Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Mehmet Akif’in öbür yüzü -1-

Posted by Site - Yönetici Mart 17, 2013

Mehmet Akif’in öbür yüzü -1-

Doğumu da vefatı da Aralık ayında olduğu için, Aralık 2012’de çeşitli yerlerde Âkif’i anma toplantıları yapılmıştı. Dinî yayın yapan gazetelerin köşe yazarlarından bir çoğu da Aralık ayının son haftasında Âkif’ten övgüyle bahsettiler. İstiklâl Marşı’nın kabulünün yıldönümü vesilesiyle Mehmet Âkif yine Ankara’da Taceddin Dergâhı’nda, İstanbul Edirnekapı’daki mezarında, haberlerde ve köşe yazılarında anıldı.

İstiklal Marşı şâiri olmasaydı, Mehmet Âkif her halde bu kadar meşhur olmaz, hakkında bu kadar şey yazılmaz ve bu kadar sevilmezdi. Ne var ki, biz Müslümanlar bir kimseyi severken de yererken de aşırı gitmemeli orta yolu tutmalıyız. Olur ki, bir gün sevdiğimizle aramız açılabileceği gibi, bir gün gelip kızdığımızla da dost olabiliriz.

“Hayru’l-umûr evsatuhâ/işlerin hayırlısı orta olanıdır” buyurulmuş. Eski büyüklerimiz, bu Arapça ifadeyi şaka yollu yarı Türkçe yarı Arapça olarak şöyle söylerlermiş: Hayru’l-umûr ortasuhâ.

Konu Mehmet Akif olduğuna göre, onu sevmekte aşırıya mı gidiliyor ki böyle söylüyoruz?

Galiba biraz öyle… Çünkü Âkif adeta toz kondurulamaz bir şahsiyet gibi oldu. Âkif’i hafiften tenkide yeltenenler bile şiddetle karşılık buluyorlar. Oysa Âkif dokunulmaz da değil, lâ yüs’el ammâ yef’al/yaptıkları sorulamaz, hatadan uzak bir şahsiyet de değildir…

Eğer toz kondurmayacak şekilde seveceksek, buyurun sevebildiğimiz kadar Peygamberimiz’i sevelim. Sevebildiğimiz kadar onun şanlı ashabını sevelim.

ÂKİF VE EVLATLARI…

Kuvvetli ve heyecanlı bir şâir olan Mehmet Âkif’in, Müslüman bir şahsiyet olduğunu bilmiyor değiliz. Fakat şiirlerinin çoğu doğru ve güzel olmakla beraber, bazı şiirlerinde yenilir yutulur cinsten olmayan hatalar olduğu da bir gerçek. Öyleyse, onu överken de yererken de ölçülü olmalı, aşırıya gitmemeli ve Âkif’in kalbinden sökülüp kaleminden dökülen şiirlerine peşin fikirle yaklaşmamalıyız.

Mehmet Âkif Ersoy; dindar, ilim sahibi ve Nakşîbendî tarikatına mensup bir babanın evladıdır. Geleneğe uyularak, 4 yıl, 4 ay ve 4 günlük iken âmin alayıyla, Besmele çektirilerek mektebe başlatıldı, aynı usül ve aynı gaye ile yetiştirilmeye çalışıldı. Yetişkinlik çağında, İslâmî hüviyetiyle bilinen meşhur Sırâtımüstakîm ve Sebîlürreşad dergilerinde yazılar yazdı.

Yalnız, İslâmî hüviyetli de olsa, 1908’de yayına başlayan Sırâtımüstakîm’de, aynı yıl ve onu takip eden yıllarda Mısırlı meşhur Mason Muhammed Abduh’un makalelerinin tercümelerini görüyoruz.

Âkif, Abduh’dan birçok tercümeler yapmıştır. Aynı derginin 1909’daki nüshalarında ise Sultan Abdülhamid aleyhinde şiddetli yazılar bulunmaktadır.
Akif’in, dinsizliğiyle meşhur olan ve inançsızlığını ilan eden Tevfik Fikret’le yazı kavgaları oldu. Ama ne acıdır ki, birbirine muarız olan bu iki şâirin her ikisinin de çocuklarının hali hiç iç açıcı olmadı. Oğulları cihetinden birbirlerine bayağı benzerlikleri var. Birinin oğlu İslam dinini terk ederken, diğerinin evlatları Allah’a itaatten uzak yaşadı.

Tevfik Fikret’in, yeni aydın tipinin sembolü olması ümidiyle, “Git yeni bir ışık getir” diye İskoçya’ya gönderdiği oğlu Haluk papaz oldu. Sonra izini kaybettirmek için Amerika’ya gitti ve 1965’de Hıristiyan papazı olarak öldü.
Mehmet Âkif’in ise iki oğlundan Mehmet Emin, uyuşturucu müptelası, ayyaş ve alkolik olarak feci bir hayat sürdü ve cesedi Beşiktaş’ta bir çöp konteynerinin içinde bulundu. Küçük oğul Tahir Ersoy ise kendi halinde bir hayat sürdü, ömrünün son demlerinde Üsküdar belediyesinin sahip çıkmasıyla hayata tutunabildi.

Hekimoğlu İsmail, 5 Şubat 2005 tarihli Zaman’da,  Âkif’in oğlunun, “Babam bana Safahat’ı bırakacağına biraz para bıraksaydı keşke” dediğini yazdı. Âkif’ten bahsedenler, onun oğullarıyla ilgili bu bilgileri nedense hiç vermezler. Oğulları böyleydi, kızı öyle değilse de aşağıda okuyacağınız gibi damadı da ayrı bir teldendi…

MUÂRIZINI ANLAYAMAMAK…

Mehmet Âkif’de dinî gayret olmakla beraber, babasındaki kalbî şuur/ileri görüşlülük ve firâset kendisine miras kalmamış gözüküyor. Akif meselâ düşüncelerine muhalif olduğu İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin bozuk fikrini anlayamamış, farkına varamamış ve gidip İT’e üye olmuştu. Halbuki İttihat ve Terakkî bu millete en büyük kötülüğü yapan bir cemiyetti.

Âkif o cemiyete millete faydalı olmak niyetiyle katılmıştır denilecektir. Zaten biz de aksini söylemiyoruz. Cemiyetin kötülüğünü bile bile üye oldu demiyoruz. Bilemedi, anlayamadı diyoruz. Kalbî/mânevî bir kontrola, firâsete sahip değilmiş ki, onların ihanetlerini görememiş, hissedememiş diyoruz.
Nakşî olan babası gibi kâmil ve mükemmil (mükemmel değil mükemmil) bir mürşide bağlanmış olsaydı, o vasıtayla kalbine gelen firaset nuru, ona şuur verir ve İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin ne olduğunu hissettirirdi. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

“Mü’minin firasetinden çekinin. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.”
Allah’ın nuruyla bakamayan kimse, sadece görüneni görür, ama perde arkasını hissedemez. Firaseti/kalbî bir bakışı olmaz ki hissedebilsin.

MASON DAMAT…

Âkif, Mısır’da tanıştığı Ömer Rıza Doğrul gibi bir masonu kendisine damat edinip ona kızını vermiştir ki bu da gafletinin başka bir tezahuru olsa gerek. Niyeti iyi bile olsa, böyle bir iyi niyet insanı kurtarmıyor işte…
Gürkan Hacır’ın, 11/9/2011 tarihli ve “Rakı masasında Kur’an tefsiri olur mu?” başlıklı yazısından bazı bölümleri aktarmak istiyorum:

“…..Ünlü şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un damadı olan Mason Ömer Rıza, Atatürk dönemindeki ilk cesur Kur’an tefsirlerinden birini hem de rakı masalarında kaleme aldı.

…..Mısır’a göç etmişlerdi. Ezher’de hukuk eğitimi gördü ama gazeteciliğe ilgi duydu ve mesleğe Mısır’da başladı. Hayatının akışını değiştirecek kişi olan Mehmet Akif Ersoy’la da Mısır’da tanıştı.

……Akif’in kızı Cemile’ye aşık oldu. Evlendiler….

(Ömer Rıza Bey’in Cemile Hanım’la evliliğinden üç çocuğu oldu. Bülent, Nazan ve Rezzan. Küçük bir hatırlatma! Rezzan Hanım’ın oğlu TKP (Türkiye Komünist Partisi) Genel Başkan’larından Aydemir Güler’dir. Yani Aydemir Bey, Ömer Rıza Bey’in torunudur.)

Ömer Rıza, Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal ve arkadaşlarını destekleyen yazılar yazdı. Hatta İslam inancının aslında Cumhuriyet ideolojisiyle özdeş olduğunu ispatlamaya çalıştı. Ancak buna rağmen kendini İstiklal Mahkemesi’nin önünde buldu. Cumhuriyet karşıtı olmakla suçlandı. Yargılandı, kısa süre hapiste kaldı. Sonunda beraat etti.

….. Ömer Rıza Bey ileri derecede Mason’du. Hatta sadece Mason olmakla kalmıyor Masonluğun ateşli bir savunucusuydu da.

…..Durun bitmedi. Ömer Rıza Bey, sağlam bir rakıcıydı. Hemen her gece yakın arkadaş gurubuyla toplanıp uzun rakı sofraları kurmaktan büyük keyif alırdı. Arkadaşları Kemal Tahir ve Naci Sadullah’tı.

Bakın, sık sık evine misafir oldukları Safiye Ayla o günleri nasıl anlatıyor:
‘Naci Sadullah, Kemal Tahir ve Ömer Rıza Doğrul, istedikleri vakitte evime gelirler, kırkdokuzluk rakı şişesini açarlar, mutfakta buldukları mezelerle, şiir dolu, tadına doyulmaz bir söyleşinin kapısını aralarlardı…’

Ömer Rıza Bey sadece misafirliklerde sosyalleşme için değil hemen her akşam sağlam bir içici olarak rakı kadehine sarılıyordu. Hatta Sirkeci’de devamlı gittiği lokantasında bir yandan yeni tefsiri (Tanrı Buyruğu) için çalışırken bir yandan da içkisini yudumlamaktan geri durmuyordu. Rakıyı çay bardağında içmekten hoşlanıyordu. Ona göre içki aslında haram değildi. ‘Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Onlarda hem günah, hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür.’ (Bakara Suresi, 219)’
İşte Ömer Rıza Bey’in dayanağı olan âyet buydu. Bu âyete dayanarak içkinin aynı zamanda faydalarının da olduğunu, eğer dozunda içilirse haram sayılmayabileceğini söylüyordu.

…..Rakılı tercüme eleştirilerine maruz kalan tek kişi, Ömer Rıza Doğrul değildi. Ali Rıza Sağman da nasibini almıştı. Dönemin Türkçü yazarlarından M. Raif Ogan bakın Sağman’ı nasıl eleştirmişti:

‘…Tekbir, Türkçe’ye döndürüldü ve Ali Rıza Sağman namlı kişinin Millet Mecmuası’nda açıkladığına göre; yanındaki hanendelerle (şarkıcılarla) rakı sofralarında tekrarlanmak suretiyle tecrübeleri yapılarak beğendirildi ve öylece tatbikine geçildi…’

Ali Rıza Sağman ise bu suçlamaya cevaben kendisinin rakı içmediğini söyledi, ‘Ama kerhen de olsa rakı sofralarında oturdum’ dedi. Küçük ama önemli bir notu da ekledi; ‘Gündüz camilerde mukabele okuyup gece rakı sofralarına giden hafızlar vardır. Bu mümkündür. Ama ben onlardan değilim.’

…..Peki, Türkçe ibadet çalışmalarında neler yaşandı? Bu başlı başına bir yazı konusudur. 1932 Ramazan ayı, Türkçe ibadetin tartışıldığı ve ilk denemelerin yapıldığı aydır. Atatürk, Ramazan ayı boyunca birçok din adamı ve hafızla toplantılar yaptı. Başta ezan ve namazın Türkçeleştirilmesi olmak üzere bu konu üzerine çalıştı. Aynı günlerde ilk defa ezan Türkçe okundu ve Atatürk’ün de izlediği Türkçe sözlerle okunan dualar eşliğinde namaz kılındı.

ÂKİF’İN ARKADAŞLARI…

Akif’le ilgili hatıralarda dikkat çekici bir başka husus, arkadaşlarının ekserisi, içki müptelalığı ile şöhret yapmış kişiler olması. Bunlardan biri Neyzen Tevfik’dir. Neyzen’in içkisiz sofraya oturduğu vaki değildir.

Bir gün Akif’i misafir eder, yer içerler. Yemekten sonra Akif ellerini yıkar ama havlu yerine kendi mendili ile kurulanmak ister. Neyzen havlu ile kurulanması için ısrar edince “yapamam ellerim kirlenir” der.

Damadı Ömer Rıza Doğrul’un anlattığı bu hatıra Akif’in zekâsına yorulsun diye anlatılıyor, ama Neyzen havlusu kullanılmayacak kadar kirli biriyse, Akif onunla nasıl dostluk etmektedir?

İSLAM HALİFESİNE KARŞI TAVRI…

Herkes gibi tabii ki Âkif’den de hatasızlık beklenmez. Ama hiç olmazsa kendisinden, umulmadık büyük hatalardan uzak olması icap ederdi. Kastettiğimiz büyük hatalarından birisi meselâ Abdülhamid Han’ın aleyhinde olmasıdır…

O Abdülhamid Han ki, Osmanlı imparatorluğunun dâhî derecesindeki siyaseti ve dindarlığıyla meşhur padişahı ve dünyanın çok yerinde adına hutbeler okutulan İslam halifesiydi. O zamanın gâfil birçok âlimleri gibi Âkif de Cennetmekân Abdülhamid Han hakkında yanılmış ve acımasız bir şekilde onun aleyhinde bulunmuştur. Fakat diğer gafiller gibi, Abdülhamid Han’ı sadece anlayamamakla kalmamış, Sultan’a olmadık hakaretleri de reva görmüştür. Mehmet Âkif’in, Müslümanların mübârek halifesine revâ gördüğü ve diline hakim olan bir müslümana yakışmayan şu ifadelere bakın:
“Ah efendim, o herif yok mu kızıl kâfirdi”

“Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti.”

(Safahat, 1966, sa: 421-422)
Tarihçi Murat Bardakçı’nın programında Mehmet Âkif’ten bahsediliyordu. Bu mısralarından dolayı Âkif’in “Kâfir” olduğunu söyleyen bir seyircisi hakkında Murat Bardakçı, “İman gitti, karısı boş oldu. Müslümana kâfir diyenin karısı boş olur” demişti. İyi ama Abdülhamid Han hakkında, “Ah efendim, o herif yok mu kızıl kâfirdi” diyen kimsenin halini de fıkha havale edersek acaba ona ne cevap gelecektir?..

En son 1966 baskılı Safahat’ta bulunan ve sonraki baskılarda yer verilmeyen şu mısralar, Müslümanların dindarlığıyla bilinen halifesi Abdülhamid Han’ı bırakın, sıradan bir Müslüman hakkında bile söylenemeyecek sözler değil midir:
“Herifin sofrada şampanyası hala ayran,

Bari yirminci asırdan sıkıl artık hayvan”

(Safahat 1966, sa: 422)

Şampanya içmeyip ayran içen birine bu sözü bir gayrimüslim söyleseydi mantık zemininde bir mânâsı olurdu. Ama bunlar edepli bir müslümanın ağzına yakışacak sözler midir?

Bunu bir şair söylerse, o sadece vezne uygun mısralar söyleyen bir şairdir, ama asla edepli ve dindar bir kimse değildir. Çünkü artık o kimsenin kini, edebini mağlup etmiştir.

Bu mısralar, olsa olsa İslam tenkit ve ikaz ölçülerine uzak, sınırsız ve iflah olmaz bir kinin eserleri olmalıdır. Bu sözler karşısında artık kalem duruyor. Bunun üzerine başka hiçbir şey söylemeye lüzum olmasa gerek…

PİŞMANLIK EMARELERİ VAR MI?…

Âkif acaba daha sonra gerçekleri anlamış ve yanlışlıklarına dair bir pişmanlık duymuş mudur? Duymuşsa bu pişmanlığına delil sayılacak bir şeyler yazmış mıdır?

Değerli okuyucular, bilenler bildiriversin çünkü biz buna dair hiçbir kayıt bilmiyoruz. Ama Abdülhamid Han hakkında Âkif gibi yanlışlığa düşenlerin daha sonra bu pişmanlıklarını dile getirdiklerini biliyoruz. Meselâ Süleyman Nazif ve Rıza Tevfik Bölükbaşı bunlardandır. Bilhassa Rıza Tevfik’in, “Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhâniyetinden İstimdat” şiiri, bir suç itirafıdır. O meşhur şiirin ilk kıtası şöyledir:

Nerdesin şevketli Sultan Hamid Han
Feryadım varır mı bârigâhına
Ölüm uykusundan bir lahza uyan
Şu nankör milletin bak günahına

Gerçi Âkif’in hiç pişmanlığı yok değil, bilinen bir pişmanlığı var. Ama bu pişmanlık başka türlü bir pişmanlık. Şöyle ki:

Duâlarla açılan ve fesle girilen birinci meclis açıldıktan bir müddet sonra şapka kanunu çıkınca, Akif soluğu Mısır’da almıştı. Mısır’dan son dönüşünde bu küskünlüğünden pişmanlık duyduğunu “Ne varsa bizim millette varmış” diyerek dile getiriyor ve Mustafa Kemal hakkında da şöyle diyordu:
“Allah ömrüm kaldıysa benden alsın ona versin”

(Muhittin Nalbantoğlu’nun Yeniçağ’da 27-28 Aralık 2003’te yayınlanan yazı dizisinden.)

Âkif 1920’de Ankara’ya gelir gelmez, Hacı Bayram Câmii’nde va’za başlamış, gittiği yerlerde de bu hareketin dine ve halifeye hıyanet için yapılmadığını, bu hareketin bir cihat olup katılmanın farz olduğu hakkında konuşmalar yapmıştır.

Sonunda Akif ilk mecliste Burdur milletvekilidir. Ayrıca, Konya isyanının bastırılmasında Kastamonu, Balıkesir ve başka yerlerde yaptığı konuşma ve çalışmalarında, halkın Ankara Hükümetini kabullenmesinde çok etkili olmuştur. Buna rağmen, 1925 hükümetinde devletin başında bulunanlar Âkif’i polis takibi altına alırlar o da Türkiye’yi terk edip 11 sene kalacağı Mısır’a gitmeye mecbur kalır. ..

MÛSİKÎŞİNASTI…

Âkif’in bir yönü de mûsikîşinaslığıdır. Mısır’da olsun Türkiye’de olsun mûsikî cemiyetlerinin müdâvimidir. Ağır bestelerin çoğunu ezbere bilirdi. Nısfiye denilen neyden küçük aleti çaldığı biyografilerinde geçmektedir… Oysa derviş ruhlu, ibâdetine düşkün bir kimsenin böyle toplantıların müdavimi olmaması beklenir…

Âkif, şiirlerinin bestelenmeye uygun olmasını çok önemser, bu hususta hassasiyet gösterir ve üzerinden yıllar geçse bile kulağını tırmalayan her kafiye bozukluğunu giderirmiş. Ama asıl düzeltmesi gereken, yukarıdaki şampanya-ayran mısraları gibi bütün imanlı kalpleri inciten bazı sözlerine aynı özeni hiçbir zaman göstermemiştir. Bunu neyle izah etmeli bilmem?

BEDİR MÜCÂHİTLERİNİN RUHUNU İNCİTMEK…

Müslümanları inciten mısralarından birisi de Çanakkale Destanı’nda geçen şu mısradır:
“Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.”

Böyle bir sözü, ancak ashab-ı kiramı bilmekten uzak olanlar kaleme alabilir ve bu sözün sahibini yine ancak öyleleri müdafaa edebilirler. Ama bazı kimseler, ne pahasına olursa olsun Âkif’i ille de tebriye etmek gayretine düşüyorlar. Oysa Mehmet Âkif hatadan masun değildir ve işte her şey ortadadır ve bu mısra basbayağı hata hem de katmerli bir hatadır. Gelin görün ki bazı profesör ünvanlı kişiler bile, bunun bir teşbih olduğunu söylemek gülünçlüğüne düşüyorlar.

İnsan, “Bu bir teşbihtir” derken teşbihin ne olduğunu düşünür de öyle konuşur değil mi? Teşbih bu cümlenin neresinde ey profesörler? Bu mısrada, Türkçede teşbih için kullanılan “Gibi” kelimesi var mı ki teşbih olsun?

Âkif burada Arapçadaki “İnnemâ”nın türçedeki karşılığı olan “Ancak” kelimesini kullanıyor. “Ancak” da “teşbih” değil “kasr” ifade eder. Bu hususta söz söylemeye yeltenen anlı şanlı profesörlerimiz bu kadarını bari bilmelidirler…

Çanakkale harbi tabii ki küçümsenemez. Ancak, Çanakkale mücâhitleri bu sırada abartılı bir şekilde o kadar övülüyor ki, açıkça “Bedrin Aslanları bunlardan üstün değillerdi, olsa olsa ancak bunlar kadar şanlı idiler” deniliyor. Var mı daha ötesi!…

Halbuki, yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük mücahitleri Bedir mücahitleridir. Hiçbir ordunun o ordudan, hiçbir komutanın da o şanlı komutandan yani Hazreti Rasûlüllah’tan üstün olma ihtimali yoktur. Diğer bir husus var ki o da şudur: Bu, ciddi bir meseledir ve ashab-ı kiram âyetle övüldüğü için doğrudan doğruya itikadla alâkalıdır.

Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Peygamberimiz’in müjdesine mazhar olan ordusu bile Bedir mücâhitlerinin yanında hiç mesabesindeyken, Çanakkale’de savaşanlara böyle cüretkâr bir yakıştırma nasıl yapılabilir?

Yeni bir nesil yetiştirme gayretinde olan ve hiçbiri dindar olmayan ittihatçı kalemler, bu ve benzeri birçok sözler söyleyip İslâmî kaideleri tepetaklak etmeye çalışmışlardır. Onlardan o beklenir, ama bize ne oluyor?.. Biz, kıyamete kadar gelecek Müslümanların hiç birinin ashabı kiramın derecesine yetişemeyeceğini nasıl unuturuz? Âkif nasıl unutur? Nasıl unutur da böyle bir şey yazar!..

Bakınız! “Şu ceylan, aslan kadar kuvvetli” denilse, aslanın kuvveti dile getirilip ceylanın kuvveti ona kıyasla anlatılmış olur. Ama “Şu aslan ceylan kadar kuvvetli” denilirse, bu söz aslanın kuvvetlini aşağıya çekmek, hafife almak, ceylan seviyesine indirmek ve aslana etmek olur. Bu durumda, “Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi” ne demek olur?

Kaynak : Ali Eren – http://www.haberkita.com/mehmet-akifin-obur-yuzu-1_34246.html#.UUXehHyUc7s.facebook

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

 
%d blogcu bunu beğendi: