Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Aralık 2013

Yılbaşı Kutlamıyoruz…

Posted by Site - Yönetici Aralık 31, 2013

yilbasi-kutlamiyoruz

Yılbaşı Kutlamıyoruz…

Miladi Yılbaşı Yani Hristiyan Aleminin christmas’ını Kutlayan Yani Bu geceye özel bir farklılık yapan bir Müslüma’nın Küfre düşme ve KAFİR olma TEHLİKESİ vardır,”Ben Onların Bayramını değil yeni yılı kutluyorum.” diyerek kendini aldatanlar bilsinlerki büyük bir yanlıştadırlar, Bu konuda ki Ayeti kerime,Hadisi şerif ve Büyüklerin sözlerini sizlerle paylaşıyoruz LÜTFEN HASSASİYET GÖSTERELİM OKUYALIM,PAYLAŞALIM VE ULAŞABİLDİĞİMİZ HERKESİ UYARALIM…

Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin.Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar.Sizden kim onları dost edinirse, hiç kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
(MÂİDE suresi- 51 )
Kim herhangi bir gruba benzeşirse o da onlardandır.”
(Hadis-i Şerif-Nakleden Ebu Davûd, Libas 4)
Bizden gayrısının sünnetiyle amel eden bizden değildir
(Hadis-i Şerif-Nakil Sahihu’l-Cami: 5439)
EFENDİMİZ (s.a.v)Yine şöyle buyuruyor:
Bizden başkasına benzeyen bizden değildir.! Yahudilere ve Hıristiyanlara benzemeyin.
(Sahihu’l-Cami: 5434)
Bir kimse kafirlerin bayramında kafire bayramın mübarek olsun dese kafir olur.”
( , Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’a Göre Kitab’ül- Akaid, sh: 386..1996)
Kafirlerin işini güzel gören kimse, küfre girmiş olur. Bu bi’l-ittifak böyledir.
(Nizamüddin ve Bir Heyet, Fetavay-i Hindiyye, C/4, sh:342. Akçağ Yay.1

YILBAŞI geceSİNİ kutlayan o gece yapılan tüm haramlara ortak olur
dinimizde yılbaşı gecesi diye kavramın yoktur ”Eğer o geceye yılın bitimi veya yılın sonu olarak bakarsak o zaman muhasebe zamanı, tefekkür zamanı…Yani bir Müslüman şunu demeli ‘bir yıl sona erdi ben nasıl bir yıl geçirdim nasıl davrandım rabbime karşı nasıl kul olabildim.Hangi sünneti yerine getirdim veya yerine getirmedim?’ diye düşünmelidir.”

Ömürlerinden bir seneyi daha tüketerek varacakları sona biraz daha yaklaşan ahiret yolcuları! Yaklaştığınız yerde hesaba çekilmeden önce burada kendinizi hesaba çekin!
YILBAŞINDA BUNU DÜŞÜN

Yılbaşı gecesinin mânası, sayılı ömür senelerinin birinin daha bitmesi, ölüm denen kesin âkıbete biraz daha yaklaşılması, gençlik günlerinin tükenip, ihtiyarlık demlerinin gelmesi.. demektir. Nitekim her yılbaşında siyah saçlara biraz daha aklar düşüyor, akların sayısı da biraz daha çoğalıyor.

Öyle ise, böyle gecelerde daha çok sefalete, daha çok sefahete düşmek yerine; daha çok âhirete, daha fazla ebedî âleme meyili olmak lâzımdır. Zira bu hızlı gidiş, – ister ikrar et, ister inkâr – kabire, ukbaya doğrudur.

Gayr-i müslimlere benzemenin sebep olacağı tehlikeli neticelere dikkatimizi çekmek içindir ki, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “(Tasvip ederek) bir kavme (bir topluluğa) benzemeye çalışan kişi, o (benzemeye çalıştığı) kavimdendir.”(1) “(İnanç ve amelde) bizden başkasına benzeyenler, bizden değildir.Tirmizî, Sünen, H. No: 2696.

imam Ebu Hafs hazretleri demiştir ki, “Bir adam Rabbine elli yıl ibadet etse, sonra nevrûz (yılbaşı) geldiğinde, o günü kutlamak için şirk yapanlardan birine bir hediye gönderse kâfir olur“. (Bezzâziye VI/333;

Hıristiyanlar, Noel adı altında eğlence, dans, içki, kumar, ağaçları süsleme, hindi kesme gibi çeşitli eğlencelerle bu geceyi kutlarlar. Değerli Müslüman kardeşim! Soruyorum size: “Bir peygamberin doğum gecesini içki, kumar, dans, zina gibi şeylerle kutlamak, Allah (c.c)’ın indirdiği hangi dine ve hangi kitaba uygundur?

Günümüzde müslüman toplumların başına gelen büyük musibetlerden biri de -yahudi, hıristiyan ve diğer kâfir toplumlardan oluşan- cehennem ehline uymaları ve onlara benzemeleridir. Öyle ki onların birçoğu hakkında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu sözü gerçekleşti: “Sizden öncekilerin yoluna tıpatıp uyacaksınız. Onlar, kertenkele deliğine girse siz de peşlerinden gireceksiniz.” Sahabîler: “Ey Allah’ın Rasûlü, yahudi ve hıristiyanları mı kastediyorsun?” diye sorunca Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem: “Ya kim olacak?” buyurmuştur. (Buhârî, Müslim)
Yani “Elbette ki onları kastediyorum.” demek istemiştir. Diğer bir rivayette de: “Onlardan biri, sokakta annesiyle zina etse siz de aynısını yapacaksınız.” buyrulmuştur. (Hâkim)

Üzülmek lazım senenin geçtiğine
Bir yılın daha ömürden gittiğine
Sorgula, sene boyunca ettiğine
Yılbaşı kutlamak da niye
Yakışmıyor Müslüman Ayşe’ye Ali’ye

Yazık Müslümana çamları kesmiş
Eve getirip bir güzel süslemiş
Sabaha kadar içkiyle eğlenmiş
Yılbaşı kutlamak da niye
Yakışmıyor Müslüman Ayşe’ye Ali’ye

Bu bizim adetimiz değil asla
Yakışmaz bu bir Müslümana
Benzemeyelim Yahudi, Hristiyana
Yılbaşı kutlamak da niye
Yakışmıyor Müslüman Ayşe’ye Ali’ye

Kumarın adı piyango olmuş
Eğlencenin yerini dans, içki almış
Müslüman yıla sarhoş başlamış
Yılbaşı kutlamak da niye
Yakışmıyor Müslüman Ayşe’ye Ali’ye

Bir yıl daha yaşlandık aslında
Yılbaşı çıktı dünya imtihanında
Kutlayanlar çaktı kaldı bu soruda
Yılbaşı kutlamak da niye
Yakışmıyor Müslüman Ayşe’ye Ali’ye

Kadeşiniz der bizim bayramlarımız var
İhtiyaç yok bize yeter bunlar
Hepsine değecek bir de Cuma var
Yılbaşı kutlamak da niye
Yakışmıyor Müslüman Ayşe’ye Ali’ye

YILBAŞI MÜSLÜMAN İÇİN SADECE AMA SADECE DUVARDAKİ ESKİ TAKVİM YERİNE YENİSİNİ ASMAKTAN İBARETTİR

YA RABBİ BİZİ BÜTÜN MÜSLÜMANLARI YILBAŞI FİTNESİNDEN MUHAFAZA EYLE BİZLERİ VE BÜTÜN MÜSLİMANLARI AKŞAM İMANIYLA YATIP SABAH İMANINI KAYBEDENLERDEN EYLEME

Allah’ım
“Noel Baba”nın tuzaklarına düşürme bizi
Hakk Sevgili’nin uzaklarına kaydırma bizi
Sana verdiğimiz sözümüzden caydırma bizi
Yılbaşı hastalığından koru bizi Ya Rabbi

Bu yazi icin Şerife Şevval Kardelen Hocamiza Tesekkur eder sizlerinde dualarini bekleriz.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Yılbaşı Kutlamaları Küfürmü ?, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

Feridüddin Attar hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 31, 2013

Feridüddin Attar hazretleri Kimdir ?

Evliyanın büyüklerindendir.
Babası attar, yani ilaç, esans satardı.
Feridüddin-i Attar, zühd ve takva sahibi idi, haramlardan sakınıp ibadetle uğraşırdı.
Küçüklüğünde Şadbah kasabasında bir yandan babasının yanında attarlık öğreniyor, bir yandan da Kutbüddin Haydar isimli büyük bir zatın sohbetlerine devam ediyordu. Babasının vefatı üzerine onun yerine geçip, attarlığı bir süre devam ettirdi. Attarlıkla uğraşırken, bir taraftan da kıymetli dini kitapları, velilerin hayatlarını ve menkıbelerini okuyordu.

Bir gün bir derviş dükkanının önüne gelip, kapıdan içeriye bakarak, gözleri dolup bir ah çekti. Feridüddin Attar ona, (Neden öyle bakınıp duruyorsun?) dedi. Derviş, (Ben yükü hafif biriyim. Dünyada bu hırkadan başka bir şeyim yok. Böyle olunca, bu dünya pazarından çabuk ve kolaylıkla geçip giderim. Fakat sen bu ağır yükleri derleyip topla kendi başının çaresine bak!) dedi. Feridüddin-i Attar, (Sen bu dünyadan nasıl geçip gidersin?) dedi. O zat da, (Bu hırkayı sırtımdan çıkarır, başımın altına yastık yapar, canımı Hakka teslim ederim.) dedi ve hırkasını başının altına koyup, Allah diyerek ruhunu teslim etti. Bu durum karşısında, evliyaya olan bağlılığı, dinini öğrenme istek ve arzusu dayanılmaz hale geldi. Artık attarlığı terk etti. Dükkanında bulunan eşyayı sadaka olarak dağıttı. Bir zata giderek talebelerinden oldu.

Riyanın, korkunç bir afet olduğunu, Allahü teâlânın rızasına uygun olmayan işlerin, amellerin boş olduğunu söylerdi. Bir defasında şunları anlattı:

Bir zat, bir mescide ibadet etmek için girmişti. Geceleyin bir ses duydu. Demek ki mescide biri girdi. O kişi, büyük bir zatın geldiğini zannetti. (Böyle yere büyük zatlar ancak Allahü teâlâya ibadet etmek üzere gelir. Bu zat beni görür, halime nazar kılar.) diye düşündükten sonra, bütün geceyi seher vaktine kadar ibadetle geçirdi. Kendini nasıl göstermek istiyorsa öyle yaptı. Seher vakti etraf ağarınca geriye dönüp baktığında bir köpeğin yattığını gördü. Çok utanıp kendi kendine, (Ey edepsiz, Allahü teâlâ seni şu köpekle terbiye etti. Bütün gece köpek görsün diye ibadette bulundun. Ne olurdu bir gececik de sırf Allahü teâlâ için uyanık kalsaydın. Ey nefsim! Senin bir gece bile Allahü teâlâ için riyasızca ibadet ettiğini görmedim. Sen, Allahü teâlâdan utanmaz mısın? Kendi kadrini mevki ve dereceni şimdi gördün. Gelse bile ancak köpeklere layık olur.) dedi.

Moğol istilasında, bir Moğol askerinin eline esir düştü. Askere halk, (Bu ihtiyarı öldürmekten vazgeçersen, sana bin altın veririz.) dediler. Moğol askeri razı olmuştu. Fakat Feridüddin-i Attar ona, (Sakın beni bu fiata satma. Çünkü kanımın değeri bu değildir.) dedi. Asker de satmaktan vazgeçti. Bir süre sonra başka bir şahıs gelerek askere, (Bu yaşlı zatı öldürmekten vazgeç. Onun kanına karşılık sana bir torba saman vereyim.) dedi. Feridüddin-i Attar, (İşte beni şimdi sat. Çünkü esas fiatımı buldum. Bundan fazla para etmem.) dedi. Buna sinirlenen Moğol askeri onu 1229’da şehid etti. O da, kesik başını elleri arasına alarak 3 km’lik bir mesafeye koştu. Şimdi türbesinin bulunduğu yere varınca, oraya düşüp ruhunu teslim etti. Kabri Şadbah kasabasına yakın olup, ziyaretgahtır.

Buyururdu ki: ( Ey gafil, bu dünyada kendini hesaba çek. Kalbinin pasını temizlemek için mücahede et. Büyükleri de kendine kıyas etme. Zira bir veli, zehir de yese o bal olur.)

Yazdığı şiirlerinde üstün bir akıcılık, arifane sözlerinde akılları hayrette bırakacak bir hal vardır. Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi büyükler onun eserlerinin tesiri altında kalmışlardır. Yazdığı eserlerden Tezkiret-ül-Evliya hariç, hepsi manzumdur. Tezkiret-ül-Evliya’da seksen kadar velinin hal tercümesi ile menkıbeleri ve veciz sözlerini yazmıştır. Bir şiirinin tercümesi şöyledir:

Sırlar alemine uçan kuş idim.

Alçaktan yükseğe çıkmak istedim.

Sırra mahrem kimse bulamayınca,

Girdiğim kapıdan ben yine çıktım.

.

screen grabber site>>>> Bu linklere TIKLAMAYINIZ, Bizim istemimiz disinda yayinliyorlar..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri, İz Bırakanlar | Leave a Comment »

Anlatılmayan Bir ilim Ve ilmi Gizleyenler

Posted by Site - Yönetici Aralık 30, 2013

Anlatılmayan Bir ilim Ve ilmi Gizleyenler

Anlatılmayan Bir ilim Ve ilmi Gizleyenler

Katâde (r.h.) buyurdular:
Söylenmeyen (halka anlatılmayan) bir ilmin misâli, infâk edilmeyen bir hazine misâli gibidir.

Çıkmayan bir hikmetin misâli, yemez, içmez ve devamlı ayakta duran bir put misâlidir.

Katâde (r.h.) şöyle derdi:
-“Ne mutlu konuşan âlime!
Ne mutlu şuurlu (işittiğini muhafaza eden) dinleyiciye!
O (âlim kişi), ilmi öğrendi ve halka öğretti! Bu da (ilmi dinleyen kişi de) ilmi dinledi, (ilim meclislerinde bulundu). Hayırlı bir haberi işitti, işittiğini şuurlu bir şekilde dinledi ve muhafaza etti!

ilmi Gizleyenler

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Kim bir ilmi, onun ehline gizlerse, ateşten gemlerle gemlenir.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Kim, Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisi sebebiyle insanların işlerine, (hususiyetle) din işlerini faydalandırdığı bir ilmi, insanlardan gizlerse; Allâhü Teâlâ hazretleri, kıyamet günü onun (ağzına) cehennem ateşinden gemlerle gem vuracaktır.” İbni Mace: 261,

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Kim yanındaki (bildiği) bir ilmi gizler; veya o. ilim üzerine ücret alır (onu dünya geçimine vasıta kılarsa ağzına) ateşten gemler vurulmuş olduğu halde kıyamet gününde Allâhü Teâlâ hazretlerine mülâki olur.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 4/332-333.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye | Leave a Comment »

KÂFİR Mİ, MÜ`MİN Mİ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2013

İmam Muhammed

KÂFİR Mİ, MÜ`MİN Mİ?

İmam-ı Azam’ın da bulunduğu bir mecliste birisi şöyle bir soru sordu: “Bir adam ki, cenneti istemez, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rüküşüz secdesiz namaz kılar, görmediğine şahitlik eder, fitneyi sever, hakkı istemez, bu adam kafir midir, mümin mi?
Mecliste bulunanlar ağız birliği etmişçesine “Bunlar kafirin sıfatlarıdır, böyle bir adam kafirin ta kendisidir.” dediler.

İmam-ı Azam susuyordu: “Ya imam sen ne dersin?” dediler. İmam-ı Azam, “Bunlar müminin sıfatıdır, böyle biri müminin ta kendisidir” dedi. itiraz ettiler: “Ya imam nasıl olur, mümin cenneti istemez mi, cehennemden korkmaz mı?..” diye.

İmam tek tek açıkladı: “Gerçek (bilinçli) mümin cenneti istemez, sahibini (Allah’ı) ister, cehennemden korkmaz, sahibinden korkar, ölü eti dediğiniz balıktır, görmediğine şahitlik eder, çünkü Allah’ı görmez ama kesin inanır, rükusuz secdesiz kıldığı namaz cenaze namazıdır, fitneyi sever, çünkü fitneden maksat mal ve evladdır, (Kur’an’da mal ve evladın müminler için fitne -imtihan- olduğu belirtilmiştir); hakkı istemez, çünkü haktan kasıt ölümdür, mümin de olsa ölümü temenni etmez.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Azam | Leave a Comment »

TİTİZLİĞİN BÖYLESİ

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2013

4  İman ve nikâh tazelemek - Tecdid-i iman ve nikah duası

TİTİZLİĞİN BÖYLESİ

İslâm dünyasında Kur’an’dan sonra en güvenilir kaynak Sahih-i Buhari adındaki hadis kitabıdır.
İsmail el-Buhari’nin Hz. Peygamberin hadislerini toplamaya kendini vakfettiği, yeni bir hadis duymak ve almak için dere tepe dolaştığı, günlerce, haftalarca yol katettiği sıralardaydı.
Kendisine birçok sahabi ile görüştüğü bilinen birinden söz edildi.
Çok zaman yaptığı gibi uzun bir yol katederek bahsedilen adamı buldu. Fakat adamı bulduğu sırada kazığından boşanmış olan devesini boş torba ile aldatarak yakalamaya çalıştığına şahit oldu.
Bu halde hiçbirşey sormadan geri döndü.
Niçin boş döndüğünü, birkaç hadis not etmediğini soranlara şöyle cevap verdi:

Ben devesini aldatarak yakalamaya çalışan adamın rivayet edeceği hadise güvenmem.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Buhari | Leave a Comment »

Âhirette Dünya`nın Hali…

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2013

Âhirette Dünya`nın Hali…

İbni Abbas (r.a.) hazretleri buyurdular: -“Kıyamet günü, dünya, saçları beyaz, gözleri mavi, dişleri çıkmış, surette ve çirkin bir yaratık olarak varlıkları seyreder bir halde getirilir. İnsanlara:
-“Bunu tanıyor musunuz?” diye sorulur.

Onlar: -“Bunu tanımaktan Allah’a sığınırız!” derler.

İnsanlara: -“Bu dünyadır! Onun için, birbirinize caka satar, onun için birbirinize darılıp küserdiniz, onun için birbirinizi kıskanırdınız, onun İçin birbirinize öfkelenirdiniz, buğzeder, onun için birbirinize düşman olurdunuz ve kendisiyle mağrur olup aldanırdınız... denilir.

Sonra dünya cehenneme atılır.

Dünya cehenneme atılırken: -“Ey Rabbim! Nerede benim dostlarım! Nerede bana tâbi olanlar! Nerede benim taraftarım!” Allâhü Teâlâ:
-“Ona uyanları da adamlarını da ve taraftarlarını da ona katın (cehenneme atın)” buyurur

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 4/403-404.
Kenzül-Ummal: 8579,

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Kadına Yarım Şehit Sevabı

Posted by Site - Yönetici Aralık 28, 2013

Kadına Yarım Şehit Sevabı

Kadına Yarım Şehit Sevabı

Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin zamanında bir kadın vardı.
Kocası eve girdiğinde onu sevecen ve tebessümle karşılardı.
Ve ona:
Sizin en hayırlınız, ehline hayırlı olanınızdır.”Câmius’s-Sağîr: 3990,
Yine buyurdular:
-“Merhaba ey benim Efendim! Ey ailemin efendisi hoş geldin!” der.
Sonra da kocasının omuzlarından cübbesini alırdı. Ayakkabılarını alırdı.
Eğer kocasını mahzun ve üzgün görürse ona:
-“Ey efendim! Eğer senin hüznün âhiret için ise, Allâhü Teâlâ Hazretleri, senin hüznünü artırsın! Yok eğer senin üzgünlüğün dünya ve dünya malı için ise, Allâhü Teâlâ Hazretleri sana kâfidir!” derdi.

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, o kadının kocasına;
-“Ey falanca! Benden ona (eşine) selâm söyle ve ona haber ver ki, onun için yarım şehid sevabı vardır.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: Allâhü Teâlâ hazretlerine en sevimli kul, ehline ve iyâline (ailesine) en faydalı olan kişidir.” Camius’-Sağîr: 217,

Yine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-“Mahlukatın hepsi, Allâhü Teâlâ’nm iyâlidir. Allâhü Teâlâ Hazretlerine en sevimli kul, ehline ve iyâline (ailesine) en faydalı olan kişidir.” Câmius’-Sağır: 4135

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 4/480-481.
.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Somuncu baba Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 27, 2013

Somuncu baba Kimdir ?

Alim ve velî bir zattır.
Asıl ismi Hamid’dir.”Somuncu Baba” lakabıyla meşhurdur.
1349’da Kayseri’de doğdu.
Şam’a gidip ilim öğrendi.
Orada pek çok velînin sohbetlerine katıldı.
Mânevî yol ile Bâyezîd-i Bistâmî’den feyz aldı.
Tebrîz yakınlarında Hâce Alâeddîn-i Erdebîlî’den ilim öğrendi.
Tasavvufta üstün derecelere kavuştu.
Hâce Erdebîlî, bir gün Hamid-i velî’ye; “Artık öğrendiğin ilmi, insanlara öğretmek üzere Anadolu’ya git” buyurup, ona izin verdi.
Hâce, onu talebeleriyle birlikte, “Şemseddin-i Tebrizî Makâmı” denilen yere kadar uğurladı. Sonra onu haset edenlerin de bulunduğu topluluğa dönerek; “Hamid’in arkasından bakın. Eğer dönüp bizden tarafa bakarsa, Anadolu’da onun ilminden istifâde ederler. Bakmazsa, onun ilminden hiç kimse istifâde edemez.” buyurdu. Oradakiler merakla Hamîd’in arkasından bakmaya başladılar. Hamid-i velî, gözden kaybolmadan önce iki defa arkasına baktı. Onu haset edenler, yanlışlıklarını anladılar.

Kayseri’de talebeleri, ondan feyz almaya başladı. Talebelerinden Şücâ-i Karamânî’ye; “Ankara’da Numan isminde bir müderris var. Onu buraya dâvet et” buyurdu. O da Ankara’ya gitti. Müderris Numan; “Bu dâvete icâbet lâzım” diyerek, beraberce Kayseri’ye geldiler. Bayram günü buluştukları için, hocası ona “Bayram” lakabını verdi. Müderris, sohbetlerini dinleyince, onun büyük bir âlim ve velî olduğunu anladı. Hocasından zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenerek kısa zamanda büyük mesâfeler aldı. Hâcı Bayram, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda yüksek derecelere kavuştu.

Somuncu Baba, Tebrîz’e ve oradan da Anadolu’ya gelip, Bursa’ya yerleşti. Hâcı Bayram-ı velî, sık sık Bursa’ya gelip onu ziyâret ederdi. Bursa’da ilmini kimseye söylemedi. Halk içinde Hak ile olmaya gayret etti. Bir fırın yaptırdı. Fırınına merkebiyle dağdan odun getirir, onunla ekmek pişirirdi. Somun satarak geçimini sağlardı. Halk, buna “Somuncu Baba” der ve pişirdiği ekmeğin lezzetine doyamazdı. Fırını, Ali Paşa Çınarı civârında olup, iki gözlü idi. Fırının bitişiğinde de, ibâdet ettiği bir odası vardı.

Yıldırım Bayezid han, Bursa’da Ulu Câmiyi yaptırırken, çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba temin etti. Câminin yapılması bittikten sonra, bir Cuma günü açılış merâsimi yapıldı. O gün başta Yıldırım Bayezid han, damadı Seyyid Emîr Sultan, Molla Fenârî, ulemadan pek çok kimse Ulu Câmiyi doldurdu. Padişah, câminin açılış hutbesini okumak üzere Emîr Sultan’a vazîfe verdi. O da “Sultânım! Zamanın büyük âlimi burada iken, bizim hutbe okumamız uygun değil. Hutbeyi okumaya lâyık zât şudur” diyerek, Somuncu Baba’yı gösterdi. Somuncu Baba, Padişahın emri üzerine minbere giderken Emîr Sultan’ın yanına gelince; “Emîr’im, niçin beni ele verdin?” dedi. O da; “bu işe senden daha layık olanı yok.” dedi. Bu konuşmaları dinleyen cemaat, Somuncu Baba’nın hutbesini merakla bekliyordu. Somuncu Baba, hutbede; “Bâzı âlimlerin, Fâtiha-i şerîfenin tefsirinde anlayamadığı kısımlar vardır. Onun için bu sûrenin tefsirini yapalım” buyurarak, Fâtiha sûresinin, yedi türlü tefsirini yaptı. Herkes şaşırıp kaldı. Molla Fenârî hazretleri; “Somuncu Baba, önce bizim Fâtiha sûresindeki müşkülümüzü halletti. Onun büyüklüğüne, bu yedi çeşit tefsir kâfidir.” dedi. Namazdan sonra bütün cemaat, Somuncu Baba’nın elini öpmek istedi. Onların bu arzusunu kıramayıp, kapıda durdu. Caminin üç kapısından çıkan herkes; “Ben Somuncu Baba’nın elini öptüm.” diyordu. Somuncu Baba, Allahü teâlânın izniyle her üç kapıda da aynı anda bulunarak herkese elini öptürmüştü. Molla Fenârî’nin, ondan aldığı feyiz ile yazdığı tefsirini âlimler çok beğenmiş, mûteber bir tefsir olduğunu söylemişlerdir.

Somuncu Baba, durumunun anlaşılması üzerine, bir sabah erkenden, birkaç talebe ile yola çıktı. Aksaray’a geldi. 1412’de, bir gün tanıdıkları ile helâlleşti. İki rekat namaz kıldı. Uzun bir duâdan sonra kelime-i şehadet getirerek vefât etti.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri, İz Bırakanlar | Leave a Comment »

DİNLERARASI DİYALOG VE HOŞGÖRÜ

Posted by Site - Yönetici Aralık 26, 2013

DİNLERARASI DİYALOG VE HOŞGÖRÜ

Diyaloğun mahiyeti

Aslında, “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” yeni ortaya çıkmadı, asırlardır bu zaten vardı. Asrı Saadet’te ve sonraki zamanlarda, Müslümanlar, Hıristiyanlarla, Yahudilerle iç içe yaşadılar. Biribirlerinden borç aldılar; borç verdiler. Ticari alış veriş yaptılar. Örneğin, Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde, bir Yahudiye borcu vardı; Hazret-i Ali’ye bunu ödemesini vasiyet etti. Bu tür, komşuluk ve diğer insani ilişkiler zamanımıza kadar devam etti.
Kimse kimsenin, yaşayışına, ibadetine karışmıyor; isteyen Kilisesine, isteyen Havrasına gidiyor rahat bir şekilde dinlerinin icablarını yerine getiriyordu. Bu zaten İslâm dininin de bir emriydi.
Ancak, günümüzdeki diyaloglar bu insani, sosyal boyut ile sınırlı kalmadı. Dini inançlara ve yaşayışlara da yansıtıldı. Üç din mensuplarının bir araya gelip “vahiy” “Tanrı” inancı gibi konularda teologlar seviyesinde görüşmeler yapmaları, Papazların, Hahamların iftar yemeğine çağırılmaları; Müslümanların, Kilisede onların Yortu ve Noel günlerine katılmaları bunun muşahhas örneklerindendir.
İftar, Müslümanlar için dini muhtevalı bir yemektir. Dolayısıyla İslam dininin emrettiği şekilde ve İslami ölçüler içinde yapılır. Hâl böyle olunca şu soruyu sormamız gerekir: İftar yemeğinde, papazın ne işi var. Yine, Yortu ve Noel Hıristiyanların bir ibadetidir. Kendi şartlarına göre yapılır. Aynı şekilde burada da Müslümanın ne işi var? Hıristiyanlara, papazlara yemek ziyafeti verilecekse, iftar yemeği dışında başka bir zamanda verilemez mi? Özellikle iftar yemeğine papazın çağırılmasından maksat nedir?
Diyalog için yer ve zaman mı bulunamıyor? Bir araya gelinecekse, dini günlerin ve mekanların dışında, belli bir zamanda ve mekanda buluşmak pek ala mümkün. Yemek mi yenecek, konuşma mı yapılacak burada yapılır. İşte farklı din mensupları arasında diyalog ve hoşgörü budur.
Son yıllarda gündeme getirilen, “Diyalog ve Hoşgörü” başka manada ele alınmaktadır. Hoşgörüden ziyade, üç dinin belli bir eksen etrafında toplanması, bir nevi dinlerin birleştirilmesi şeklinde algılanmaya başlandı. Bu, İslâm dinine, 14 asırlık tatbikata uymayan, işte bu anlayış şeklidir. Yoksa bildiğimiz klasik manada hoşgörüye hiçbir Müslüman karşı çıkmaz.
İşin başka garip bir yönü de şudur: Bugün bu üç din mensuplarının kendi dinlerinden başka dinleri reddettikleri bir gerçektir. Kabul etselerdi zaten o dinde olurlardı. Yani her din mensubuna göre, kendi dini doğru diğerleri batıldır, yanlıştır. Yani başka hak din yoktur. Batıl olan, peşinen reddettiğiniz bir şeyle nasıl diyalog yapılacaksınız? Onu kabul ederseniz zaten kendi dininizi inkar etmiş oluyorsunuz. Buradan şu çıkıyor, diyalog dinlerarası değil, ancak din mensupları arasında yapılabilir. Bu da, çeşitli din mensupları arasındaki, siyasi, ekonomik, sosyal boyutlu ilişkilerdir. Bu tür diyaloglar; dün vardı, bugün de var, yarın da olacak, olması da lazım. Şimdi bugünkü diyaloğun nasıl geliştiğine belgeler eşliğinde bir bakalım:

Diyaloğu başlatan kim?
İki asıra yakın zamandan beri Papalık, Misyonerlik faaliyetleri ile Hıristiyanlığı Ortadoğu’ya yaymaya, cahil Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya çalışmaktadır. Fakat, Afrika ülkeleri gibi, dinden haberi olmayan sadece isimleri Müslüman olan ülkelerde başarı elde etmelerine rağmen, İslamiyetin aslına uygun bir şekilde bilindiği ve yaşandığı, Müslüman ülkelerde istedikleri neticeyi alamadılar. Bunun neticesinde, Misyonerlik faaliyetlerine destek verilmesi için Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü projesi gündeme geldi.
Bu çalışmaları yapan Konsil ilk defa 1962’de bu konuyu görüşmek için toplandı. Daha sonraki toplantılarla da misyonerlik faaliyetinin bir parçası olmak üzere “Diyaloğa” önem verilerek devam ettirilmesi kararlaştırıldı. II. Paul’ün 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde aynen şöyle diyordu: “Dinlerarası diyalog, Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır… Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir.
1964 yılında 2. Vatikan Konsilinde kurulan ‘Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası’nın 1973 yılında, sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya’nın yayın organı Bulletin’deki bir yazısında şunu belirtiyordu: “Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilise’nin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise’nin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.
Pietro Rossano, ayrıca diyaloğun şartlar gereği ortaya çıktığını, İseviliği ilk yayan Havarilerin metodu olduğunu şöyle ifade etmektedir:
Kilisenin henüz bulunmadığı yerlerde tesis edilmesi için yapılan bir faaliyet olarak anlaşılan misyon, artık diyalog olmadan başarıya ulaşamaz.
1984 yılından beri “Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası”nın başkanlığını yapan Kardinal Francis Arinze ise, geçmişten bugüne gelinen noktayı anlatırken bunun Kilisenin bir misyonu olduğunu ifade etmektedir: “Papa VI. Paul’ün vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinlerarası diyalog, Kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir” (Bulletin, 59/XX – 2, 1985, 124).
Papa’yı ziyaretinde Fethullah Gülen de bu konuyu vurgulamıştır:
“Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz.” (F. Gülen’in Papa’ya mektubundan, Zaman,10.2.1998)
Nihai hedeflerini de Papa II. Paul’un 2000 yılı mesajında şöyle bildiriyordu: “Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya’yı Hıristiyanlaştıralım.”
Müslümanlar cephesinde ise; “Dinlerarası diyaloğun kararlı bir destekçisi ve teşvikçisi”nin Sayın Fethullah Gülen olduğu, Hocaefendi’nin onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yayınıKüresel Barışa Doğru” kitabında bildirilmektedir. Yine aynı kitaba göre, Fethullah Hoca’nın, Papa II.Paul ile görüşmesinden önce bu diyaloğu daha önce başlatan üstadı Saidi Nursi’dir. Bediüzzaman Saidi Nursi’nin, bu konuda, Papa XII. Pier ile yazışma yaptığı, 1950’li yıllarda Fener semtinde ikamet etmesinin, Rum Patrik Atenagoras ile de yapılan diyaloğu kolaylaştırdığı aynı kitapta ifade edilmektedir. Dinlerarası diyaloğun lüzumu ile ilgili Hocaefendi’nin yayınlanmış pek çok makalesi ve kitabı var. (Mesela, “Hoşgörü ve Diyalog İklimi” kitabı tamamen bu konu ile ilgilidir.)
Diyanet ve İlahiyat fakülteleri de diyaloga destek vermektedirler.
23/24.10.2003 tarihleri arasında; ülkemizde, bölücü faaliyetlerde bulunduğu iddiası ile kapatma davası açılan Alman Konrad Adenauer vakfının, Armada otelinde düzenlediği, “Türkiye ve Avrupa’da Din, Devlet ve Toplum- Dinlerarası Barışçı bir Ortak Yaşam için Olanaklar ve Engeller” konulu konferansa katıldım.
Bu toplantıda “Dinlerarası Diyalog” projesinin önde gelen temsilcilerinden Prof.Dr. Niyazi Öktem yaptığı konuşmada bu projeye kimlerin destek verdiğini şöyle dile getirdi:
“80’li yıllarda başlattığımız “Dinlerarası Diyalog” projesinde hayli mesafe aldık. Bu konuda bize en büyük desteği Diyanet verdi. Sayın Başkanın gün boyu aramızda bulunması bunun en güzel ispatıdır. Sivil kuruluşlardan ise destek, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan geldi. Vakfın onursal başkası Fethullah Gülen Haca bize büyük destek verdi. Bütün bunların üstünde, Diyalog konusunun Türkiye’de ki mimarı, öncüsü Prof. Dr. Mehmet Aydın’dır. Her birine huzurunuzda teşekkür ediyorum.”
Son zamanlardaki diyalog toplantılarında olduğu gibi, bu toplantıda da, “Yahudi temsilcileri” göremedim. Yahudiler uyanık. Baktılar bu işbirliğinde kendilerine bir fayda yok, parsayı Hıristiyanlar toplayacak, bunun için diyalog projesine mesafeliler.
Siyasi cephede ise, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel ve bir kısım siyasiler diyaloğa tam destek vermişlerdir.
Müslümanlardan, diyaloğa destek verenlerin, niyetlerini tam bilemediğimiz için, bir yorum getirmek sağlıklı olmaz. Zaten bu pek de önemli değil. Önemli olan diyaloğu başlatan, yönlendiren “Vatikan”ın niyeti ve gayesidir.

Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruc

tv<<<<Bu linklere TIKLAMAYINIZ bizim istemimiz disinda yayinlaniyor

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri Kimdir?

Posted by Site - Yönetici Aralık 25, 2013

Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri Kimdir?

Evliyanın büyüklerinden. Künyesi, Ebu Muhammed’dir.
Muhyiddin, Gavs-ül-a’zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a’zam gibi lakabları vardır.
İran’ın Geylan şehrinde 1078 (H.471)de doğdu.
Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost’tur.
Hazret-i Hasanın oğlu Hasan-ı Müsenna’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir.
Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem şerifdir.
AbdülkadirGeylani hazretleri 1166 (H.561)’da Bağdad’da vefat etti.
Türbesi Bağdad’dadır.
Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehid idi.
Kadiriyye tarikatının kurucusudur.
Ehl-i sünnet itikadını ve din bilgilerini her tarafa yaydı.
Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilim için vefakarlıkta emsali az bulunur bir veli idi.

Abdülkadir Geylani hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair alametler, işaretler görülmüştü. Babası rüyasında Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshab-ı kiramı radıyallahü anhüm ve evliyayı gördü. Peygamber efendimiz kendisine; “Ey Ebu Salih! Allahü teâlâ bu gece sana kamil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlad ihsan etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak.” buyurdu. Yine oğlu hakkında;”On iki imam dışında bütün veliler doğacak olan oğluna itaat edecekler, onun ayaklarını boyunlarına koyacaklar. O yüksek derecelere kavuşacak, ona itaat etmeyenler Allahü teâlâya yakınlık devletinden mahrum kalacaklar.” diye müjdelendi. Doğduktan sonra yüksek halleri ile dikkatleri çekti. Ramazan-ı şerifte gün boyunca süt emmez, iftar olunca emerdi. Bu halini şu beyti ile anlatır:

Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi

Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.

Doğduğu senenin ramazan-ı şerif ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. Bunun için ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüd edildi. Halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular. Emmediğini öğrenince, ramazan-ı şerifin henüz çıkmadığını anlayıp oruca devam ettiler.

On yaşında mektebe giderken etrafında meleklerin kendisi ile beraber yürüdüklerini görür, onlardan; “Yer açın evliyadan bir zat geliyor.” dediklerini duyardı. Meleklerin söylediklerini duyan birisi; “Bu çocuk kimdir?” diye sordu. Meleklerden birisi; “Bu asil bir ailenin çocuğudur. İlerde büyük bir zat olacak. Arzu edenlere hep verecek ve hiç kimseyi kapısından boş çevirmeyecek. Her gün Allahü teâlâya yakınlığı artacak ve çok yüksek derecelere ulaşacak.” dedi. Çocuklarla beraber oynamak istediğinde; “Bana gel ey mübarek, bana gel.” diyen bir ses işitir, korku ve heyecanla annesine koşardı.

Abdülkadir Geylani on sekiz yaşında Bağdad’a geldi. Buradaki meşhur alimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini; Ebu Hattab Mahfuz, Ebü’l-Vefa Ali bin Ukayl, Ebu Hüseyin bin Kadı Ebu Ya’la ve diğer fıkıh alimlerinden öğrendi. Hadis ilmini; Hasan-i Bakıllani, Ebu Said Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Ganim Muhammed bin Muhammed, Ebu Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebu Cafer, Ebu Kasım bin Ali, Ebu Talib Abdülkadir, Ebu Bekr Hibetullah ibni Mübarek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebu Nasr Muhammed, Ebu Galib Ahmed, Ebu Abdullah Yahya ve diğer hadis alimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebu Said Mahzumi ile Hammad-i Debbas’tan almıştır.

İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebu Said Muhzumi’nin medresesinde verdiği ders ve vazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu. Zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Hatta bir kadın, mehir bedelini, kocasının orada çalışmasına saydı. Derslerine devam edenler arasında pekçok alim yetişti.

Abdülkadir-i Geylani hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşad ettikten, hak ve hakikatı anlattıkdan sonra, ders ve vaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdad’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:

Irak’ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazan uzun müddet yemezdim ve “açım açım” diye içimin feryadını duyardım. Bazan üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; “Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır.” mealindeki İnşirah suresinin beşinci ve altıncı ayet-i kerimelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi.

Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyafetlere bürünüp toplu halde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; “Ey Abdülkadir! Onlarla mücadele et, onlara galip geleceksin.” derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; “Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım.” diye beni tehdit ederdi. Canu gönülden, “La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim” okuyunca, onun tamamen yandığını görürdüm.

Bir kere Abdülkadir Geylani şöyle bir ses işitti: “Ey Abdülkadir! Ben senin Rabbinim! Sana haramları mubah, serbest kıldım.” Bir rivayete göre; “Başkasına yasak olan şeyleri sana helal kıldım.” diyordu. Bunun üzerine Abdülkadir Geylani Euzü çekti. “Kovulmuş şeytandan Allahü teâlâya sığınırım. Sus ey mel’un!” diye bağırdı. Bunun üzerine aynı ses; “Ey Abdülkadir! Rabbinin izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak, şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Halbuki ben bu yolda yetmiş kişiyi yoldan çıkardım.” dedi. Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında; “Sana haramları helal ettim, sözünden anladım. Çünkü Allahü teâlâ böyle şeyleri emretmez.” buyurdu.

Başka bir kere gayet çirkin ve pis kokulu birisi geldi. “Ben iblisim, şeytanım. Sana hizmet etmeye geldim, beni ve yardımcılarımı çok yordun.” dedi. “Sana inanmıyorum, buradan uzaklaş.” dedim. Bana vuracak oldu ise de onu perişan ettim. İkinci defa elinde büyük bir ateş kıvılcımı ile hücum etmeye başladı. Bu esnada elinde kılıç bulunan atlı birisi bana yardıma geldi. Yine onu mağlub ettim. Üçüncü olarak iblisi çok uzakta ağlar gördüm. Gayet üzgün olarak; “Senden ümidimi kestim. Galiba seni yoldan çıkaramayacağım.” dedi. “Sus ey mel’un!” dedim ve kovdum. Allahü teâlâ her seferinde beni onlara karşı üstün kıldı.

Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. “Bunlar nedir?” dedim; “Dünya zevkleri ve zinetleridir.” denildi. Dünya ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nimetleri kendine çekmek istedi fakat Allahü teâlâ beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allahü teâlânın rızasına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan manileri, engelleri gördüm. “Bunlar nedir?” dedim. “Senin içinde bulunan manilerdir.” denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.

Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. “Bunlar nedir?” dedim. “Arzu ve isteklerindir.” denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.

Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücadele ettim. Allahü teâlânın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedricen, safha safha mücadele ettim. Onu iki elimle sımsıkı yakaladım. Yıllarca ıssız, sessiz, sadasız yerlerde kalmaya mebcur ettim. Soğuk bir gece kırk defa ihtilam oldum, havanın soğukluğuna bakmadan her seferinde, hemen yıkandım. Kerh harabelerinde yıllarca kaldım. Yiyecekler malum; otlar, ağaç yaprakları… Dünya sevgisinden kurtulabilmek, nefse üstün gelebilmek için her çareye başvurdum. Gördüğüm her yokuşa tırmandım. Nefsime hiç fırsat vermedim. Bir gece merdivende kitap mütalaa ediyordum. Nefsim; “Biraz uyu, sonra kalkarsın.” dedi. Ona muhalefet olsun diye tek ayağım üzerinde durdum. Kur’an-ı kerimi hatmedinceye kadar uyumadım.

Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşeri sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarıp, hep O’nunla olmak olan “fakr” mertebesine ulaştım”.

Nihayet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe halinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdad’a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; “Sen ki Abdülkadir’sin, buna hayret mi ediyorsun?” dedi.

Sahralarda dolaşırken “Ol” sözü ile ihsan olundum. Allahü teâlânın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok yiyecek buldum. Dağdan bir parça koparırdım, helva olur, yerdim. Kuma deniz suyu dökerdim, tatlı su olurdu. Sonra böyle yapmaktan haya ettim. Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim.

Abdülkadir Geylani hazretleri bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdad’a dönüyordu. Hazret-i Hızır önüne çıkıp, şehre girmesine mani oldu. “Emir var. Yedi sene Bağdad’a girmeyeceksin.” dedi. Bu sebeple, Bağdad’ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mübah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; “Ey Abdülkadir! Bağdad’a gir, serbestsin.” diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdad’a girdi. Doğru Şeyh Hammad bin Müslim Debbas’ın zaviyesine (dergahına) geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammad Debbas onu görünce ağlayarak; “Oğlum Abdülkadir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır.” dedi.

Bir müddetten beri Bağdad’da bulunan Abdülkadir Geylani hazretleri fitne ve karışıklıklar olunca tekrar sahralara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; “Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak.” diyen bir ses işitti. “Ben dinimi kurtarmak istiyorum.” dediğinde; “Korkma, dinine bir zarar gelmeyecek.” denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakikatını bildirmesi için Allahü teâlâya yalvardı. Bu esnada Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; “Ey Abdülkadir! Buyurun.” dedi. Yanına varınca; “Söyle, dün Allahü teâlâdan ne istemiştin?” dedi. Abdülkadir Geylani hazretleri şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zat kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allahü teâlâdan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zatın Şeyh Hammad Debbas olduğunu hatırladı.

Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bazan ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; “Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha alim birisi var mı?” derdi. Şeyh Hammad’ın müridleri ona bazan; “Sen alim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene.” derler; Şeyh Hammad da onlara; “Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, manen kemale ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mana aleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum.” derdi.

Yine bir sohbet toplantısında, Abdülkadir Geylani hazretleri dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammad; “Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velilerin boynunda olacak, her veli ona itaat edecek.” dedi.

Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; “Hoş geldin Abdülkadir! Sen ariflerin, Allahü teâlâyı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim.” dedi.

Zamanındaki diğer evliya da keramet olarak ilerde onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkadir Geylani hazretleri zaman zaman Şeyh Tacül arifin Ebü’l-Vefa hazretlerinin yanına giderdi. Ebü’l-Vefa hazretleri o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; “Ayağa kalkın, evliyadan biri geliyor.” derdi. Ona karşı bu şekilde iltifat etmesine hayret eden talebelerine; “Henüz zamanı var. Vakti gelince, okumuş, cahil herkes bu gence muhtac olacak, onun feyzinden, manevi ilminden faydalanacaktır. Sanki şu anda onun Bağdad’da cemaatlere vaz ve nasihat ettiğini, “Ayağım bütün velilerin boynundadır.” dediğini ve bütün velilerin boyunlarını ona uzattıklarını, görüyorum.” derdi.

Bir defasında da; “Ey Bağdadlılar! Allahü teâlâya yemin ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır.” dedi ve Abdülkadir Geylani hazretlerine dönüp; “Bugün söz bizim fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın.” diye hitab etti.

Nihayet Abdülkadir Geylani hazretleri Bağdad’da insanları irşada, Allahü teâlânın beğendiği yolda bulunmaya davete ve nasihat etmeye başladı. Bir gün kendini nurların kapladığını gördü. Bu hal nedir diye sorunca, Resulullah efendimiz Allahü teâlânın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor, denildi. Nurun git-gide çoğaldığı bir anda Resulullah efendimiz görünerek bir elbise verdiler. Sonra; “Bu, kutubluk denilen velilere ait evliyalık elbisesidir.” buyurdular.

Resulullah efendimizden hazret-i Ali vasıtasıyla gelen feyzler, manevi ilimler ondan sonra hazret-i Hasan ile Hüseyin ve on iki imamdan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyaya feyzler hep on iki imam vasıtasıyla geldi. Abdülkadir Geylani hazretleri dünyaya gelip veli oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o evliyalıkta yüksek dereceye kavuşunca, on iki imamdan gelen feyzler, ilimler, bereketler onun vasıtasıyla geldi. Başka hiç bir veli bu makama ulaşamadı. Bunun için; “Önceki velilerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır.” buyurdular. Kıyamete kadar, her veliye feyzler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine “Gavs-ül-A’zam; En büyük Gavs” denildi. Yalnız İmam-ı Rabbani hazretleri bu hususda onun vekilidir.

Abdülkadir Geylani hazretlerinin evliyalıktaki derecesinin yüksekliğini zamanındaki bütün evliya kabul etmişti. Bir gün Bağdad’da sohbet ediyordu. Meclisinde pekçok alim ve veli vardı. Bir ara; “İşte şu ayağım her velinin boynu üzerindedir.” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu sözü tasdik ettiler.

Şeyh Halifet-ül-Ekber anlatır:

Rüyamda Resulullah efendimizi gördüm. “Ya Resulallah! Şeyh Abdülkadir, ayağım bütün velilerin boynu üzerindedir, diyor ne buyurursunuz?” diye sordum. “Doğru söylemiştir. O benim himayemde bir kutubdur, bu nasıl olmasın?” buyurdu.”

Adiyy bin Müsafir; “Bu sözü yalnız o söyledi, başkasından duymadım. O bununla kendi zamanındaki ferdiyet denilen makamını açıklar. Onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli değildir.” der.

Ahmed Rufai hazretleri; “O bu sözü manevi emirle söyledi.” dedi.

İbn-i Hacer-i Askalani hazretleri de; “Bunun manası, ilerde o kadar keramet gösterecektir ki, inad eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkar etmeyecektir.” dedi.

Büyük alim İzzeddin bin Abdüsselam; “Şüphesiz o, evliyanın sultanı idi.” demişti.

Hayat bin Kays hazretleri buyurur ki:

Abdülkadir Geylani bu sözü söyleyince, bütün velilerin kalblerindeki nurlar arttı. İlimlerinde bereket, hallerinde yükseklik görüldü. Çünkü onlar istisnasız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı.

Abdülkadir Geylani bu sözü söylediğinde, yeryüzünde veliler boyunlarını ona doğru uzattı. O anda boynunu uzatanlardan biri Ahmed Rufai hazretleridir. Ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi: Yazının devamını oku »

Posted in Abdülkadir Geylani, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: