Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 27 Oca 2013

OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞUNDA ÂLİMLER

Posted by Site - Yönetici Ocak 27, 2013

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gâzi çocukluğundan itibaren büyük âlimlerin,OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞUNDA ÂLİMLER

OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞUNDA ÂLİMLER

İdârecilerin en şerlisi, idâresinde bulunanlara zulmeden, merhameti az olan kimsedir. Sen sakın onlardan olma.”

(Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed)

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gâzi çocukluğundan itibaren büyük âlimlerin sohbetlerinde ve meclislerinde bulunur ve onların sağlam fikirleri ile hareket eylerdi. Asrın mümtâz âlim ve fakîhlerinden olan Edebâlî Hazretleri’ne damad oldu. 680/1281 senesinde pederinin irtihâlinde amcaları ve büyük biraderleri mevcûd olduğu hâlde istidâd ve ehliyetiyle bey oldu.

Osman Gazi, Selçuklu devletinin bir daha kuvvetini kazanamayacak derecede zayıf kaldığını görmüş, Moğolların İslâm memleketlerini yağmalamasına pek müteessir olmuştu. Bir taraftan yanına sığınan Müslümanları iskâna çalışıyor, bir tarafdan da Bizans Devletine âit memleketlere doğru gazalar yapıyordu. Kayınpederi Mevlânâ Edebâlî de âdil ve ilmiyle amel eden âlimler yetiştirmeye çalışıyordu.

699/1299 senesinde Selçuklu sultânı Alâeddîn’in esîr edilmesi üzerine Osman Gâzî istiklâlini ilan etmiş ve kayınpederi Edebâlî’yi de müftü tayin etmişti. Osman Gâzî dînî meselelerde olduğu gibi, devlet ve idâre işlerini de ona danışırdı. Edebâlî Hazretlerinin talebesi ve dâmâdı olup sultan adına ilk hutbeyi okuyan Tursun Fakîh de kâdı tayîn olundu.

701/1301 senesinde sancaklar teşkîl olunduğu sırada her tarafa müftî ve kâdîlar ta’yîn olunmuş ve Edebâlî Hazretlerinin önceki gayreti sayesinde muktedir ve âdil memûrlar ta’yîn edilmiştir. 726/1326 senesinde Edebâlî Hazretleri’nin vefatı üzerine Tursun Fakîh kayınpederinin yerine fetva makamına geçti.

Bütün Osmanlı hanedanı İslâmın hükümlerine uyarak dîn ve hukûk işlerine ait husûsları bu ilimlere vâkıf olan âlimlere havale etmişler, idare makamlarının en yükseği olan vezirleri dahi ilmiye sınıfından tayîne dikkat etmişlerdi.

Kaynak: Fazilet Takvimi : 27.01.2013

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Şeyh Kelâbâzî: Ebû Bekir Muhammed b. Ishâk Kelâbâzî (r.h.) Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ocak 27, 2013

Şeyh Kelâbâzî: Ebû Bekir Muhammed b. Ishâk Kelâbâzî (r.h.) Kimdir ?

Şeyh Kelâbâzî: Ebû Bekir Muhammed b. Ishâk Kelâbâzî (r.h.)’tır.
Aslen Buhâra’lıdır.
Doğum tarihi kesin olarak belli değildir, iyi bir tahsil gördü.
Fakıh (fıkıh İlmi) âlimle-rindendir.
Tasavvufta Hallac-i Mensûr’un müridi olan Faris bin İsa’nın talebesidir.
38S (m. 995) veya 380 (m.990), tarihinde vefat etti.
“Et-Taarruf li Mezhebi Tasavvuf diye bir kitabı vardır. Bu kitap batı dillerine tercüme edildi.
Birçok Arapça ve Farsça şerhleri vardır.
Eski âlimler: “Taarruf olmasaydı tasavvuf bilinmezdi,” demiştir.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Genel, Kim Kimdir ?, Türkiye | Leave a Comment »

HAKK’IN DIŞINDAKİ HER ŞEY PERDEDİR

Posted by Site - Yönetici Ocak 27, 2013

Allah'tan Başkasının Adına Yemin

HAKK’IN DIŞINDAKİ HER ŞEY PERDEDİR

Şunu bil ki, halka bakmak ve nefsin arzularına bağımlı olmak Hakka karşı bir perdedir.

Yaptığı işleri kendinden bilmek, bir çeşit şirktir; çünkü kulun yaptığı bütün işleri yaratan ve ortaya çıkaran yüce Allah’tır. Kula ait olan ise onu yapmaktır. Bu durum, kulun yaptığı iyiliklere sevap ve kötü işlerine ceza vermek için böyle takdir edilmiştir.

Kul, ilâhî kudretin ortaya çıkarmasıyla bir iş yaptığında, buna kulun kesbi/fiili ve kazancı denir. Ehl-i sünnet mezhebinin görüşü böyledir. Kul, bir işi yapmaya başladığında ona bu işi yapma kudreti verilir; öncesinde değil. Kul bir işe başlayacağı anda Allahu Teâlâ onun için bir kudret yaratır; bu kudretle yapılan işe kulun kesbi denir.

Kim, yaptığı işi sadece kendisinin istediğini ve kendi kudretiyle yaptığını söylerse, o, Kaderî’dir.2

2 Kaderî; kaderi inkâr eden, kulun yaptığı bir işi, ezeldeki bir kadere göre değil; o anda kendi irade ve kudretiyle yaptığını söyleyen bâtıl, bozuk, sapık fırkanın adıdır. Bu gruba “Mu’tezile” de denir.

Kim, yaptığı bir işte kendisinin hiçbir irade ve kudretinin olmadığını söylerse, o, Cebrî’dir.3

3 Cebrî, Cebriyye mezhebi, kulun hiçbir irade ve kudrete sahip olmadığını; ilâhî kader ve kudrete tabi olduğunu, yaptığı her işte, rüzgârın önündeki yaprak gibi, nereye sevkedilirse oraya gittiğini söyleyen bozuk fırkadır.

Kim, yaptığı bir işi Allahu Teâlâ’nın irade ettiğini, kendisinin de bu işi yaptığını ve ondan sorumlu olduğunu söylerse; o, sünnet üzere giden, doğru yola ulaşmış bir kimsedir. Bu konu çok uzundur; burası yeri değildir. Biraz sonra -inşallah- bu konuda bazı açıklamalar gelecektir.

Doğru inanç ve sahih akideden sapmaya gelince, bunun sebebi; nefsin kötü arzularının kalbe hâkim olması ve bozuk mezhep/fikir üzerinde taassup göstermektir.

Büyük âlimlerden biri demiştir ki: “Nice insanlar vardır ki, onların ameli az olduğu halde, güzel inançları kendilerini kurtarır. Birçok insan da vardır ki, pek çok ameli bulunmakla birlikte, bozuk inançları kendilerini helak eder.”

Makam, mal ve dünya sevgisi, öldürücü bir zehirdir.

Baş olma ve şöhret sevgisi, insanda kibir meydana getirir.

Dünyaya fazla dalmak, dini mahveder.

Ariflerden biri der ki: “Yaptığım bir hayır işi insanlar gördüğünde, o ameli gözümden düşürürüm/artık ondan bir sevap beklemem.

Uzun emele/fazla yaşama hırsına gelince, bu düşünce, güzel amele mani olur ve insanı Hak’tan alıkoyar.

İleride yaparım düşüncesi ise, şeytanın en büyük tuzağıdır.

Cimrilik, kötü arzulara kapılma ve insanın kendisini beğenmesi, kişiyi helake götüren büyük günahlardandır.

Gıdanın haram olmasına gelince; bu kalbi karartır, katılaştırır ve Allahu Teâlâ’dan uzaklaştırır. Helâl gıda ise, kalbi nurlandırır, onu inceltir ve Yüce Allah’a yaklaştırır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin. el-Bakara 2/172.

Temiz yiyecek, helâl olan yiyecektir. Bir âlimin dediği gibi, sen yiyeceğini ve içeceğini helâlinden yap; geceleri ibadetle geçirmesen gündüzleri nafile oruç tutmasan da ciddi bir kaybın olmaz.

Helâl yemek, sûfîlerin yolunda büyük bir esastır. Bir kul, bütün geceyi ibadetle geçirse; fakat karnına girene dikkat edip onun nereden nasıl geldiğini bilmedikçe, bu ibadetin kendisine bir faydası olmaz. İnsanların sıratı en hızlı geçecek olanı, dünyada şüpheli şeylerden en fazla sakınanlarıdır.

Allahu Teâlâ, bir kudsî hadiste şöyle buyurur:

Kulum, aç kalırsan beni görürsün; şüpheli şeylerden sakınırsan beni tanırsın; dünya mal ve hırsından sıyrılırsan, bana ulaşırsın.

Diğer bir kudsi hadiste de şöyle buyrulur:

Vera’ sahiplerine (şüpheli şeylerden sakınanlara) gelince, onlara azap etmeye haya ederim.

Büyük zâtlardan biri şöyle demiştir: “Sana ilim, açlık, halktan gizlenme ve oruç gerekir. Hiç şüphesiz ilim, bir nurdur; onunla insanın yolu aydınlanır; açlık ise hikmete ulaşma yoludur.

Bâyezîd-i Bistâmî demiştir ki: “Allah için hangi gün aç kaldıysam, o gün kalbimde, daha önce bulmadığım bir hikmet elde ettim.

Kendini halktan gizlemek ve fazla tanınmamak, bir rahatlık ve tehlikelerden selâmettir. Oruç ise, bir yönüyle samediyyet/kimseye muhtaç olmama sıfatıdır; onun benzeri bir amel yoktur. Bunu, “O’nun benzeri/dengi/misli hiçbir şey yoktur“5 eş-Şûrâ 42/11. âyetinden anlıyoruz.

Kim devamlı oruç tutarsa bu ona ilim, marifet ve müşahedeyi kazandırır. Bunun için Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

İnsanın bütün yaptığı ibadetler kendisine aittir, ancak oruç hariç. Oruç, benim içindir ve onun karşılığını ben veririm. Oruçlunun ağzının kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur.“6 Buhari v.d.

Dünya ile aşırı meşgul olmak ve şehvetin/kötü arzuların kalbe hâkim olması, bütün kötü sıfatları peşinden getirir. Bu kötü sıfatları güzel sıfatlarla değiştirmedikçe, kulun Allah’a yakın olması düşünülemez.

Ariflerden biri der ki: “Kul, hayrın dışındaki şeylerle kalbini kirlettiği sürece, manevî yakınlığa ve ilâhî huzurda bulunmaya lâyık olamaz; tâ kalbini mâsivadan/Allah’tan gayri ve O’nun razı olmadığı şeylerden temizleyinceye kadar.

Hz. Osman (r.a) demiştir ki: “Eğer kalpler günah kirlerinden temiz olsaydı, Kur’an okumaya doyamazdı.

Gerçekten kalp temiz olunca, kendisiyle konuştuğu yüce zâtı müşahede eder, başkasından kesilir.

Şunu iyi bil ki, Hak’tan başka her şey O’nunla kul arasında bir perdedir. Eğer varlığın zulmeti olmasaydı, gayb nuru ortaya çıkardı. Şayet nefsin fitnesi/imtihanı ve âfetleri olmasaydı, aradaki perdeler kalkardı. Eğer aradaki engeller olmasaydı, hakikatler keşfolurdu. Şayet kalpte manevî hastalıklar olmasaydı, ilâhî kudret apaçık gözükürdü. Eğer kalpte tamah/eşya ve yaşama hırsı olmasaydı, içine ilâhî muhabbet yerleşirdi. Şayet, ebedî yaşama zevki olmasaydı, iştiyak ateşi ruhları yakardı.

Eğer uzaklık olmasaydı, yüce rabbimiz müşahede edilirdi.

Kalbi örten perdeler açılınca, kalp bağlardan kesildiği için sebepler silinir, engeller ortadan kalkar.

Şu şiir bu konudadır:

Uzun süredir senden gizlenen sır açıldı sana;

Bir zamanlar karanlıktaydın, şimdi çıktın sabaha.

O’nun gayba ait sırrına sensin perde olan;

Eğer sen olmasaydın, her şey çekilirdi aradan.

Ondan ayrı kalınca, çıkarma hatırından;

Bekle açılacak kapıyı yârin çadırından.

Yârden bir söz geldi ki dinleyen hiç usanmaz;

Nesir olsun, nazım olsun tadına doyum olmaz.

Ariflerden biri der ki: “Allahu Teâlâ bir kula kötülük murat ederse, ona amel kapısını kapatır, tembellik kapısını açar.

Muaz b. Cebel’e (r.a) bir adam gelerek, “Şu iki adamın durumu hakkında bana ne dersin? Bunlardan biri bütün gayretiyle ibadet ediyor, ameli çok, günahı azdır; ancak yakîni zayıf ve kalbine şüphe geliyor” dedi. Muâz (r.a), “Onun şek ve şüphesi amelini yok eder” cevabını verdi. Adam, “Peki şu diğer adam hakkında ne dersin? Onun ameli azdır, fakat yakini/imanı kuvvetlidir; bununla birlikte günahı da çoktur. Muâz (r.a) sustu. Bunun üzerine adam, “Vallahi, eğer şu birincinin şüphesi onun hayırlı amellerini yok ederse; bunun yakîni de onun bütün günahlarını yok eder” dedi. O zaman Hz. Muâz (r.a) adamın omzundan tutarak, “Ben şu adamdan daha ince anlayışlı birini görmedim” dedi.

BAYEZİD-İ BİSTAMİ’NİN GAYRET VE AMELİ

Bâyezîd-i Bistâmî (rah) demiştir ki:

On iki sene nefsimin başında demircilik yaptım. On beş sene kalbimin aynasını cilâlamakla meşgul oldum. Bir sene, nefisle kalbimin arasındaki vaziyeti gözetledim; bir de baktım ki belimde bir zünnar/şirk bağı var. Bu defa beş sene onu kesmek için çalıştım; onu nasıl keseyim diye düşündüm. Sonra bana işin gerçeği keşfoldu; bütün halkı ölmüş kabul ettim; hepsinin üzerine dört tekbir getirdim, cenaze namazlarını kıldım.

Yüce Allah en iyisini bilir; bu sözün mânası şudur:

O, nefsini terbiye yolunda çalıştı; onun bozuk ve kötü sıfatlarını gidermek, ucb/amelini beğenme, kibir, hırs, kin, düşmanlık, haset gibi nefsin alıştığı kötü huyları temizlemek için çok uğraştı. Bunu başarmak için nefsini korku ocağına attı; ilâhî emir ve nehiy tokmakları ile iyice ezip terbiye etti. Bu çalışma ile onun temizlendiğini düşündü. Sonra, kalbinin ihlâs aynasına baktı; orada gizli şirkten bir takım şeylerin kaldığını gördü. Bunlar riya/gösteriş, amellerine bakma, sevap ve azap düşüncesi ile amel etme, keramet ve manevî hediyelere göz dikme gibi şeylerdi. Bütün bunlar, yüce Allah’ın seçkin kulları yanında ihlâsta bir çeşit şirktir. İşte zünnar diye işaret ettiği bunlardır.

Sonra bu zünnarı, yani nefsin Hakk’ın dışındaki beklenti, korku ve bağlarını kesmeye yöneldi; bütün halktan yüz çevirdi; öyle bir hale geldi ki, nefsin gözünde diri olan şeyleri öldürdü; kalbinin içinde ölü olan şeyleri diriltti. Nihayet, kalbiyle kadîm olan ezelî sevgiliye yöneldi ve O’ndan başkasını yok konumuna getirdi. Bu hali elde edince, mahlûkatın üzerine dört tekbir getirip cenaze namazlarını kıldı ve bütün varlığı ile Hakk’a yöneldi.

Bâyezîd-i Bistâmî’nin, “Halkın üzerine dört tekbir getirdim” sözünün mânası budur; çünkü ölmüş kimsenin üzerine dört tekbir getirilir. Bir de, halkı Hak’tan perdeleyen şeyler dört tanedir: Bunlar nefis, hevâ/kötü arzular, şeytan ve dünyadır.

Hazret, nefsini ve kötü arzularını öldürdü; şeytanı ve dünyayı terketti. Bunun için, gönlünün çektiği her şeye bir tekbir getirdi. Hakikat şudur ki, en büyük olan Hak’tır; O’ndan başkası ise çok zelil ve çok küçük şeylerdir.

AŞILMASI GEREKEN ALTI ENGEL

Sonra iyi bil ki, şu altı aşamayı geçmeden, Hakk’a yakınlık derecelerine ulaşamazsın.

Birinci aşama; azalarını dinin haram kıldığı şeylerden uzak tutmaktır.

İkinci aşama; nefsi, alışıp sevdiği kötü âdetlerinden kesmektir.

Üçüncü aşama; kalbi, beşeriyet halinin karanlık ve perdelerinden kurtarmaktır.

Dördüncü aşama; sırrı, tabiatın kötülük ve bulanıklığından temizlemektir.

Beşinci aşama; ruhu, hissî perde ve engellerden kurtarmaktır.

Altıncı aşama; aklı, boş hayal ve vehimlerden kesip kurtarmaktır.

Birinci aşamayı geçince, kalbin hikmet kaynaklarına ulaşırsın.

İkinci aşamayı geçersen, ledünni (ilâhî) ilimlerin sırrına vâkıf olursun.

Üçüncü aşamadan sonra sana, melekût/gayb âleminin münâcâtları ve bu âlemin alâmetleri keşfolur.

Dördüncü aşamada sana Allah’a yakınlık makamlarının nurları parlar ve gözükür.

Beşinci aşamada sana, sevgiliyi müşahede güneşi doğar.

Altıncı aşamadan sonra, kudsî daireye, ilâhî yakınlık cennetine inersin; işte o zaman daha önce müşahede ettiğin madde âlemine ait insanî etkilerden ve hoşa giden şeylerden tamamen kurtulursun.

Allahu Teâlâ, seni seçkin kullar arasına katmak istediği zaman sana muhabbet kâsesinden bir yudum içirir; onunla senin susuzluğun daha da artar, aldığın zevkle iştiyakın had safhaya çıkar; devamlı ilâhî yakınlığı istersin, sükûnet seni ızdıraba düşürür.

Bu muhabbet sarhoşluğu sende yerleşince, seni dehşete düşürür; bu dehşet seni hayrete götürür; işte o durumda sen hep Hakk’ı isteyen ve arayan bir mürid olursun.

Bu hayret hali sende devam edince, seni senden alır, kendinden haberin olmaz, ortada ben diyeceğin bir şeyin kalmaz; her şeyi alınmış ve ilâhî cezbe ile kendinden geçmiş bir halde olursun. İşte bu durumda sen Cenâb-ı Hak tarafından seçilip sevilen bir kimse (murad) olursun.

Sende, zâtını/kendini görme düşüncesi yok olunca, kendine ait bir sıfat kalmayınca ve devamlı Cenâb-ı Hak ile beraberlik (beka hali) gerçekleştiği için “nefsimden fâni oldum” duygusunu da tamamen silip atınca sana özel dostluk ve ilâhî yakınlık elbisesi giydirilir; yüce Allah’ın hadîs-i kudsîde, “Benimle işitir, benimle görür”7 buyurduğu sıfata sahip olursun. Artık yüce Allah senin dostun ve her işinde vekilin olur. Bu hal içinde sen konuşursan hep O’nun zikrini yaparsın; gördüğün her şeyde O’nun nurlarını görürsün; bir hareket ettiğinde O’nun verdiği özel bir kudretle hareket edersin; bir şeyi tuttuğunda O’nun kudretiyle tutarsın. O hal içinde ikilik gider, ayrılık ortadan kalkar.

Bu halde ayağın sabit olur ve manevî sarhoşluk hali sırrında yerleşirse, sen hep: “O” dersin. Eğer manevî vecd ve zevk hali sana galip gelir ve seni temkin halinden çıkarırsa, o zaman da “sen” dersin.

7 Buhârî, “Rikâk,” 38; ibn Mâce, “Fiten,” 16; Begavî, Şerhu’s-Sün-ne, I, 142.

Sen birinci durumda, halinde sabit ve dengedesin, temkin sahibisin; ikinci durumda ise halden hale geçmektesin. Artık bundan öte, kelime ile işaret edilecek şeyleri anlamak müşkildir, zordur.

KAYNAK : İMAMI GAZALİ HAZRETLERİNİN HAK YOLUNUN ESASLARI İSİMLİ KİTABINDAN ALINMIŞTIR

Şerife Şevval Kardelen Hocamiza bu yazi icin tesekkur ederiz

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: