Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 25 Ara 2013

Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri Kimdir?

Posted by Site - Yönetici Aralık 25, 2013

Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri Kimdir?

Evliyanın büyüklerinden. Künyesi, Ebu Muhammed’dir.
Muhyiddin, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a’zam gibi lakabları vardır.
İran’ın Geylan şehrinde 1078 (H.471)de doğdu.
Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost’tur.
Hazret-i Hasanın oğlu Hasan-ı Müsenna’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir.
Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem şerifdir.
AbdülkadirGeylani hazretleri 1166 (H.561)’da Bağdad’da vefat etti.
Türbesi Bağdad’dadır.
Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehid idi.
Kadiriyye tarikatının kurucusudur.
Ehl-i sünnet itikadını ve din bilgilerini her tarafa yaydı.
Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilim için vefakarlıkta emsali az bulunur bir veli idi.

Abdülkadir Geylani hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair alametler, işaretler görülmüştü. Babası rüyasında Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshab-ı kiramı radıyallahü anhüm ve evliyayı gördü. Peygamber efendimiz kendisine; “Ey Ebu Salih! Allahü teâlâ bu gece sana kamil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlad ihsan etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak.” buyurdu. Yine oğlu hakkında;”On iki imam dışında bütün veliler doğacak olan oğluna itaat edecekler, onun ayaklarını boyunlarına koyacaklar. O yüksek derecelere kavuşacak, ona itaat etmeyenler Allahü teâlâya yakınlık devletinden mahrum kalacaklar.” diye müjdelendi. Doğduktan sonra yüksek halleri ile dikkatleri çekti. Ramazan-ı şerifte gün boyunca süt emmez, iftar olunca emerdi. Bu halini şu beyti ile anlatır:

Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi

Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.

Doğduğu senenin ramazan-ı şerif ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. Bunun için ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüd edildi. Halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular. Emmediğini öğrenince, ramazan-ı şerifin henüz çıkmadığını anlayıp oruca devam ettiler.

On yaşında mektebe giderken etrafında meleklerin kendisi ile beraber yürüdüklerini görür, onlardan; “Yer açın evliyadan bir zat geliyor.” dediklerini duyardı. Meleklerin söylediklerini duyan birisi; “Bu çocuk kimdir?” diye sordu. Meleklerden birisi; “Bu asil bir ailenin çocuğudur. İlerde büyük bir zat olacak. Arzu edenlere hep verecek ve hiç kimseyi kapısından boş çevirmeyecek. Her gün Allahü teâlâya yakınlığı artacak ve çok yüksek derecelere ulaşacak.” dedi. Çocuklarla beraber oynamak istediğinde; “Bana gel ey mübarek, bana gel.” diyen bir ses işitir, korku ve heyecanla annesine koşardı.

Abdülkadir Geylani on sekiz yaşında Bağdad’a geldi. Buradaki meşhur alimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini; Ebu Hattab Mahfuz, Ebü’l-Vefa Ali bin Ukayl, Ebu Hüseyin bin Kadı Ebu Ya’la ve diğer fıkıh alimlerinden öğrendi. Hadis ilmini; Hasan-i Bakıllani, Ebu Said Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Ganim Muhammed bin Muhammed, Ebu Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebu Cafer, Ebu Kasım bin Ali, Ebu Talib Abdülkadir, Ebu Bekr Hibetullah ibni Mübarek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebu Nasr Muhammed, Ebu Galib Ahmed, Ebu Abdullah Yahya ve diğer hadis alimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebu Said Mahzumi ile Hammad-i Debbas’tan almıştır.

İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebu Said Muhzumi’nin medresesinde verdiği ders ve vazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu. Zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Hatta bir kadın, mehir bedelini, kocasının orada çalışmasına saydı. Derslerine devam edenler arasında pekçok alim yetişti.

Abdülkadir-i Geylani hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşad ettikten, hak ve hakikatı anlattıkdan sonra, ders ve vaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdad’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:

Irak’ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazan uzun müddet yemezdim ve “açım açım” diye içimin feryadını duyardım. Bazan üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; “Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.” mealindeki İnşirah suresinin beşinci ve altıncı ayet-i kerimelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi.

Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyafetlere bürünüp toplu halde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; “Ey Abdülkadir! Onlarla mücadele et, onlara galip geleceksin.” derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; “Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım.” diye beni tehdit ederdi. Canu gönülden, “La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim” okuyunca, onun tamamen yandığını görürdüm.

Bir kere Abdülkadir Geylani şöyle bir ses işitti: “Ey Abdülkadir! Ben senin Rabbinim! Sana haramları mubah, serbest kıldım.” Bir rivayete göre; “Başkasına yasak olan şeyleri sana helal kıldım.” diyordu. Bunun üzerine Abdülkadir Geylani Euzü çekti. “Kovulmuş şeytandan Allahü teâlâya sığınırım. Sus ey mel’un!” diye bağırdı. Bunun üzerine aynı ses; “Ey Abdülkadir! Rabbinin izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak, şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Halbuki ben bu yolda yetmiş kişiyi yoldan çıkardım.” dedi. Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında; “Sana haramları helal ettim, sözünden anladım. Çünkü Allahü teâlâ böyle şeyleri emretmez.” buyurdu.

Başka bir kere gayet çirkin ve pis kokulu birisi geldi. “Ben iblisim, şeytanım. Sana hizmet etmeye geldim, beni ve yardımcılarımı çok yordun.” dedi. “Sana inanmıyorum, buradan uzaklaş.” dedim. Bana vuracak oldu ise de onu perişan ettim. İkinci defa elinde büyük bir ateş kıvılcımı ile hücum etmeye başladı. Bu esnada elinde kılıç bulunan atlı birisi bana yardıma geldi. Yine onu mağlub ettim. Üçüncü olarak iblisi çok uzakta ağlar gördüm. Gayet üzgün olarak; “Senden ümidimi kestim. Galiba seni yoldan çıkaramayacağım.” dedi. “Sus ey mel’un!” dedim ve kovdum. Allahü teâlâ her seferinde beni onlara karşı üstün kıldı.

Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. “Bunlar nedir?” dedim; “Dünya zevkleri ve zinetleridir.” denildi. Dünya ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nimetleri kendine çekmek istedi fakat Allahü teâlâ beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allahü teâlânın rızasına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan manileri, engelleri gördüm. “Bunlar nedir?” dedim. “Senin içinde bulunan manilerdir.” denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.

Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. “Bunlar nedir?” dedim. “Arzu ve isteklerindir.” denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.

Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücadele ettim. Allahü teâlânın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedricen, safha safha mücadele ettim. Onu iki elimle sımsıkı yakaladım. Yıllarca ıssız, sessiz, sadasız yerlerde kalmaya mebcur ettim. Soğuk bir gece kırk defa ihtilam oldum, havanın soğukluğuna bakmadan her seferinde, hemen yıkandım. Kerh harabelerinde yıllarca kaldım. Yiyecekler malum; otlar, ağaç yaprakları… Dünya sevgisinden kurtulabilmek, nefse üstün gelebilmek için her çareye başvurdum. Gördüğüm her yokuşa tırmandım. Nefsime hiç fırsat vermedim. Bir gece merdivende kitap mütalaa ediyordum. Nefsim; “Biraz uyu, sonra kalkarsın.” dedi. Ona muhalefet olsun diye tek ayağım üzerinde durdum. Kur’an-ı kerimi hatmedinceye kadar uyumadım.

Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşeri sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarıp, hep O’nunla olmak olan “fakr” mertebesine ulaştım”.

Nihayet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe halinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdad’a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; “Sen ki Abdülkadir’sin, buna hayret mi ediyorsun?” dedi.

Sahralarda dolaşırken “Ol” sözü ile ihsan olundum. Allahü teâlânın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok yiyecek buldum. Dağdan bir parça koparırdım, helva olur, yerdim. Kuma deniz suyu dökerdim, tatlı su olurdu. Sonra böyle yapmaktan haya ettim. Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim.

Abdülkadir Geylani hazretleri bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdad’a dönüyordu. Hazret-i Hızır önüne çıkıp, şehre girmesine mani oldu. “Emir var. Yedi sene Bağdad’a girmeyeceksin.” dedi. Bu sebeple, Bağdad’ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mübah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; “Ey Abdülkadir! Bağdad’a gir, serbestsin.” diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdad’a girdi. Doğru Şeyh Hammad bin Müslim Debbas’ın zaviyesine (dergahına) geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammad Debbas onu görünce ağlayarak; “Oğlum Abdülkadir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır.” dedi.

Bir müddetten beri Bağdad’da bulunan Abdülkadir Geylani hazretleri fitne ve karışıklıklar olunca tekrar sahralara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; “Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak.” diyen bir ses işitti. “Ben dinimi kurtarmak istiyorum.” dediğinde; “Korkma, dinine bir zarar gelmeyecek.” denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakikatını bildirmesi için Allahü teâlâya yalvardı. Bu esnada Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; “Ey Abdülkadir! Buyurun.” dedi. Yanına varınca; “Söyle, dün Allahü teâlâdan ne istemiştin?” dedi. Abdülkadir Geylani hazretleri şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zat kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allahü teâlâdan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zatın Şeyh Hammad Debbas olduğunu hatırladı.

Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bazan ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; “Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha alim birisi var mı?” derdi. Şeyh Hammad’ın müridleri ona bazan; “Sen alim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene.” derler; Şeyh Hammad da onlara; “Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, manen kemale ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mana aleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum.” derdi.

Yine bir sohbet toplantısında, Abdülkadir Geylani hazretleri dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammad; “Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velilerin boynunda olacak, her veli ona itaat edecek.” dedi.

Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; “Hoş geldin Abdülkadir! Sen ariflerin, Allahü teâlâyı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim.” dedi.

Zamanındaki diğer evliya da keramet olarak ilerde onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkadir Geylani hazretleri zaman zaman Şeyh Tacül arifin Ebü’l-Vefa hazretlerinin yanına giderdi. Ebü’l-Vefa hazretleri o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; “Ayağa kalkın, evliyadan biri geliyor.” derdi. Ona karşı bu şekilde iltifat etmesine hayret eden talebelerine; “Henüz zamanı var. Vakti gelince, okumuş, cahil herkes bu gence muhtac olacak, onun feyzinden, manevi ilminden faydalanacaktır. Sanki şu anda onun Bağdad’da cemaatlere vaz ve nasihat ettiğini, “Ayağım bütün velilerin boynundadır.” dediğini ve bütün velilerin boyunlarını ona uzattıklarını, görüyorum.” derdi.

Bir defasında da; “Ey Bağdadlılar! Allahü teâlâya yemin ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır.” dedi ve Abdülkadir Geylani hazretlerine dönüp; “Bugün söz bizim fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın.” diye hitab etti.

Nihayet Abdülkadir Geylani hazretleri Bağdad’da insanları irşada, Allahü teâlânın beğendiği yolda bulunmaya davete ve nasihat etmeye başladı. Bir gün kendini nurların kapladığını gördü. Bu hal nedir diye sorunca, Resulullah efendimiz Allahü teâlânın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor, denildi. Nurun git-gide çoğaldığı bir anda Resulullah efendimiz görünerek bir elbise verdiler. Sonra; “Bu, kutubluk denilen velilere ait evliyalık elbisesidir.” buyurdular.

Resulullah efendimizden hazret-i Ali vasıtasıyla gelen feyzler, manevi ilimler ondan sonra hazret-i Hasan ile Hüseyin ve on iki imamdan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyaya feyzler hep on iki imam vasıtasıyla geldi. Abdülkadir Geylani hazretleri dünyaya gelip veli oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o evliyalıkta yüksek dereceye kavuşunca, on iki imamdan gelen feyzler, ilimler, bereketler onun vasıtasıyla geldi. Başka hiç bir veli bu makama ulaşamadı. Bunun için; “Önceki velilerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır.” buyurdular. Kıyamete kadar, her veliye feyzler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine “Gavs-ül-A’zam; En büyük Gavs” denildi. Yalnız İmam-ı Rabbani hazretleri bu hususda onun vekilidir.

Abdülkadir Geylani hazretlerinin evliyalıktaki derecesinin yüksekliğini zamanındaki bütün evliya kabul etmişti. Bir gün Bağdad’da sohbet ediyordu. Meclisinde pekçok alim ve veli vardı. Bir ara; “İşte şu ayağım her velinin boynu üzerindedir.” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu sözü tasdik ettiler.

Şeyh Halifet-ül-Ekber anlatır:

Rüyamda Resulullah efendimizi gördüm. “Ya Resulallah! Şeyh Abdülkadir, ayağım bütün velilerin boynu üzerindedir, diyor ne buyurursunuz?” diye sordum. “Doğru söylemiştir. O benim himayemde bir kutubdur, bu nasıl olmasın?” buyurdu.”

Adiyy bin Müsafir; “Bu sözü yalnız o söyledi, başkasından duymadım. O bununla kendi zamanındaki ferdiyet denilen makamını açıklar. Onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli değildir.” der.

Ahmed Rufai hazretleri; “O bu sözü manevi emirle söyledi.” dedi.

İbn-i Hacer-i Askalani hazretleri de; “Bunun manası, ilerde o kadar keramet gösterecektir ki, inad eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkar etmeyecektir.” dedi.

Büyük alim İzzeddin bin Abdüsselam; “Şüphesiz o, evliyanın sultanı idi.” demişti.

Hayat bin Kays hazretleri buyurur ki:

Abdülkadir Geylani bu sözü söyleyince, bütün velilerin kalblerindeki nurlar arttı. İlimlerinde bereket, hallerinde yükseklik görüldü. Çünkü onlar istisnasız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı.

Abdülkadir Geylani bu sözü söylediğinde, yeryüzünde veliler boyunlarını ona doğru uzattı. O anda boynunu uzatanlardan biri Ahmed Rufai hazretleridir. Ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi: Yazının devamını oku »

Posted in Abdülkadir Geylani, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: