Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 22 Oca 2013

VELÂDET (MEVLİD) KANDİLİ – Bu Geceyi Nasıl İhya Etmeli ?

Posted by Site - Yönetici Ocak 22, 2013

Ashâb-ı Kirâm_ın hepsine hürmet etmek

VELÂDET (MEVLİD) KANDİLİ – Bu Geceyi Nasıl İhya Etmeli ?

Yarın akşam, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın (s.a.v.) âlemleri şereflendirdiği Velâdet Kandili’dir.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.), Rebîulevvel ayının 12’nci Pazartesi gecesinde kâinâtı teşrîf etmişlerdir. Bu îtibârla bu ayın 12’nci gecesi hicrî senenin ilk kandilidir. Yarın akşam, Peygamberimiz (s.a.v.)’in dünyâyı teşrîflerinin kamerî 1487, milâdî yılla 1442. yılını idrâk edeceğiz.

Bu ay içerisinde mümkün olduğu kadar salât ü selâm getirmeli; Salât-ı Nâriye, Salât-ı Münciye ve Salât-ı Fethiye okumaya çalışmalıdır.

Bu gecenin mânevî zenginliğinden istifâde etmek için bir tesbîh namazı kılmalı, bir de Hatm-i Enbiyâ yapmalıdır.

Tesbih namazına şu şekilde niyet edilir:

Yâ Rabbi, niyet eyledim rızâ-yı şerîfin için tesbîh namazına. Yâ Rabbi, bu gece teşrîfleriyle âlemleri nûra gark ettiğin Habîbin, başımızın tâcı Resûl-i Zîşân Efendimiz’in hürmetine ve bu gecedeki esrârın hürmetine ben âciz kulunu da afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle.” Allâhü Ekber, diyerek namaza başlanır.

Kaynak : (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Velâdet Kandili: “Merhabâ ey Rahmeten li’l-âlemîn”

Posted by Site - Yönetici Ocak 22, 2013

mevlit kandili,mubarek geceler,medine,yasil kubbe,Sinsi Kur_ân-ı Kerim Düşmanlığı

Velâdet Kandili: “Merhabâ ey Rahmeten li’l-âlemîn”

PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V.) ANNESİ HZ. ÂMİNE’DEN BEYİTLER

Bâreke fikellâhü min ğulâmin,
Ye’bne’llezî min havmeti’l-hamâmi:
Necâ bi avni’l-Meliki’l-Allâmi,
Fe vüddiye ğadâte’d-darbi bi’s-sihâmi;
Bi mietin min ibilin sivâmin,
İn sahha mâ ebsartü fi’l-menâmi,
Fe ente meb’ûsün ile’l-enâmi,
Tüb’asü fi’l-hilli ve fi’l-harami.
Tüb’asü fi’t-tahkîki ve’l-İslâmi,
Dîni Ebîke’l-berri İbrâhîmi,
Fallâhü enhâke ani’l-esnâmi,
Ellâ tüvâlîhâ maa’l-akvâmi…” (1)

Teberrüken Arapça aslını da nakletmeye çalıştığımız bu beyitlerin meâli şöyle:

Ey oklarla kur’a atıldığı sabah, dehşetli bir ölüm korkusu çekilirken, yüz deve yemin fidyesi karşılığında kurtulan Abdullah’ın oğlu! Büyük bir güvercin müjdesinin mahsûlü hayatı olan yavrum!
Eğer gördüğüm rüyâ tâbir ettiğim gibi çıkarsa; sen insanlara ve cinlere, helâl ve haramı beyan için peygamber olarak gönderileceksin.
Büyük baban Hz. İbrahim’in dini olan İslâm’ı tahkik ve tasdik için peygamber olacaksın.
Hz. Allah seni, kavimlerle birlikte devam edip gelen putlara tapmaktan nehyetti.

Hz. Âmine vâlidemiz, bu beyitleri terennüm ettikten sonra şunları söyledi:

Her canlı ölür, her yeni eskir, her çok azalır ve yaşlanan herkes yok olur. Şüphesiz ben de öleceğim. Fakat nâmım ebedî olarak anılacak. Zira temiz bir oğul dünyaya getirdim.” (2)

Bu güzel sözlerin ardından da mübârek rûhunu teslim etti.
***

PEYGAMBERİMİZİN (S.A.V.) BABASI HZ. ABDULLAH

Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) babası Hz. Abdullah Kureyş’in önde gelen delikanlılarındandı…

Güzel yüzlü, iki gözü arasında peygamberlik nurunu taşıyordu…

Mekke’nin bütün genç kızları onunla evlenmek için can atarlardı…

Babasına o kadar itaatliydi ki; onun sözünden çıkmaz, izinden hiç ayrılmazdı. Hatta bir defasında babası Abdulmuttalip Allâh Teâlâ’ya dua etmiş; “Allâh’ım, eğer bana on erkek evlat verirsen, onlardan birini senin için kurban edeceğim” demişti…

On erkek evladı olunca da, Allâh’a verdiği bu sözü tutmak için, oğlu Abdullah’ı kurban etmek istemiştir. Oğlu Abdullah ise babasına hiç itiraz etmemiş, isteğine aynen boyun eğmiştir.
Etraftan yapılan tenkitler/eleştiriler üzerine gördüğü rüya neticesinde oğlunu kurban etmekten vazgeçmiş, onun yerine 100 adet deve kurban etmiştir… (Hadisenin teferruatı siyerlerde mevcuttur)

Hz. Abdullah Hz. Âmine ile evlendikten kısa bir müddet sonra gittiği ticaret kervanıyla Mekke’ye dönerken yolda hastalandı! Medine’de dayısı Benî Adiy b. Neccâr’ın yanında bir ay hasta olarak kaldıktan sonra vefat etti!.. Hz. Abdullah vefat ettiğinde Peygamberimiz (s.a.v.) henüz anne karnında altı aylıktı…
***

O GECE MEYDANA GELEN HÂRİKULÂDELİKLER

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Fil vakasından 52 gün sonra, Rebiullevvel ayının on ikinci Pazartesi günü, tan yeri ağarırken, Mekke’de dünyaya geldi…

Doğduğunda fevkalâde hadiseler meydana geldi…

Bunlardan bazılarını söyle sıralayabiliriz:

Efendimiz (s.a.v.), anadan sünnetli ve göbeği kesik olarak doğdu…

Doğum esnasında, çocukların yere düştükleri gibi düşmeyip, ellerini yere dayamış başını semaya kaldırmış vaziyetteydi…

Velâdetinde bir yıldız doğmuş ve bilginler, bu yıldızın doğduğu gece, Ahmed doğmuştur, dediler. Birçok Yahudi âlimi Tevrat’tan edindikleri bilgilerle Peygamberimizin bu gecede doğduğunu yakınlarına-etraflarına bildirmişlerdir…

Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) doğduğu gece, İran Kisrası’nın sarayından on dört şerefe birden yıkıldı…

İranlıların, bin yıldan beri hiç sönmeden yanan Ateşgedeleri (Mecusilerin/ateşe tapanların ibadet ettikleri mabetlerindeki ateşleri) sönüverdi… Save Gölü’nün mukaddes sayılan suyu çekildi, âdeta buharlaşıp kurudu… Semavi Vadisi sel suları altında kaldı… İran Şahı, Arapların, ülkesini istila edeceğini rüyasında gördü ve telaşa kapıldı…

Topyekün insanlık âlemi, küfrün ve zulmün bu karanlık döneminde; kötülükleri iyiliğe, fitneyi-fesadı sulha-sükûna çevirecek, insanların ruhlarında filizlenen şer tohumlarını söküp atarak yerine iyilik-güzellik, fazilet ve Allah korkusu yerleştirecek bir kurtarıcıyı bekliyordu…

Nihayet beklenen gün geldi, o nûr indi yeryüzüne…

Bütün mahlukatın varlık sebebi O’ydu zaten…

Nebiler silsilesinin son halkasıydı…

Cismani ve ruhani âlemin, dünya ve ahiretin Efendisi… İns ve cinin Peygamberi… Enbiyânın İmâmı… Âlemlere rahmet Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz dünyamızı şereflendirdi. Onun bu teşrifiyle kâinattaki bütün varlıklar sevince-sürûra-feraha gark oldu… Ona arz-ı hürmette bulundu…

Bu durumu Süleyman Çelebi (r.aleyh), o sehl-i mümteni’ üslûbiyle kaleme aldığı meşhur eseri Mevlid’inde şu enfes mısralarla dile getirir:

Cümle zerrât-ı cihan idüp nidâ
Çağrişû ben dîdiler kim merhabâ
Merhabâ ey âl-i sultân merhabâ
Merhabâ ey kân-i irfân rnerhabâ
Merhabâ ey sırr-ı furkân merhabâ;
Merhabâ ey derde dermân merhabâ,
Merhabâ ey Rahmeten li’l-âlemîn,
Merhaba sensin şefîu’l-müznibîn…
***

ONUN DOĞMUYLA HER ŞEYİN AKIŞI-NAKIŞI DEĞİŞTİ

Rasûl-i zî-şân Efendimizin (s.a.v.) doğumuyla bu âlem, haz.Allah’ın rahmet ve bereketine gark oldu… Feyz-i Muhammedî inci-mercan taneleri gibi kâinata serpildi… Karanlıklar aydınlandı, zulmetler nûra kavuştu… Hisler engin, fikirler rengin oldu… Sözler tesirlendi, sohbetler lezzetlendi… Nura hasret kalan kalplere huzur geldi. Âlem ayrı bir mânâ, apayrı bir letafet–rikkat, nezafet ve nezaket kazandı… Her şeyin akışı-nakışı değişti…

Güller bambaşka açmaya, bülbüller daha bir coşkuyla ötüşmeye başladı… Zulüm ve küfür bataklıkları kurudu, yerlerinden iman ve adalet filizleri yeşermeye başladı…

Ne saadet kalbini-letaifini O’nun nûruna açanlara. Ne mutlu O’na layık ümmet olmaya gayret edip, O’nun sünneti üzere yürümeye çalışanlara… Ne talih O’nun gerçek varislerinin yürüdüğü dosdoğru ve şaşmaz yol olan Ehl-i Sünnet caddesini takip eden bahtiyarlara…
***

SALÂT VE SELÂM ONA, ONUN ÂL VE ASHABINA

“Muhakkak ki haz.Allah ve melekleri, Peygambere çok salât ederler. Ey iman edenler, siz de O’na salât edin, tam bir teslimiyetle de selam verin.” (3)

Âyet-i kerimede geçen “yüsallûne (salât ederler)” kelimesi fiil-i muzâridir. Arap lisanında muzâri sîgası teceddüdü, istimrârı ifade eder. Yani bir şeyin devam üzere yenilendiğini bildirir. Ayrıca âyette söze, isim cümlesi ile başlanmıştır. Bu da te’kit (sağlamlaştırma) ifade eder. Yine daha fazla te’kit için, te’kit edatı olan “inne” getirilmiştir. Bütün bunlar göstermektedir ki, Allah Teala Rasûlü’ne salât eylemeğe devam buyurmaktadır. Sonra mü’min kullarına da minnette yani lûtuf-bağışta bulunarak, onlara da salavâtı emretmiştir ki; böylece, daha fazla fazilet ve şeref kazansınlar. Yoksa Rasûlüllah (s.a.v.) Allah Teala’nın salâtı ile, onların salavâtından müstağnidir. (4) Bir başka ifadeyle; mü’minlerin okudukları o salât ve selâmlara asıl muhtaç olan Allâh’ın Rasûlü değil, onların kendileridir.

Pek çoğumuzun bildiği üzere “salât” kelime olarak duâ, tebrik, tezkiye, temcid, tazim (kutlama-yüceltme-ululama) mânâlarınadır. Müfret (tekil) olan salât’ın cem’îsi (çoğulu), salavât gelir. Türkçemizde daha çok Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) yapılan duâ mânâsında kullanılır.

Cenab-ı Hakk’ın ve Peygamberinin Müslümanlar hakkındaki salâtı, onları tezkiye (temize çıkarma, kusurlardan aklama) ve ilahi rahmete mazhar buyurmaktır. Meleklerin salâtı dua ve istiğfardır, insanlarınki de öyledir. Namaza salât denmesi de, aslının dua olmasındandır. (Müfredât-ı Râğıb, salât maddesi)

Binaenaleyh hz.Allah’tan salât rahmet, meleklerden salât istiğfar, mü’minlerden salât ise hayır-duadır. (Ta’rifat, Seyyid Şerif Cürcâni)

İbn Hacer’ el-Askalanî rahmetülllaha göre, haz.Allah’tan Peygamberine salâtın mânâsı, rahmetinin ziyadeliği-çokluğudur. Başkalarına salâtı ise rahmet ve tezkiyedir.

Mücahid’rahmetülllaha göre, hz.Allah’tan salât tevfik ve ismet (Allah’ın kulu başarıya ulaştırması ve haramlardan-kötülüklerden koruması), meleklerden avn ve nusret (zafer ve galibiyet için ilahi yardım), ümmetten ittiba’ (tâbi olma, uyma)dır.

Bazıları da Rabb’in Peygamberine salâtı, onun şan ve şerefini yükseltmesi-yüceltmesi-ululaması, meleklerin salâtı onun saygıya-hürmete layık olduğunu göstermeleri, ümmetin salâtı da onun şefaatini istemeleridir, demişlerdir. (Külliyâtu Ebi’l-Beka)

Meleklerden salâtın mânâsı, atf yani esirgemedir. Cenab-ı Hakk’a nisbet edilince, ya kullarını melekleri nezdinde senâ etmesi-övmesi demek olur ki, bu, Allah Teâlâ’nın Peygamberlerine salâtının tefsirine daha uygundur, yahut da rahmetinin kemâli mânâsınadır. Cenab-ı Hak’tan başkasına nisbet edildiğinde salâtın mânâsı, hayır ile duadır. (Seyyid Murtaza ez-Zebîdi)

Peygambere salât, onun şerefini açığa vurmak, göstermek, belirtmek ve şânının büyüklüğüne-ağırlığına, yüceliğine-ululuğuna itina ve ihtimam göstermek, dikkat etmektir. (Beyzâvi)

Hz Ali’den (k.v.) şöyle rivayet olunmuştur: “Âyetin evvelindeki ‘yâ eyyühâ’nin ‘yâ’sı nefse, ‘eyyü’sü kalbe, ‘hâ’sı ruha hitaptır. Sanki Cenab-ı Hak, ‘Habibime salât ederken onun şânını yalnız dilinizle değil, nefislerinizle-kalplerinizle-ruhunuzla da tazim ve tekrim edin (yüceltin, hürmette-saygıda kusur etmeyin)’ buyurmuştur. (Mişkâtü’l-Envâr)

“Allâhümme salli alâ Muhammed” demek, ‘Allâh’ım! Muhammed’in zikrini i’la (anılmasını yükselterek-yücelterek), davetini galip ve şeriatini daim kılmak suretiyle onu dünyada da ahirette de tekrim ve tazim buyur (şânını yükselt ve yücelt). Onu, ümmeti hakkında şefaatçi kıl. Ecrini, derecesini kat kat artır, demektir.’ (Ramazan Efendi, alâ Şerhi’l-Akaid)

Halîmi/kitap ismi) diyor ki: “Salâttan murad Allâh’ın emrine imtisal ve Rasûlü’nün (s.a.v.) bizim üzerimizdeki hakkını edaya çalışıp gayret etmek suretiyle Cenab-ı Hakk’a yaklaşmaktır.”

Abdüsselâm da şöyle demiştir: “Bizim Peygamberimize (s.a.v.) salât etmemiz bizden ona, -hâşâ- bir şefaat değildir. Çünkü bizim gibiler öyle bir zât-ı kerime (kerem ve asâlet sahibi, büyük, şerefli, aziz, muhterem bir zata) asla şefaat edemezler. Fakat Cenab-ı Hak, bize, in’am ve ihsan edene iyilikle mukabele etmemizi (karşılık vermemizi) emir buyurduğu ve Rasûl-i Ekrem Efendimize (s.a.v.) edilen salât ve duayı, aczimize nazaran ve lûtfen kâfi gördüğü içindir ki, bu vazifemizi ifaya son derece gayret göstermeliyiz.”

Ebu’l-Âliye,rahmetülllahda “Cenab-ı Hakk’ın Habibine salâtı, onu melekleri nezdinde senâ buyurması/övmesi, meleklerin ona salâtı da kendisine dua etmeleridir” dedi.

Kadı Ebu Bekir b. Bükeyr rahmetülllahda dedi ki: “Bu ayet Peygamberimize (s.a.v.) nazil olunca, ashabına, kendisine selâm vermelerini emretti. Onlardan sonra gelenler de, gerek Peygamberin (s.a.v.) kabrini ziyarette, gerek ism-i âlileri anıldığı zaman ona selâm vermekle emrolunmuşlardır. Bu selamın mânâsında üç şık vardır:

a) Her türlü noksanlıklardan ve afetlerden selamet sana ve beraberinde bulunanlara olsun. Bu suretle “selâm” masdar olur.

b) Selâm (olan zât) seni koruyup muhafaza etmekte, ikram ve inayette daim, kaim ve kefil olsun. Bu suretle selâm, Allah Teâlâ’nın Esmâ-i Hüsnâsı’ndan olur ki, ‘selamet veren zât-ı ecell ve a’lâ’ demek olur. Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin içinde bundan başka masdar yoktur.

c) Selâm, Rasûl-i Mükerreme (s.a.v.) teslim olma ve ona boyun eğme mânâsınadır ki, ‘teslîm’ de budur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Öyle değil; Rabbine andolsun ki, onlar aralarında kimi oraya kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (5)

İmam Râğıb rahmetülllaha der ki: “Selâm ve selâmet”, dış ve iç afetlerinden kurtulmuş olmaktır. Allah Teâlâ’ya “Selâm” denilmesi, kendisine layık olmayan şeylerden sâlim ve münezzeh (sağlam, ayıpsız-kusursuz, her türlü noksanlıktan berî-uzak, temiz ve arınmış) bulunmasındandır.

Sevgili Peygamberimize (s.a.v.), zaman ve mahal ile tahdit edilmeksizin icmâlen (vakit ve mekân ile sınırlanmaksızın kısaca) salât etmek farzdır. Çünkü Cenab-ı Hak ona salât etmemizi emretmiştir. Selef imamları ve tefsir alimleri bu emri vücuba hamlediyorlar ve bunda icma’-ittifak vardır.

Âlimlerin çoğunluğuna göre, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) adı her anıldığında salât getirilmesi gerekir. Nitekim hadis ilmiyle meşgul olanlar, Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) hadislerini rivayet ederken, sözleriyle, halleriyle en büyük saygıyı göstermişler; öğretimi sırasında da Peygamberimizin (s.a.v.) adı ne kadar çok anılırsa anılsın, her anıldığında, “Sallallahü aleyhi ve sellem” diyerek hürmetlerini göstermişlerdir. (6)

Kadı Ebu Bekir b. Bükeyr rahmetülllaha diyor ki: “Allah Teâlâ bütün halkına Peygamberi üzerine salât etmelerini ve teslimiyetle selâm getirmelerini farz kılmış ve bu farzın ifasını muayyen bir vakte hasretmemiştir (belli bir zamanla sınırlandırmamıştır). Binaenaleyh kişinin ona salât ve selâmı çok yapması, bunu terk etmemesi vaciptir.”

İmam Malik rahmetülllaha ve arkadaşları ile birçok ilim ehline göre, Peygamber Efendimize (s.a.v.) tam bir samimiyet ve iman ile vakit ve miktar da tayin edilmeksizin ve namaza münhasır olmaksızın (sınırlamaksızın) salât etmek farzdır. Kim ömründe bu şekilde velev ki bir kerre olsun salât ederse, uhdesinden/üzerinden farz sakıt olur/düşer.

İmam Şâfiî’rahmetülllaha nin ashabına/arkadaşlarına göre ise, Cenab-ı Hakk’ın ve Rasûlü’nün emir ve farz ettiği salât, namazdaki teşehhüt’ten sonra okunan salâttır…

Bu mevzuda söylenecek daha pekçok söz varsa da, biz uzatmamak ve hükmü mü’min okurların temiz vicdanlarına bırakmak üzere, salavât-ı şerife hakkında vârit olan birçok ehâdis-i şerifeden belli bir kısmının meallerini teberrüken ve Rasûl-i Muazzam’dan (s.a.v.) şefaat dileyerek aşağıda arz ediyoruz.
***

SALÂT VE SELÂMA DAİR BAZI HADİSLER

1. “Dua eden kimse Peygambere (s.a.v.) ve âline salât okumadıkça duası perdelidir (Dergâh-ı icabete vasıl olmaz, hedefine ulaşamaz).” (7)

2. “Sizden biriniz Allah’tan bir dilekte bulunmak istediği zaman evvela Ona, şânına lâyık tarzda hamd ü senâ etsin. Sonra Peygambere (s.a.v.) salavât getirsin. Çünkü bu (şekilde yapılan dua) maksuda kavuşmaya (gayeye ulaşmaya) daha elverişlidir.” (8)

Delâil-i Hayrât’ın birinci faslında bildirildiğine göre, Ebu Süleyman Dârâni (k.s.) demiştir ki: “Her kim Allâh’tan bir hacet isteyecekse Resulüllâh Efendimize (s.a.v.) çok salavât getirsin sonra Allâh’tan hacetini dilesin ve duasını yine salevât ile bitirsin; zira Allâh Teala her salevâtı kabul eder, aralarındaki duayı bırakmayı keremine yakıştıramaz”. Fâsi (rh.) de Delâil-i Hayrât’ı şerh ederken şunları söylemiştir: “Bazı alimlere göre Ebu Süleyman rahmetülllaha’ın sözü şöyle tamamlanır: Amellerin hepsinde kabul edileni ve edilmeyeni vardır, bundan yalnız salavât müstesnadır. Çünkü o makbuldür reddedilmez.” (9)

3. “Beni (sefer için hayvana ve saireye) binen adamın su kabına benzetmeyin. Zira (binitine) binecek kimse (evvela) kabını doldurur. Sonra onu (yanına) koyar. Yükünü de kaldırıp sarar, su içeceği zaman o kaptan içer. Yahut abdest alacağı zaman abdestini alır ve illâ (buna ihtiyacı kalmazsa) onu döker. Fakat (siz böyle yapmayın, bana salâtı terk etmeyin); beni duanın evvelinde de, ortasında da, sonunda da anın.” (10)
***
İstidrad (arasöz, istidraden: yeri gelmişken)

Tasavvuf erbabının büyüklerinden İbn Atâ (k.s.) der ki: “Duanın rükünleri vardır. Kanatları vardır. (Maksada îsal eden, hedefe ulaştıran) sebepleri vardır. Vakitleri vardır. Eğer dua rükünlerine tevafuk ederse (uygun düşerse), kuvvetli olur. Kanatlarına uyarsa semada uçar (Dergâh-ı izzete yükselir). Vakitlerine denk gelirse icabete nail olur. Sebeplerine tevafuk ederse muvaffakiyeti ve saadeti tam ve kâmil olur. Duanın rükünleri huzur-i kalptir (bütün fikir ve hisleriyle teveccühtür), rikkattir, huşu’dur, kalbin Cenab-ı Hakk’a tam bir surette bağlanmasıdır, diğer bütün sebepleri kesip atmaktır. Kanatları sıdk ve ihlâstır. Vakitleri seher zamanlarıdır. Sebepleri de Rasûlüllaha (s.a.v.) salât ve selâm’dır.”

4. “Her dua semaya çıkmaktan men’olunmuş, yasaklanmıştır. Buna salât vasıl olursa/ulaşırsa o dua yükselir (Dergâh-ı icabete/kabul makamına varır).” (11)

5. Kim bana bir kerre salât okursa,haz. Allah ona on salât eder, on günahını siler, derecesini on kat artırır.” (12)

6. “Cebrâil’le (a.s.) karşılaştığımda, bana şöyle dedi: Sana müjdeler olsun. Allah Teâlâ buyuruyor ki, ‘Kim sana selâm verirse ben ona selâm veririm. Kim sana salât getirirse ben ona salât (rahmet) ederim.” (13)

7. “Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salavât getirendir.” (14)

8. İbn Übeyy b. Ka’b (r.a.) anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.) gecenin üçte ikisi geçince kalkar ve, “Ey insanlar! Allâh’ı zikredin! ‘Sarsıcı’ kesinlikle gelecektir, ‘tâkipçi de onun arkasından gelecektir. Ölüm, içindeki (şiddet ve sıkıntılarla) gelecek; (öyleyse ahrete hazırlanın) ” derdi. (15)

İbn Übeyy (r.a.) devamla dedi ki:

Yâ Rasûlellah, dedim, ben senin üzerine çok salavât getiriyorum. Buna vaktimin ne kadarını tahsis edeyim/ayırayım?

Dilediğin kadarını” cevabını alınca tekrar sordum:

Dörtte biri nasıl?

Dilediğin kadar yap. Arttırırsan senin için daha hayırlıdır.

Üçte biri olsa?

Dilediğin kadar yap, arttırırsan senin için daha hayırlıdır.

Yarı olsa?

Dilediğin kadar yap. Arttırırsan senin için daha hayırlıdır.

Üçte iki nasıl?

Dilediğin kadar yap. Arttırırsan senin için daha hayırlıdır.

Bütün vakitlerimde sana salât getirsem?

Bu takdirde yeter, (dünyevi ve uhrevi) dileğin kabul edilir. Günahın mağfiret olunur/bağışlanır.’ buyurdular.” (16)

9. “Herhangi bir zümre/grup bir yerde oturup da Allâh’ı anmadan, bana salât getirmeden dağılırsa, üstlerine Allah’tan bir hasret çöker. Dilerse onları azaplandırır, dilerse onları bağışlar.” (17)

10. “Kim bana salât getirmeyi unutursa, ona cennetin yolu unutturulur. (Cennetin yolunu terk etmiş olur).” (18)

11. “Kim kabrimin yanında bana salât ederse, ben onu işitirim. Kim uzakta bulunarak üzerime salât getirirse, o bana ulaştırılır.” (19)

12. “Kim sabaha erdiğinde on, akşama girdiğinde de on defa salât okursa, kıyamet günü şefaatim ona ulaşır.” (20)

13. “Kim bana bir günde bin defa salât okursa, cennetten yerini görmedikçe ölmez.” (21)

14. “Cuma günü günlerinizin en faziletlilerindendir. O günde benim üzerime salâtı çoğaltın. Zira sizin salâtınız bana o gün arz olunur.” (22)

Rasûlüllah’a (s.a.v.) getirilecek salavât-ı şerifenin muhtelif şekilleri, metinleri ve bunların istinat ettikleri bazı rivayetler vardır. Bunlardan metni kısa, fakat mânâsı zengin, sahih rivayetlere de uygun olan salavâttan biri şudur:

“Allâhümme salli vesellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammed’in ve alâ âli seyyidinâ Muhammed’in bi-adedi ilmik.” (23)
***

OKUNAN SALÂT U SELÂMLARA MELEKLERİN VERDİĞİ MÜJDE

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), Rabbine karşı olan edep tavrının yanında, biz ümmetine karşı da daima şefkat ve merhametle doludur. O raûf ve rahîmdir. Bu halini “ümmetî, ümmetî” diyerek kavlen de ifade etmişler, fiilen ve amelen de her zaman ortaya koymuşlardır. Onu, rahmet ve bereketine mazhar kılan Cenâb-ı Hak, bizi de, ona salât u selâm getirmekle mükellef tutmuştur.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Resûlüllah Efendimiz’e Allah Teâlâ’nın salâtı, rahmet etmesi ve onun şânını yüceltmesidir. Meleklerin salâtı, Peygamber Efendimiz’in şânını tebcîl etmek (ona saygı göstermek-şanının daha da yükselmesini istemek), mü’minlere bağış dilemek mânâsınadır. Mü’minlerin salâtı ise, duâ mânâsına gelmektedir. Allâhü zû’l-Celâl ve’l-Kemâl hazretleri bütün mü’minlere, peygamberine salât ve selâm getirmelerini emretmekte ve ona saygı göstermelerini istemektedir.

Kısaca, “Allâhümme salli alâ Muhammed” demek salât, “es-Selâmü aleyke eyyühe’n-Nebiyyü” demek selâmdır. “Sallallâhü aleyhi ve sellem” cümlesinde ise, hem salât hem de selâm mevcuttur. Resûlüllah Efendimiz’den rivâyet olunan pek çok salât ü selâm vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çokça salât ve selâm getirmek, onun sevgisini, rahmet ve re’fetini celp eder, şefâatine vesîle olur. Zira, salât ü selâmlarla her an onu unutmayan, kendini de ona tanıtmaya ve hatırlatmaya çalışan ümmetini, öyle inanır ve ümit ederiz ki, o da unutmayacaktır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz’e (s.a.v.)ümmet olma nîmetinin şükrü, bir nebze de olsa herhalde ona salât ve selâm getirmekle mümkün olur. Hatta o İki Cihan Serveri’nin adı anıldığı zaman salavât getirmenin vâcip olduğuna hükmeden âlimlerimiz vardır. Nitekim bir hadîs-i şeriflerinde Resûlüllah Efendimiz, “Gerçek cimrî, yanında zikrim geçtiği halde bana salavât okumayandır” (24) buyurmuşlardır. Bir başka hadîs-i şeriflerinde de, “Yanında ismim zikrolunup da bana salavât getirmeyen kimsenin burnu sürtünsün (hakarete uğrasın)!” (25) ikazıyla-uyarısıyla meselenin ehemmiyetine işâret etmişlerdir.

Resûlüllah Efendimiz, bizden kendisine giden her selâmdan haberdâr olduğunu şöyle ifade buyuruyorlar: “Allâh’ın yeryüzünde seyahat eden melekleri vardır; onlar, ümmetimden bana selâm tebliğ ederler (selâmlarını ânında bana getirirler).” (26)

Resûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.) getirilen salât ve selâmlar, onu son derece memnun ve mesrûr etmektedir. Nitekim Ebû Talha (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Bir gün Resûlüllah (s.a.v.) yüzünde bir sevinç olduğu halde geldi. Kendisine,

— Yâ Resûlellah! Yüzünüzde bir sevinç görüyoruz! deyip sebebini sorduğumuzda, cevaben şöyle dediler:

— Bana iki melek geldi ve şu müjdeyi verdi:

‘Ey Muhammed! Rabbin buyuruyor ki: Sana salavât okuyan herkese benim on rahmette bulunmam, selâm okuyan herkese de benim on selâm okumam sana (ikram olarak) yetmez mi?” (27)
***

SALAVÂT-I ŞERİFE OKUMANIN MÜSTEHAP OLDUĞU YERLER

Âlimler salavât-ı şerife okumanın müstehap olduğu yerleri şöyle açıklamışlardır:

Cuma günü ile Cuma gecesi, Cumartesi, Pazar ve Perşembe günleri… Bu üç gün hakkında hadis-i şerif vardır.

Sabah-akşam mescide girerken, çıkarken…

Peygamberimizin kabrini ziyaret ederken…

Safa ile Merve’de…

Cuma hutbesi ile diğer hutbelerin öncesinde müezzine icabet ettikten hemen sonra…

İkamet edilirken…

Duanın başında, ortasında, sonunda…

Kunut duasından sonra… (Bahusus Salât-ı Münciye okumak ki, aşağıda gelecek)

Telbiyeyi bitirdikten sonra…

Bir yere toplanırken ve dağılırken…

Abdest alırken… (Her a’zayı yıkamaya Beslemele ile başlayıp ardından Kelime-i Şahadet ve sonrasında da Salâvat okumak)

Kulak çınlarken… (Önce Salavât, ardından ‘Yarabbi, beni hayırla ananı, nezdinde hayırla yâd eyle’ denir)

Bir şey unutulduğu vakit…

Va’za-sohbete ve derse başlarken, hadis-i şerif okumaya başlarken ve bitirirken; sual ve fetva yazarken salavât getirmek mustehap olduğu gibi her musannıfın (kitap yazanın), her hoca ve talebenin, hatibin, kız isteyenin, evlenenin, evlendirenin salavât getirmesi de müstehaptır. (28)

Müekket sünnetlerin yani öğlenin farzından evvel, cumanın farzından evvel ve sonra kılınan dört rek’atli namazların ilk oturuşunda salavât okunmaz, mekruhtur. Diğer bütün dört rek’atli nafile namazların ilk oturuşunda da aynen son oturuşu gibi salevât okumak sünnettir. Üçüncü rek’ata kalkınca da Sübhâneke ve Eûzü okunur. (29)
***

SALAVÂT-I ŞERİFE OKUMANIN MEKRUH OLDUĞU YERLER

Cima halinde, def’-i hacet anında, aksırırken, hayvan keserken ve bir şeye şaştığı zaman, satılan malın meşhur olması için salavat getirilmez, mekruhtur. Kur’an-ı Kerim veya hutbe okunurken Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ismini işittiğimizde de salavât getirmek mekruh olur. Çünkü bunlarda susup dinlemek vaciptir…
Nakali’ye (rh.) “Kur’an-ı Kerim okumak mı yoksa Peygamber Efendimize, âl ve eshabına salât u selâm okumak mı efdâl?” diye sorulduğunda şöyle demiştir: “İçinde namaz kılınmayan vakitlerde (güneş doğarken, batarken ve istiva halinde yani öğleden 15-20 dakika evvelinde) Peygamber Efendimize (s.a.v.) salavât okumak, dua ve tesbih ile meşgul olmak kıraatten evlâdır. Selef-i salihin bu zamanlarda Kur’anı Kerim okumayıp tesbihte bulunurlardı.” (30)
***

“ASPİRİN GİBİDİR, REÇETESİZ SATILIR”

Kur’anı kerim ayetlerinden, Esmâ-i Hüsnâ’dan ve Ehâdis-i Nebeviye’den meydana gelmiş evrad-ı şerifeler (dua mecmuaları) olduğu gibi, sırf salavât-ı şerifelerden teşekkül etmiş virdler da vardır. Mesela “Delâil-i Hayrât” bunlardandır. Evrâd-ı şerifelerin okunması, tasavvuf ehli için izne tabi olduğu halde, salavâtlardan meydana gelmiş olanların okunması bu iznin dışındadır. Nitekim son devir dersiamlarından ve Nakşi yolu müceddidin kolu’nun 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Silistrevî (k.s.) hazretlerine birileri, “Efendim, Delâil-i Hayrât okumak istiyorum, okuyabilir miyim?” diye sorduğunda, cevaben, “Okuyabilirsin; o salavâtlardan mürekkeptir, izin iktiza etmez; aspirin gibidir, reçetesiz satılır”, yani ayrıca bir izin gerekmez buyurmuşlardır.

Keza bir va’zlarında, vitir namazında kunut dualarından sonra “Salât-ı Münciye” okunmasını tavsiye etmişlerdir. Böylece günün son namazının onunla mühürlenerek haz.Allâh’a arz olunacağını ve bu mühür sebebiyle kontrole hacet kalmadan nezd-i ilahiye kabul edileceğini beyan etmişlerdir. Reddü’l-Muhtar’da salavât okumanın müstehap olduğu kısımda bu madde de kayıtlıdır. (31)

üstazım süleyman hilmi tunahan hazretleri Bir sohbetlerinde de şu açıklamalarda bulunmuşlardır: “Salavât-ı şerîfenin semerâtına (meyvelerine, onlardan hâsıl olacak dünyevî ve uhrevî mükâfata) asıl muhtaç olan bizleriz. Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (32) âyetinin sırrına sahip olmakla, onun hazînesi zâten rahmet-i ilâhiye ile doludur. Getirilen salavât-ı şerîfeler, o dolu hazînenin taşmasına vesîle olur da, bir çok hayır ve bereket olarak tekrar sahibine (yani salavâtı okuyana) avdet eder (döner).”

Dünya ve Âhiret Efendimiz”

Bir ulü’l-emr idin emrine girdik;
Ezelden bîatlı Hakanımızsın.
Az idik, sâyende murada erdik,
Dünya ve âhiret Sultanımızsın.

Unuttuk dünyayı
İşledik seni gözbebeğimize,
Bağışla ey Şefi’ kusurumuzu
Bin küsûr senelik emeğimize.

Suçumuz çoksa da sun’umuz yoktur.
Şımardık müjde-i sahabetinle.
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur,
Doyarız bir lokma şefaatinle.

Nedense kimseler dinlemez, eyvah!
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmî isen de yâ Resûlallah,
Ancak Sen okursun yüreğimizi.

Suları tükendi gülâbdanların,
Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet
Külleri soğudu buhurdanların
Aşkınla bağrını yakmada millet.

Gelmemiş Türkçe’de lebîd, Hassan’ın,
Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka.
Yolunda baş veren Âl-i Osman’ın
Lâl ile yazdığı tarihten başka.

Ne kanlar akıttık hep Senin için
O ulu Kitab’ın hakkıçün aziz…
Gücümüz erişsin ve erişmesin,
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz.

Yapamaz süleyman evlâdı sensiz,
Can verir, cânânı vermez müridiz biz
Ebedî hâdimü’l-Haremeyniniz,
Ölsek de Ravza’nı ruhumuz bekler.

Şerife Şevval Kardelen Hocamiza bu yazi icin tesekkur ederiz
kaynaklar Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: