Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 11 Kas 2013

FİTNE-İ UZMA, ÂŞÛRA, KERBELÂ!…

Posted by Site - Yönetici Kasım 11, 2013

FİTNE-İ UZMA, ÂŞÛRA, KERBELÂ!…

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan eder.) Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Enfâl 8/25)
Vahiy kâtip ve hafız’larından Abdullah İbn-i Mes’ud radiya’llâhu anh, bu âyet nâzil olduğunda biz sahâbî’ler şaşkınlıkla birbirmize baktık, acabâ bu büyük fitne nedir, ne zaman zuhur edecektir? diye şaşırmıştık. Zirâ, Hazret-i Resûl-i Ekrem’in etrafında pervâneler gibi dönen bizler aramızda, fitne nedir, hased, gıybet nedir bilmezdik. Resûl-i Ekrem’in bir işâretine bile, “Fedâke Ebî ve Ümmî” (Babam ve annem sana feda olsun) ey Allah’ın Resûlü!” diyerek canımızın, malımızın kendisine feda olduğunu ifade eder arkasında dururduk. Aynı durum, Hazret-i Ebû Bekr’in ve Hazret-i Ömer’in halifelikleri döneminde de aynıydı. Ashap arasında ne fitne, ne hased ve ne de başka bir olumsuzluk vardı…
Dünya adalet tarihinin en büyük siması, Hazret-i Peygamber’in ikinci halifesi Hazret-i Ömer radiya’llâhu anh Efendimiz, Mecûsî bir Sâsânî’nin belinde sakladığı bir hançerle, Mescid-i Nebeviyye’de namaz esnasında ağır yaralaması sonucu şehid edilmişti. Kâtil belliydi, cezası verildi, herhangi bir fitneye sebep olmadı.
Yerine üçüncü halife olarak, Hazret-i Peygamber’in bir kızının vefatı üzerine ikinci kızı Rukiye ile tezviç ettiği, “kırk kızım olsaydı birinin vefatı üzerine bir diğerini Osman’la evlendirirdim”, buyurduğu, “Onda kırk bâkire’nin hayası vardır,” buyurduğu Hazret-i Osman bin Affan radiya’llâhu anh seçildi. Hazret-i Peygamber sallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, mu’cize olarak üçüncü halife Hazret-i Osman bin Affan’ın şehid edileceğini haber vermişti. Vermişti de, ne zaman, nerede, nasıl bilinmiyordu.
Şöyle ki, bir gün Resûlü Ekrem beraberinde, Sıddık-ı Ekber, Haz.Ebû Bekr radiya’llâhu anh, Hazret-i Osman bin Affân radiya’llâhu anh olduğu halde Sübeyr Dağı’na çıkmıştı. Öylesine samîmî bir ortam olmuştu ki, bir ara diğer sahâbî’ler Allah’ın Resûlü ile birlikte olduklarını bile unutmuşlar, elele tutuşup hızlı hızlı koşmaya bile başlamışlardı. İşte tam o anda, bir zelzele meydana gelmiş, Sübeyr Dağı sallanmaya başlamıştı.
Resûl-i Ekrem, “İstekar Yâ Cebel! Fe İnne Fîke Nebiyyûn ve Sıddîkun ve Şehîdeyn”, (Ey Sübeyr Dağı dur! Çünkü senin üzerinde bir nebî, bir sıddîk ve iki şehîd vardır,” buyurmuştu.
Nebî ma’lum, Hazret-i Peygamber, Sıddîk, Haz.Ebû Bekr el-Sıddîk, iki şehid’den birisi, Hazret-i Ömer Efendimiz Medine’de Mescid-i Nebeviyye’de şehid edildi. Diğer şehîd ise Hazret-i Osman bin Affân radiya’llâhu anh… Fakat nerede ve ne zaman, ne şekilde?…
Hazret-i Osman, Hicretin 35. yılında 82 yaşındayken Medine-i Münevvere’de, haricîler tarafından (Beyinleri yıkanmış, insanlıktan nasipleri kalmamış, anarşist bir grup tarafından) evinin etrafı kuşatılmış, niçin kuşattıkları ve ne istedikleri belli değil…
Hazret-i Osman bin Affân onlara laf anlatmaya çalıştı:
– 34 yaşında iken dördüncü Müslüman olarak İslâm’ı kabul ettim. Hazret-i Ömer’in şehid edilmesi üzerine hilâfet makamına getirildim. Benden önceki halifler zamanında başlatılan fetihlere yeni fetihler ilâve ettim. İlâ-ı Kelimetü’llâh uğruna İslâm mücâhid’lerini teçhiz edip cenk sahalarına sürdüm. Ermenistan, Kafkaslar, Horasan, Marakeş, Kerman, Afrika ve daha nîce ülkeleri İslâm yurdunun birer parçası haline getirdim.
– Tebük harbine hazırlanırken, ben, İslâm ordusunu donattım bütün devlerimi teçhiz edip Hazret-i Peygamber’e, “Yâ Resüle’llâh! Yüz deve benim üzerime, bütün teçhizatıyla birlikte Allah yolunda sana veriyorum,” dedim. Bunun üzerine “Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Üzüntü de çekmeyeceklerdir.” (Bakara 2/262)
“Mallarını gece ve gündüz, dizli ve açık hayra sarfedenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur. Üzüntü de çekmezler.” (Bakara 2/274) âyet-i Kerimeleri nâzil oldu.
– Hazret-i Peygamber benim hakkımda, “Cennette her Peygamber’in bir arkadaşı vardır, benim arkadaşım da Osman’dır,” buyurdu.
– Cenab-ı Hakk’a yemin ederim, İslâm hakkı için söylerim ki, siz bilmiyormusunuz ki, Resûl-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellam Medine-i Münevvere’yi teşrif ettiklerinde Rûme kuyusundan başka hiçbir su yok idi. Peygamber Aleyhisselâm: Kim Rûme kuyusunu satın alıp, Müslümanların kovası ile kendi kovasını bir tutarsa, onun için cennetteki kovası Rûme kuyusunun kovasından daha hayırlı olur, buyurdular. Bunun üzerine ben Rûme kuyusunu kendi paramla satın aldım. Siz ise onun suyunu içmekten beni men ediyorsunuz. Ben deniz suyu gibi tuzlu su içtim. Hazret-i Osman’ın evini mühasara edenlerin hepsi, “Evet doğru söylüyorsun” diye cevap verdiler.
Medine-i Münevvere’de bir Yahûdî’nin örülmemiş bir kuyusu vardı. Suyunu halka para ile satıyordu.
Resûl-i Ekrem (s.a.v); “Kim Rûme kuyusunu satın alır da, kendi kovasını Müslümanların kovası ile bir tutarsa, cennetteki kovası onun bu kovasından daha hayırlı olur” buyurdu. Haz. Osman (r.a) gidip Yahûdî ile pazarlık etti. Yahûdî kuyunun tamamını satmaktan imtina etti. Haz. Osman kuyunun yarısını satın aldı. Yahûdî ile bir gün kendisinin kullanmasını, bir gün de Yahûdi’nin kullanmasını kararlaştırdılar. Haz.Osman kendi nöbetinde bütün insanların kuyudan su almaları amacıyla kendi hakkını sebil olarak bıraktı. Yahûdî ise kendi nöbetinde suyu para ile sattı. Müslümanlar Haz.Osman sırasında kuyudan iki günlük su alırlardı. Yahûdî’nin nöbetinde kuyuya asla uğramazlardı. Yahûdî’nin satışı azaldığından Haz.Osman’a, “Ey Osman kazancıma mâni oldun!” deyince, Haz.Osman diğer yarısını da Yahûdî’den satın aldı. Birinci yarısını Yahûdî’den on iki bin dirheme almıştı. İkinci yarısını ise sekiz bin dirleme aldı. Kuyunun tamamını sebil olarak halkın istifadesine sundu. Vakfetti.
– Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki, İslâm hakkı için söylüyorum, siz bilmiyorsunuz ki, mescid Müslümanlara dar geliyordu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) “Falanca ailenin yerini satın alıp mescide ilâve eden kimse cennette o yerden daha hayırlısına kavuşur,” buyurdu. Ben de o yeri kendi paramla satın alıp mescide ilâve ettim. Siz ise bugün beni o mescidde iki rek’at namaz kılmaktan men ediyorsunuz.
Evi muhasara edenlerin hepsi:
– Evet doğru söylüyorsunuz dediler.
Yine Haz.Osman onlara şöyle hitap etti:
– Allah (c.c.) ve İslâm’a yemin ederim ki, siz bilmiyormusunuz ki, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Mekke-i Mükerreme’de Sübeyr Dağı’na çıkmışlardı. Ebû Bekr, Ömer ve ben de beraber çıktık. Dağ öylesine hareket etti ki, üzerindeki taşlar yuvarlandı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) “Ey dağ sakin ol! Üzerinde bulunanlar bir Peygamber, bir Sıddık ve iki şehid’dir.” buyurdular.
Evi muhasara edenler:
– Evet doğru söylüyorsun dediler. Bunun üzerine Haz.Osman (r.a.):
– Allâhü Ekber siz şâhid olunuz, Kâ’be’nin sahibi olan Allah’a yemin ederim ki, “ben şehîdim, ben şehidim, ben şehidim”, diye üç kere söyledi.
Gözü dönmüş kâtiller, zâlimler, anarşist’ler, söylenenlerin tamamını kabul ve teslim ettikleri halde, meleklerin bile kendisinden hayâ ettiği Haz.Osman’ı Nâşir’ül-Kur’ân-ı, Kur’ân okurken hunharca şehid ettiler. Bedir gibi nur yüzünden, süt beyazı mübârek sakalından damlayan kıpkızıl kanlar, okuduğu Mushaf-ı Şerif’in üzerine damladı. (Şehid edildiğinde, Haz.Osman’ın kanlarının üzerine damladığı rivayet edilen bu Mushaf-ı Şerif hâlen, İstanbul’da Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde muhafaza ve teşhir edilmektedir.)
Fitne ve kargaşa sebebiyle Haz.Osman’ın mübârek na’aşları üç gün bekletildikten sonra namazı kılınıp, makberine götürülürken, arkalarında çok büyük bir bulut kütlesi oluştu. Cenaze alayının kalplerinde öylesine bir korku meydana geldi ki, neredeyse cenazeyi bırakıp oradan uzaklaşacaklar. Bir ses,”Korkmayın! Onlar melekler, onlar da bizler gibi bu mübârek zât’ın, Haz.Osman’ın cenazesini teşcî için yeryüzüne indiler…”

Hazreti Osman’ın şehid edilmesinden i’tibâren daha da şiddetlenen fitne, sulh yoluyla bir türlü bastırılamayınca ne yazık, mukteleye kadar varan bir harp başlayacak ve İslâm tarihine bir daha aslâ silinmeyecek bir kara leke olarak geçecekti.
Ümmühâtül’mü’minîn Âişe-i Mutahhare Annemiz Hacc vazifesini ifa için Medine’den Mekke’ye gitmişti. Menâsik-i Hacc’ı eda ettikten sonra Medine yolunda, Haz.Osman’ın şehid edildiği haberini aldı. Medine’ye dönmekten vazgeçip Mekke’ye döndü. Medine’de fâcia’nın sebebiyet verdiği kargaşıklıklar, kararsızlıklar, karışıklıklar devam ediyordu. Mekke’li’ler, Haz.Âişe’ye vaziyeti sorduklarında, Âişe Vâlidemiz, Haz.Osman’ın haksız yere şehid edildiğini, Medine’de fesad ateşinin bütün âfakı karartacak bir şekilde tüttüğünü, mazlûm ve şehîd Haz.Osman’ın kanının heder edilmemesi gerektiğini, kâtillerin mutlakâ cezalandırılmaları ve bu suretle İslâm’ın izzetinin ve Müslüman’ların nâmuslarını kurtarmak vazifesinin yerine getirilmesi gerektiğini ifade buyurmuştur.
Aşere-i Mübeşşere’den, Haz.Talha ile Haz.Zübeyr de Mekke’ye gelmişler, Medine’deki vaziyeti Haz.Âişe Vâlidemize izah etmişler, onların söyledikleri Haz.Âişe’nin fikrini ve kanaatini kuvvetlendirmiş, o da mazlûm ve şehid Osman’ın intikamının alınması için herkesi etrafında toplanmaya da’vet etmiştir. Bundan önceki bölümlerde ifade edildiği veçhile Halife Haz.Alî’nin Haz.Osman’ın şehid edilmesi vak’asını derinden tahkika, cânileri tesbit ve tevkîfe birer birer bunları muhakeme edip hak ettikleri cezaları vermeye kudreti yoktu. O gün için Medine’nin mukadderatı adetâ âsî’lerin elinde idi. Ve onları dağıtmak da o an için fiîlen mümkün görünmüyordu.
Şöyle de bir görüntü vardı. Hâdiseler öylesine birbirini ta’kip etti ki, adetâ Haz.Ali’nin asilere göz yumar bir vaziyette gösteriyor, dışardan bakan herkes onun suçluları himaye ettiğine, en azından onlara müsamaha gösterdiğinden şüphe ediyorlardı.
Zirâ, bu fitne’de kâtiller, âsî’ler ve taraftarları, Haz.Osman düşmanları Haz.Alî’nin safında idiler. En azından Haz.Ali bunları başından defetmiyor, defedemiyordu. Bir başka husus da, Haz.Ali, işbaşına gelir-gelmez, Haz.Osman tarafından ta’yin edilen bütün valileri değiştirmek istiyor, ekserisini değiştirmişti. Bütün bu hareketler, Haz.Ali’nin Haz.Osman’a en azından muğber olduğu hususundaki kanaatleri pekiştiriyordu. Bu i’tibarla da, ba’zı çevrelerde Haz.Ali’ye karşı ayaklanmanın (isyanın), meşrû bir hareket olduğu kanaatini oluşturmaya başlamıştı. Zahirde, Halife şehid edilmiş, kan dökülmüş, kâtiller, cânî’ler kanı dökenler ta’kip edilemiyor, cezalandırılamıyordu.
Bir tarafta Mekke’de ashabın ileri gelenlerinden ba’zıları, Mervan bin Hakem, Sa’d bin El-Ass gibi bir an evvel Basra’ya gidip Basra’daki devlet hazinesine el koyup, Küfe ve diğer zengin Irak şehirlerini ele geçirmek istiyorlar. Diğer taraftan Mekke’deki hazırlıklardan haberdar olan Haz.Ali Efendimiz onlardan önce Irak’a gidip, vaziyete hâkim olmak hazine’nin karşı tarafın eline geçmesini önlemek istiyordu.
Halife’nin Medine’yi terketmesi doğru muydu? Ensâr, Haz.Ali’nin Medine’den ayrılmasını münasip görmüyorlardı. Resûl-i Ekrem’in ashabından ve Bedir kahramanlarından olan, Ukâbe bin Âmir, Halif Hazreti Ömer zamanında bunca harpler vuku bulduğu halde kendisinin hiç bir harbe iştirak etmediğini, Haz.Hâlid, Haz.Ebû Ubeyde, Haz.Esû Musa El-Eşarî gibi şahsiyetleri kumandan ta’yin ederek Suriye ve İran’ı fethettiğini, fakat kendisinin Medine’yi terketmediğini söylemiş, Haz.Ali, doğrudur, fakat Haz.Ömer zamanında böylesine bir fitne, ashab arasında tefrika yoktu. Ayrıca Medine dışında, zenginleşmiş büyük beldeler de yoktu.
Halbuki, günümüzde Irak’ın nüfusu kesif, hazinesi de çok zengindir. Bu bakımdan bir müddet oralarda kalmak daha münasip olacaktır.” dedi. Bunun üzerine sefer hazırlıkları başladı. Haz.Ali herkesi bu sefere da’vet etti.
Abdullah İbn-i Ömer’e de bu sefere katılmasını ve öncülük etmesini teklif etmişse de İbn-İ Ömer, “Ben Medine’liyim, Medine’liler sana bi’at ederlerse ben de bi’at ederim. Onlar senin bi’atından ric’at ederlerse ben de bırakırım,” demiş, Medine’yi terk ederek Mekke’ye hareket etmiştir.
İbn-i Ömer’in hareketini Haz.Ali’ye haber verenler, “Bu gece Talha, Zübeyr, Aişe ve Muâviye hadiselerinden daha mühim bir hâdise vuku buldu. Ömer’in oğlu da Şam tarafından hareket etti” dediler.
Bütün bu gelişmelerden sonra, Hazreti Ali yola çıkmış, “Zikâr” mevkiine muvasalat ettiğinde Haz.Talha ile Haz.Zübeyr’in Basra’ya yaklaştıkları, Sa’doğullarının ve neredeyse bütün Basra’lı’ların Haz.Talha ve Haz.Zübeyr’e iltihak ettikleri haberini almıştı.
Haz.Ali “Zikâr” da kalarak oğlu Hasan’ı Ammâr Bin Yâsir ile birlikte Kûfe’ye gönderdi. Kûfeli’lerin Haz.Ali’ye yardım ve Medine’li’lerle birlikte hareket etmeleri istenecekti. Haz.Hasan’ın Kûfe’ye muvasalatında, Kûfe valisi Ebû Musa El-Eş’arî Kûfe halkını mescid’de topladı ve halka hitâben, “Resûli Ekrem bizi daimâ fitne ve fesad’dan sakındırmıştı. Bu gün ise fesad başımızın üstünde dolaşıyor. Bizlere yakışan fesada karışmamak, fitneden tamamiyle uzaklaşmaktır. Fitne ve fesad zamanında uyuyanlar, uyanıklardan, oturanlar, ayakta duranlardan, ayakta duranlar, at üzerinde olanlardan, at üzerinde olanlar hareket edenlerden daha hayırlıdır. Sizler kılıçları kınlarına koyunuz. Mızrakları bir tarafa atınız. Mazlûm olanları himaye ediniz. Bu fitne bertaraf edilinceye kadar bu vaziyeti muhafaza ediniz.” demişti.
Haz.Hasan Kûfe’ye muvasalat edince, vali Ebû Musa El-Eş’arî aynı cevabı vermiş ve şu sözleri de ilâve etmişti. “Cenab-ı Hakk bizleri kardeş etti, birbirimizin kanını dökmeyi haram kıldı.” Haz.Hasan mescidde minbere çıkarak, “Ey Müslümanlar… Valinizin da’vetine icabet ediniz, arkadaşlaırınızla birleşiniz,” tarzında nutuk irad etmiştir.
Haz.Ali ordusunu “Zikâr” da nisbeten takviye ettikten sonra, Basra’ya doğru hareket etti. Bu sırada Basra üç fırka’ya ayrılmıştı. Haz.Ali’den taraf olanlar, Haz.Âişe, Talha ve Zübeyr’in yanında olanlar, tarafsızlığı ve sükûneti ihtiyar edip sulh ve sükûnu talep edenler.
Haz.Ali, fitneyi söndürmek, sulhu te’min için bütün tarafların i’timadına mazhar Ka’ka’a-i vazifelendirdi.
Ka’ka’a, Haz.Âişe’nin yanına giderek sordu:
– Vâlide niçin buralara kadar geldin?
– Islah için (sulh ve sükûnu te’min için) oğlum!
– O halde Talha ve Zübeyr’i buraya çağırır da, benim sözlerimi onların karşısında dinler misiniz?
– Dinlerim.
Haz.Âişe, Talha ile Zübeyr’i çağırmış, Ka’ka’a da sözlerine başlamıştı:
“Mü’minlerin vâlidesine niçin buralara kadar geldiğini sordum, ‘Islah’ için geldiğini söyledi. Siz ne dersiniz? Siz de bu fikirde misiniz? Yoksa buna muhalif misiniz?”
Haz.Talha ile Haz.Zübeyr, muvafık olduklarını söylediler. Ka’ka da devam etti.
– O halde ıslahın yolu nedir? Bunu anlayabilirsek ıslah’a teşebbüs ederiz.
Talha ile Zübeyr:
– Osman’ın kâtillerinden intikâm dediler. Çünkü bunu ihmal Kur’ân-ı ihmaldir. Ka’ka’nın tavassutu ve sulh çabaları meyvesini vermiş, Haz.Ali taraftarlarını savaştan alıkoymuş, Haz.Âişe de kendi taraftarlarını teskin etmişti. Bu arada, Haz.Ali, atını sürmüş savaş meydanının ortalarına kadar gelmiş ve karşı taraftaki Haz.Zübeyr’e, “Ey Ebû Abdullah! Hatırlıyormusun bir gün, Resûl-i Ekrem sana ‘Ali’yi seviyor musunuz?’ diye sormuştu ve ‘Evet. Yâ Resûlellah, severim,” demiştin. Sonra Resûl-i Ekrem sana ‘bir gün gelecek sen haksız yere Ali ile mücadele edeceksin” demişti. Hatırlıyor musun bunları Zübeyr?”
Zübeyr: “Hatırladım” dedi.
Bunun üzerine Haz.Zübeyr, oğlunu çağırdı hâdiseyi anlattı. “Eğer ben bu hadiseyi daha önce hatırlamış olsaydım, zâten yerimden hareket etmezdim. Ben bu mücadeleden vazgeçiyorum,” dedi ve yaya olarak eşyasını alıp Basra tarafına yürüyüp gitmişti. Ne yazık bu kardeş kavgasında, fitnede 70 kadar Müslüman şehid düşmüştü. Bu sayı Uhud’da şehid olanlara eş sayı idi. Bu savaşa bir son vermek için, Haz.Ali tarafından birisi Âişe Vâlidemizin bindiği deveye arkadan hücum ederek yere düşürmüş, Haz.Ebû Bekr’in oğlu Muhammed, Haz.Ali tarafından koşarak Haz.Âişe’yi koruma altına almıştı. Bunun üzerine, Haz.Ali harp meydanından kaçanların ta’kip edilmemelerini, yaralılara dokunulmamasını kimsenin malının ganimet sayılmamasını, hiç bir kimseye hiç bir şekilde saldırılmamasını emretti.
Bilâhare Haz.Âişe Annemizin yanına giderek hatırını sormuş bir kaç günlük istirahatten sonra biraderi Muhammed ile birlikte Medine’ye göndermişti. Haz.Âişe Vâlidemizle birlikte Basra’nın en asîl ailelerine mensup kırk kadın da bulunuyordu. Haz.Âişe Basra’dan ayrılırken kendisiyle Haz.Ali arasındaki mücadelenin yanlış anlamadan ileri geldiğini söylemiş, Haz.Ali de Haz.Resûl-i Ekrem’in muhtereme haremine her türlü ta’zim ve hürmeti göstermenin bir vecibe olduğunu beyan etmiş, Haz.Âişe de Hicret’in 36. senesi Recep ayında Medine’ye müteveccihen hareket etmişti.

Kaynak : Önce Vatan Gazetesi – Mustafa Akkoca

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: