âyetleri in­diğinde onları ezberleyip anlamaya çalışırdı. Kur’ân tamamlandığında o da tamamını ezberlemişti…

Onu, sadece mahfuz bir kitabı iki kapağı arasında toplayan güç­lü bir hafıza meydana getirmek için ezberlemiyordu…

Aksine, kalbinin onunla şenlenmesi ve bundan sonra onun itaat­kâr kulu olması için ezberliyordu. Onun helâl kıldığını helâl kılar, ha­ram kıldığını haram kılar. Davet ettiği her şeyde ona icabet eder son­ra, olgun meyveleri olan bahçelerinde mutlu, âyet-i kerimelerinin ver­diği sevinçten gönlü rahat, uyandırdığı haşyetten gözü yaşlı olarak Kur’ân okumaya ve onu düşünmeye yönelir!

Abdullah bir ermiş ve âbid olmak için yaratılmıştı. Dünyada hiç­bir şey onu bu yaratıldığı halden uzaklaştırmaya kadir değildi…

İslâm ordusu, kendilerine savaş açan müşriklerle karşılaşmak üzere bir cihada çıktığı zaman onu bir sevgilinin ruhuyla ve bir aşı­ğın ısrarıyla şehidiiği temenni ederek safların önünde buluruz!…

Savaş bitince onu nerede görürüz? Ya camide, ya da evindeki seccadesinde, gündüz oruçludur, gece ayaktadır (yani namaz kılmaktadır). Dili, helâl da olsa dünya kelâmın­dan hiçbir sözü bilmez. Ancak onun dili, Kur’ân’ını okurken, ona olan hamdini yaparken veya günâhından dolayı istiğfar ederken Allah’ı zik­retmekten dolayı daima ıslaktır…

İnsanları Allah’a ibâdete davet etmeye gelmiş olan Resûlüllah’ın, (s.a.v.) Abdullah’ın aşırı ibadet etmesine engel olmak için duruma mü­dâhale etme ihtiyacını duyması, onun kulluk ve ibadetinin boyutlarını anlamamıza kâfidir!…

Öyie olunca, Abdullah İbn Amr’ın hayatı hakkında alınacak dersi iki yönünden birisi, kulluk ve doğruluğun en ileri derecelerine ulaşma­da insan ruhunu coşturan üstün bir gücü ortaya çıkarmak ise, diğer yönü de bütün üstünlük ve olgunluğu aramada i’tidâl ve orta yolu ta­kip etmede dinin titizliğidir, böylece ruh arzu ve özlem içinde kalır…

Vücûd da sıhhat ve afiyet içinde kalır!.

Resûlüllah [s.a.v.) Abdullah İbn Amr İbn es-As’ın hayatını aynı tarzda geçirdiğini öğrenmişti…

Bu arada olmayan tek şey bir savaşa çıkmaktı. Onun bütün gün­lerini şöyle özetlemek mümkündü. Sabahtan, sabaha kadar devamlı ibadet… Oruç, namaz ve Kur’ân okumak…

Peygamber (s.a.v.) onu çağırttı ve onu İbadete i’tidalden ayrılma­maya davet ediyordu…

Resûlüllah (s.a.v.) ona şöyle dedi: «— Bana senin gündüzleri yemeyip oruç tuttuğun, gecelen de uyumayıp namaz kıldığın haber verilmedi mi sanıyorsun? Her ay üç gün oruç tutman sana yeter».

Abdullah:

«— Benim bundan daha fazlasına gücüm yeter…» dedi.

Peygamber (s.a.v.):

«— Her cumadan itibaren iki gün oruç tutman sana yet yurdu.

ResûlüIIah (s.a.v.) tekrar sordu:

«— Öğrendim ki, Kur’ân’ı bir gecede hatmediyormuşsun?

Ömrünün uzun olmasından ve onu okumaktan usanmandan endi­şe ediyorum!

Kur’ân’i her ayda bir defa hatmet…

Onu her on günde bir defa hatmet…

Onu her üç günde bir defa hatmet…»

Sonra sözüne şöyle devam etti:

«— Ben hem oruç tutuyorum, hem tutmuyorum.

Namaz da kılıyorum, uyuyorum da…

Kadınlarla da evleniyorum. Kim sünnetimden yüz çevirirse ben­den değildir…»

Abdullah İbn Amr uzun bir ömür sürmüştür… Yaşı ilerleyip ke­mikleri zayıflayınca daima ResCılüilah’ın (s.a.v.) tavsiyesini hatırlar ve şöyle derdi:

«— Keşke Resûlüjlah’ın (s.a.v.) ruhsatını kabul etseydim…»

Bu tip bir mü’mine, iki müsiüman topluluk arasında meydana ge­len bir çarpışmada rastlamak zordur.

Öyleyse bacakları onu, Medine’den, Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’ye karşı hazırladığı orduda yer aldığı Siffîn’e nasıl taşımıştı?

Gerçekten Abdullah’ın bu davranışı onu anladıktan sonra saygı­ya lâyık olacak kadar düşünmeye değer…

Abdullah İbn Amr’ın hayatı için ciddi bir tehlike teşkil etmeye varan bir şekilde ibadete nasıl yöneldiğini ve babasının zihnini de­vamlı meşgul eden bu durumu birçok defa Resûlüllah’a (s.a.v.) şikâ­yet ettiğini gördük.

Hz. Peygamber’in ibadette mutedil olmasını ve ona sürelerini kı­sıtladığı son defada Amr da hazırdı. ResûlüIIah (s.a.v.) Abdullah’ın elini tutup babası Amr ibnu’l-As’ın elinin içine koydu ve ona şöyle dedi:

«— Sana emrettiğimi yap ve babana itaat et».

Abdullah dini ve ahlâkı gereğince anne ve babasına itaatkâr ol­masına rağmen Resûlüllah’ın bu usûlle ve bu münasebetle ona em­retmesi kendine has bir etkiye sahipti.

«— Abdullah benim bundan daha fazlasına gücüm yeter» dedi.

ResûlüIIah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«— Oruçların en hayırlısı, yani Davud’un orucu için izin i misin? Davud (a.s.) bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı…»

Abdullah İbn Amr uzun ömrünü, bu cümleyi bir an olsun unutma-

dan yaşadı:

«— Sana emrettiğim şeyi yap ve babana itaat et».

Zaman içinde yıllar ve günler birbirini takip etti…

Suriye’deki Hz. Muâviye Hz. Ali’ye biati kabul etmedi…

Hz. Ali de gayrî- meşru bir isyana boyun eğmeyi kabul etmedi.

İki müsiüman topluluk arasında sayaş çıktı. «Cemel olayı» geç-Ve Sıffîn olayı geldi.

Amr ibnu’l-As Hz. Muâviye’nin yanma giden yolunu seçmişti! müslümanlarm, oğlu Abdullah’a olan saygılarının ve dindarlığı konu­sundaki güvenlerinin derecesini biliyordu. Birçok kimsenin Hz. Mu­âviye’nin yanında yer almasını sağlamak için, onu savaşa gitmeye teşvik etmek istedi.

Aynı şekilde, Amr da Abdullah’ın bir savaşta kendisinin ya da yer almasıyla çok iyi netice alacağını zannediyordu. Çünkü onun Suriye’nin fethindeki ve Yermûk günündeki kahramanlığını unutmu­yordu…

Siffîn’e gitmeye niyetlendiğinde onu yanma çağırtıp:

«— Abdullah! Harbe çıkmaya hazır ol, sen de bizimle birlikte sa-vaşacaksın…»

Abdullah ona şöyle cevap verdi:

«— Nasıl?… Resûlülfah (s.a.v.) hiçbir müslümanın boynuna lıç dokundurmamak üzere benden söz aldı…»

Amr, kurnazca, kendilerinin bu savaşa çıkmakla sadece Hz. Os­man’ın katillerine gitmek ve onun temiz kanının öcünü almak istedik­lerini söyliyerek onu ikna etmeye çalıştı…

Sonra, birdenbire, oğluna son sözünü söyledi:

«— Abdullah! Resûlüllah’ın (s.a.v.), senin elini benim elimîn içi­ne koyarak, sana yaptığı son nasihatında: ‘Babana itaat et’ dediğini hatırlıyor musun?…»

Abdullah İbn Amr babasına itaat etmek için hiçbir kılıcı taşıma­mak ve hiçbir müslümanı öldürmemek niyetiyle çıktı…

Fakat, bu onun için nasıl tamam olacaktı? Şimdilik, babasıyla birlikte çıkması ona yetecekti. Savaş çıktığında yerine getireceği emir de Allah içindi!… Şiddetli ve ateşli bir şekilde savaş başladı…

Tarihçiler, Abdullah’ın savaşın başına katılıp, katılmadığı konu­şunda ihtilâf ediyorlar.,.

Biz, savaşın başına katıldığını, söylüyoruz… Çünkü savaş çok sür­memiştir. Hatta Abdullah İbn Amr’ı savaşa ve Hz. Muâviye’ye karşı açıkça yerini aldıran bir olay vuku buldu…

İşte bu olay şöyledir: Ammar İbn Yasir, Hz. Ali’yle birlikte sa­vaşıyordu. Ammar, Resûlüllah’ın (s.a.v.) ashabı arasında mutlak bir saygıya sahipti. Bundan da daha fazlası, Hz. Peygamber tarafından, ilerde öldürüleceği ve katilleri bildirilmişti…

Bu da şöyle olmuştu. Hz. Peygamber ve ashabı Medine’ye hic­retlerinden hemen sonra, mescidlerini inşâ ediyorlardı. Taşlar, en kuv­vetli birisinin bir taştan daha fazlasını taşıyamıyacağı kadar iri ve ağırdı… Fakat, Ammar sevinç ve neş’esinden taşları ikişer ikişer ta­şıyordu. Resûlüllah (s.a.v.) onu görünce yaşlı gözlerle süzüp, şöyle demişti:

«— Vah İbn Sümeyye’ye onu âsi bir topluluk öldürecek».

O gün, Resûlüilah’ın inşaata katılan bütün ashabı bu haberi duy­muşlar ve halâ hatırlıyorlardı.

Abdullah İbn Amr da bunu duyanlardan birisiydi…

Hz. Ali’yle, Hz. Muâviye’nin taraftarları arasındaki savaşta, Ammar yüksek tepelere çıkıp avazı çıktığı kadar haykırıyordu:

«—Bugün sevgililere, Muhammed’e [s.a.v.} ve arkadaşlarına ka­vuşuyoruz».

Hz. Muâviye’nin ordusundan bir grup onu öldürme konusunda anlaştılar ve onu, salih şehidlerin dünyasına götüren günahkâr bir oku onun tarafına doğrulttular.

Ammar’m öldürüldüğü haberi rüzgâr gibi esti…

Abdullah İbn Amr heyecandan yerinde duramadı:

— Ammar Öldürüldü mü?…

— Onun katilleri sizsiniz!…

— O halde siz asi topluluksunuz…

— Siz sapıklık üzere savaşanlarsınız!..

Bir haberci olarak, azimlerini kırmak ve aralarında onların asi ol­duklarını söylemek için Hz. Muâviye’nin askerlerinin içine girdi. Çün­kü onlar Ammar’ı öldürmüşlerdi. Peygamber (s.a.v.] 27 sene önce as­habından bir grubun ortasında Ammar’ı asi bir topluluğun öldürece­ğini söylemişti…

Abdullah’ın sözü Hz. Muâviye’ye tasındı. Hz. Muâviye Amr’ı ve og!u Abdullah i çağırıp Amr a:

«— Bu deli oğlunu bizden uzaklaştırmıyor musun?

Abdullah da şöyle cevap verdi:

«— Ben deli değilim. Ancak Resûlüllah’ın Ammar’a: ‘Seni âsî bir topluluk öldürecek!’ dediğini duydum». Hz, Muâviye ona: «— Peki, niçin bizimle birlikte çıktın?» dedi.

Abdullah şöyle cevap verdi:

«— Çünkü Resûlüllah (s.a.v.) bana, babama itaat etmemi emret­ti. Ben savaşa çıkma konusunda ona itaat ettim fakat, sizinle birlikte savaşamam».

İkisi konuşurlarken Ammar’ın katilinin içeriye girmesi için izin isteyen kimse, Muâviye’nin huzuruna girdi. Bunun üzerine Abdullah îbn Amr şöyle haykırdı:

«— Ona izin ver ve cehennemi de müjdele».

Çok sabırlı ve yumuşak olmasına rağmen Hz. Muâviye hiddetle­nip Amr’a haykırdı:

«— Şunun söylediklerini duymuyor musun…»

Abdullah müttakilerin sakinliği ve rahatlığıyla Hz. Muâviye’ye, sadece gerçeği söylediğini ve Ammar’ı da ancak asilerin öldürdüğü­nü tekrar etti…

Babasına dönüp: «— Resûlüllah (s.a.v.) bana, sana itaat etmemi emretmeseydi seninle birlikte buraya gelmezdim!»

Hz. Muâviye’yle Amr askerlerini teftişe çıktılar. Herkesin, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Ammar hakkında söylediği; ‘Seni asî bir toplu­luk öldürecek’ sözünü duyduğunu öğrenince dehşete kapıldılar.

Amr ve Muâviye bu önemli mes’elenin Muâviye’den yüz çevir­meye ve ona isyana dönüşmek üzere olduğunu hissettiler…

Düşündüler ve sonunda halk arasında yaymaya gittikleri söyle­yeceklerini buldular…

İkisi şunu söylediler:

«— Evet, Resûlüllah (s.a.v.) bir gün Ammar’a ‘seni asî bir top­luluk öldürecek’ demiştir…

Resûlüllah’ın (s.a.v.) verdiği haber doğrudur. Gerçekten Ammar öldürülmüştür… Ama onu kim öldürdü?

Ancak, onu savaşa çıkaranlar ve kendileriyle bidikte savaşa sü­rükleyenler öldürdü!…

Böyle bir karışıklıkta hangi mantık çalışabilir. İşte böylece Mu­âviye ve Amr’ın mantığı çalıştı…

İki topluluk savaşa başladı…

Abdullah İbn Amr ise namazgahına ve ibadetine döndü…

-Abdullah hayatını, sadece ibâdetle doldurarak yaşadı…

Şu kadar var ki, sadece Sıffîn’e gitmesi onun için devamlı bir sıkıntı sebebi oldu… Onu hatırlayınca hemen ağlar ve şöyle derdi:

— Bana ne oldu da Sıffîn’e gittim?…

Bana ne oldu da müslümanlarla savaşa gittim?»

Bir gün Hz. Peygamber, mescidinde arkadaşlarıyla otururken on­ların yanından Hüseyin İbn Ali geçti. Birbirlerine selâm verdiler…

Hüseyin.uzaklaştıktan sonra Abdullah, yanındakilere şöyle dedi:

«— Size yeryüzündekilerin semadakilere en sevimli olanını ha­ber vermeyi istetmişiniz?.

İşte o, şu anda bize uğrayan Hüseyin İbn Ali’dir… Sıffîn’den beri o benimle konüşmamıştı.

Onun benden hoşnut olması, benim birçok devem olmasından daha iyidir!…»

O, Ebû Saîd el-Hudri’yie Hüseyin’i ziyaret etmek üzere anlaştı.

Böylece Hüseyin’in evinde en büyük zatların buluşması gerçek­leşti…

Abdullah İbn Amr konuşmaya başladı, Siffîn’den söz açılınca, Hüseyin’in sitemli bir şekilde ona:

«— Seni Muâviye’yle birlikte savaşa çıkmaya iten sebep neydi?» dedi.

Abdullah cevap verdi:

«— Bir gün Amr ibnu’l-As (babam) beni Resûlüllah’a (s.a.v,) şi­kâyet etti:

«— Abdullah her gün oruç tutuyor ve her gece namaz kılıyor…»

Resûlüllah (s.a.vO bana şöyle dedi:

«— Abdullah! Uyumakla birlikte namaz da kıl… Bazan oruç tut, bazan da tutma… Babana itaat et. Sıffîn gününde babam beni ken­dileriyle birlikte savaşa çıkmaya zorladı, bunun üzerine ben de çık-

Fakat, vallahi, ne bir kılıç, ne bir mızrak ne de bir ok kullan-

Mübârek ömründen yetmiş iki sene geçtiğinde, namazgahında Rabbine niyaz ve ona hamd ederken ebediyet yolculuğuna davet edil­di. Büyük bir arzuyla bu daveti kabul etti…

Ruhu, güzel şeylerde onu geçen kardeşlerine koşarak ve uçarak gitti.

Müjdeci ona Rafik-i A’lâ tarafından şu daveti yapıyordu «Ey huzur içinde olan can!

O, senden, sen de ondan hoşnut olarak Rabbine dön! Ey can! İyi kullarımın arasine gir. Cennetime gir» [Fecr/27-30]

Kaynak : Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/74-81

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sahabeler - Ashab-ı Kram, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Peygamberimizin Vefatını Kendisinin Haber Vermesi

Posted by Site - Yönetici Mayıs 17, 2014

Kadın ve Dua,gul,cicek,Peygamberimizin mucizeleri

Peygamberimizin Vefatını Kendisinin Haber Vermesi

Ahmed, Ebû Yala ve sahih bir senedle Taberani Vasile bin el-Eska’dan rivayet eder. O şöyle der: Birgün peygamber (s.a.v.), evinden çıkıp bizim yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: “Sizler zannediyorsunuz ki, ben sizin hepinizden sonra vefat edeceğim! Halbuki ben sizin en evvel vefat edecek olanınızım! Benim peşimden de sizler, bölük bölük gele­ceksiniz! Kiminiz kiminizi helak edecektir.”

Buhari Ebû Hüreyre’den nakleder. O şöyle der: Peygamber (s.a.v.), her yılın ramazanında on gün itikafa girerdi. Vefat ettiği senede ise, yirmi gün itikafta bulunmuştur. Cebrail (a.s.) her sene kendisine gelir, Kur’an’ı arz ederdi. Vefat ettiği senede ise, iki defa arz etmiştir.”

Buhari ve Müslim’in Aişe’den rivayeti de şöyledir: Peygamber (s.a.v.) Fâtıma’ya hitaben demiştir ki: “Her sene Cebrail gelip Kur’anı bana arz ederek karşılaştırma yaptırırdı. Bu senenin ramazanında ise, iki defa karşılaştırma yaptırdı. Kızım ben bunu, ecelimin yaklaşmış ol­ması şeklinde anlıyorum.

Yine Buhari ve Müslim’in Aişe’den naklettikleri diğer rivayet (biraz lafız farkı ile) şöyledir: “Ölümüyle neticelenen hastalığı sırasında Pey­gamber (s.a.v.) Fâtıma’yı çağırıp gizlice birşey söyledi. Fatıma ağlamaya başladı. Sonra gizlice bir şey daha söyledi. Bunun üzerine Fatıma güldü. Ben bunun sebebini kendisine sorduğumda şu cevabı aldım: “Babam bana ilk defa, bu hastalığının, vefatıyla neticeleneceğini söyledi. Bu se­beple ağladım. Sonra, ev halkının kendisine ilk kavuşanın ben olacağımı söyledi. Ben de bu sebeble sevinip güldüm.” [Acaba şu dünyada, O muazzam baba’yı kaybeden Fatıma Anamız’dan, musibeti daha büyük olan kim olabilir? Elbette bu, yalnız Fatıma’nın musibeti de değildir. Bilakis koskoca bir ümmet, butun ufkunu ve dünyasını İlâhi ve İslâmi hakikatlerle doldurmuş bulunan Peygamberini kaybediyordu ve musibet, bütün ümmetin musibetiydi. Ümmetinden bir sevgi ve saygı, bir hediye ve mükafat olarak, O büyük ve şerefli Peygamber’e, binlerle salat ü selâmlar olsun! O’nun izzeti, şeref ve keremi, yüceldikçe yücelsin. (Amin!).]

Buhari, îbni Abbas’tan rivayet eder. O şöyle der: Ömer bin el-Hattab bana: îzâcâe nasrullahi ve’l-feth sûresi hakkında sordu.” Ben de kendisine cevaben: “Bu, Resûlüllah Efendimiz’in ecelinin yakın oluğunu haber vermektedir” dedim. O da dedi ki: “Ben de bundan başkasını dü­şünmüş değildim.”

Buhari ve Müslim Ebû Said el-Hudri’den rivayet eder. O şöyle der: Bir gün peygamber (s.a.v.), insanlara bir hutbe irâd etti. Bu hutbesinde dedi ki: “Allah; kullarından birini, dünya hayatı ile kendi indindeki ni­metler arasında muhayyer bıraktı. O kul da Allah’ın yanında olanları tercih etti.” Ebû Bekir, bu sözleri duyunca ağlamaya başladı. Biz, Ebû Bekir’in ağlamasına teaccüp ettik. Halbuki peygamberimiz’in sözünü ettiği kul, kendisi imiş. Peygamberimiz kendisine hitaben buyurdu ki: “Ey Ebû Bekir ağlama! Bilmelisin ki insanlar içinde bana arkadaşlığın­da en güvenilir olan, malını benim yolumda harcamakta en samimi olan, sensin! Eğer ben, Allah’tan başka halil (özel ve biricik dost) edinmiş ol­saydım, muhakkak seni edinirdim. Fakat ey Ebû Bekir, bizim aramız­daki hiç şüphesiz islâm kardeşliğinden ibarettir. Şu andan itibaren mescid’e açılan kapıların hepsi, Ebû Bekir’in kapısı hariç, kapatılsın!” [Bu hadis, Peygamberimiz’in; Kendisinden sonra halife olacak kişinin Ebû Bekir olduğuna en büyük işaretlerinden biri mahiyetindedir. Şiiler ise buna karşı çıkıyor ve: “O sı­rada Peygamberimiz, Ali’nin kapısından başka kapıların kapatılmasını emretti” yalanını uy­duruyorlar.]

Beykaki Ebû Yala dan şu haberi nakletmiştir: Peygamber (s.a.v.) bir hutbe okuyup: “Allah, bir kulunu, dilediği kadar dün ada yaşamak ile, Allah’a kavuşmak arasında muhayyer kıldı. O kul da Rabbi’ne ka­vuşmayı tercih etti.” Bu sırada Ebû Bekir ağlamaya başladı ve Resûîüllaha hitaben: “Aksine bizler, bütün mallarımızı, canlarımızı ve çocuklarımızı sana feda etmeliyiz, ey Allah’ın Resulü!” dedi.

Ahmed, îbni Sa’d, Darimi, Hâkim, Beyhaki ve Taberâni Ebû Mil-veyhibe’den rivayet ederler. O şöyle der: Resûlüllah (s.a.v.) geceleyin beni uyardı ve dedi ki: “Ey Ebû Müveyhibe, ben gidip şu Medine Kabrista-nındakiler için istiğfar etmekle emrolundum.” Ben de, Resûlüllah’ın hizmetinde olan biri olarak derhal kalktım ve O’nunla beraber gittim. Bakî’a vardığımızda, Resûlüllah ellerini kaldırdı ve onlar için istiğfar etti. Sonra buyurdu ki: “Ey toprağın altında yatanlar, sizin durumunuz, toprağın üstündekilere nisbetle daha kolay ve iyidir, İşte fitneler, ka­ranlık gece parçaları gibi gelmektedir. Biri diğerini takibeden bu fitne­lerin, sonuncusu evvelinden daha beter!” Sonra Resûlüllah Efendimiz bana iltifat buyurup: “Ey Ebû Müveyhibe, bana gerçekten dünyanın hazinelerinin anahtarları verildi. Sonra ne kadar istersem o kadar dün­yada yaşamak ile cennet arasında muhayyer kılındım! Şüphesiz ben de, Rabbim’e kavuşmayı tercih eyledim!” Bundan sonra o Baki’den evine döndü. Sabahleyin ise hastalandı ve bu hastalığı, O’nun vefatı ile neti­celendi.”

Buhari’nin Ukbe bin Amir’den rivayetine göre, O şöyle demiştir; Resûlüllah (s.a.v.), bir gün evinden çıkıp Ühud’a gitti. Oradaki şehidle-rin üzerine, cenaze namazı kılar gibi namaz kılıp dua etti. Sonra Mes-cid’ine dönüp minbere çıktı ve şöyle buyurdu: “Ben, içinizden Önce gidenim! Ben, sizin üzerinize şahidim ve şimdi ben, vallahi Havzım’ı görmekteyim! Gerçekten bana dünyanın hazineleri teslim edilmiştir. Vallahi ben, kendimden sonra sizler için, tekrar şirke düşeceğinizden korkuyor değilim. Benim sizin hakkınızdaki korkum; dünya malı ve mülkü üzerinde birbirinizle rekabete düşmenizdir!”

îbni Sa’d, tshak binRâhuye, Yahya bin Cu ‘deden nakleder. O şöyle der: Peygamber (s.a.v.), kızı Fatıma’ya hitaben: “Kızım, bir peygamber; kendinden önceki peygamberin ömrünün yarısı kadar yaşar! Nitekim Isâ, kırk sene yaşamıştır” buyurdu.

îbni Hacer, Metâlib-i Aliye adlı eserinde der ki: “Bunun manası, Peygamber olarak yaşadığı yaş, kırk senedir demektir.” [Biz, lsâ(a.s.)’ın, Peygamber olarak kırk sene yaşadığını zannetmiyoruz. Belki o, kırkına girmeden göğe kaldırılmıştır.

Muhakkak burada: “Belki, kırkına girmeden göğe kaldırılmıştır” demekle, Hz. İsa’nın “Otuz üç yaşındayken refolunduğu” şeklindeki rivayete işarette bulunmak istemiştir. Halbuki bu rivayet, Nasrâni (hrıstiyan) kaynaklıdır. İslâmive Muhammedi kaynaklı haberler İse böyle de­ğildir. Zira Peygamber Efendimİz’eâit hadisler, Hz. İsa’nın semâya kaldırıld ığı zaman yüzyirmi yaşında bulunduğu merkezindedir. İmam-ı Taberani ile Hâkim’in Müstedrek’inde Hz. Aişe’den rivayet edilen hadisten anlaşılan da budur. Evet, sevgili Peygamberimiz; vefatıyla neticelenen hastalığı sırasında, kızı Fatıma’ya hitaben, Hz. İsa’nın yüz yirmi yaşındayken semâya kaldı­rıldığını haber vermiştir. Bu rivayetin çeşitli tarikleri bulunmaktadır, râvileri de sıkadır: sağlam ve muteber şahsiyetlerdir. (Mevahib-i Ledünniye ve Şerhi Zerkâni, 5/351 -Beyrut, 1393)]

(İbni Sa’d’m İbrahim el-Nehai’den, Buhari’nin Tarih’inde Zeyd bin Erkam’dan rivayet ettikleri hadisler de, yukarıdaki hadisin ifadesine uygun düşmektedir.)

Akmed, îbni Sa’d, Ebâ Yâlâ ve Beyhaki Aişe’den rivayet ederler. O şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.), odamın önünden her geçişinde, mutlaka gönlümü alacak ve surürlandıracak bir söz söylerdi. Birgün geçti ve hiç bir şey söylemedi. Ben de başımı sarıp yatağıma uzandım. Peygamberimiz geldiğinde: “Aişe neyin var?” diye sordu. Ben de: “Başım ağrıyor” dedim. Peygamberimiz ise: “Aişe, aksine benim başım ağrı­maktadır! Vay başım” buyurdu. Meğer o gün Cebrail gelip kendisine, e-celinin yakın olduğunu haber vermiş.”

Bezzar’ın rivayetine göre, Peygamber Efendimizin amcası Abbas bin Abdü’l-Muttalib şöyle demiştir: “Ben bir gün rü’yamda, yeryüzünün yukarıdan sarkıtılmış büyük halatlarla göğe doğru çekilmekte olduğunu gördüm. Bu rü’yamı, gidip Peygambere (s.a.v.) arz ettim. Peygamberi­miz ise bunun tâbirinde: “Ey amca, bu, senin kardeşinin oğlunun vefatı günüdür!” buyurdu.

Kaynak : Peygamberimizin Mucizeleri – 31.Bölüm

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Peygamberimizin Mucizeleri, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Gıybeti Olmayanlar – Üç kişinin Gıybeti yoktur

Posted by Site - Yönetici Mayıs 16, 2014

 

Gıybeti Olmayanlar – Üç kişinin Gıybeti yoktur

Eserde vârid oldu:
“Üç kişinin Gıybeti yoktur. (Üç kişinin aleyhinde yapılan konuşma gıybet değildir:)
1- Zalim imâm,
2- Fisk-u fücurunu aşikâr işleyen fâsık,
3- Halkı bid’atine çağıran bid’at ehli..” 
.
Kaynak : Ed-Dürrü’l-Mensûr Tefsiri: c 7, s 577. 
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/20.

Bil ki: Allâhü Teâlâ hazretleri, rezillik, kötülük, fena ve çirkinlerin izhâr edilip açıklanmasını sevmez. Ancak zulmünün zararı buyük, hilesi çok ve mekri (tuzakları) fazla olan zâlimin hakkında
izhâr edilmesi hariç… 
Bu durumlarda zâlimlerin kötülüklerinin izhâr edilmesi caizdir. 
Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-Fasık kişide bulunanı (fısk-u fucûru bilmeyenlere anlatın) zikredin ki, insanlar ondan (kendilerini) sakınsınlar.” 

Kaynak : Sübülü’s-SelâmŞerhin-Bulûği’l-Merâm, İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri: 6/19-20.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Mü’min, Kâfir ve Münafık

Posted by Site - Yönetici Mayıs 16, 2014

Şeytan,cehennem. Mü'min, Kâfir ve Münafık  Keşşaf; c. 1, s. 713, 293

Mü’min, Kâfir ve Münafık

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, mü’minlerin, kâfirlerin ve münafıkların misâlini nehre atılan şu üç kişinin haline benzetirlerdi.
Mü’min nehri geçendir. (Yüzerek sâhil-i selâmete ulaşmıştır.)
Kafir, (suyun ortasında ayakta) durmuş.
Münafık da nehrin (dibine) inmiştir (ve ortasına doğru ilerlemiştir.) Hatta suyu ortaladığında çıkmaktan âciz kaldı. Kâfir, münâfık’a sesleniyor:
-“Bana doğru gel, boğulmaktan kurtulursun!” Mü’min de ona sesleniyor:
-“Sudan kurtulmak İçin bana doğru gel!” Münafık sürekli i-kisinin arasında gidip gelmektedir. (Kah mü’mine yaklaşıyor, sonra kâfirin sesine kulak verip ona doğru gidiyor… Kâh kâfire yaklaşıyor, sonra mü’minin sesine kulak verip ona doğru geliyor…
Böylece suyun içinde boğulmak üzere bocalayıp duruyor…)
Münafık bu iki durumun arasında gidip geliyor. Üzerine bir su geldiği zaman onu boğar. İşte münafık kişi, ölünceye kadar böyle bir şek, şüphe ve tereddüdün içindedir…
Ey gönlünde (kalbinde) nifak bulunduran kişi! Dikeni halk içinde çiçek göstermektedir.
Nifak yapan herkes Önde bulunuyor. Fakat sonuçta ne halka yanaşabilir ve ne hakka…

Kaynak : Keşşaf; c. 1, s. 713, 293

 

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Âhir Zamanda Müminlerin Ölümü

Posted by Site - Yönetici Mayıs 15, 2014

dua sofi prayer islam muslim turkistan mezar

Âhir Zamanda Müminlerin Ölümü

Ka’b (r.h.) hazretleri buyurdular:
İsa bin Meryem Aleyhisselâm ve mü’minler, Ye’cûc ve Me’cûcü (helak etmekten) döndükleri zaman, yıllarca kalırlar… 
Sonra, toz ve duman şeklinde bir şey görürler. 
Bakarlar ki o bir rüzgârdır.
Allâhü Teâlâ hazretleri, bu rüzgârı mü’minlerin ruhlarını almak için gönderdi.
Bu rüzgâr mü’minlerin en son kuşaklarının da ruhlarını alır…
Bu son kuşak mü’minlerin ölümünden sonra insanlar yüz sene daha kalırlar… İnsanlar, ne bir din tanırlar ve ne de sünnet…
Bunlar eşeklerin birbirlerine dalmaları gibi birbirlerine dalarlar.
İşte kıyamet bunların üzerine kopar…

Kaynak : Tefsîr-i Kebir: c. 11, s. 43,
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kıyamet, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: