Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Ocak 2013

Sünnete uymanın önemi

Posted by Site - Yönetici Ocak 31, 2013

h-zmuhammedfetvasunnete-uymanin-onemipeygamberimizin-duzelttigi-fetva

Sünnete uymanın önemi

(Mezhebe, hadise uymam) demek (Kur’ana uymam) demektir. Zira Hak teâlâ buyurdu ki:

(Resule itaat eden, Allaha itaat etmiş olur.) [Nisa 80]

(Peygamberin emrine uyun, nehyettiğinden sakının.) [Haşr 7]

(İndirdiğimi insanlara beyan edesin, açıklayasın) [Nahl 44]

Beyan etmek, ayetleri, başka kelimelerle ve başka suretle anlatmak demektir. Âlimler de, ayetleri beyan edebilselerdi ve kapalı olanları açıklıyabilselerdi ve Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, (Sadece sana vahy olunanları tebliğ et.) derdi. Ayrıca beyan etmesini emretmezdi. (Huccetullahi alelalemin)

Sünnet [hadis-i şerifler], Kur’an-ı kerimi, mezheb imamları da sünneti açıklamışlardır. Âlimler de, mezheb imamlarının sözlerini açıklamışladır. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, rükû ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekât nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi. Yani hiç bir âlim, bunları Kur’an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları peygamber efendimiz açıklamıştır. Sünneti müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhebler meydana çıkmıştır. Allahü teâlâ, (Bilmediklerinizi âlimlere sorun) [Nahl 43] buyurduğu gibi, Peygamberimiz de bu âlimlere uymamızı emrediyor:

(Kur’an-ı kerime tabi olmak, hepinize farzdır. Onu terk etmek için hiçbir özür olamaz. Kur’an-ı kerimde bulamadığınız işlerde, sünnetime uyunuz. Sünnetimde de bulamazsanız, Eshabımın sözüne uyunuz.) [Beyhekî]

(Âlimlere tabi olun!) [Deylemî]

(Âlimler rehberdir.) [İ. Neccar]

(Ulemâ, enbiyânın vârisidir.) [Tirmizî]

(Bize yalnız Kur’andan söyle!) diyen birine, İmran bin Husayn hazretleri: (Ey ahmak! Kur’an-ı kerimde, namazların kaç rekat olduğunu bulabilir misin?) dedi. Hz. Ömere, farzların seferde kaç rekat kılınacağını Kur’an-ı kerimde bulamadık dediklerinde, (Allahü teâlâ, bize, Muhammed aleyhisselamı gönderdi. Kur’an-ı kerimde bulamadığımızı, Resulullahdan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde, dört rekat farzları iki rekat kılardı. Biz de, öyle yaparız.) buyurdu.

(Mizan-ül-kübra)

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

“ALLÂH’IM FAYDA VERMEYEN İLİMDEN SANA SIĞINIRIM”

Posted by Site - Yönetici Ocak 30, 2013

ilim-okumakmedresezelletlkar

“ALLÂH’IM FAYDA VERMEYEN İLİMDEN SANA SIĞINIRIM”

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

• “Her kim ilmi öğrenir ve öğretirse, işte bu kimse göklerin melekûtünde azîm (büyük, ulu zât) olarak çağırılır.
• “Bilmeyene yazıklar olsun, bilip de amel etmeyene üç defa yazıklar olsun.
• “İnsanlara hayrı emredip kendisini unutan âlimin misâli insanları aydınlatırken kendisini yakan mum gibidir.
• “Kıyâmet günü azâbı en şiddetli olan, Allâhü Teâlâ’nın ilmiyle menfaatlendirmediği âlimdir.
• “Kıyâmet günü âlim misin, câhil misin? diye suâl olunduğunda hâlin nice olur yâ Uveymir? Eğer âlimim desen ilminle ne amel işledin? denir. Eğer câhilim desen mâzeretin neydi de ilim talebinden geri kaldın, denir.

İmâm-ı A’zam hazretlerine “Bu ilmi nasıl elde ettiniz?” diye soruldu. Şöyle buyurdular: “İnsanlara anlatmakta cimrilik etmedim. Başkalarından istifâdeden de bir an geri durmadım. Bir meseleyi anladığım vakitElhamdülillâh dedim. Böylelikle ilmim artmış oldu.

İlim takvâya ve Allâh korkusuna vesîle olduğu için şereflidir. Kimin ilmi Allâh korkusu ve takvâ meyvası vermiyorsa bu ilim vebâldir ve dalâlete sebeptir. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) şöyle duâ ederlerdi:

Allâh’ım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.

FAYDALI İLİM

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Kıyâmet gününde en ağır azabı görecek olan, Allâhü Teâlâ’nın ilminden kendisini faydalandırmadığı âlimlerdir.

Yine Peygamber Efendimiz buyurdular:

Kul, bildiği ile amel etmedikçe âlim olamaz.

İlim ikidir. Biri dilde olandır ki bu, Allâhü Teâlâ’nın kulları aleyhine bir delildir; diğeri, kalbde olan ilimdir. İşte faydası olan ilim de budur.

Ahir zamanda ibâdet edenler cahil ve âlimler fâsık olur.

Âdi kimselerle mücadele, alimlere karşı üstünlük taslamak ve bu suretle yalnız insanların iltifatına mazhar olmak için okumayın! Zira bu gaye için okuyanlar Cehennemdedir.

Bilgisini gizleyene Allâhü Teâlâ ateşten gem vurur.

İlmi çoğaldığı halde ahlâkı düzelmeyen, Allâh’a uzaklıktan başka bir şey elde edemez.

Nahv âlimi Halil bin Ahmed şöyle der: “İnsanlar dört kısımdır.

1- Anlar ve anladığını bilir (yani bildiği ile amel eder); bu âlimdir, buna uyun.
2- Anlar fakat anladığını bilmez. Bu gâfildir, bunu ikaz edin.
3- Bilmez fakat bilmediğini bilir (Buna cehl-i basit derler); bu yol arıyor, buna doğru yolu gösterin.
4- Anlamaz, fakat anlamadığını bilmez (Bilirim zanneder, buna cehl-i mürekkeb derler, tedavi kabul etmediği için); onu terk edin.”

Süfyan-ı Sevri (r.a.): “İlim, ameli da’vet eder; eğer amel geldiyse ne güzel, gelmezse ilim de göç eder.” buyurmuştur.

Kaynak : Fazilet Takvimi 

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler | Leave a Comment »

KAZA NAMAZI ve NAFİLE NAMAZLAR

Posted by Site - Yönetici Ocak 29, 2013

KAZA NAMAZI ve NAFİLE NAMAZLAR

Kaza namazı kılmak, nafile namaz kılmaktan evlâ ve daha mühimdir. Fakat farz namazların sünnetleri -müekked olsun olmasın- bundan müstesnadır.

Bu sünnetleri terk ederek bunların yerine kazaya niyet edilmesi doğru değildir.

Hatta kuşluk ve tesbih namazları gibi, haklarında hadîs-i şerîf bulunan nafile namazlar da böyledir.

Çünkü bu sünnetler, farz namazları ikmâl eder; tamamlar. Bunların telafisi mümkün değildir. Kaza namazlarının ise, muayyen vakitleri olmadığı için telafileri mümkündür.

Bununla beraber namazları kazaya bırakmak günahtır. Bu günahdan mümkün mertebe kurtulmak için sünnetleri feda etmek uygun olmaz.

Böyle bir günahı işleyen kimsenin fazla ibadette bulunarak ilâhî affa ilticâ etmesi icabederken, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şefâatine vesile olacak sünnetleri, nafileleri nasıl terk edebilir.

Hem bir kısım vakit namazlarını kazaya bırakmak, hem de diğer bir kısım vakit namazlarını, kendilerini tamamlayan sünnetlerden ayırmak iki kat kusur olmaz mı? Buna aykırı olan bazı nakiller muteber değildir, müftâbih olan fetvaya aykırıdır.

Hem sünnetleri, hem de kaza namazlarını kılmaya müsait vakit bulamadıklarını iddia edenler, insaflı sayılmazlar. Beyhude yere en kıymetli zamanlarını zayi eden insanlar, böyle bir iddiaya ne yüzle cüret edebilirler?

Kaynak : (Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali)

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Namaz | Etiketler: | Leave a Comment »

KELİME-İ TEVHİDİN MÂNASI

Posted by Site - Yönetici Ocak 28, 2013

kelimei-tevhidla-ilahe-illalahla-havle-vela-kuvvetekelimei-sahadetla-ilahe-illallah-muhammedun-resulullah

KELİME-İ TEVHİDİN MÂNASI

Kelime-i tevhid, iki lafızdan oluşur. Birinci kısmı “lâ ilâhe“dir. Mânası, “hiçbir ilâh yoktur” demektir. Bu kısmında kalmak küfürdür. İkinci kısmı “illallah’tır. Mânası, “ilâh olarak ancak Allah vardır” demektir. Bunu söylemek imandır. Kâfir ve münafıklar “lâ ilahe” kısmında kalıp küfre düştüler. Oysaki onlara, “Kapıda durmayın, içeriye geçin (hakka ulaşın) denilmişti.
Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyeti bu mânada anlamalıdır:
Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, ona indirdiği kitaba ve daha önce indirmiş olduğu kitaplara inanın. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, şüphesiz koyu bir sapıklığa dalmıştır.” (Nisa 4/136)
Gerçek müminler, aslî vatana (hakikate) ulaşmış, yani “illallah” menziline varmış kimselerdir. Onların durumu şu âyetle anlatılmıştır:
Peygamberler ve müminler ona rabbinden indirilene inandılar. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler.” (Bakara 2/285)
“Lâ ilahe” diyerek cehennemliklerden olanların ilki lanetlenmiş ve kovulmuş şeytandır. “İllallah” diyerek iman bahçesine giren ve cennetlik sınıfına dahil olan ilk kimse ise Hz. Âdem’dir. Bu nedenle cehenneme gireceklerin listesinin en başında şeytanın, cennetliklerin başında ise Hz. Âdem’in (a.s) ismi yazılıdır.

Şimdi “lâ ilahe” menzilinde durup da küfre düşen şeytana mı, yoksa “illallah” diyerek imana eren Âdem’e (a.s) mi katıldığını iyice düşün. Sakın şeytana uyma! Eğer şeytanın yolundan gidersen hz.Âdem’in yolundan sapmış olursun, onunla olan bağın kopmuş olur ki o vakit şeytanî sıfatlarla sıfatlanmış olursun. Bu durumda sen şu âyette anlatılan kimselerden olursun:
Allah, İblîs’e, ‘Haydi git! Onlardan sana kim uyarsa bil ki cehennemde hepiniz tam bir ceza ile cezalandırılırsınız. Vesveselerinle gücünün yettiğini yerinden oynat, onlara karşı yaya ve atlı askerlerinle haykırarak yürü, onların mallarına ve çocuklarına ortak ol, onlara vaadlerde
bulun’ dedi. Ama şeytan sadece onları aldatmak için vaadde bulunur.” (İsrâ 17/63-64)
Şayet Allah Teâlâ sana adaletiyle muamele edecek olursa seni âlem-i adle (cehennemliklere) ait listenin başına kaydedip iblîs’in ordusuna dahil eder. Yok eğer fazl ve keremiyle davranacak olursa seni âlem-i fazlın (cennetliklerin) defterine yazıp Hz. Âdem’in safına katar.
Lâ ilahe” lafzı “illallah” lafzına bağlı olup, ikisi, birbirinden ayrılmaması gereken tek bir sözdür. “Lâ ilahe” zehir ise, “illallah” panzehirdir. Panzehiri olmayan zehri içen kimse nasıl helak olursa, aynı şekilde “lâ ilahe” deyip “illallah” demeyen kimse de helak olur. Kuşkusuz zehirden sonra panzehir içen kimse nefsini dizginlemiştir. Nefsine sahip olan kimse ile, nefsini helak eden kimse birbirinden çok farklıdır.
Lâ ilâhe“yi “illallah” çizgisine kavuşturmadıkça, sen, kelime-i tevhid kalesinin dışındaki harabelerinden birinde kalırsın. “Lâ ilahe” kalenin yarısı olduğu için diğer yarısı olmaksızın kale tamamlanmış olmaz. Nitekim Allah Teâlâ, “Lâ ilahe illallah benim kalemdir” buyurmuştur. O halde sen “lâ ilâhe“yi “illallah“a bağladığında, bu kale tüm rükün ve kısımlarıyla tamamlanmış olur. Zira her kalenin dört rüknü vardır. Aynı şekilde “lâ ilahe illallah” dört kelime olup, her bir kelime tevhid kalesinin bir rüknüdür. Maddî şekil olarak durum böyle olduğu gibi, mâna yönüyle de böyledir.

Tevhid kalesinin rükünlerini şöylece sıralamak mümkündür: Namaz, oruç, hac, zekât, (bir de kale olarak nitelendirdiğimiz) kelime-i şehâdet. İslâmiyet bu beş esas üzerine kurulmuştur.
Ey kardeşim, bilmiş ol ki, insanlık şehrindeki tevhid kalesi kalbin korumasındadır. Bu şehrin sakinlerinden olan kulak, göz, el ve ayak kalbin kölesi ve hizmetçisi olup istemeseler de kalbin emirlerine uymak mecburiyetindedirler. Evet, bu uzuvlar kalbin isteklerini yerine getirmek, ona muhalefet etmemek üzere yaratılmışlardır. Kalbin emretmesi üzerine göz bakar, kulak duyar, el tutar, ayak yürür. Eğer kalp bu uzuvlara bu hareketlerin aksini emrederse yine yaparlar. Kısaca, bunlar kalbe itaat etmek zorundadırlar.
Şayet kalp mülkünde zulmediyorsa, emrindeki uzuvları zulüm, fesat, muhalefet ve inat gibi kötü işlerin yapılmasında kullanır. Meselâ, göze haram şeylere bakmasını, kulağa kötü sözleri dinlemesini, el ve ayağa haramla meşguliyeti emreder ki böylece onlar hakikati göremez ve duyamazlar. Şu âyetler, insanın bu halini anlatmaktadır:
Onlar, manen sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu sebeple doğru yola dönmezler” (Bakara 2/18)
And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık. Onların kalpleri vardır, ama anlamazlar; gözleri vardır, ama görmezler; kulakları vardır, ama işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidirler; hatta daha da aşağıdırlar. İşte gafil olanlar bunlardır.” (A’râf 7/179)
Kalp kendi memleketinde adaletle hükmederse, bu uzuvları taat ve ibadet etmekte kullanır. Yani, göze iyiye, güzele bakmasını; kulağa faydalı şeyleri dinlemesini, diğer uzuvlara da hayır işlemelerini emreder ki bunun neticesinde bereket hâsıl olur, kalbin meydanı temizlenir, saflaşır. Kalbin bu haline Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle işaret buyurmuştur:
Bedende bir parça et vardır ki o iyileşince bedenin hepsi iyileşir, o hastalanırsa bedenin hepsi hastalanır. İşte o, kalptir.” (Buhârî, imân, 39; Müslim, Müsâkat, 107; İbn Mâce, Fıten, 14; Dârimî, Büyü’, 1)
Kelime-i tevhid; kapısı, kapıcısı ve bekçisi olan sağlam bir kale olup, kapıcının hakkını vermeden içeri girmek mümkün değildir. Yani ““nın sırrından geçmeden “illa“nın ispatına varamazsın.
Gerçekte bir şeyi yok etmek veya var etmek senin işin değildir. Çünkü mevcut olmayan bir şey zaten yoktur. Aynı şekilde, var olan bir şeyin de ispata ihtiyacı yoktur. Varlığı bulunmayan bir şey, mevcut değildir; var olan da zaten mevcuttur.
Lâ ilâhe illallah” dört kelime, on iki harf gibi görünmesine karşın gerçekte bir kelime ve dört harften ibarettir.
Allah lafzı mutlak bir doğru olup, inkârı ve nefyi mümkün değildir. “Lâ ilahe” ifadesi de mutlak mânada bir nefiydir. Zira bir şeyin sübû-tu ve vücudu tasavvur edilmedikçe nefyedilemez. Nitekim “” harfi, sübûtu ve vücudu tasavvur edilebilen bir şeyi nefyetmek için kullanılır.
Yani bu, başka tanrıların mevcudiyeti mânasında olmayıp; eşi ve benzeri, ortağı ve zıddı olmayan hz.Allah’ın varlığını tekit ve ispat için kullanılmıştır. Bunun aksini düşünen kimse müşriktir. (Yani bir kimse, Allah’tan başka ilâh yoktur derken, O’nun tek ilâh olduğunu ifade etmiş ve ispatlamış olur. Kelime-i tevhidle, başka ilâhlar var da onları inkâr edip Allah’ı kabul etmek anlatılmıyor. Yüce Allah’ın yanında başka ilâhlar kabul etmek şirktir. Lâ ilahe illallah “tek ilâh var, o da Allah’tır” demektir

KELİME-İ TEVHİDİN MEYVESİ
Lâ ilahe illallah“, ilâhî sırların perdesini açar ve kalbi, onu kirletip yüce Hakk’ın tecellilerini perdeleyen tozlardan temizler. Kalp arşını temizleyerek onu Cenâb-ı Hakk’ın tecellisine mahzar ve nazarına layık bir mahal yapar. Bu itibarla Allah Teâlâ, Davud’a (a.s), “Ey Dâvûd! Bana kalp evini temizle de orada bulunayım. Gökler ve yer beni içine alamazken mümin kulumun temiz kalbi beni içine aldı” ( Sehâvî, el-Makasıdü’l-Hasene, nr. 990) buyurmuştur.
Mâsivâya (Allah’tan gayrisine) nazar edip kirlendiğin, ilim ve derece üstünlüğüne güvendiğin ve varlık âleminde Allah’tan başkasını gördüğün sürece “lâ ilahe” nefyi senin içindir. Ne zaman eşyayı her şeyin sahibi olan hz.Allah’ın birliğine (tevhid) delil kılıp, onlarda hakkı görürsen işte o an ““dan kurtulur “illa’ya ulaşırsın.
Allah de, sonra da onları bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar.” (En’âm 6/91) Bu âyette belirtildiği gibi sen ne zaman fâni şeyleri anmayı bırakır, baki olan hz.Allah’ın zikriyle meşgul olursan kelimenin tam anlamıyla Allah demiş olur, mâsivâdan yüz çevirirsin.
Allah” kelimesini oluşturan “elif, lâm ve hâ” harflerinden her birinin özel bir mânası ve işareti vardır.
Elif, Allah’ın kendi zâtıyla kaim olduğuna, varlığının mahlûklardan hiçbirine bağlı olmadığına işarettir. Lâm, mülkiyet ifade eder; Cenâb-ı Hakk’ın tüm mahlûkatın gerçek sahibi olduğunu gösterir. Hâ harfi ise, hidayeti simgeler; göklerde ve yerde olanların hepsine hidayet eden, yani onların yolunu gösterenin, yapacağını öğretenin Allah olduğunu belirtir. Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah göklerin ve yerin nurudur (yani yerde ve gökte ne varsa hepsine hayat veren, yol gösteren Allah’tır)” buyurulmuştur. (Nûr 24/35)
Bunları şöyle anlamak da mümkündür: Elif, Cenâb-ı Hakk’ın kendi nimetini her tarafa yaymak suretiyle halk ile ülfet ettiğine; lâm, halkın Hak’tan yüz çevirdiğine; hâ, Allah dostlarının aşk ve muhabbet içinde kaldıklarına işarettir. Şairin biri bu nükteleri şu şekilde mısralara aktarmıştır:
Elif, halkla ülfet etmek;

Lâm, kınamaktır şeytanı.

Hâ, O’nun aşkıyla coşmak;

Ve… Uyarmaktır insanı.

Basiret gözünü aç! Âlemdeki her şey “lâ ilahe illallah” der. Sen şu âyetin haberine kulak ver:
Yedi gök, yer ve bunların arasında bulunanlar O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, gafur ve halîmdir.” (İsrâ 17/44)
Bu hakikat şairin mısralarında şöyle dile gelmiştir:
Her şeyde vardır apaçık bir âyet;

O’nun birliğine eder delâlet.

Tevhid güneşinin sadece senin üzerine doğduğunu mu sanırsın? Bu iş senin bildiğin gibi olmayıp, kuşlar dahi O’nun için saf saf olmuş, O’na dua ve tesbih etmektedirler. Sizin diğer mahlûklara kıyasla daha üstün, daha azametli ve faziletli oluşunuz mükellef olmanız-dandır. Yoksa size ihtiyaca binaen bu özellikler verilmiş değildir. İyilik ve üstünlük hz.Allah tarafından verilmiş bir nimet olup, Kur’ân-ı Kerîm’de bu nimet şöyle hatırlatılmıştır:
And olsun ki, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onların çeşitli vasıtalarla karada ve denizde intikalini sağladık; onları temiz şeylerle rızıklandırdık ve yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık” (İsrâ 17/70)
Allah Teâlâ sizi ademiyet (yokluk) sırrından varlık sahasına getirmiş ve size, kulluk vazifenizi yerine getirerek, hz.Allah’ın bir tek olduğunu anlamanızı emretmiştir. Sizlere vücut verilmiş olması herhangi bir ihtiyaç sebebiyle veya ilâhî sıfatların size muhtaç olduğundan ve vahdâniyyet sıfatının sizin şahâdetinize bağlı bulunduğundan dolayı değildir. Zira O’nun sıfatları hiçbir şahidin şahadetine bağlı değildir ve inkarcının inadıyla da gizli ve kapalı bir hale gelmez.
Yarasalar dahi güneşin varlığını bilirler. Fakat gözlerinin kusurlu olması sebebiyle onu göremezler. Güneş doğunca yerlerine çekilip uyurlar. Onlar gecenin varlığının da farkına varırlar. Yarasaların güneş ışığını görememesi güneş ışıklarından kaynaklanmaz; onların gözlerinin bu ışıkları görebilme kabiliyetinin olmayışından kaynaklanır.
Allah Teâlâ ezelî ve ebedîdir. İster şahadet edin, ister inkâr edin; yani isteseniz de istemeseniz de bu böyledir. Eğer şahadet ederseniz bu, O’nun ezeliyet sıfatının bir tecellisi olarak size ikram edilen nasibinizdir. Yok eğer inkâr ederseniz, bu hiçbir şey ifade etmez. Çünkü ezelî ve ebedî olan bir şeyin varlığı, hadis olan (sonradan yaratılan) bir şeye bağlı değildir. Bilakis hadis olan bir şeyin mevcudiyeti kadîm olana bağlıdır. Bütün varlıkların O’na muhtaç olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de şöylece ifade edilmiştir:
Ey insanlar! Siz fakirsiniz. Allah ise zengindir, her türlü hamd’e ve övgüye lâyıktır. O dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni kimseler yaratır. Bu Allah’a zor değildir.” (Fâtır 35/15-17)
Eğer sen fakir isen, hz.Allah’ın huzuruna zenginler gibi; zelil isen azizler gibi; zayıf isen güçlüler gibi gelme! hz.Allah’ın divanına aczini, fakrını itiraf ederek gelirsen bilmiş ol ki sabreden fakirler O’nun yanında olurlar. Zelil ve kalbi kırık bir vaziyette varırsan şüphesiz O, kalbi kırık olan kimselerle beraberdir. O’nun huzuruna O’nu zikrederek gidersen O da seninle birlikte olur. Nitekim âyette,
Beni anın ki ben de sizi anayım” (Bakara 2/152) buyurulmuştur.
O’na muhabbetin varsa, “hz.Allah onları sever, onlar da hz.Allah’ı severler” (Mâide5/54) âyetinin müjdesine ulaşırsın.
O’na yakınlık peyda ederek geldinse, “Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım, kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim. Kulum nafile ibadetlerle bana yaklaşır, ben de onu severim. Sevdiğim zaman onun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Kulum artık benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür” (Buhârî, Rikak, 38; ibn Mâce, Fiten, 16; Begavî, Şer-hu’s-Sünne, 1/142; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, nr. 7880) kudsî hadisinin sırrına mazhar olursun.
Şu hadisi şerif de O’na yakın olan kulların haline işaret etmektedir:
“hz.Allah kıyamet gününde, ‘Ey âdemoğlu, aç kaldım beni doyurmadın, hasta oldum halimi sormadın‘ der. Bunun üzerine kul, ‘Yâ rabbi, sen âlemlerin rabbi iken ben seni nasıl doyurayım, sana nasıl su vereyim!’ diye sorar; hz.Allah da, ‘Benim kullarımdan biri hastalandı, sen onun hal ve hatırını sormadın. İzzet ve celâlime and olsun ki, onun hal ve hatırını sormuş olsaydın beni onun yanında bulurdun’ der.” (Buhârî, Edebü’l-Müfred, nr. 517; Müslim, Birr, 43; İbn Hibbân, Sahîh,nr. 269)

KELİME-İ TEVHİDİN HAKKI
Tevhidi sermaye yap! Lüzumsuz şeylerden arın! Asıl zenginliği fakirlikte (hz.Allah’a boyun bükmede), azizliğini ise O’na karşı zelilikte ara. Zikrullah’ı şiar edin! İlâhî muhabbet, kaftanın; takva, gömleğin olsun! Azığa, bineğe ve emniyete ihtiyacın varsa, fakirliği azık, kalp kırıklığını binek, zikri emniyet edin! Muhabbetullah’ı yegâne dost bil! Yolculuğunun maksat ve gayesi O’na yaklaşmak olsun.
Eğer hz.Allah ile yaptığın bu ticarette kâr ettinse bil ki her şeyi kazanmış; zarar ettinse her şeyi kaybetmişsin demektir.
Yapmış olduğun bu ticarette, canını ve malını alıcı mı, yoksa satıcı mı olduğunu bir düşün. Şayet alıcı olup canını ve malını O’na vermekten kaçınmış isen zarar etmişsin demektir. Şu âyeti kerimede bu kimselerin halini anlatır:
İşte onlar, hidayeti (hakkı) bırakıp sapıklığı aldılar da alışverişleri kâr getirmedi. Zaten doğru yolu bulamamışlardı.” (Bakara 2/16)
Eğer, canını ve malını hz.Allah’a satıcı isen kâr etmişsin demektir; işte o zaman şu âyetin müjdesine erersin:
Hiç şüphesiz Allah, kendi yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını cennete karşılık satın almıştır. hz.Allah bunu Tevrat, İncil ve Kur’an’ı kerimdede üzerine bir hak olarak vaad etti. Verdiği sözü hz.Allah’tan daha çok tutan kim vardır! Öyleyse yaptığınız alışverişe sevinin, bu büyük bir kazançtır.” (Tevbe 9/111)
Hangi gruba dahil olduğunu anlamak istersen şu âyeti oku:
Müminler, Allah anıldığı zaman kalpleri titreyen, O’nun âyetleri okunduğunda imanları artan, rablerine güvenen, namazlarını dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz nzıktan yerli yerince sarf edenlerdir.” (Enfâl 8/2-3)
Eğer, O anıldığında kalbin titriyor, azaların ürperiyorsa, “Onların bedenleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar” (Zümer 39/23) âyetinin sırrına mazhâr olmuşsundur. Bu durumda sen, kendini hz.Allah’a satıcılar topluluğuna dâhil olan kimselerdensindir.
Yok eğer senden bu gibi haller sâdır olmaz, “lâ ilahe illallah” sözü duvar veya tavan gibi herhangi bir sözden farksız olursa, bil ki sen, hidayeti ve hakkı terk edip nefsinin keyfini alan gruptansın. Şu âyet sana veyl okumaktadır:
Allah’ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” (Zümer 39/22)
hz.Allah’ın âyetlerinden nasibi olmayan kimsenin “lâ ilahe illallah” demesi ona fayda sağlamaz. Zira kalbi mânadan yoksun olan, âyetlerden nasibi olmayan kimsenin, puta ve haça tapan kimseden, taştan veya kumdan hiçbir farkı yoktur. Şu âyet seni düşündürmeli:
Sonra yine kalpleriniz katılaştı, taş gibi hatta daha katı oldu. Nitekim taşlar arasında içinden ırmaklar çağıldayan, yarılıp su çıkanlar vardır. Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir.” (Bakara 2/74)
Müslüman’ın kalbi, âyette belirtildiği üzere, taş gibi kaskatı olursa kâfirin kalbi nice olur. Tevhid ehli ve O’nun zikriyle meşgul olan kimse bu durumda olursa, kâfirlerin ve gafillerin halini artık sen düşün.
Gaflet uykusundan uyandığın, sarhoşluk batağından kurtulduğun anda, bu anlattığımı anlayabilir, söylediğimi bilebilirsin. Şüphesiz ki sen önce anlayıp sonra anlatmakla ve ilkin bilip sonra bildirmekle emrolundun. O halde bilmediğin şeyi söyleme, anlamadığın şeyi anlatma.
Kelime-i tevhidi iyice anlamadan, kalbinde özümlemeden söylüyorsan hakikatte onu söylemiş olmazsın. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Vay o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazdan gafildirler” (Mâûn 107/4-5) buyurulmuştur.
Öyleyse, hz.Allah’ı zikrettiğinde her yerin kalp kesilmeli; O’nun için konuştuğun vakit her yanın dil olmalı, O’nu her tarafın kulak kesilmiş bir vaziyette dinlemelisin ki, soğuk demire çekiç vuran kimse gibi, boşuna yorulmuş olmayasın. Bir şair demiş ki:
Ölürüm aşkınla seni her zikredişimde,

Gafletinle düşerim mahrumiyet ve hüzne.

Kalp kesilirim gönlümün her titreyişinde;

Ne acı kalır, ne elem, yanar ateşinde.

KELİME-İ TEVHİDİN HÂKİMİYETİ
Lâ ilahe illallah” bütün mâna ve hakikatiyle sana hâkim olduğu zaman kalbinin içerisinde yegâne hükümran o olur. Artık hiçbir yabancı kalp evine giremez. Kendi evinde nefsinin hükmü geçmez. Orada kalıp kalmama hürriyetin elinden alınır. Malûm olduğu üzere hükümdar bir şehri ele geçirdiği zaman oranın altını üstüne getirir, oranın azizlerini zelil kılar.
Aynı şekilde, kalbin tam manasıyla kelime-i tevhidin hükmü altına girince, senin de sıfatların değişir; kibrin tevâzuya, malla gururlanma azla kanaat etmeye, varlığın yokluğa, baki olma hevesin fâni olmaya, tüm kötü sıfatların iyiye inkılâp eder. Zahirî üstünlüğün hakiki üstünlüğe döner. Çirkin sıfatların ağacı kökünden kesilir, küfür ve atalet dikenleri ezilir, teşbih ve temsil kabukları temizlenir; oraya iman ve tev-hid tohumu dikilir. Orada hz.Allah’ı tenzih ve tefrîd fidanları yeşerir. Böylece senin güzel sıfatların çoğalır. Allah Teâlâ’nın şu âyeti bu meseleyi veciz şekilde açıklamaktadır.
Verimli toprak rabbinin izniyle iyi ürün verir. Çorak toprak kötü ürün verir. İşte biz, şükreden bir topluluk için âyetleri böyle yerli yerince açıklarız.” (A’râf7/58)
Her sultanın saltanatı ve hükümranlığı belli bir müddet devam eder. Lâkin “lâ ilahe illallah” bunun dışındadır. Onun saltanatı ilelebet devam edecektir. Hükmü -öncekilerin ve sonrakilerin isteğine bakılmaksızın- herkesi kuşatmış, göklerde ve yerde olanların hepsini kaplamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de buna işaretle,
Göklerde ve yerde bulunan herkes kul olarak rahmana gelir” buyurulmuştur. (Meryem 19/93)
Bunların bazısı aşk ve şevkle, itaat etmiş bir halde; bazısı da istemeyerek, zoraki bir şekilde O’nun huzuruna gelirler. “Göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez sadece Allah’a secde ederler. Gölgeleri de uzayıp kısalarak O’na secde etmektedir” (Ra’d 13/15) âyet-i kerimesi bu konuda söylenen şeyleri özetle ifade etmektedir.
Herkesin O’na teslim olduğunu ifade eden bir diğer ayet şudur:
Rabbin âdemoğlunun belinden zürriyetlerini almış ve, ‘Ben sizin rabbiniz değil miyim?’ diye onları kendilerine şahit tutmuştu. ‘Evet buna şahidiz dediler. Kıyamet günü, ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz için sizinle bu anlaşmayı
yaptık.” (Araf 7/172)

Bu âyeti şu şekilde tefsir etmek mümkündür:
Âlem-i fazl (gerçek müminler) isteyerek, âlem-i adi (kâfirler) ise istemeyerek, “Evet, sen bizim rabbimizsin” dediler.
Allah Teâlâ, onları Âdem’in (a.s) belinden çıkardıktan sonra iki fırkaya ayırdı. Âlem-i fazl (cennetlikler) Âdem’in (a.s) sağında, âlem-i adi (cehennemlikler) ise solunda yer aldı. Bunun akabinde Allah Teâlâ her iki gruba da anlama, işitme ve konuşma melekesi verdi. Daha sonra onlara hitap etti ve onları kendilerine şahit tuttu. Onların hepsi hz.Allah’ın bir tek olduğunu ikrar ettiler ve “Evet, sen bizim rabbimizsin” dediler.
Bu iki gurubun ikrarları arasında çok ince bir fark vardı. Şöyle ki âlem-i fazl (cennetlikler) isteyerek, hemencecik o anda; âlem-i adl (cehennemlikler) ise istemeyerek, gevşek bir eda ile, “Evet” dedi.Onlardan bu şekilde söz alınması, kıyâmet günü, “Bizim bundan haberimiz yoktu!” dememeleri içindi.

Bu fırkaların âlem-i kudretten âlem-i hikmete geçmesiyle birlikte içlerinde gizli bir şekilde bulunan “hz.Allah’ın varlığı ve birliği” fikri kendiliğinden ortaya çıkmıştır.
Müminler, içlerindeki bu sese kulak vererek tam bir inançla “evet” demek sûretiyle sözlerini tutmuşlar, kâfir ve münafıklar ise doğruluğuna tam olarak inanamamış bir halde “evet” dediği için verdikleri ahde vefa gösterememiş, mîsakı bozmuşlardır.
İşte bu sebeple Allah Teâlâ müminleri övgü ile anarak, “Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar” (Ra’d 13/20) buyurmuştur.
Allah, kâfirler ve münafıkları kınayarak, “Allah’a söz verdikten sonra ondan cayanlar, Allah’ın bitiştirilmesini emrettiğini ayıranlar ve yer yüzünde bozgunculuk yapanlar yok mu. İşte lânet ve Cehennem onlar içindir.” (Ra’d 13/15) buyurmuştur.

Allah’a karşı verilen bu “evet” sözü, kıyamet meydanında, müminlerin emânete riayet etmeleri sebebiyle lehlerinde; kâfirlerin ise emânete hıyanet etmeleri nedeniyle aleyhlerinde şahitlik yapar. Daha sonra herkesin amellerinin yazılı olduğu, herkesin üzerine şehâdet edecek olan bir kitap gönderilir. Bu hakikat Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde belirtilmiştir:

Her insanın amelini boynuna dolarız ve kıyamet günü, onun için açılmış bir kitap çıkarırız. ‘Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak senin nefsin sana yeter’ deriz.” (İsra 17/13-14)
Allah Teâlâ, seni nefsin üzerine şahit tutarak, verdiğin sözü unuttuğunu, zalim ve cahil olduğunu sana hatırlatır. Böylece sen ikrardan inkâra düştüğünü kabul edersin.

Şerife Şevval Kardelen Hocamiza bu yazi icin tesekkur ederiz

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 1 Comment »

OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞUNDA ÂLİMLER

Posted by Site - Yönetici Ocak 27, 2013

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gâzi çocukluğundan itibaren büyük âlimlerin,OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞUNDA ÂLİMLER

OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞUNDA ÂLİMLER

İdârecilerin en şerlisi, idâresinde bulunanlara zulmeden, merhameti az olan kimsedir. Sen sakın onlardan olma.”

(Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed)

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gâzi çocukluğundan itibaren büyük âlimlerin sohbetlerinde ve meclislerinde bulunur ve onların sağlam fikirleri ile hareket eylerdi. Asrın mümtâz âlim ve fakîhlerinden olan Edebâlî Hazretleri’ne damad oldu. 680/1281 senesinde pederinin irtihâlinde amcaları ve büyük biraderleri mevcûd olduğu hâlde istidâd ve ehliyetiyle bey oldu.

Osman Gazi, Selçuklu devletinin bir daha kuvvetini kazanamayacak derecede zayıf kaldığını görmüş, Moğolların İslâm memleketlerini yağmalamasına pek müteessir olmuştu. Bir taraftan yanına sığınan Müslümanları iskâna çalışıyor, bir tarafdan da Bizans Devletine âit memleketlere doğru gazalar yapıyordu. Kayınpederi Mevlânâ Edebâlî de âdil ve ilmiyle amel eden âlimler yetiştirmeye çalışıyordu.

699/1299 senesinde Selçuklu sultânı Alâeddîn’in esîr edilmesi üzerine Osman Gâzî istiklâlini ilan etmiş ve kayınpederi Edebâlî’yi de müftü tayin etmişti. Osman Gâzî dînî meselelerde olduğu gibi, devlet ve idâre işlerini de ona danışırdı. Edebâlî Hazretlerinin talebesi ve dâmâdı olup sultan adına ilk hutbeyi okuyan Tursun Fakîh de kâdı tayîn olundu.

701/1301 senesinde sancaklar teşkîl olunduğu sırada her tarafa müftî ve kâdîlar ta’yîn olunmuş ve Edebâlî Hazretlerinin önceki gayreti sayesinde muktedir ve âdil memûrlar ta’yîn edilmiştir. 726/1326 senesinde Edebâlî Hazretleri’nin vefatı üzerine Tursun Fakîh kayınpederinin yerine fetva makamına geçti.

Bütün Osmanlı hanedanı İslâmın hükümlerine uyarak dîn ve hukûk işlerine ait husûsları bu ilimlere vâkıf olan âlimlere havale etmişler, idare makamlarının en yükseği olan vezirleri dahi ilmiye sınıfından tayîne dikkat etmişlerdi.

Kaynak: Fazilet Takvimi : 27.01.2013

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Şeyh Kelâbâzî: Ebû Bekir Muhammed b. Ishâk Kelâbâzî (r.h.) Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Ocak 27, 2013

Şeyh Kelâbâzî: Ebû Bekir Muhammed b. Ishâk Kelâbâzî (r.h.) Kimdir ?

Şeyh Kelâbâzî: Ebû Bekir Muhammed b. Ishâk Kelâbâzî (r.h.)’tır.
Aslen Buhâra’lıdır.
Doğum tarihi kesin olarak belli değildir, iyi bir tahsil gördü.
Fakıh (fıkıh İlmi) âlimle-rindendir.
Tasavvufta Hallac-i Mensûr’un müridi olan Faris bin İsa’nın talebesidir.
38S (m. 995) veya 380 (m.990), tarihinde vefat etti.
“Et-Taarruf li Mezhebi Tasavvuf diye bir kitabı vardır. Bu kitap batı dillerine tercüme edildi.
Birçok Arapça ve Farsça şerhleri vardır.
Eski âlimler: “Taarruf olmasaydı tasavvuf bilinmezdi,” demiştir.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Genel, Kim Kimdir ?, Türkiye | Leave a Comment »

HAKK’IN DIŞINDAKİ HER ŞEY PERDEDİR

Posted by Site - Yönetici Ocak 27, 2013

Allah'tan Başkasının Adına Yemin

HAKK’IN DIŞINDAKİ HER ŞEY PERDEDİR

Şunu bil ki, halka bakmak ve nefsin arzularına bağımlı olmak Hakka karşı bir perdedir.

Yaptığı işleri kendinden bilmek, bir çeşit şirktir; çünkü kulun yaptığı bütün işleri yaratan ve ortaya çıkaran yüce Allah’tır. Kula ait olan ise onu yapmaktır. Bu durum, kulun yaptığı iyiliklere sevap ve kötü işlerine ceza vermek için böyle takdir edilmiştir.

Kul, ilâhî kudretin ortaya çıkarmasıyla bir iş yaptığında, buna kulun kesbi/fiili ve kazancı denir. Ehl-i sünnet mezhebinin görüşü böyledir. Kul, bir işi yapmaya başladığında ona bu işi yapma kudreti verilir; öncesinde değil. Kul bir işe başlayacağı anda Allahu Teâlâ onun için bir kudret yaratır; bu kudretle yapılan işe kulun kesbi denir.

Kim, yaptığı işi sadece kendisinin istediğini ve kendi kudretiyle yaptığını söylerse, o, Kaderî’dir.2

2 Kaderî; kaderi inkâr eden, kulun yaptığı bir işi, ezeldeki bir kadere göre değil; o anda kendi irade ve kudretiyle yaptığını söyleyen bâtıl, bozuk, sapık fırkanın adıdır. Bu gruba “Mu’tezile” de denir.

Kim, yaptığı bir işte kendisinin hiçbir irade ve kudretinin olmadığını söylerse, o, Cebrî’dir.3

3 Cebrî, Cebriyye mezhebi, kulun hiçbir irade ve kudrete sahip olmadığını; ilâhî kader ve kudrete tabi olduğunu, yaptığı her işte, rüzgârın önündeki yaprak gibi, nereye sevkedilirse oraya gittiğini söyleyen bozuk fırkadır.

Kim, yaptığı bir işi Allahu Teâlâ’nın irade ettiğini, kendisinin de bu işi yaptığını ve ondan sorumlu olduğunu söylerse; o, sünnet üzere giden, doğru yola ulaşmış bir kimsedir. Bu konu çok uzundur; burası yeri değildir. Biraz sonra -inşallah- bu konuda bazı açıklamalar gelecektir.

Doğru inanç ve sahih akideden sapmaya gelince, bunun sebebi; nefsin kötü arzularının kalbe hâkim olması ve bozuk mezhep/fikir üzerinde taassup göstermektir.

Büyük âlimlerden biri demiştir ki: “Nice insanlar vardır ki, onların ameli az olduğu halde, güzel inançları kendilerini kurtarır. Birçok insan da vardır ki, pek çok ameli bulunmakla birlikte, bozuk inançları kendilerini helak eder.”

Makam, mal ve dünya sevgisi, öldürücü bir zehirdir.

Baş olma ve şöhret sevgisi, insanda kibir meydana getirir.

Dünyaya fazla dalmak, dini mahveder.

Ariflerden biri der ki: “Yaptığım bir hayır işi insanlar gördüğünde, o ameli gözümden düşürürüm/artık ondan bir sevap beklemem.

Uzun emele/fazla yaşama hırsına gelince, bu düşünce, güzel amele mani olur ve insanı Hak’tan alıkoyar.

İleride yaparım düşüncesi ise, şeytanın en büyük tuzağıdır.

Cimrilik, kötü arzulara kapılma ve insanın kendisini beğenmesi, kişiyi helake götüren büyük günahlardandır.

Gıdanın haram olmasına gelince; bu kalbi karartır, katılaştırır ve Allahu Teâlâ’dan uzaklaştırır. Helâl gıda ise, kalbi nurlandırır, onu inceltir ve Yüce Allah’a yaklaştırır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin. el-Bakara 2/172.

Temiz yiyecek, helâl olan yiyecektir. Bir âlimin dediği gibi, sen yiyeceğini ve içeceğini helâlinden yap; geceleri ibadetle geçirmesen gündüzleri nafile oruç tutmasan da ciddi bir kaybın olmaz.

Helâl yemek, sûfîlerin yolunda büyük bir esastır. Bir kul, bütün geceyi ibadetle geçirse; fakat karnına girene dikkat edip onun nereden nasıl geldiğini bilmedikçe, bu ibadetin kendisine bir faydası olmaz. İnsanların sıratı en hızlı geçecek olanı, dünyada şüpheli şeylerden en fazla sakınanlarıdır.

Allahu Teâlâ, bir kudsî hadiste şöyle buyurur:

Kulum, aç kalırsan beni görürsün; şüpheli şeylerden sakınırsan beni tanırsın; dünya mal ve hırsından sıyrılırsan, bana ulaşırsın.

Diğer bir kudsi hadiste de şöyle buyrulur:

Vera’ sahiplerine (şüpheli şeylerden sakınanlara) gelince, onlara azap etmeye haya ederim.

Büyük zâtlardan biri şöyle demiştir: “Sana ilim, açlık, halktan gizlenme ve oruç gerekir. Hiç şüphesiz ilim, bir nurdur; onunla insanın yolu aydınlanır; açlık ise hikmete ulaşma yoludur.

Bâyezîd-i Bistâmî demiştir ki: “Allah için hangi gün aç kaldıysam, o gün kalbimde, daha önce bulmadığım bir hikmet elde ettim.

Kendini halktan gizlemek ve fazla tanınmamak, bir rahatlık ve tehlikelerden selâmettir. Oruç ise, bir yönüyle samediyyet/kimseye muhtaç olmama sıfatıdır; onun benzeri bir amel yoktur. Bunu, “O’nun benzeri/dengi/misli hiçbir şey yoktur“5 eş-Şûrâ 42/11. âyetinden anlıyoruz.

Kim devamlı oruç tutarsa bu ona ilim, marifet ve müşahedeyi kazandırır. Bunun için Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

İnsanın bütün yaptığı ibadetler kendisine aittir, ancak oruç hariç. Oruç, benim içindir ve onun karşılığını ben veririm. Oruçlunun ağzının kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur.“6 Buhari v.d.

Dünya ile aşırı meşgul olmak ve şehvetin/kötü arzuların kalbe hâkim olması, bütün kötü sıfatları peşinden getirir. Bu kötü sıfatları güzel sıfatlarla değiştirmedikçe, kulun Allah’a yakın olması düşünülemez.

Ariflerden biri der ki: “Kul, hayrın dışındaki şeylerle kalbini kirlettiği sürece, manevî yakınlığa ve ilâhî huzurda bulunmaya lâyık olamaz; tâ kalbini mâsivadan/Allah’tan gayri ve O’nun razı olmadığı şeylerden temizleyinceye kadar.

Hz. Osman (r.a) demiştir ki: “Eğer kalpler günah kirlerinden temiz olsaydı, Kur’an okumaya doyamazdı.

Gerçekten kalp temiz olunca, kendisiyle konuştuğu yüce zâtı müşahede eder, başkasından kesilir.

Şunu iyi bil ki, Hak’tan başka her şey O’nunla kul arasında bir perdedir. Eğer varlığın zulmeti olmasaydı, gayb nuru ortaya çıkardı. Şayet nefsin fitnesi/imtihanı ve âfetleri olmasaydı, aradaki perdeler kalkardı. Eğer aradaki engeller olmasaydı, hakikatler keşfolurdu. Şayet kalpte manevî hastalıklar olmasaydı, ilâhî kudret apaçık gözükürdü. Eğer kalpte tamah/eşya ve yaşama hırsı olmasaydı, içine ilâhî muhabbet yerleşirdi. Şayet, ebedî yaşama zevki olmasaydı, iştiyak ateşi ruhları yakardı.

Eğer uzaklık olmasaydı, yüce rabbimiz müşahede edilirdi.

Kalbi örten perdeler açılınca, kalp bağlardan kesildiği için sebepler silinir, engeller ortadan kalkar.

Şu şiir bu konudadır:

Uzun süredir senden gizlenen sır açıldı sana;

Bir zamanlar karanlıktaydın, şimdi çıktın sabaha.

O’nun gayba ait sırrına sensin perde olan;

Eğer sen olmasaydın, her şey çekilirdi aradan.

Ondan ayrı kalınca, çıkarma hatırından;

Bekle açılacak kapıyı yârin çadırından.

Yârden bir söz geldi ki dinleyen hiç usanmaz;

Nesir olsun, nazım olsun tadına doyum olmaz.

Ariflerden biri der ki: “Allahu Teâlâ bir kula kötülük murat ederse, ona amel kapısını kapatır, tembellik kapısını açar.

Muaz b. Cebel’e (r.a) bir adam gelerek, “Şu iki adamın durumu hakkında bana ne dersin? Bunlardan biri bütün gayretiyle ibadet ediyor, ameli çok, günahı azdır; ancak yakîni zayıf ve kalbine şüphe geliyor” dedi. Muâz (r.a), “Onun şek ve şüphesi amelini yok eder” cevabını verdi. Adam, “Peki şu diğer adam hakkında ne dersin? Onun ameli azdır, fakat yakini/imanı kuvvetlidir; bununla birlikte günahı da çoktur. Muâz (r.a) sustu. Bunun üzerine adam, “Vallahi, eğer şu birincinin şüphesi onun hayırlı amellerini yok ederse; bunun yakîni de onun bütün günahlarını yok eder” dedi. O zaman Hz. Muâz (r.a) adamın omzundan tutarak, “Ben şu adamdan daha ince anlayışlı birini görmedim” dedi.

BAYEZİD-İ BİSTAMİ’NİN GAYRET VE AMELİ

Bâyezîd-i Bistâmî (rah) demiştir ki:

On iki sene nefsimin başında demircilik yaptım. On beş sene kalbimin aynasını cilâlamakla meşgul oldum. Bir sene, nefisle kalbimin arasındaki vaziyeti gözetledim; bir de baktım ki belimde bir zünnar/şirk bağı var. Bu defa beş sene onu kesmek için çalıştım; onu nasıl keseyim diye düşündüm. Sonra bana işin gerçeği keşfoldu; bütün halkı ölmüş kabul ettim; hepsinin üzerine dört tekbir getirdim, cenaze namazlarını kıldım.

Yüce Allah en iyisini bilir; bu sözün mânası şudur:

O, nefsini terbiye yolunda çalıştı; onun bozuk ve kötü sıfatlarını gidermek, ucb/amelini beğenme, kibir, hırs, kin, düşmanlık, haset gibi nefsin alıştığı kötü huyları temizlemek için çok uğraştı. Bunu başarmak için nefsini korku ocağına attı; ilâhî emir ve nehiy tokmakları ile iyice ezip terbiye etti. Bu çalışma ile onun temizlendiğini düşündü. Sonra, kalbinin ihlâs aynasına baktı; orada gizli şirkten bir takım şeylerin kaldığını gördü. Bunlar riya/gösteriş, amellerine bakma, sevap ve azap düşüncesi ile amel etme, keramet ve manevî hediyelere göz dikme gibi şeylerdi. Bütün bunlar, yüce Allah’ın seçkin kulları yanında ihlâsta bir çeşit şirktir. İşte zünnar diye işaret ettiği bunlardır.

Sonra bu zünnarı, yani nefsin Hakk’ın dışındaki beklenti, korku ve bağlarını kesmeye yöneldi; bütün halktan yüz çevirdi; öyle bir hale geldi ki, nefsin gözünde diri olan şeyleri öldürdü; kalbinin içinde ölü olan şeyleri diriltti. Nihayet, kalbiyle kadîm olan ezelî sevgiliye yöneldi ve O’ndan başkasını yok konumuna getirdi. Bu hali elde edince, mahlûkatın üzerine dört tekbir getirip cenaze namazlarını kıldı ve bütün varlığı ile Hakk’a yöneldi.

Bâyezîd-i Bistâmî’nin, “Halkın üzerine dört tekbir getirdim” sözünün mânası budur; çünkü ölmüş kimsenin üzerine dört tekbir getirilir. Bir de, halkı Hak’tan perdeleyen şeyler dört tanedir: Bunlar nefis, hevâ/kötü arzular, şeytan ve dünyadır.

Hazret, nefsini ve kötü arzularını öldürdü; şeytanı ve dünyayı terketti. Bunun için, gönlünün çektiği her şeye bir tekbir getirdi. Hakikat şudur ki, en büyük olan Hak’tır; O’ndan başkası ise çok zelil ve çok küçük şeylerdir.

AŞILMASI GEREKEN ALTI ENGEL

Sonra iyi bil ki, şu altı aşamayı geçmeden, Hakk’a yakınlık derecelerine ulaşamazsın.

Birinci aşama; azalarını dinin haram kıldığı şeylerden uzak tutmaktır.

İkinci aşama; nefsi, alışıp sevdiği kötü âdetlerinden kesmektir.

Üçüncü aşama; kalbi, beşeriyet halinin karanlık ve perdelerinden kurtarmaktır.

Dördüncü aşama; sırrı, tabiatın kötülük ve bulanıklığından temizlemektir.

Beşinci aşama; ruhu, hissî perde ve engellerden kurtarmaktır.

Altıncı aşama; aklı, boş hayal ve vehimlerden kesip kurtarmaktır.

Birinci aşamayı geçince, kalbin hikmet kaynaklarına ulaşırsın.

İkinci aşamayı geçersen, ledünni (ilâhî) ilimlerin sırrına vâkıf olursun.

Üçüncü aşamadan sonra sana, melekût/gayb âleminin münâcâtları ve bu âlemin alâmetleri keşfolur.

Dördüncü aşamada sana Allah’a yakınlık makamlarının nurları parlar ve gözükür.

Beşinci aşamada sana, sevgiliyi müşahede güneşi doğar.

Altıncı aşamadan sonra, kudsî daireye, ilâhî yakınlık cennetine inersin; işte o zaman daha önce müşahede ettiğin madde âlemine ait insanî etkilerden ve hoşa giden şeylerden tamamen kurtulursun.

Allahu Teâlâ, seni seçkin kullar arasına katmak istediği zaman sana muhabbet kâsesinden bir yudum içirir; onunla senin susuzluğun daha da artar, aldığın zevkle iştiyakın had safhaya çıkar; devamlı ilâhî yakınlığı istersin, sükûnet seni ızdıraba düşürür.

Bu muhabbet sarhoşluğu sende yerleşince, seni dehşete düşürür; bu dehşet seni hayrete götürür; işte o durumda sen hep Hakk’ı isteyen ve arayan bir mürid olursun.

Bu hayret hali sende devam edince, seni senden alır, kendinden haberin olmaz, ortada ben diyeceğin bir şeyin kalmaz; her şeyi alınmış ve ilâhî cezbe ile kendinden geçmiş bir halde olursun. İşte bu durumda sen Cenâb-ı Hak tarafından seçilip sevilen bir kimse (murad) olursun.

Sende, zâtını/kendini görme düşüncesi yok olunca, kendine ait bir sıfat kalmayınca ve devamlı Cenâb-ı Hak ile beraberlik (beka hali) gerçekleştiği için “nefsimden fâni oldum” duygusunu da tamamen silip atınca sana özel dostluk ve ilâhî yakınlık elbisesi giydirilir; yüce Allah’ın hadîs-i kudsîde, “Benimle işitir, benimle görür”7 buyurduğu sıfata sahip olursun. Artık yüce Allah senin dostun ve her işinde vekilin olur. Bu hal içinde sen konuşursan hep O’nun zikrini yaparsın; gördüğün her şeyde O’nun nurlarını görürsün; bir hareket ettiğinde O’nun verdiği özel bir kudretle hareket edersin; bir şeyi tuttuğunda O’nun kudretiyle tutarsın. O hal içinde ikilik gider, ayrılık ortadan kalkar.

Bu halde ayağın sabit olur ve manevî sarhoşluk hali sırrında yerleşirse, sen hep: “O” dersin. Eğer manevî vecd ve zevk hali sana galip gelir ve seni temkin halinden çıkarırsa, o zaman da “sen” dersin.

7 Buhârî, “Rikâk,” 38; ibn Mâce, “Fiten,” 16; Begavî, Şerhu’s-Sün-ne, I, 142.

Sen birinci durumda, halinde sabit ve dengedesin, temkin sahibisin; ikinci durumda ise halden hale geçmektesin. Artık bundan öte, kelime ile işaret edilecek şeyleri anlamak müşkildir, zordur.

KAYNAK : İMAMI GAZALİ HAZRETLERİNİN HAK YOLUNUN ESASLARI İSİMLİ KİTABINDAN ALINMIŞTIR

Şerife Şevval Kardelen Hocamiza bu yazi icin tesekkur ederiz

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

ASHÂB-I KİRÂM’A HÜRMET

Posted by Site - Yönetici Ocak 26, 2013

Ashâb-ı Kirâm_ın hepsine hürmet etmek

ASHÂB-I KİRÂM’A HÜRMET

Ashâbımı bana bırakın. Nefsim kudretinde olan zât-ı â’lâ (Allâhü Teâlâ)ya yemin ederim ki siz Uhud dağı kadar veya dağlar kadar altını infak (Allah yolunda sarf) etseniz onların amellerine yetişemezsiniz.” (Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed

Ashâb-ı Kirâm’ın hepsine hürmet etmek ve onlar hakkında ileri geri konuşmayıp onları hayırla yâd etmek vâcibdir. Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde onları medhetmiştir. Bunlardan biri, Hadîd Sûresinin 10. âyetidir ki, meâli: “…Fetihden evvel infak edip çarpışanlarınız diğerlerine müsavi olmaz, onlar sonradan infak edip çarpışanlardan derece itibariyle daha büyüktür. Bununla beraber hepsine de Allah hüsnayı (cenneti) va’d buyurdu...” Bu âyet, Ashâb-ı Kirâm’ın tamamına müjdedir.

Resûlullâh da onları sevmiştir. Onları methettiği birçok hadîs-i şerîfden bazıları:

• “Ümmetimin en hayırlıları benim asrımdakiler (ashabım), sonra onları takib edenler (Tâbiîn), sonra onları takib edenlerdir (Tebe-i tâbiîn)…”
• “Beni gören Müslümana, yahut göreni görene ateş değmez.”
• “Beni görene, beni göreni görene müjdeler olsun…”
• “Beni görüp de iman edene, beni göreni görüp de bana iman edene müjde olsun. Onların hepsine müjde olsun ki en güzel âkıbet onlarındır…”
• “Ashâbımdan bir beldede vefât eden birisi o belde ahalisi için kıyâmet günü bir nur olur ve reisleri olarak gelir.”
• “Ashâbıma hürmet ediniz, zira onlar sizin hayırlılarınızdır.”
• “Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayete erersiniz.”
• “Ashâbıma söğmeyiniz, sizden biriniz Uhud Dağı kadar altın infâk etse onlardan birinin bir avuç, hatta yarısı kadar infâkına yetişemez.”
• “Ümmetimin en kötüleri, Ashâbım aleyhine söz söylemeğe cüret edenleridir.”
• “Allâhü Teâlâ’ya Ashâbımın benden sonra ihtilâfından sordum, şöyle vahyetti: ‘Yâ Muhammed, muhakkak senin Ashâbın semadaki yıldızlar gibidir. Bazısı bazısından kuvvetlidir, lâkin hepsinin nûru vardır. Kim onların ihtilaflarından üzerinde oldukları bir şeyi alırsa o benim katımda hidayet üzeredir.”

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Hadis-i Şerifler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

VASİYETİMDİR..

Posted by Site - Yönetici Ocak 25, 2013

VASİYETİMDİR,KİMLER FETVA VERMEYE EHİLDİR‏vasiyetvasyetmdrvasiyet

NACİZANE VASİYETİMDİR

Bismillahirrahmanirrahim.

Elhamdulillahi Rabbil Alemin. Vessalâtu vesselâmu alâ rasûlinã muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.

1. Hangi şart ve durumda bulunursanız bulunun İslam’ı yaşamaya, tebliğ etmeye bütün imkânlarınızı kullanarak gayret edin. Sakın dininizden taviz vermeyin.

2. Dünyanın basit geçici menfaatleri için ahiretinizi harap etmeyin.

3. Şahsınızla ilgili hususlarda her zaman hoşgörülü, affedici olun. Fakat dinimizin her hangi bir hükmü mevzubahis olduğu zaman yapılması gereken ne ise mutlaka onu yapın. Bu hususta asla hoşgörülü davranmayın.

4. İslamî hizmetlerde mutlaka yerinizi alın. Bu hizmetleri aşk, şevk ve heyecanla, yalnız ALLAH rızası için yapın. Biliniz ki, ALLAH rızası için yapılmayan bir işte, konuşulan bir sözde asla hayır yoktur. Üstelik kişiyi vebal altında bırakır.

5. ALLAH yolunda hizmet ederken birçok engel ve sıkıntılarla karşılaşacaksınız. Sakın ola ki bu sıkıntılar, bu engeller sizleri hizmetten alıkoymasın, yılgınlık, bıkkınlık, usangınlık vermesin.

6. Hizmetler sabır ister, sebat ister, azim ve gayret ister, fedakârlık ister, bizim inancımızda asla ve asla ümitsizliğe yer yoktur. Müslüman en kötü şartlarda bile ÜMİTVAR olacaktır.

7. Hizmet ehli kişiler, hiç beklemedikleri kimselerden hatta en yakınlarından bile birçok olumsuz davranışlarla karşılaşabilirler. Böyle durumlarda bile hizmet heyecanı kaybedilmemelidir. Her müslüman, hele hele bir hizmet eri; sevdalı, sancılı ve heyecanlı olmalıdır.

8. İnsan hayatı zamandan ibarettir. Zaman ise büyük bir hazinedir. Hayat hazinemizi sakın ola günah sermayesi yapmayalım.

9. Her insanın beşeriyet icabı iyi ve kötü yönleri bulunabilir. Bizler her zaman iyi yönlerine bakalım. Kötü işleri başkalarına zarar vermediği müddetçe onları ifşâ etmeyelim. Ancak kendilerine de gizli gizli nasihat yapmayı ihmal etmeyelim.

10. Dünyada ne aldanan ne de aldatan olalım. Hele hele asla aldatanlardan olmayalım. Ahiret işlerinde ise asla nefsimizin, şeytanın ve kötü çevrenin yanıltıcı, saptırıcı söz ve işlerine aldanmayalım.

11. Amelin az da olsa devamlı olanı makbuldür. Onun için hizmetlerimizde, kulluk vazifelerimizde devamlılık ve sürekliliğe özen gösterelim.

12. Beşerî münasebetlerde İslam’ın öngördüğü esaslara azami şekilde dikkat edelim.

13. Akrabalık bağlarını asla kesmeyelim. Karşı taraf kesse bile biz kesmemek için elimizden gelen fedakârlığı yapalım.

14. Nesillerimizde ilim ehli, Kur’an ehli asla eksik olmasın. Evlerimizi bir mektep haline getirmeye gayret edelim. Ailemizin her ferdi asgaride farz-ı ayn ilimleri muhakkak öğrenmelidir.

15. İslam yaşantımızdan bir parça değildir. O, hayatımızın her safha ve sahasında hükümdar olan bir nizamdır. Ona göre hareket edelim. İslam’ı bütünüyle, hayatımızın bütününde yaşamaya gayret edelim.

16. Dünya aldatıcı bir süstür, bir duvaktır. O duvağın arka planını görenler ona asla rağbet etmemişlerdir. O bakımdan dünyamız için dostlarımızla, akrabalarımızla, müslümanlarla olan ilişkilerimizi asla zaafa uğratmayalım.

17. Toplumda örnek insanlara, örnek ailelere ve örnek cemaatlere ihtiyaç vardır. Sadece öğreten ve öğrenen değil amel eden ve her yönüyle örnek olan kişi, aile ve cemaatlerden olmaya çalışalım.

18. Bir müslümanın iman, ilim, amel ve hizmetlerinin meyvesi güzel ahlaktır. Güzel ahlak demek, Kur’anî ve Muhammedî ahlak demektir. Bu ahlakla ahlaklanmayanlar meyvesiz ağaca benzerler. Onun için hem kendimizi, hem nesillerimizi Kur’anî ve nebevî ahlakla ahlaklandırmaya çalışalım.

19. Kibir, ucub, haset, kin, yalan ve iftira, cimrilik, acelecilik, hırs, içten pazarlıklı olmak, azgın şeytanların ahlakındandır. Bu gibi kötü ahlaklardan şiddetle sakınalım.

20. Gerek şahsî işlerinizde gerekse İslamî hizmetlerde muvaffak mı olmak istiyorsunuz? Öyleyse:

Önemseyecek,

Benimseyecek,

Planlayacak,

Fedakarâne çalışacaksınız.

Bu hususlara dikkat edilerek yapılacak hizmetlerde, hayırlı neticeler alınır, hizmetler bereketlenir.

Hizmetin küçüğü büyüğü olmaz. Hizmetlerde ALLAH rızası gözetildiği takdirde küçücük bir hizmetten çok büyük sevap alınır. ALLAH indinde makbul bir amel olur.

Şerife Şevval Kardelen Hocamiza bu yazi icin tesekkur ederiz

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

“Ru’yetullah” ne demektir, dünyada haz.Allâh’ı görmek mümkün mü?

Posted by Site - Yönetici Ocak 24, 2013

11.Ru’yetullah ne demektir, dünyada haz.Allâh’ı görmek mümkün mü,Yedi Kat Semâ,Kutuplarda Namaz vakitleri.

“Ru’yetullah” ne demektir, dünyada haz.Allâh’ı görmek mümkün mü?

Bilindiği üzere ru’yetullah, yani hz.Allâh’ın Cemâli’ini görmek dünyada değil âhirette olacaktır.

Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) Mi’rac’daki görüşü de, dünya âleminde olmamış, âhiret yurdunda vâki olmuştur.

Nitekim, Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) , “Sen kelâm ilminde (akâidle alâkalı hususlarda) müctehidlerdensin” müjdesine muhâtap olan, hicrî ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî es-Serhendî (k.s.) hazretlerinin, bu husustaki sual-cevap tarzındaki izahları şöyledir:

Sual: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat söz birliği etmiştir ki, dünyada Allah Teâlâ’yı görmek vâki olmamıştır. Hatta, Ehl-i Sünnet ulemâsının pek çoğu, Hâtemü’r-rusül ve’r-risâle(1) (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz’in Mi’rac gecesi, Rabbini görmediği fikrindedirler. Huccetü’l-İslâm İmâm Gazâlî (k.s.) dahi, “En doğrusu, Resûlüllah (s.a.v.), Mi’rac gecesi Rabbini görmedi” demiştir. Fakat sen, risâlelerinde, Resûlüllah Efendimiz’in dünyada Rabbini gördüğünü söylüyorsun. Bunu nasıl izahedersin?

Cevap: Resûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) Mi’rac gecesi Rabbini görmesi, dünyada değil, âhirette vâki olmuştur.

Resûlüllah Efendimiz, Mi’rac gecesi zaman ve mekân dairesinden çıkıp imkân darlığından da kurtulunca, bir anda ezel ve ebedi buldu. Bidâyet (başlangıç) ve nihayeti bir noktada gördü. Hatta, cennete binlerce sene sonra girecek olanları cennette gördü. Abdurrahman b. Avf (r.a.), ashâb-ı kirâmın fukarâlarından beş yüz sene sonra cennete girecektir. Resûlüllah Efendimiz onun, cennete beş yüz sene sonra gireceğini de gördü; bu gecikmenin sebebini dahi sordu.

İşte bu makamdaki görmek; âhirete ait görmektir, uhrevîdir. “Dünyevî ru’yet” denilmesi, mecaz yolludur, zâhire binâendir; yani, dünyadan gidip gördüğü ve yine dünyaya döndüğü için öyle denilmiştir. Her şeyin doğrusunu en iyi bilen Allah Teâlâ’dır.”(2)

Velhâsıl mü’minler, Allâh Teâlâ’yı cennette keyfiyetsiz (nasıl olduğu anlaşılmaz bir vaziyette) ve misilsiz (eşsiz ve benzersiz) olarak, yani bilinmez ve idrâk edilmez bir halde görürler. Zira keyfiyetsiz olanla alâkalı görmek de, tabii ki keyfiyetsiz olur. Belki gören, keyfiyetsiz olandan yani Allah Teâlâ’dan bolca nasiplere nâil olur ki, keyfiyetsiz olanı (Allâh’ı) görmeye güç yetirsin.

RU’YETULLÂH’IN HAKİKATİ NEDİR?

Ru’yetullâh’a yani Allah Teâlâ’nın Cemâli’ni görmeye inananlar, âhirette hiç şüphesiz bu saâdete nâil olacaklardır. İnkâr edenlerin ise nasibi, elbette ki mahrûmiyettir.

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki; ru’yetin hakikati, bu dünyada rûhunu sülûk ve urûc(3) yoluyla hakîkat-i salât(4) mertebesine çıkaran ehass-ı havâs(5) zümresine açılır ve bildirilir.

Hadîs-i şerifte bildirilen, “Namaz mü’minin mi’râcıdır” mübârek sözünün hakikati, bu kimseler için doğru ve geçerlidir. Hakîkat-i salât makamı, sülûk mertebelerinin nihayetidir, ilerisi ise vücûb mertebesidir.

Eğer bir kimse bu âlemde hz.Allâh’ı görmenin hakikatini anlamak isterse, rûhunu bu makama çıkarmalıdır. Aksi takdirde Kitap ve sünnet ile sâbit olan ru’yete, bildirilen şekliyle iman ederek bu işin nasıl olduğunu araştırmamalıdır. Çünkü bu hakikati münâsip olan tarzda anlamak, ancak bu sûretle mümkündür… En sağlam yol budur.(6)

Şerife Şevval Kardelen Hocamiza bu yazi icin tesekkur ederiz

KAYNAKLAR
(1) Mânâsı: Peygamberlerin ve peygamberliğin sonuncusu.
(2) el-Mektûbât, 1, 283.
(3) Kısaca sülûk ve urûc; Allâh’a vâsıl olmak, Hakk’a ermek için hakiki bir mürşidin-rehberin öncülüğünde ve kontrolünde çıkılan mânevî yolculuğun adıdır.
(4) Hakîkat-i salât, namazın hakikati demektir ki; kulun namazda, kalıbının yanında kalbiyle ve diğer lâtîfeleriyle de bir bütün olarak huzûru İlâhî’de bulunduğunun şuurunda olmasıdır.
(5) Ehass-ı havâs; üstün vasıflara sahip bulunun kişiler, dinî ve mânevî hayatlarını en mükemmel şekilde yaşayan tasavvuf erbâbı, ârifler, seçkinler demektir.
(6) Salâhuddin ibnü Mevlâna Sirâcüddîn, Mektuplar ve Bazi Mesâil-i Mühimme, s. 102.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: