Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Temmuz 2013

KELİME-İ TEVHÎD, SEMÂVÂT VE ARZDAN AĞIRDIR

Posted by Site - Yönetici Temmuz 31, 2013

KELİME-İ TEVHÎD, SEMÂVÂT VE ARZDAN AĞIRDIR

“Nefis, azgınlık ve inâtta ve Allâhü Teâlâ’ya verdiği ahdi bozup imanı ve insanları ifsad etmekte devam ettiği müddetçe, kişinin imanını kelime-i tevhîdi tekrar ederek tecdîd etmesi, yenilemesi lazımdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Îmânınızı ‘Lâ ilâhe illallâh’ diyerek kelime-i tevhid ile yenileyiniz.” buyurmuştur.

Muhakkak bu Kelime-i Tevhîd’i her zaman tekrar etmek lazımdır. Zira nefis, devamlı şer ve fesâd peşindedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kelime-i Tevhid’in faziletine dair şöyle buyurmuştur: “Gökler ve yerler terazinin bir gözüne konulsa, kelime-i tevhîd de diğer gözüne konulsa, Kelime-i Tevhîd’in olduğu kefe muhakkak diğerinden ağır gelir…” (Mektûbât-ı Rabbânî, 1/52)

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, müritlerinden iki kişinin vefat haberi üzerine, arkadaşları ve dostlarının her biri için ayrı ayrı yetmiş bin defa kelime-i tevhîdi okumalarını ve sevaplarının da ayrı ayrı ruhlarına hediye edilmesini tavsiye buyurdular. (Mektûbât-ı Rabbânî, 2/14)

Kelime-i tevhid hatmi: Kelime-i Tevhid ‘lâ ilâhe illallah’ dır. Bu tevhid yetmiş bin defa okunup vefat eden kimsenin ruhuna hediye edilir. Nitekim İmâm-ı Râbbânî hazretleri Mektûbât-ı şerîfesinin 2. cilt 14. mektubunda hatmi tavsiye etmiştir.

Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur: “Kim yetmiş bin defaLâ ilâhe illallâhderse ölmeden önce cennet ile müjdelenir.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

“BEN RABBİMDEN RAZIYIM” Hz. Ebû Bekir (r.a.) ın İmanı.

Posted by Site - Yönetici Temmuz 31, 2013

“BEN RABBİMDEN RAZIYIM” Hz. Ebû Bekir (r.a.) ın İmanı.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) üzerinde iki yakasını dikenle birbirine bağladığı bir aba olduğu halde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) huzurunda iken Cebrâîl (a.s.) geldi ve;

Yâ Muhammed! Ebû Bekir’in abasının yakasını bir dikenle bağladığını görüyorum. Bu nedir? dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

Yâ Cebrâîl! O Mekke’nin fethinden önce bütün malını benim yolumda harcadı.” Cebrâîl (a.s.) dedi ki:

Allah azze ve celle’nin sana selâmı var ve buyuruyor ki: Ebû Bekir’e söyle, bu fakir haliyle benden râzı mıdır, yoksa değil midir?” Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

Ey Ebû Bekir, Allâhü Teâlâ sana selâm söylüyor ve sana, ‘Sen bu fakirliğinden dolayı benden râzı mısın yoksa değil misin?’ diye soruyor.” Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir (r.a.):

Ben Rabbimden nasıl râzı olmam. Ben Rabbimden râzıyım, ben Rabbimden râzıyım, ben Rabbimden râzıyım.” buyurdu.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Ebu Bekir, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Hikâye – Ebû Bekir ( r.a.)`ı Yükselten Şey Nedir ?

Posted by Site - Yönetici Temmuz 30, 2013

ebu-bekirhazret-i-ebubekirin-r-a-ilk-bc3bcyc3bck-hizmeti

Hikâye – Ebû Bekir ( r.a.)`ı Yükselten Şey  Nedir ?

Hazret-i Ali (k.v.)’den hikâye olundu. Buyurdular: -“Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin halifesi Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) hazretlerine sordum:

-“Ey Resûlüllah’ın halifesi!  Bu yüce menzil ve mertebeye ne ile ulaştın?

Hakikaten hepimizi (bütün sahabeleri) geçtin?” de­dim.

Hazret-i Ebû Bekir Stddîk (r.a.) buyurdular:

-“Beş şeyle...”

Birincisi: İnsanların iki sınıf olduğunu gördüm.

1 Dünyayı isteyenler,

2 Âhireti isteyenler. Ben Mevlâyı istedim…

İkincisi: Ben İslama girdiğim zamandan bu yana asla dünya yemeklerinden (doyuncaya kadar yiyip) doymadım. Çünkü marifetüllâh’ın lezzeti, beni dünya yemeklerinin lezzetlerinden alıkoydu…

Üçüncüsü: Ben İslama girdiğim vakitten bu yana dünya sularından kana kana içmedim. Çünkü muhabbetüllah. beni dünya sularından (ve şerbetlerinden) alıkoydu…

Dördüncüsü: Her ne zaman karşıma iki amel çıksa: biri dünya ameli ve diğeri de âhiret ameli: (bunların içinden her zaman) âhiret amelini dünya ameli üzerine tercih ettim.

Beşincisi: Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle sohbet ettim. Onun sohbetini güzel yaptım.

Derim ki: Bundan dolayı Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) hazretleri, Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle olan sohbetten bir saat bile ayrılmadı. Hatta onunla beraber mağaraya girdi. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin katlandığı bütün zorluk ve şiddetlere maruz kaldı… Bununla beraber, Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) hazretlerinin kalbi, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine vasıl olmaktan asla bozukluk göstermedi ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin emirlerine muhalefet etmeyi asla düşünmedi. Bu bâzı sahabelerden vâki olduğu gibi, (Uhud günü) hezîmete uğrayanlar gibi….

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 4/155-157.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Ebu Bekir, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

İSLAMA GÖRE ÇOCUK NASIL YETİŞTİRİLİR

Posted by Site - Yönetici Temmuz 29, 2013

İSLAMA GÖRE ÇOCUK NASIL YETİŞTİRİLİR

Çocuk hz.Allah’ın insana bir lutfudur. Ana-babalara da birer emanettir. Çocuk doğduğunda kulağına ezan okunur ve böylece hayata başlamış olur. Çocuk anadan doğduğunda tertemizdir. Ekilmemiş toprak gibi, işlenmemiş alçı gibidir. O mevsimde çocuğa ne verilirse onu alır. Çocuk boş kaset gibidir. Kasete ne doldurulursa onu alır. Toprağa ne ekilmişse o biçilir. Alçı nasıl kalıba konulursa öyle şekillenir. Çocuk da öyledir. Çocuğa, İslam’ı öğretirsek Müslüman, Hırıstiyanlığı öğretirsek Hırıstiyan, Yahudiliği öğretirsek Yahudi olur. Kısaca; biz hangi dine mensup isek çocuk da o dine mensup olur.

Hadis-i Şerif’de Allah Rasulü (SAV.) şöyle buyuruyorlar: “Her doğan İslam fıtratı üzere doğar, daha sonra ana ve babası tarafından çeşitli dinlere mensup olarak yetiştirilir.” Allah (CC.) Kur’an-ı Kerim’de :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun; onun yakıtı, insanlar ve taşlardır; görevlileri, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyurulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir.”[1]

Hayırlı evlat sahibi olabilmek için de ona İslam terbiyesi verilmesi lazımdır. Peygamber Efendimiz (SAV.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: «İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden : sadaka-i cariyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine duâ eden sâlih evlâttan kesilmez.»[2] buyurmuşlar.

Çocuk dünyaya geldiği zaman, Peygamber Efendimizden bize intikal eden bazı uygulamalar vardır. Bu uygulamalar şunlardır:

1-Tahnik: Yeni doğan bebeğin damağına, (ana sütü verilmeden) hurma vb.tatlı bir şeyle damağının ovulması işlemidir.

2-Kulağa ezan okuma: Bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunur

3-İsim konulması: Doğumun ilk günü ya da en geç yedinci gününe kadar çocuğa bir isim konulur

4-Akika kurbanı: Bebeğin doğumunun yedinci günü veya daha sonraki günlerde erkek çocuk için iki, kız çocuk için bir koyun olmak üzere kurban kesilir. Her ikisi için bir koyun kesilmesi de mümkündür

5-Sünnet: Doğumunun ilk gününden bulüğ yaşına kadarki herhangi bir zamanda çocuk sünnet ettirilir. Sünnetle birlikte ziyafet ve eğlence merasimi yapılması Hz. Peygamber’den sonra adet halini almıştır .

6-Saçın tıraş edilmesi: Doğumun yedinci günü çocuğun saçı tıraş edilir ve bunun ağırlığınca gümüş ya da altın değerinde bir şey fakirlere sadaka olarak verilir. Bunların yanı sıra, yeni çocuk sahibi olmuş bir müslümanın, bunu hz.Allah’ın bir lütfu olarak değerlendirerek sevinçle karşılaması ve çevresine bunu hissettirmesi, kız ve erkek çocuk arasında bir fark gözetmemesi de İslami bir edep kuralıdır.

İslam’ın çocuğa yaklaşımı, sevgi, şefkat ve hoşgörü anlayışına dayanır. Çünkü çocuk dünyaya günahsız olarak gelir. Bülûğ çağına kadar da yaptığı davranışlardan dini bakımdan sorumlu değildir.

İsIam Dinine göre Çocuğun bazı hakları vardır. Bu hakların başlıcaları şunlardır:

1-Himaye, Bakım ve beslenme: Yaşamak her insanın en tabii hakkıdır. Dünyaya gelen bir çocuğun bu haktan yararlanabilmesi gerekir. Hadis-i Şerif’de Peygamber Ef. (S.A.V) Şöyle buyuruyor:

« كُلُّكُمْ راعٍ ، وكُلُّكُمْ مسئولٌ عنْ رعِيَّتِهِ ، والأِمَامُ رَاعٍ ، ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، والرَّجُلُ رَاعٍ في أَهْلِهِ ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، والمرْأَةُ راعِيةٌ في بيْتِ زَوْجِهَا ومسئولة عنْ رعِيَّتِهَا ، والخَادِمُ رَاعٍ في مالِ سيِّدِهِ ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، فكُلُّكُمْ راعٍ ومسئولٌ عنْ رعِيتِهِ».

Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlunuz.”[3]

Maddi yada sosyal endişelerle çocukların hayatlarına kıyılması, cahiliye döneminde özellikle kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi adetine karşı İslam’ın getirdiği tedbîr ve uygulamalar, kız çocuğunun bakım ve himayesine daha fazla önem verilmesi sonucunu doğurmuştur. Hz.Peygamber’in bazı hadisi şerifleri, kız çocuğu yetiştirmenin büyük ecir ve sevabını dile getirir. Çocuğun maddi-manevi ihtiyaçlarının mümkün olan en iyi şekilde karşılanmasından ve yetiştirilmesinden birinci derecede baba sorumludur. Çocuğun bakımı, beslenmesi ve eğitimi ise ana vasıtasıyla gerçekleşir.

2-Güzel İsim: Çocuğa, büyüdüğü zaman kendisinin de beğenebileceği hem lafızca hem de anlamca güzel bir isim verilmelidir.

3-Güzel terbiye: Çocuğun sağlam kişilikli, bilgili, faziletli, sanat ve hüner sahibi, iyi bir insan, iyi bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü gayretin gösterilmesi gerekir.

4-Eşit Muâmele:Yakup Peygamber’in çocuklarına, özellikle. Hz.Yusuf’a olan sevgisi buna en güzel örnektir. Yani her şeyde (özellikle sevgide de) eşit olmamız gerektiğinin açık bir kanıtıdır.[4]

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır.

اتَّقُوا اللَّه وَاعْدِلُوا في أَوْلادِكُمْ “Allah’tan korkunuz; çocuklarınız arasında adaletli davranınız”

Çocuklar arasında herhangi bir şekilde ayırım yapmak son derece yanlış hem de sünnete aykırıdır. Özellikle cahiliye dönemi kalıntısı olan, kız çocuklarını aşağı ve değersiz görme ve onları bazı haklardan mahrum bırakma, İslam’da son derece çirkin kabul edilen ve yasaklanan bir davranıştır. Tam aksine, kız çocuklarının haklarına öncelik vermek hususunda Hz. Peygamber’in ısrarlı tavsiyeleri ve vardır.

5— Evlendirme: Bülûğ çağına ulaşan ve evliliğin gereklerini yerine getirebilecek durumdaki çocukların evlendirilmesi gerekir. Mazeretsiz olarak bunun geciktirilmesinin doğurabileceği olumsuz sonuçlardan Ana-Baba dini bakımdan sorumlu sayılır.Haklar ve görevler karşılıklıdır. Çocuğun Ana-Babası üzerinde hakları olduğu gibi; kendisini dünyaya getiren, besleyip büyüten ve sayısız fedakarlıklarla yetiştirip, eğiten Ana ve-Babasına karşı görevleri de vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in Nisa süresi 36. âyetinde Allah Teâla şöyle buyuruyor:

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئاً وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُوراً

Allah’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın. Ana-Babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip övünenleri elbette sevmez”[5]

Çocuklarımız geleceğimizdir. Onun için çocukların iyi eğitilmeleri, manevi değerlerle donatılmalarının sağlanması, sosyal kişilik kazanmalarının yanısıra; olumlu bir kişiliğe sahip olup anne babasına, akraba ve komşularına, ülkesine ve milletine, el-hasıl insanlığa yararlı birer birey olması için elden gelen gayret gösterilmelidir. Rasûlüllah (s.a.s.) herkesi çocuklarını öpmeye teşvik ederdi: “Çocuklarınızı öpün, zira her öpücük için size, Cennet’te bir derece verilir. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve bunu sizin için yazarlar.”Torunlarını öpen Rasûlüllah (s.a.s.)’ı Akra b. el-Hâbis(r.a) yadırgayıp Rasûlüllah’a şöyle demişti: “Benim on çocuğum var, hiç birini öpmedim.” Rasûlüllah (s.a.s.) “Merhameti olmayana merhamet edilmez.” cevabını vermişlerdir.[6]

Çocuklarımıza güzel muâmele yapmalı, onları güzelce eğitmeli, geleceğe güzel hazırlamalıdır. Hz. Ali (k.v.) : “Sizler; çocuklarınızı bulunduğunuz zamana göre değil, onların bulunacağı zamana göre yetiştiriniz.” buyurmuştur. Çocuklarla ilgilenip onları geleceğe hazırlamak her ana-babanın arzusudur. Onların inancı, ahlakı, eğitimi gelecek için yapılan en güzel yatırımdır. Çocukların, hayatı ana-babaları ile birlikte, aktif bir şekilde yaşayarak tanımaya ihtiyaçları vardır. Ana-baba güzel örnek olup onları hayata hazırlamalıdır.

Ne mutlu O kimselere ki ; arkalarında sâlih ameller işleyen, ana-babalarının derecelerini yükseltecek hayırlı evlatlar bırakanlara .

Bu Yazı İçin Şerife Şevval Kardelen Hocamıza Teşekkür Eder Sizlerinde Dualarını Bekleriz.
[1] Tahrim, 66/6
[2] Müslim, Vasiyet, 3

[3] Riyazü’s-Salihin, ,

[4] İslam ve Çocuk, Prof.Dr.B.Bilgin

[5] Nisa, 4/36

[6] Buhari, Edep, 18

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

HER MÜSLÜMAN SADAKA VERMELİDİR

Posted by Site - Yönetici Temmuz 28, 2013

HER MÜSLÜMAN SADAKA VERMELİDİR

Allah yolunda bir harcamada bulunan kimseye yedi yüz kat sevab yazılır.” (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Nesâî)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

Her Müslüman sadaka vermelidir.” Ashâb-ı Kirâm’dan bir zât:

Şayed bulamazsa ne münâsib görürsünüz?” dedi. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.):

Eliyle iş görür, çalışır. Böylece hem kendine faydalı olur ve hem de sadaka verir.

Eğer çalışmaya gücü yetmezse ne yapmayı münâsib görürsünüz?” dedi.

Güçlük içindeki ihtiyaç sahibine yardım eder.” buyurdu.

Buna da güç yetiremezse ne yapmayı lâyık görürsünüz?” dedi. Resûlullâh (s.a.v.):

İyiliği -veya hayrı- emreder.” buyurdu.

Eğer bu kadarını da yapamıyacak olursa neyi münâsib görürsünüz?” diye sordu. Peygamber (s.a.v.):

Fenâlık yapmakdan kendini tutar. Bu da bir çeşit sadakadır.” buyurdu. (Buhârî ve Müslim)(Riyazussalihin)

Sadaka sadece mala mahsus değildir. Belki her şeyin kendi cinsinden bir sadakası vardır. Mesela; Evin sadakası ondan müsafirler için bir oda ayırmak, bedenin sadakası mazluma yardım etmektir. Her iyilik bir sadakadır. Güzel bir söz, fakir ve garip Müslüman’ın gönlünü almak, bunların hepsi birer sadakadır.

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular:

– Her Müslüman üzerinde her gün bir sadaka vardır.

– Yâ Resûlullah buna kimin gücü yeter, dediler. Buyurdu ki:

– Yoldan ezâ (veren bir mânia)yı kaldırman sadakadır, Müslümanı yola irşad etmen, yolunu göstermen sadakadır, Müslüman hastayı ziyaret etmen sadakadır, müslümanın cenazesini takib (ve teşyi’) etmen sadakadır, Müslümanın selâmına (ve aleyküm selâm ile) cevap vermen sadakadır. (H. Ş. Müsned-i İbn-i Râhûye)

İlim ehlinin sadakası da; ilmi lâyık olana vermek, ilmî meseleleri delilleriyle öğretmek, nasihat etmektir.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Çocuğu olmayanların okuyacağı dualar

Posted by Site - Yönetici Temmuz 28, 2013

Çocuğu olmayanların okuyacağı dualar

 

ÇOCUK İSTEYENLERİN OKUYACAĞI ÂYET-İ KERÎMELER

Cinsî münâsebetten evvel avret yerini açmadan Enbiyâ Sûresi’nin 87. ve 88. Âyet-i Kerîmeleri üç kere okunur.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ. ﴿ وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لَا اِلَهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَۚ ﴿

٨٧﴾ فَاسْتَجَبْنَا لَهُۙ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّۜ وَكَذَلِكَ نُنْجِى الْمُؤْمِنِينَ ﴾ [سورة الأنبيآء:٢١/٨٧-٨٨ 

“Zünnûn’u da hatırla.[1] Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini aslâ sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde,“Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye duâ etti.” (88) “Biz de duâsını kabûl ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız.”[2]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ. ﴿ هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُۚ قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ى مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً ۚاِنَّكَ سَم۪يعُ الدُّعَآءِ ﴿٣٨﴾ فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَهُوَ قَآئِمٌ يُصَلّ۪ى فِى

الْمِحْرَابِۙ اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِح۪ينَ  ﴿٣٩﴾ قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ى غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِىَ الْكِبَرُ

وَامْرَاَت۪ى عَاقِرٌۜ قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَآءُ ﴿٤٠﴾ قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓى اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزًاۜ وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَث۪يرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِىِّ

وَالْاِبْكَارِ۟ ﴿٤١﴾﴾ [سورة آل عمران:۳/۳۸-۴۱­]

38.     “Orada Zekeriyyâ Rabbine duâ etti: “Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bahşet. Şüphesiz sen duâyı hakkıyla işitensin” dedi.

39.     Zekeriyyâ ma’bedde namaz kılarken melekler ona, “Allâh sana, kendisinden gelen bir kelimeyi (‘Isâ’yı) doğrulayıcı, efendi, nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeler” diye seslendiler.

40.     “Zekeriyyâ, “Ey Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmış iken ve karım da kısır iken benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi. Allâh, “Öyledir, ama Allâh dilediğini yapar” dedi.

41.     Zekeriyya, “Rabbim! (çocuğum olacağına dâir) bana bir alâmet ver” dedi. Allâh da şöyle dedi: “Senin için alâmet, insanlarla üç gün konuşama-man, ancak işâretleşebilmendir. Ayrı-ca Rabbini çok an, sabah akşam tesbîh et.”[3]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ. ﴿ كٓهٰيٰعٓصٓ ﴿١﴾ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّاۚ ﴿٢﴾ اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَآءً خَفِيًّا ﴿٣﴾ قَالَ رَبِّ اِنّ۪ى وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ى وَاشْتَعَلَ الرَّاْسُ

شَيْبًا وَلَمْ  اَكُنْ بِدُعَآئِكَ رَبِّ شَقِيًّا ﴿٤﴾ وَاِنّ۪ى خِفْتُ الْمَوَالِىَ مِنْ وَرَآئ۪ى وَكَانَتِ امْرَاَت۪ى عَاقِرًا فَهَبْ ل۪ى مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّاۚ ﴿٥﴾ يَرِثُن۪ى وَيَرِثُ مِنْ اٰلِ يَعْقُوبَۗ

وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا ﴿٦﴾ يَا زَكَرِيَّا اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍۨ اسْمُهُ يَحْيٰىۙ لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا ﴿٧﴾ قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ى غُلَامٌ وَكَانَتِ امْرَاَت۪ى عَاقِرًا وَقَدْ

بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا ﴿٨﴾ قَالَ كَذٰلِكَۚ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَىَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا ﴿٩﴾ قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ى اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ

ثَلٰثَ  لَيَالٍ سَوِيًّا ﴿١٠﴾ فَخَرَجَ عَلٰى قَوْمِه۪ مِنَ الْمِحْرَابِ فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ اَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا ﴿١١﴾

 [سورة مريم:۱۹/۱-۱۱­]

1.       “Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd.[4]

2.       Bu, Rabbinin, Zekeriyyâ kuluna olan merhametinin anılmasıdır.

3.       Hani o, Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı.

4.       O, şöyle demişti: “Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım duâlarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrûm olmadım.”

5,6.    “Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyo-rum. Karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Ya’kûb hânedânına vâris olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!”

7.       (Allâh, şöyle dedi:) “Ey Zekeriyyâ! Haberin olsun ki biz sana Yahyâ adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.”

8.       Zekeriyyâ, “Rabbim!” “Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?” dedi.

9.       (Vahiy meleği) dedi ki: Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: “Bu, bana göre kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım.”

10.     Zekeriyyâ, “Rabbim, öyleyse bana (çocuğumun olacağına) bir işâret ver”, dedi. Allah da, “Senin işâretin, sapa-sağlam olduğun hâlde insanlarla (üç gün) üç gece konuşamamandır” dedi.

11.     Derken Zekeriyyâ ibâdet yerinden halkının karşısına çıktı. (Konuşmak istedi, konuşamadı) ve onlara “Sabah akşam Allâh’ı tesbîh edin” diye işâret[5] etti.”[6]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ. ﴿ قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِى الْمُلْكَ مَنْ تَشَآءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَآءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَآءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَآءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى

كُلِّ شَىْءٍ  قَد۪يرٌ ﴿٢٦﴾ تُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِۘ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَآءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿

٢٧﴾ ﴾ [سورة آل عمران:۳/۲۶-۲۷­]

26.   “De ki: “Ey mülkün sâhibi olan Allâh’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini azîz edersin, dilediğini zelîl edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”

27.   “Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölü-den diri-yi çıkarırsın, diri-den ölü-yü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.”[7]

﴿ رَبِّ هَبْ ل۪ى مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿١٠٠﴾ فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَل۪يمٍ ﴾ [سورة الصآفات: ٣٧/ ١٠٠-١٠١]

100.   “Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla.”

101.   Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.”[1]


[1] Sâffât Sûresi, 37/100-101.

“قُلِ اللّٰهُمَّ يَا عِمَادَ مَنْ لَا عِمَادَ لَهُ يَا سَنَدَ مَنْ لَا سَنَدَ لَهُ يَا ذُخْرَ مَنْ لَا ذُخْرَ لَهُ يَا غِيَاثَ مَنْ لَا غِيَاثَ لَهُ يَا كَر۪يمَ الْعَفْوِ يَا حَسَنَ التَّجَاوُزِ يَا كَاشِفَ

الْبَلٰٓاءِ يَا عَظ۪يمَ الرَّجَآءِ يَا عَوْنَ الضُّعَفَآءِ يَا مُنْقِذَ الْغَرْقٰى يَا مُنْجِيَ الْهَلْكٰى يَا مُحْسِنُ يَا مُجْمِلُ يَا مُنْعِمُ يَا مُفْضِلُ أَنْتَ الَّذ۪ي سَجَدَ لَكَ سَوَادُ اللَّيْلِ وَنُورِ

النَّهَارِ وَضَوْءُ الْقَمَرِ وَشُعَاُع الشَّمْسِ وَدَوِيُّ الْمَآءِ وَحَف۪يفُ الشَّجَرِ يَآ أَللّٰهُ لَا شَر۪يكَ لَكَ يَا رَبِّ يَا رَبِّ يَا رَبِّ !.”

— “Ey direği olmayanların direği! Ey dayanağı olmayanların dayanağı! Ey azığı olmayanların azığı! Ey yardımı olmayanların yardımı! Ey affı değerli olan! Ey günâhlara cezâ vermeyişi güzel olan! 

Ey belâları açan! Ey Kendisine büyük umutlar bağlanan! Ey zayıfların mededi! Ey boğulanların kurtarıcısı! Ey helâk olanları necâta kavuşturan! Ey güzellik sâhibi! Ey iyilik sâhibi! Ey ni’met sâhibi! Ey fazîlet sâhibi!

Gecenin karanlığı, gündüzün nûru, ay-ın ziyâsı, güneşin ışınları, suların sesi ve ağaçların hışırtısı ancak Sana secde etmektedir. Ey hiçbir ortağı bulunmayan Allâhım! Yâ Rabbî! Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!”

Dersin, sonra hâcetini istersin ve isteğin verilmeden de yerinden kalkmazsın.[8]

“بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ، إِنَّ اللّٰهَ وَعَدَ الصَّابِر۪ينَ الْمَخْرَجَ عَمَّا يَكْرَهُونَ وَالرِّزْقَ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُونَ جَعَلَنَا اللّٰهُ وَإِيَّاكُمْ مِنَ اللَّذ۪ينَ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ

وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ)”

‘Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla! Allâh-ü Te’âlâ sabredenlere istemedikleri her şeyden kurtuluş ve ummadıkları yerden rızık vaad etmiştir. Allâh-ü Te’âlâ bizi ve sizi korkudan ve üzüntüden kurtarılmış kullarından eylesin’

YA’FÎ (K.SİRRUHÛ) ANLATIYOR!..

Yatsı namazından sonra tam bir tahâret üzere iki rekât namaz kıldıktan sonra;

BİR CELSEDE (Yâni bir oturuşta)

يَا لَط۪يفْ

YÂ LATÎF = يَا لَط۪فْ

İSM-İ ŞERÎFİNİ= 16641 (ONALTI BİN ALTIYÜZ KIRK BİR) DEF (NE AZ NE FAZLA)[1] ÇEKİLİR.

HER 129’UN BAŞINDA;

﴿ لَاتُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُۘ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَۚ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ ﴾ [سورة الأنعام:۶/۱۰۳]  

“Gözler O’nu idrâk edemez ama O, gözleri idrâk eder.”[2] O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdâr olandır.”[3]

BU ÂYET-İ KERÎME OKUNUR!..

Hâcet, istek ne ise adlandırılır. İnşâallâhü’r-Rahmân, muhakkak murada erilir.[4]


[1] Kolay Yolu: 129 Tâneli Tesbihle 129 Defâ Çekmektir.
[2] Allah’ın zatına bu dünya gözüyle ulaşmak, O’nun hakikatini kavramak mümkün değildir. Ahirette ise birçok gözler O’nu görecektir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Kıyâme sûresi, âyet, 23.
[3] En’âm Sûresi, 6/103.
[4] Rûhu’l-fürkân, 11/83.
Cân-u gönülden Cenâb-ı hakk’a kıbleye karşı dönülerek yalvarılır!..
 
Kenzü’l-Arş duâsı da okunulabilir. (Bu blok da mevcut.)

Çocuğu olmayan bir kadın, yedi gün oruç tutup iftar vaktinde”Yâ Musavvir, Ya Bari, Ya Halık” isimlerini su üzerine 21 kere okuyup üfürse ve o sudan iftar eylese Cenab-ı hak bu isimlerin hürmetine makbul bir çocuk ihsan eder.”

Aşağıdaki ayetler dua makamında okundukları vakit, çocuk istemeye ve hayırlı bir mirasçı dilemeye yaramaktadır. Çünkü Zekeriya aleyhisselam Rabbine böyle dua eylemiştir. Bu bakımdan bizlerin de bu çeşit sıkıntısı olduğu zaman bu ayetlerle dua etmemiz menfaatımız icabıdır. 

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 3 Comments »

İtikâf nedir? Kadınlar evde itikâfa girebilir mi?

Posted by Site - Yönetici Temmuz 27, 2013

itikaf,Unutulmuş Bir Sünnet İtikâf

İtikâf nedir? Kadınlar evde itikâfa girebilir mi?

Ramazan ayının son on gününde, gece gündüz bir camide kapanıp ibadet etmeye, itikâf denir. Ramazan-ı şerifte itikâf, müekked sünnettir. Ancak itikâf, sünnet-i kifâye olduğu için bir mahallede birkaç kişi itikâfa girerse, diğerlerinin bu sünneti yapması gerekmez. İmkânı olanlar itikâfa girmeli. İtikâf eden, camide yiyip içer, yatar. Abdest için dışarı çıkabilir. Birkaç hadis-i şerif:
(İtikâfta olan, günahlardan uzaklaşır, her iyiliği işlemiş gibi sevaba kavuşur.) [İbni Mace]

(Bir devenin iki sağımı kadar itikâf eden, bir köle azat etmiş gibi sevab kazanır.) [Tenvir]

(Ramazanda on gün itikâf eden, iki defa [nafile] hac yapmış gibi sevab kazanır.) [Beyhekî]

(Allah rızası için bir gün itikâf, insanı Cehennemden çok uzaklaştırır.) [Taberanî]

Sünnet iki türlüdür: Sünnet-i hüda ve sünnet-i zevaid. Camide itikâf etmek, ezan okumak, ikamet getirmek ve cemaatle namaz kılmak sünnet-i hüdadır. Bunlar, İslam dininin şiarıdır. Bu ümmete mahsustur. (Hadikat-ün-nediyye)

Resulullah efendimiz, (Mirac gecesi, beşinci gökte, Osman’ın suretini gördüm. Bu mertebeye neyle eriştin, dedim. Mescitte itikâf etmekle diye cevap verdi) buyurdu. (M. Cihar Yâri Güzin)

İtikâf gibi başlı başına ibadet olan bir şeyi nezredenin, bunu yerine getirmesi gerekir. (Dürer)

Kadınlar camide itikâf yapmaz. Evdeyse şarta bağlıdır. Eğer mescid olarak kullandığı bir oda varsa, o odada itikâfa girebilir. Yemek yapmak, temizlik gibi ev işlerinin hiçbiri yapılmaz. Sadece ibadetle uğraşılır. Abdest gibi zaruri işleri yapmanın mahzuru olmaz.

Ramazanın son on gününde olanı sünnet-i kifâyedir. Az itikâf da yapılabilir. Bir gün veya birkaç saat gibi… İtikâfa girenin oruçlu olması şarttır. Sadece Şâfiî’de oruçlu olma şartı yoktur. Diğer üç mezhepte oruçlu olmak şarttır. İmkânı olan kadınların evde itikâfa girmesi, unutulmuş bu sünneti ihya etmesi ve sünneti ihya etme sevabına kavuşmaları çok iyi olur.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hârût ve Mârût

Posted by Site - Yönetici Temmuz 27, 2013

Harut ve marut,goynem,Hârût ve Mârût

Hârût ve Mârût

Yeryüzünde işlenen kötülükleri, zulumleri, günahları ve dökülen kanları gören, mânevî şarhoşluk içerisindeki Hârut ve Mârut isimli iki melek şöyle sızlandılar. ”Yazıklar olsun insanoğluna. Bizlere fırsat verilseydi, dünyaya adaleti, sevgiyi, merhameti ve ibadeti öğretirdik.” Allah onlara,
İnsanlardaki nefsânî duygular ve şehvet sizde olsaydı daha kötü olurdunuz. Daha çok günah işlerdiniz” buyurdu. Hârût ve Mârût kendilerine çok güvendiklerinden temiz kalacaklarına söz verdiler.

Bunun üzerine rabbü’l-âlemîn, onlara şehvet duygusunu vererek gökten yeryüzüne indirdi. Bâbil şehrinde hâkimlik yapmaya başladılar. Fakat, hak yolunda öyle tuzaklar, öyle imtihanlar vardı ki dağları bile saman çöpü gibi savurur.

Bir gün, çok güzel bir kadın bir iş için yanlarına geldi. Melekler, bu mükemmel güzelliğe hayran oldular. Akılları başlarından gitti. Hakk’a verdikleri sözü unuttular. Fakat, kadın onların arzularını yerine getirmek için, bazı şartlar ileri sürdü. Ya kocasını öldürüp katil olacaklardı ya puta tapacaklardı ya da şarap içeceklerdi. Şehvet şarhoşluğu içerisinde, şarap içmeyi uygun buldular. Şarap içip sarhoş olan meleklere kadın, ”Bir şartım daha var.Siz her gece ism-i azamı okuyarak göğe çıkıyorsunuz. Onu bana da öğretin” dedi. Melekler arzularına ulaşmak için bu son şartı da kabul ettiler.
İsm-i azamı öğrenen kadın, onu okuyarak göğe çıktı. Tekrar yeryüzüne dönüp kirlenmek istemedi. Hatta, Hak Teâlâ’nın o kadını bir yıldıza çıkardığı, bu yıldızın da Zühre yıldızı olduğu söylenir. Hak Teâlâ meleklere, dünya veya âhiret azabından birini kabul etmeleri konusunda serbest bıraktı. Hârût ve Mârût dünya azabını tercih ettiler.
Allah’ın izniyle onlar, Bâbil kapısında baş aşağı asıldılar. Orada kıyamete kadar azap çekecekler.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

SADAKA-İ FITIR (FİTRE)

Posted by Site - Yönetici Temmuz 27, 2013

SADAKA-İ FITIR (FİTRE)

Sadaka-i fıtır, oruç tutan kimse için boş, faydasız ve çirkin sözlerden dolayı bir temizliktir.” (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Ebû Dâvûd)

Sadaka-i fıtır, Ramazan-ı Şerîf’in sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarından başka en az nisâp miktârı (80.18 gr. altın veya ona denk miktarda) bir mala mâlik bulunan her Müslümanın vermesi vâcip olan bir sadakadır.

Zekâtın farz olmasından önce, orucun farz kılındığı sene vâcip olmuştur. Sadaka-i fıtır, orucun kabulüne, ölüm ânının sıkıntılarından ve kabir azâbından kurtuluşa vesîledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram neşesinden onların da istifâde etmelerine bir yardımdır. Bu cihetle sadaka-i fıtır, insânî bir vazifedir.

Her Müslümanın kendisi ve fakir olan küçük çocuğu için Sadaka-i fıtır; fitre vâciptir.

Büyük çocuğunun ve zengin olan çocuğunun fitresi babasına vâcip değildir.

Sadaka-i fıtır, Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecr-i sâdıkın doğuşundan (sabah namazı vaktinin girmesinden) itibâren vâcip olur. Fakat fakirler, bununla bayram namazından evvel noksanlarını tedârik edebilsinler diye önce de verilebilir.

Sadaka-i fıtır (fitre), Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecrin doğuşuyla vâcip olduğundan fecirden önce çocuk dünyaya gelse onun için de sadaka-i fıtır vâcip olur. Şâyet fecirden sonra doğarsa bir şey lâzım gelmez.

Bir kimse, büyük evlâdının fitrelerini onların izinleriyle verebilir. Kendi âilesi, idâresinde bulunduğu takdirde -âdeten izin bulunduğundan- izinleri olmaksızın vermesi de kâfidir.

Bir kimse kendi fitresini, fakir olan eşine, babasına veya oğluna veremez.

Fitreyi bayram namazından sonraya bırakmak mekruhtur. Müstehap olan, namazdan evvel verilmesidir. Çünkü Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) “Bayram namazından sonra verilen fıtra, diğer (nâfile) sadakalardan bir sadakadır. Lâkin bayram namazından evvel verilen fıtra, Allâhü Teâlâ’nın indinde makbûl olan bir sadakadır.”  buyurmuşlardır.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Gerçek Suçlu

Posted by Site - Yönetici Temmuz 26, 2013

Hz davut, davud a,s, mesnevi,mesnevide gecen hikayeler.okuz kaldiran adam,Gerçek Suçlu

Gerçek Suçlu

Davud peygamber zamanında yaşayan bir adam herkesin yanında, ”Yâ rabbi! Bana zahmetsiz bir zenginlik ver. Beni tembel yarattığın gibi, rızkımı da çalışmadan ihsan et” diye, sabahtan akşama dua ederdi.
İnsanlar, onun işsiz güçsüz haliyle zenginlik istemesine gülerek, ”Sen deli misin? Yoksa esrar mı içersin? Aklı başında olan bir kimse böyle bir talepte bulunmaz. Allah’ın peygamber olarak seçtiği, çeşitli mûcizeler lutfettiği Davud (a.s) bile rızkını çalışarak elde ediyor. O bu kadar yüceliğe sahipken, zırh örüp satarak geçimini sağlıyor. Senin zahmetsiz rızık istemen hem tembellik hem de ahmaklıktır” derlerdi.

Adamın bu durumunu gökyüzüne merdivensiz tırmanmaya benzetirlerdi. Bazan da onunla alay ederek, ”Müjdeci geldi.
İstediğin rızık gelmiş. Git, al getir, bize de dağıt.” O adam ise, insanların ayıplamasına, alayına aldırmadan duasına devam etti.
Şehirdeki adı, boş ambarda peynir arayan adama çıkmıştı. Sonunda bir gün kuşluk vakti yine böyle dua edip dururken, bir öküz gelip evinin kapısını boynuzuyla kırıp içeri girdi. Adam öküzü bağlayıp başını gövdesinden ayırdı. Öküzün boğazını kestikten sonra, derisini yüzmesi için kasabı çağırdı. Meğer o öküz kasabın öküzüymüş.

Öküzünü tanıyan kasap, feveran etmeye başladı. ”Sen hangi hakla benim öküzümü kestin? İnsafa gel. Hemen borcunu öde” dedi. Adam, ”Ben uzun zamandır rabbimden zahmetsiz rızık isterdim. Rabbim duamı kabul etti. Bana, bu öküzü gönderdi.
Ben de onu kestim” dedi. Öküzün sahibi, adamın kolundan tutup sürüklemeye başladı ve, ”Gel ey zalim, edepsiz adam! Aptalca bahanelerini Davud
peygambere anlat. Aramızdaki meselenin çözümüne, o karar versin” dedi.

Davud’un (a.s) huzuruna giderken öküzün sahibi insanları başına toplayarak, adamı şikayet etmeye başladı. ”Ey müslümanlar! Şu adamın söylediği saçmalığa bakın. Allah rızâsı için söyleyin. Dua nasıl benim malımı, onun yapar? Dua ile mal, mülk sahibi olunsaydı bütün körler, dilenciler dünyanın zengini olurlardı.”
Öküzün sahibi kasabın söylediğini duyan insanlar öküzü kesen adama, ”Ya kestiğin öküzün parasını ver ya da cezasına katlan’‘ dediler.
Bunun üzerine öküzü kesen adam, rabbine yönelerek niyazda bulundu, ”Yâ rabbi! O duayı, gönlüme veren sensin. Bu adam kör dilenci
diyerek bana hakaret eder. Halbuki ben kullarından değil, sadece senden istedim. Yâ rabbi, her şey senin lutfunla kolaylaşır. Yâ rabbi, sen beni rezil etme” dedi. Büyük bir kalabalıkla birlikte, Hz. Davud’un (a.s) evine varıldı. Hz. Davud (a.s) evinden dışarı çıkarak sordu: ”Ne var, mesele nedir?” Öküzün sahibi, ”Ey Allah’ın peygamberi! Benim öküzüm, bu adamın evine gitmiş. Bu adam da tutmuş onu kesmiş. Hakkımı istiyorum, vermiyor. Senden adalet istiyorum” dedi.

Davud peygamber o fakire, ”Sen bu adamın malına niye zarar verdin?” Adam, ”Ey Davud! Yedi senedir gece gündüz dua ederek rabbimden
helâl ve zahmetsiz rızık isterim. Herkes de bunu bilir. Yine böyle dua yaparken, evime bir öküz girdi. Rızık için değil, rabbim duamı kabul etti diye düşünerek, şükür maksadıyla o öküzü kestim” dedi. Davud peygamber, ”Bu seni haklı çıkarmaz. Bu davada şeriata uygun bir delilin
varsa, onu söyle” dedi. Bunun üzerine o fakir, tekrar rabbine yöneldi. Ağlayarak secdeye kapandı.

Hz. Davud bu işte, bir başka iş olduğunu hissetti ve, ”Bu dava hakkında hükmü hemen istemeyin. Halvete girip rabbime yöneleceğim. Kararımı ondan sonra bildireceğim” dedi. Davacı ve halk dağılıp gitti. Hz. Davud halvete çekildi. Rabbine yönelerek işin gerçeğini öğrenmek için, niyazda
bulundu. Ertesi gün öküzün sahibi, şikâyetçi olduğu fakir ve işin sonunu merak eden kalabalık bir halk topluluğu, Hz. Davud’un huzuruna geldi.
Hz. Davud öküz sahibine, ”Bu fakiri kötülemekten ve davandan vazgeç. Öküzünü de bu müslümana helâl et” dedi. ”Eyvahlar olsun! Bu nasıl hüküm? Bu nasıl adalet? Senin adaletinin şöhretine, bu karar hiç uyar mı?” diyerek isyan etti. Bunun üzerine Hz. Davud (a.s), ”Ey inatçı gafil! Bütün malını mülkünü de bu fakire bağışlayacaksın. Yoksa sonun kötü olacak. Yaptığın kötülük ortaya çıkacak” dedi. Bunu duyan adam başına toprak saçtı.
Elbisesini yırttı. Halka kendini acındırmak için, ”Bu zulümden dağlar taşlar yarılır. Davud bile bile hakkımı yiyor, sizler de şahit olun” diyerek bağırıp çağırmaya başladı.

Hz. Davud öküzün sahibini tekrar huzuruna çağırarak, ”Öküzünü helâl edeceksin. Malını mülkünü bağışlayacaksın. Çoluk çocuğun da onun kölesi ve câriyesi olacak. Bu senin son şansın, dikkat et” dedi. Adam bu sözleri duyunca deliye döndü. Aşağı yukarı koşmaya başladı. Halk adamın gerçek durumunu bilmediği için, Hz. Davud’u kınamaya başladı. ”Ey seçilmiş peygamber! Bu hüküm sana yakışmıyor. Apaçık
zulüm işlemektesin. Bir günahsızı hiçbir suçu yokken kahrettin” dediler.

Bunun üzerine Hz. Davud (a.s), ”Dostlar! Bu adam bir katildir. Yakalayıp ellerini arkasına sıkıca bağlayın. Bu adam, suçlu diye getirdiği bu fakirin
babasının kölesiydi. Yıllar önce efendisini, ovada bulunan dalları gür büyük bir ağacın altında öldürdü. Öldürdükten sonra gördüğü korkunç bir hayal yüzünden, bıçağını kestiği efendisinin başıyla birlikte gümdü. Yürüyün oraya gidiyoruz” dedi.

Hz. Davud’un tarif ettiği ağacın altına geldiklerinde, Davud (a.s) kazılması gereken yeri işaret etti. Gösterilen yeri kazdıklarında, bir adam başı ile birlikte, bir bıçak buldular. Bıçağın sapında öküzün sahibinin ismi yazılıydı. Adamın katil olduğu açıkça ortaya çıkınca, Hz. Davud (a.s), ”Allah’ın hilmi bu cinayeti şimdiye kadar örtmüştü. Fakat bu adam kendi eliyle günahının üzerindeki örtüyü kaldırdı. Öldürdüğü efendisinin çoluk çocuğuna ufak bir yardımda bulunmadığı gibi, bir öküzü bile çok gördü” dedi ve katile dönerek, ”Sen adalet istiyordun değil mi? Hanımın, öldürdüğün adamın câriyesi idi. O da, ondan doğan çocuklar da, mirasçının hakkıdır. Sen de köleydin. Senin de kazandığın bütün mal, mülk
mirasçı olan bu fakirin hakkıdır. Senin hakkın da, efendini öldürdüğün bıçakla öldürülmendir. İşte sana şeriat, işte sana adalet. Nasıl begendin mi?” dedi.
***
İnsanın nefsi, öküzün sahibi katile benzer.

Öküzü kesen akıldır.

Hz. Davud (a.s) Hakk’ın emirlerini ve yasaklarını hatırlatan şeyhin sembolüdür.

Zalim nefsi öldürmek, şeyhin yardımıyla olur.

Çalışıp kazanmadan elde edilen hesapsız mânevî zevk, şeyhin himmeti ile elde edilebilir.

İnsan Allah dostlarının sayesinde mânen zenginleşir.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: