Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Aralık 2012

Hazreti Nuh’un 950 Yıl Süren Örnek Tebliği

Posted by Site - Yönetici Aralık 31, 2012

Hazreti Nuh'un 950 Yıl Süren Örnek Tebliği

Hazreti Nuh’un 950 Yıl Süren Örnek Tebliği

Hz. Nuh, Kuran’ı kerimin pek çok ayetinde üstün ahlakı ile övülen bir peygamberdir. Kavminin inkar eden önde gelenleri, Hz. Nuh ve ona tabi olan kişileri hak yoldan çevirmek için tuzaklar kurmuş, çeşitli iftiralar atmış, onları kendilerince küçük görmüşlerdir. Yaptıklarının karşılığı olarak haz. Allah bu kavmi dünya hayatında büyük bir tufan ile cezalandırmıştır. Hz. Nuh’un 950 yıl içlerinde yaşadığı kavmine yaptığı tebliğ ve kavminin iftira ve tehditlerine karşı gösterdiği sabır, bütün müminler için güzel bir örnektir.

Resuller insanlara haz.Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan, onlara haz. Allah’ın dinini tebliğ eden, haz.Allah yolunda yapmaları ve sakınmaları gereken hükümleri bildiren, onları cehennem azabına karşı uyaran ve cennetle müjdeleyen mübarek insanlardır. Yüce Rabbimiz bir rahmet olarak tüm topluluklara, onları haz.Allah’ın yoluna çağıran üstün ahlaklı resuller göndermiştir.

Kuran’ı kerimin pek çok ayetinde, resullerin üstün özelliklerinin yanı sıra, toplulukları din ahlakına çağırırken kullandıkları akılcı ve hikmetli üslup ve tebliğ yöntemleri de bildirilmiştir. Resullerin hayatı ve mücadeleleri, düşünen ve öğüt almasını bilen müminler için güzel örneklerle doludur. Müminler, resuller arasında hiçbir ayrım yapmadan, onların Kuran’ı kerimde aktarılan güzel tavır ve davranışlarını, üstün ahlaklarını kendilerine örnek almalı, onların öğüt ve tavsiyelerine uyup, uyarılarına büyük önem vermelidirler.

Bu resüllerden biri de büyük bir sabırla uzun yıllar kavmini hak yola çağıran Hz. Nuh’tur. Hz. Nuh’un tebliğ görevi bir ayetti kerimede şöyle bildirilmektedir:

Şüphesiz, Biz Nuh’u; “Kavmini, onlara acı bir azap gelmeden evvel uyar” diye kendi kavmine (Peygamber olarak) gönderdik. (Nuh Suresi, 1)

Hz. Nuh Kavmine Güvenilir Bir resül Olduğunu Bildirmiştir

Hak dinin yaşanmadığı bir toplumda insanlar karşılarındaki kişilerin muhakkak bir menfaat gözettikleri için kendilerine yaklaştığını düşünürler. Onların mutlaka bir karşılık beklediklerini, maddi menfaat sağlamak, toplumda itibar kazanıp lider olmak gibi gizli amaçları olduğunu düşünürler ve sürekli bir güvensizlik yaşarlar. Bu nedenle haz.Allah’ın hak dinini tebliğ etmek için gönderilen resüller , tebliğleri sırasında kavimlerine öncelikle güvenilir olduklarını vurgularlar. Hz. Nuh’un da tebliği sırasında güvenilirliğini şu şekilde vurguladığı bildirilmektedir:

Nuh kavmi de gönderilen (Peygamber)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Nuh: “Sakınmaz mısınız?” demişti. “Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir resülüm. Artık Allah’tan korkup-sakının ve bana itaat edin.” (Şuara Suresi, 105-108)

Peygamberler ömürleri boyunca yalnızca Allahc.c emrettiği için insanlara yaklaşıp tebliğ yaparlar. İnsanlardan hiçbir beklentileri yoktur. Bu nedenle güvenilir olduklarını belirtmenin yanında insanlardan hiçbir beklentileri olmadığını, yaptıklarının karşılığını sadece haz.Allah’tan beklediklerini de önemle vurgularlar. Hz. Nuh’un da kavmine hitap ederken bu gerçeği vurguladığı ayette şöyle bildirilmiştir:

“Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir.“ (Şuara Suresi, 109)

Hz. Nuh Kavmini Yalnızca haz.Allah’a Kulluk Etmeye Çağırmıştır

Hz. Nuh kavmini içinde bulundukları batıl dini bırakarak yalnızca haz.Allah’a kulluk etmeye davet etmiştir. Onları uyarıp korkutmuş, resüllerrine uymayıp gerçeği inkar edenlerin ahirette azapla karşılaşacaklarını tebliğ etmiştir. Bu konuyla ilgili ayetlerde şöyle buyrulmuştur:

Andolsun, Biz Nuh’u kavmine gönderdik. (Onlara:) “Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp-korkutucuyum. Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkarım” (dedi). (Hud Suresi 25-26)

Hz. Nuh, aynı zamanda kavmine haz.Allah’tan başka İlah olmadığı gerçeğini de anlatmıştır. Daha sonra, onları haz.Allah’tan bağışlanma dilemeye davet etmiş ve onlara haz.Allah’ın bağışlayıcı olduğunu, O’na yönelip bağışlanma dilemeleri karşılığında haz.Allah’ın bol nimetler vereceğini müjdelemiştir. Hz. Nuh’un tüm müminler için örnek olan bu tebliği ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

“Bundan böyle” dedim. “Rabbiniz’den mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır. (Öyle yapın ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın. Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin.“ (Nuh Suresi 10-12)

Ancak kavmi bütün inkarcı kavimlerin yaptığı gibi Hz. Nuh’un çağrısına şüpheyle yaklaşmıştır. Kavminin inkarını hisseden Hz. Nuh, onlara etki edecek ve düşünmelerini sağlayacak sözler söylemiştir. Kendi yaratılışlarındaki ve içinde bulundukları kainattaki bazı harikalıkları hatırlatmıştır. Her biri haz.Allah’ın birer mucizesi olmasına rağmen, görmezlikten geldikleri bu hakikatleri anlatarak onların düşünmelerini sağlamaya çalışmıştır. Rabbimiz, Hz. Nuh’un kavmine bu konudaki hitabını şöyle haber vermiştir:

“Size ne oluyor ki, Allah’tan bir vakarı ummuyorsunuz? Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır. Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır? Ve Ay’ı bunlar içinde bir nur kılmış, Güneş’i de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır. Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi. Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip-çıkaracaktır. Allah, yeri sizin için bir yaygı kıldı. Öyle ki, onun içinde geniş yollarında gezip-dolaşırsınız, diye.“ (Nuh Suresi 13-20)

Göklerde, yerde ve insanın yaratılışında sayısız ayetler mevcuttur. Aklını kullanıp düşünen insanlar için bunların her biri haz.Allah’ın varlığının birer delilidir. Tüm diğer peygamberler gibi Hz. Nuh da insanlara haz.Allah’ın varlığını ve birliğini anlatmak için bu hakikatleri kullanmıştır. İnsanlara Allah’ın varlığını ve birliğini anlatmak bütün müminlerin görevidir. Müminler her konuda olduğu gibi bu konuda da peygamberleri örnek almalı, Hz. Nuh ve diğer peygamberlerin yaptığı gibi insanlara bu iman hakikatlerini anlatarak onları düşünmeye davet etmelidirler.

Hz. Nuh Kendisine Atılan İftiralara Karşı Kavmine haz.Allah’ı Hatırlatarak En Akılcı Cevapları Vermiştir

Tarih boyunca haz.Allah’ın peygamber gönderildikleri kavimlerin inkarcı ileri gelenlerinin çeşitli iftiraları ile karşı karşıya kalmışlardır. Hz. Nuh’un kavmi de peygamberlerine itaat etme konusunda direnmiş ve kendilerince onu yıldırmak için birçok iftira atmışlardır. İnkarcıların attıkları iftira ayeti kerimede şöyle bildirilmiştir:

Kavmimin önde gelenleri: “Gerçekte biz seni açıkça bir ‘şaşırmışlık ve sapmışlık’ içinde görüyoruz” dediler. (Araf Suresi, 60)

haz.Allah’ın peygamberleri karşılaştıkları her zorluk gibi bu iftiralara karşı da haz.Allah’tan yardım dilemiş, hiçbir yılgınlık belirtisi göstermeden sabırla yollarına devam etmişlerdir. Hz. Nuh da kavminin bu çirkin ithamlarını tevekkül ile karşılamış, onlara güzel bir karşılık vermiştir. bu gerçek ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

O: “Ey kavmim, bende bir ‘şaşırmışlık ve sapmışlık’ yoktur; ama ben alemlerin Rabbinden bir peygamberim.” dedi.” Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. (Ayrıca) Size öğüt veriyor ve sizin bilmediklerinizi ben Allah’tan biliyorum.” (Araf Suresi, 61-62)

Ardından kavmi Hz. Nuh’u yalancılıkla suçlamıştır. Her devirde inkarcıların kendilerine doğruyu anlatan peygamberlere yönelttikleri bu iftiraya karşı Hz. Nuh’un şu cevabı verdiği bildirilmiştir:

“Dedi ki: “Ey kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben “Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana Kendi Katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?” “Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.” (Hud Suresi, 28-29)

İnkarcıların Çeşitli Koşullar Öne Sürmeleri

İnkar edenler kendilerine gelen peygamberlere tabi olmamak için çeşitli koşullar öne sürmüşler ve bunların yokluğunu bahane ederek inkarlarını devam ettirmişlerdir. peygamberlerin mucize göstermelerini istemiş fakat gördükleri mucizeler karşısında da tavırlarında bir değişiklik yapmamışlardır. Ardından daha başka koşullar öne sürmüş, peygamberlerin toplumun ileri gelenlerinden biri olması veya malca kendilerinden üstün olması gerektiğini söylemişlerdir. Bununla da yetinmeyip onların insan değil melek olmaları gerektiğini iddia edebilmişlerdir.

Hz. Nuh’un kavmi de bu bahaneleri öne sürmüştür. Hz. Nuh’un, kavminin inkarcı ileri gelenlerine verdiği cevap ise Kuran’ı kerrimde şöyle haber verilmiştir:

“Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum ve gözlerinizin aşağılık gördüklerine, Allah kesin olarak bir hayır vermez de demiyorum. Nefislerinde olanı Allah daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek)dir.” (Hud Suresi, 31)

haz.Allah’ın gönderdikleri peygamberler mal varlığının ve toplumsal statülerinin üstün olması gerektiğini ileri sürmek ve onlardan mucize göstermelerini beklemek, peygamberle inanmayıp karşı gelen inkarcıların tarih boyunca sergiledikleri bir tavırdır. Bu onların akıllarını kullanmayan, derin düşünmekten uzak yüzeysel insanlar olmalarından kaynaklanmaktadır. Şahsi menfaatlerini her şeyin üzerinde gören bu insanlar peygamberleri, kurulu düzenlerine, toplumdaki itibar ve mevkilerine karşı bir tehdit olarak görmüş ve bu değerli insanları bunları ele geçirmeye çalışmakla itham etmişlerdir.

Oysa peygamberlerin dünyaya yönelik hiçbir beklentileri yoktur. Onların tek amacı haz.Allah’ın emirlerini eksiksiz olarak yerine getirmek, insanlara doğru yolu gösterip onların sonsuz ahiret hayatında kurtulanlardan olmalarını sağlamaktır.haz. Allah dünya hayatında zenginliği, makamı, ilmi ve dünyaya ait her türlü nimeti dilediği kişiye verebilir. Ancak bunlar birer üstünlük ölçüsü değil, yalnızca imtihan vesilesidirler. Bu tür dünyevi değerleri bir üstünlük alameti olarak değerlendirmek ise sonsuz ahiret hayatını göz ardı eden, geçici dünya hayatına razı olup ondan tatmin olan insanlara özgü büyük bir yanılgıdır. haz.Allah bu kişilerin ahirette karşılaşacakları durumu şöyle bildirmektedir:

Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; İşte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir.(Yunus Suresi, 7-8)

Hz. Nuh Tebliğ İçin Her Yolu Denemiştir

Hz. Nuh, büyük bir kararlılıkla, direnmelerine rağmen kavmini doğru yola davet etmekten vazgeçmemiştir. İman etmeleri için her türlü yolu denemiştir. Onları açıkça din ahlakını yaşamaya davet ettiği gibi, gizli yollarla da tebliğ yapmaya çalışmış, değişik yöntemler kullanmıştır. Ancak tüm çabasına rağmen kavmi inkarda direnmiştir. haz.Nuh kavminin bu durumu ayeti kerimelerde şöyle bildirilmiştir:

Dedi ki: “Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum. Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı. Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler. Sonra onları açıktan açığa davet ettim. Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim.” (Nuh Suresi 5-9)

Hz. Nuh gibi, haz.Allah’ın gönderdiği tüm diğer perygamberler de durmaksızın insanları haz.Allah’ın yoluna çağırmışlar, çok çeşitli yöntemler deneyerek insanların vicdanlarını harekete geçirmeye böylece onların iman etmelerine vesile olmaya çalışmışlardır.

haz.Allah’ın “iyiliği emredip kötülükten men etme” emrini mutlak surette yerine getirmek peygamberler gibi salih müminlerin de üzerine düşen önemli bir sorumluluktur. Müminler bu emri yerine getirirken çeşitli zorluklarla karşılaşabilirler. Burada önemli olan vazgeçmeden büyük bir kararlılıkla bu emri yerine getirmeye çalışmak, Hz. Nuh’un yaptığı gibi zamanın tüm imkanlarını kullanarak açık ve gizli her türlü yöntemi denemektir. Zira haz.Allah kurtuluşa erenlerin bu görevi yerine getirenler olduğunu bildirmektedir:

Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)

Hz. Nuh’un Sabrı ve Kararlılığı

Hz. Nuh’un tebliğini yılmadan büyük bir sabırla ve kararlılıkla sürdürdüğünü gören inkarcılar O’nu çeşitli tehditlerle korkutup vazgeçireceklerini düşünmüşlerdir. Ancak gönderilen bütün perygamberler karşılaştıkları tehditlerden dolayı hiçbir zaman geriye adım atmamışlardır. Dünya üzerinde var olan her şeyin sahibinin Yüce Allah olduğunu, haz.Allah dilemedikten sonra kimsenin kendilerine bir zarar veya fayda sağlamaya güç yetiremeyeceğini bilen perygamberler , karşılaştıkları her türlü zorlukta haz.Allah’a dayanıp-güvenmişlerdir. Aynı durumla karşılaşan Hz. Nuh’un, kavminin inkarcı önde gelenlerinin tehditlerine karşı şu cevabı verdiği bildirilmiştir:

Onlara Nuh’un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: “Ey kavmim, benim makamım ve Allah’ın ayetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah’a tevekkül etmişim. Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz size örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın), sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızın- verin. (Yunus Suresi 71)

Kuran’ı kerimde bildirildiğine göre, Hz. Nuh, tufana kadar 950 yıl boyunca kavmine tebliğ yapmıştır. (Ankebut Suresi, 14) Hz. Nuh’un böyle uzun bir süre göstermiş olduğu sabır ve kararlılık iman edenler için çok güzel bir örnektir. Hz. Nuh’un bu tavrını örnek alan müminler zorluklara karşı sabreder, asla yılgınlık ve gevşeklik göstermezler. haz.Allah’ın yardımının her an yanlarında olduğunu ve mutlak zaferin her zaman iman edenlere ait olduğunu bilirler.

Hz. Nuh’un Duası ve Tufan

Daha önce de belirttiğimiz gibi, içlerinde olduğu sürece kavmini doğru yola davet etmesine ve onları haz.Allah’ın azabına karşı uyarıp korkutmasına rağmen Hz. Nuh’un kavmi inkar etmekte direnmiştir. Bunun sonucunda Hz. Nuh, Allah’a inkarcıları cezalandırması için dua etmiştir. Hz. Nuh’un duasının bildirildiği ayet i kerime şöyledir:

Nuh “Rabbim, yeryüzünde kafirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma.” dedi. “Çünkü Sen onları bırakacak olursan, Senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükten sınırı aşan (facir’den) kafirden başkasını doğurmazlar.” (Nuh Suresi, 26-27)

Bu duasının üzerine c.Allah Hz. Nuh’a, inkar edip zulmedenlerin suda boğularak helak olacaklarını ve iman edenlerin kurtarılacağını bildirmiştir. Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular fışkırmış, bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek her yeri kaplayan büyük bir sel felaketine neden olmuştur. Yüce Allah Hz. Nuh’un duasına icabet ederek böyle felakeri gerçekleştirmiş, bu vesileyle inkarda direnen haz.Nuh kavmini helak ederek yeryüzünden silmiştir. haz.Nuh kavminin helakı bir ayeti kerimede şöyle bildirilmiştir:

Bunlar, hataları dolayısıyla suda boğuldular, sonra ateşe sokuldular. O zaman da Allah’ın dışında hiçbir yardımcı bulamadılar. (Nuh Suresi, 25)

Peygamber Kıssalarındaki Hikmetler

Hz. Nuh gibi Kuran’ı kerimde bildirilen diğer bütün peygamberler insanları Allah’ın(c.c) varlığını ve birliğini kabul etmeye çağırmışlar onları hak dine davet edip kurtuluşa götürecek doğru yolu göstermişlerdir. Bunu yaparken her biri gönderildikleri kavme anlayacakları şekilde hitap etmiş, çeşitli yöntemlerle onları ikna etmeye çalışmışlardır. Onların ileri sürdükleri bahanelere karşı en hikmetli karşılığı vermişlerdir. perygamberlerin kuranı kerimede anlatılan kıssalarında bunlar ayrıntılı olarak bildirilmiştir. Bu kıssalarda anlatılanlar her devirde benzer olaylarla karşılaşan müminler için güzel birer örnek olmuştur. Günümüzde de müminler bu kıssalar üzerinde düşünmeli, içerdikleri derin hikmetleri anlamaya çalışmalıdırlar. Bununla ilgili olarak bir ayeti kerimede şöyle buyrulmuştur:

Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır… (Yusuf Suresi, 111)

Bu yazi için ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamiza tesekkur ederiz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, H.z Nuh, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

İmam-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri`nin Vefatı

Posted by Site - Yönetici Aralık 30, 2012

İmam-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri`nin Vefatı

Ömrünün son yıllarında Abbasi devleti içinde karışıklıklar ve ayaklanmalar baş gösterdi. İmam-ı A’zam bu karışıklıklara rağmen ders veriyor, talebelerini yetiştiriyordu. H. 145 yıllarında vuku bulan hadiselerden sonra Halife Mansur, onu Kufe’den Bağdad’a getirterek, kendisinin haklı olarak halife olduğunu herkese bildirmesini, buna karşılık temyiz reisliğini verdiğini bildirdi. İmam-ı A’zam bütün zorlamalara rağmen hükümet ve siyaset işlerine asla karışmayıp ilim yolunda kalmak istediğinden bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Halife Mansur, İmam-ı A’zamı hapsettirip işkence yaptırdı. Bir müddet sonra çıkardı ise de, tekrar hapse attırdı ve işkenceye devam ettirdi. Hergün vurulacak sopa adedini arttırdı. Fakat halkın galeyana gelip hücum etmesinden korktu. Nihayet İmam-ı A’zam zehirlenmek suretiyle, 767 (H. 150) senesinde, yetmiş yaşındayken şehid edildi.

Vefat ettiği yerde Kur’an-ı kerimi yedi bin kere hatim etmişti. Vefat ederken secde etti. Vefat haberi duyulduğu her yerde büyük üzüntü ve gözyaşıyla karşılandı. Cenazesini Bağdat kadısı Hasan bin Ammare yıkadı. Yıkamayı bitirince şöyle dedi: “Allahü teâlâ sana rahmet eylesin! Otuz senedir gündüzleri oruç tuttun. Kırk sene gece sırtını yatağa koyup uyumadın. En fakihimiz sendin! İçimizde en çok ibadet edenimiz sendin! En iyi sıfatları kendinde toplayan sen idin!

Cenazesinin kaldırılacağı sırada Bağdat halkı oraya toplanıp o kadar büyük kalabalık olmuştu ki, cenaze namazını kılanlar elli bin kişiden fazlaydı. Gelenler çok kalabalık olduğundan ikindiye kadar altı defa cenaze namazı kılındı. Sonuncusunu oğlu Hammad kıldırmıştı. Bağdat’ta, Hayzeran Kabristanının doğusunda defnedildi. İnsanlar günlerce kabrinin başında toplanıp ona dua ettiler. Vefatından dolayı çok üzüldüler. Büyük âlimlerden Şu’be’ye vefat haberi ulaşınca; “İlim ışığı söndü, ebediyyen onun gibisini bulamazlar.” dedi. Vefatından sonra çok kimseler onu rüyasında görerek ve kabrini ziyaret ederek, onun şanının yüceliğini dile getiren şeyler anlatmışlardır. İmam-ı Şafii buyurdu ki: “Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Onun kabrini ziyaret edip faydalara kavuşuyorum. Bir ihtiyacım olunca iki rekat namaz kılıp, Ebu Hanife’nin kabrine gelerek onun yanında Allahü teâlâya dua ediyorum ve duam hemen kabul olup isteklerime kavuşurum.

Yüz elli senesinde dünyanın ziyneti gider.” hadis-i şerifinin de, İmam-ı A’zam için olduğunu İslam âlimleri bildirmiştir. Çünkü o tarihte İmam-ı A’zam gibi bir büyük vefat etmemişti. Mezhebi, İslam aleminin büyük bir kısmına yayıldı. Selçuklu Sultanı Melikşah’ın vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmi İmam-ı A’zamın kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresinde bir medrese yaptırdı. Daha sonra Osmanlı padişahları bu türbeyi defalarca tamir ettirdi.

Eserleri:

İmam-ı A’zamın eserleri pekçok olup zamanımıza kadar ulaşmış olanları başlıca on tanedir. Aslında akaid ve fıkıh ilimlerinde rivayet edilen bütün meseleler onun eseridir. Bunlardan fıkıh bilgileri, Ebu Yusuf’un rivayeti ile ve bilhassa İmam-ı Muhammed Şeybani’nin toplayıp yazdığı Zahir-ür-Rivaye denilen kitaplarla nakledilmiştir.

1. Risale-i Redd-i Havaric ve Redd-i Kaderiyye: İmam-ı A’zamın usul-i dinde ilk yazdığı eserdir.

2. El-Fıkh-ul-Ekber: Akaide dairdir. Bu eserin birçok şerhi yapılmış olup, başlıcaları şunlardır: El-Kavlül-Fasl; Muhyiddin bin Behaeddin tarafından yapılan şerhidir. Bu kitap İhlas A.Ş. tarafından ofset yoluyla basılmıştır. Pezdevi, Ebü’l Münteha ve İmam-ı Matüridi tarafından yapılan şerhleri de meşhurdur.

3. El-Fıkh-ül-Ebsat: İmam-ı A’zam bu eserinde istita’at (insan gücü) hayır ve şer, kaza ve kader meselelerini açıklamaktadır.

4. Er-Risale li Osman Büsti: Eserde iman, küfür, irca ve va’id meseleleri açıklanmıştır.

5. Kitab-ül-Âlim vel-Müteallim: Bu eserde muhtelif meseleler hakkında Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için tertiplenmiş soru ve cevaplar vardır.

6. Vasiyyet-i Nukirru: Eserde Ehl-i sünnet vel-cemaatin hususiyetleri anlatılmakta, akaid ve farzların hudutları açıklanmaktadır. Bu vasiyetten başka oğlu Hammad’a ve talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı vasiyet olmak üzere on beş kadar vasiyetnamesi vardır.

7. Kaside-i Numaniyye.

8. El-Asl.

9. El-Müsned-lil-İmam-ı A’zam Ebi Hanife.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Azam, İslam Alimleri | Leave a Comment »

Sadakaları Gizleme

Posted by Site - Yönetici Aralık 29, 2012

Sadakaları Gizleme

Sadakaları Gizleme

Selef-i sâlihîn (daha önceleri yaşayan sâlih insanlar) sadakalarını insanların gözlerinden gizlemek için çok çalıştılar.

Kimi a’mâ olan fakirleri aradılar, onlara sadaka verdiler ki, kendisine sadaka veren kişinin kim olduğunu bilmesin diye…

Kimi fakir uyurken sadakasını onun elbisesine bağladılar.

Kimi de sadakalarını alsınlar diye fakirlerin geçtiği yollara bıraktılar. Bu şekilde riyâ’dan kurtulmaya çalıştılar.

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercumesi: 3/149.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

İmam-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri

Posted by Site - Yönetici Aralık 28, 2012

İmam-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri

Ehl-i sünnetin reisidir. Tabiinin büyüklerinden olup fıkhı Hammaddan öğrendi. İmam-ı Ca’fer-ı Sadık’ın sohbetinde kemale geldi. Fıkhın kurucusudur. Tasavvufta çok yüksek ve çok büyük bir veli idi. Derin ilmi, keskin zekası, aklı, zühdü, takvası, hilmi, salahı ve cömertliği yüzlerce kitaplara yazılıp anlatılmıştır. Talebesi pek çok olup, büyük mücahidler, âlimler yetiştirdi. Ehl-i sünnetin yüzde sekseni Hanefi mezhebindedir.

Asıl adı Numan’dır. 699 (H. 80) yılında Kufe’de doğdu. Babasının adı, Sabit’tir. Acemistan’ın (İran’ın) ileri gelenlerinden bir zatın soyundan olup, Farisoğullarındandır. Dedesi Zuta, İslam dinini kabul etmiş ve hazret-i Ali’ye ikramda bulunmuştu. İlim sahibi salih ve kıymetli bir zat olan babası Sabit, hazret-i Ali ile görüşmüş, kendisi, evladı ve zürriyeti için duasını almıştır.

İmam-ı A’zam, Kufe’de doğup büyüdü ve orada yetişti. Ailesinden çok üstün bir terbiye ve din bilgisi aldı. Küçük yaşta Kur’an-ı kerim’i ezberledi ve Arapçanın o zaman tasnif edilmekte olan sarf, nahiv, şiir ve edebiyatını öğrendi. Gençliğinin ilk yıllarında Eshab-ı kiramdan hicri 93 yılında vefat eden Enes bin Malik’i, hicri 87 senesinde vefat eden Abdullah bin Ebi Evfa’yı, hicri 85’te vefat eden Vasile bin Eska’ı, hicri 88’de vefat eden Sehl bin Saide’yi ve hicri 102’de en son Mekke’de vefat eden Ebu’t-Tufeyl Amir bin Vasile’yi görmüştür. Bunlardan hadis dinlemiştir.

O zaman Kufe, Irak’ın büyük şehirlerinden ve önemli ilim merkezlerindendi. Eski medeniyetlerin yatağı olan Irak’ta değişik dinlere ve sapık itikadlara mensup çeşitli kavimler yaşıyordu. Ayrıca itikadı bozuk olan Şia ve Mutezile burada ortaya çıkmış, çölde Hariciler türemişti. Diğer taraftan Eshab-ı kiramla görüşüp onlardan Ehl-i sünnet itikadını ve din bilgilerini nakleden Tabiinin büyükleri de orada bulunuyordu. Burada hükümet güçlerini ele geçirmek isteyen fırkalar arasında da çetin bir mücadele sürüp gidiyordu. İmam-ı A’zam böyle bir muhitte, ilk gençlik yıllarında babası gibi önce ticaretle meşgul olmaya başladı. Bir taraftan da sık sık âlimlerin meclisine gidip onları dinliyordu. Bu âlimler kargaşalıkları ve fitneleri ortadan kaldırmak için Ehl-i sünnet itikadını yayıyorlar ve sapık fırkalarla mücadele edip onların bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. Kufe genellikle bu tip münazaralara sahne oluyor, hatta bu münazaralar meclislerden, çarşıya pazara taşıyordu. Henüz çok genç yaşta olan İmam-ı A’zam da, ailesinden ve gittiği ilim meclislerinden aldığı din bilgileriyle bazan münazaralara katılıyor ve onun üstün kabiliyeti, keskin zekası, derin anlayışı ve çabuk kavrayışlılığı yüzünden okunuyordu. Daha ilme başlamadığı halde sapık fırkalara mensub olanlarla yaptığı münazaralarındaki ikna kabiliyeti ve üstün başarıları, zamanın büyük âlimlerinin dikkatini çekmişti. Onun bir cevher olduğunu anlayan âlimler, onu ilim öğrenmeye teşvik ettiler. O da bu tavsiyelere uyarak ilim öğrenmeğe başladı. İlim öğrenmeye başlayışını kendisi şöyle anlatır:

“Bir gün zamanın âlimlerinden Şabi’nin yanından geçiyordum, beni çağırdı ve bana; “Nereye devam ediyorsun?” dedi. Ben de; “Çarşıya, pazara!” dedim. “Maksadım o değil, ulemadan (âlimlerden) kimin dersine devam ediyorsun?” dedi. “Hiçbirinin dersinde devamlı bulunamıyorum.” dedim. “İlim ile uğraşmayı ve âlimler ile görüşmeyi sakın ihmal etme! Ben senin zeki, akıllı ve kabiliyetli bir genç olduğunu görüyorum.” dedi. Onun bu sözü bende iyi bir tesir bıraktı. Çarşıyı, pazarı bırakıp, ilim yolunu tuttum. Allahü teâlânın yardımı ile Şabi’nin sözünün bana çok faydası oldu.”

İmam-ı Şabi’nin tavsiyesinden sonra ilme sarılıp, ders halkalarına devam etmeye başladı. İmam-ı A’zam önce kelâm ilmini, iman ve itikadı ve münazara bilgilerini Şabi’den öğrendi. Kısa zamanda bu ilimlerde parmakla gösterilecek bir dereceye ulaştı. İmam-ı A’zam’ın talebesi Züfer bin Hüzeyl şöyle demiştir: “Hocam Ebu Hanife der ki: Önce kelâm ilmini öğrendim. Bu ilimde parmakla gösterilir bir dereceye ulaştım… Daha sonra Hammad bin Ebi Süleyman’ın ders halkasına katılarak fıkıh ilmine başladım…” Fıkıh ilmine nasıl başladığını talebesi Ebu Yusuf ve diğer talebelerinin bir sorusu üzerine şöyle anlatmıştır: “Bu, Allahü teâlânın tevfik ve inayeti iledir. O’na daima hamd olsun. Ben ilim öğrenmeye başladığım zaman bütün ilimleri göz önüne aldım. Her birini kısım kısım okudum. Neticesini ve faydalarını düşündüm… Sonra fıkıh ilmine baktım. Onda âlimlerle, fakihler ile bir arada bulunmak, onlar gibi ahlaklı olmak var. Aynı zamanda farzları işlemek, dinin icaplarını yerine getirmek, ibadet etmek de fıkhı bilmekledir. Dünya ve ahiret onunla kaim… İbadet etmek isteyen onsuz yapamaz. Fıkıh, ilimle ameldir.”

İmam-ı A’zam, fıkıh ilmini Hammad’dan öğrendi. Onun derslerini takip ederken huzurunda gayet edepli oturur, söylediği her şeyi ezberlerdi. Hocası talebelerini müzakere yoluyla yoklama yapınca, onun dersleri ezberlediğini görürdü ve benim yanımda ders halkasının başına Nu’mandan başka kimse oturmayacak derdi.

İmam-ı A’zam’ın hocası Hammad, fıkıh ilmini İbrahim Nehai’den, bu da Alkame’den, Alkame de Abdullah bin Mes’ud’dan, bu da Peygamberimizden öğrenmiştir. Hammad’ın derslerine yirmi sekiz yıl devam edip emsalsiz bir dereceye ulaştı, daha ders aldığı sırada fıkıhta tanınıp meşhur oldu. Bu hususta şöyle demiştir: “Ben, ilim ve fıkıh ocağında yetiştim. İlim erbabıyla beraber bulundum. Fıkıhta en değerli bir hocaya devam ettim.”

Hocası Hammad’ın dersine devam ettiği sırada sık sık Hicaz’a gidip Mekke ve Medine’de çoğu Tabiinden olan âlimler ile görüşür, onlardan hadis rivayeti dinler ve fıkıh müzakereleri yapardı. Ehl-i beytten Zeyd bin Ali’den, Muhammed Bakır’dan ilim öğrendi. Muhammed Bakır ona bakıp; “Ceddimin şeriatini bozanlar çoğaldığı zaman sen onu canlandıracaksın, sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın. Şaşıranları doğru yola çevireceksin. Allahü teâlâ yardımcın olacak!” buyurmuştur.

Tasavvuf bilgilerini Muhammed Bakır, ondan sonra da Silsile-i aliyyenin büyüklerinden olan Ca’fer-i Sadık hazretlerinden öğrendi. Yüksek makamlara kavuştu. Eshab-ı kiramdan İbn-i Abbas’ın ilmini, Mekke fakihi Ata bin Ebi Rebah’tan ve İkrime’den, hazret-i Ömer ve onun oğlu Abdullah’tan nakledilen ilimleri Abdullah bin Ömer’in azatlısı Nafi’den öğrendi. Böylece, Eshab-ı kiramdan İbn-i Mes’ud ve hazret-i Ali’den nakledilen ilimleri de buluşup görüştüğü Tabiinden öğrendi.

İmam-ı A’zam bir gün Halife Mansur’un yanına girdi. Orada bulunan İsa bin Musa, Mansur’a; “Bugün dünyanın en büyük âlimi bu zattır.” dedi. Halife Mansur; “Ey Nu’man, bu ilmi kimden aldın?” diye sorunca, o da şu cevabı verdi: “Hazret-i Ömer’den ilim alanlar vasıtasıyla hazret-i Ömer’den; hazret-i Ali’den ilim alanlar vasıtasıyla hazret-i Ali’den; Abdullah bin Mes’ud’dan ilim alanlar vasıtasıyla da Abdullah bin Mes’ud’dan aldım.” Bunun üzerine Halife Mansur; “Sen işini gayet sağlam tutmuşsun, ilmi asıl menbaından almışsın.” dedi.

İmam-ı A’zam, başta Eshab-ı kiramın büyüklerinin ilim silsilesinden olmak üzere dört bin kişiden ilim öğrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaşmıştır. Şöhreti her yere yayılıp zamanında bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, âlimler, üstün kimseler hatta Hıristiyanlar bile onu hep medhetmiş, övmüştür.

İmam-ı A’zamın hocası Hammad bin Ebi Süleyman vefat edince, hocasının talebeleri, arkadaşları ve halkın ileri gelenleri onun yerini dolduracak âlimin, ancak İmam-ı A’zamın olduğunu görerek, ısrarla hocasının yerine geçmesini istediler. “İlmin ölmesini istemem!” buyurup, ilim kürsüsüne oturdu. Hocası Hammad’ın yerine müftü oldu ve talebe yetiştirmeye başladı.

İmam-ı A’zam, hocası Hammad’ın yerine geçince, ilmi, vakarı, üstün tevazuu, takvası, tatlı sözleri ve güler yüzüyle herkes tarafından sevilen ve dini meselelerde insanların bütün müşkillerini çözen yegane müracaat kaynağı oldu. Irak, Horasan, Harezm, Türkistan, Tuharistan, Faris diyarı (İran), Hind, Yemen ve Arabistan’ın her tarafından kitleler halinde gelen talebeler, fetva isteyenler ve dinleyicilerle etrafı dolup taşıyordu.

İmam-ı A’zamın meclisinde halk tarafından sorulan suallerin cevaplandırılması ve talebeler için verilen muntazam dersler olmak üzere iki türlü müzakere yapılırdı. Hergün sabah namazını, camide kılıp öğleye kadar sorulan sualleri cevaplandırır, fetva verirdi. Öğleden önce kaylule (öğle vakti bir miktar uyuma) yapıp, öğle namazından sonra yatsıya kadar talebelere ders verirdi. Yatsıdan sonra evine gidip biraz dinlenir, sonra tekrar camiye gelip sabaha kadar ibadet ederdi. Sorulan suallere cevap vermeden önce, mesele aleni (açık) olarak müzakere edilir, talebeleri suali cevaplandırmaya çalışırdı. Meselenin müzakeresi bittikten sonra, kendisi yeniden ele alıp gerekli düzeltmeleri yapar ve konuyu iyice izah ve tasvir ettikten sonra cevaplandırırdı. Cevapları verildikten sonra da fetvayı bizzat söylemek suretiyle ve anlaşılır ifadelerle talebelerine yazdırırdı. Bu yazılar daha sonra fıkıh kaideleri haline gelmiştir. Dini bir mesele cevaplandırılıp halledilince şükür için tekbir getirirlerdi. Bu esnada Kufe mescidi tekbir sadalarıyla inlerdi.

Talebelerine verdiği muntazam dersleri ise çok mükemmel bir usul ile yürütürdü. Bir taraftan fıkhın eski hadiselere ait bilinen hükümleri takrir edilir (anlatılır) ve müzakere yapılır, diğer taraftan yeni hadiselere ait hükümler bulunurdu. Geçmiş ve yaşanmakta olan hadiselerin hükümleri takrir edilirken, bunlara benzeyen veya aynı cinsten olup da gelecekte vuku bulabilecek hadiselere ait hükümler de araştırılıp bulunurdu. Dolayısıyla İmam-ı A’zamın derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan halin meselelerinden başka, geleceğe ait meselelere geçilmiş ve fıkhın külli (genel) kaideleri tesbit edilmiştir.

İmam-ı A’zam hazretlerinin ders halkasında çözülen fiili ve nazari fıkhi meseleleri yarım milyona ulaşmıştır. Bunların içinde, fıkıh ilminin anlaşılmasına yarayan sarf, nahiv ve hesaba (fen ilimlerine) ait öyle ince meseleler de vardır ki, onların meydana çıkarılması ve çözülmesinde Arap dilinin ve cebir ilminin mütehassısları dahi aciz kalmışlar, hayranlıklarını ifade etmişlerdir. Çözülen fıkhi meseleler cinslerine göre kısımlara (kitaplara), kısımlar da nevilerine göre bab ve fasıllara ayrılmıştır. Başta taharet bahsiyle ibadetler, münakehat, muamelat, hudud (had cezaları), ukubat, sulh, cihad ve devletler hukuku, feraiz, yani miras hukuku olmak üzere sıralanarak fıkıh düzenlenmiştir.

Böylece İmam-ı A’zam, fıkıh ilmini ilk defa kollara ayırıp her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış, usuller koymuş, Feraiz ve Şurut kitaplarını yazmıştır. Ayrıca Eshab-ı kiramın, Peygamberimizden naklen bildirdiği iman, itikad bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirdi. İlm-i Kelâm, yani iman bilgileri mütehassısları yetiştirdi. İmam-ı Matüridi ondan gelen kelâm bilgilerini kitaplara yazdı. Yetiştirdiği talebelerin sayısı dört bine ulaşmış olup, bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice yükselmiş, içlerinden kırk kadarı ictihad derecesine çıkmıştır. Bazı müellifler onun derslerinde yetişen talebelerinin isim ve künyelerini, mensub oldukları şehirlerini tesbit edip, yazmışlardır.

İmam-ı A’zam ticaretle de uğraşırdı. Talebelerinin ihtiyaçlarını kendi kazancından karşılardı. Talebelerine son derece şefkatli davranır, onların ilimde iyi yetişmeleri için büyük titizlik gösterirdi. Talebelerini o kadar mükemmel yetiştirmişti ki, başkalarının uzun zamanda buldukları hükümleri onlar kısa zamanda bulurdu. Onun ders usulünü ve talebelerini görmek için gelen, aralarında Tabiinin büyüklerinin de bulunduğu ilmi bir heyet onların bu üstünlüğünü, başarısını görerek büyük bir memnuniyetle ayrılmışlardır. Talebelerine; “Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün tesellisisiniz.” buyururdu.

Emevilerin son zamanlarında Emevi valisi, İmam-ı A’zama devlet idaresinde bir vazife vermek isteyerek bu hususta zorlamıştır. Fakat İmam-ı A’zam bir takım sebeplerden dolayı bu vazifeyi asla kabul edemeyeceğini bildirmiştir. Bunun üzerine hapsedilerek işkence yapıldı. Daha sonra serbest bırakılınca, hicri 130 (M. 747) yılında Mekke’ye gidip orada altı yıl kadar kaldı. Mekke’de de talebelere ders ve fetva vererek ilmi mütalaalar yaptı. Daha sonra Abbasilerin bir devlet haline gelip kuvvetlenmesinden sonra Kufe’ye döndü. Buradaki derslerine ömrünün son yıllarına kadar devam etti. Otuz yıllık müddet içinde verdiği derslerinde yetişen talebelerinin herbiri o zaman çok genişlemiş olan İslam dünyasının her tarafına yayılarak müftilik, müderrislik, kadılık gibi çeşitli vazifelerle büyük hizmetler yapmak suretiyle Peygamberimizin bildirdiği yol olan Ehl-i sünnet itikadını ve fıkıh ilmini her tarafa yaydılar ve bu hususta kıymetli kitaplar yazdılar. İnsanlara doğru yolu gösterip saadete kavuşturdular. Bu hizmeti kendilerinden sonraki asırlara da aksettirdiler.

Başta gelen talebeleri; İmam-ı Ebu Yusuf ismiyle meşhur Yakub bin İbrahim, Muhammed Şeybani, Züfer bin Hüzeyl, Hasan bin Ziyad, oğlu Hammad, Davud-i Tai, Esad bin Amr, Afiyat bin Yezid el-Advi, Kasım bin Ma’an, Ali bin Müshir, Hibban bin Ali gibi yüzlerce âlimlerdir.
İmam-ı A’zam hazretleri, fıkhı; “Leh ve aleyhte olanı bilmek, tanımak” diye tarif etmiştir. Bu tarife göre fıkhı tesbit etmek için, Edille-i şer’iyyeye başvururdu. Bunlar Kitap, yani Kur’an-ı kerim, Sünnet (Peygamber efendimizin sözleri, fiilleri ve takrirleri), İcma-ı Ümmet (Eshab-ı kiramın bir mesele hakkındaki sözbirliği) ve Kıyas-ı Fukaha (hükmü verilmiş meselelere benzeterek bir başka meseleyi hükme bağlamak)dır.

İmam-ı A’zam herhangi bir fıkıh mevzuunun işlenmesi veya fetvasının takrir edilmesi, yahut da cevabı bulunmak üzere mevzu (konu) edildiğinde, sırasıyla bu dört kaynağa baş vururdu. Önce Kur’an-ı kerime bakar, hükmü aranan meselenin işaret yoluyla, iktiza yoluyla, ibare yoluyla veya delalet yoluyla cevabı varsa meseleyi ona göre çözerdi. Meselenin halli için Kur’an-ı kerimde delil bulunmazsa Sünnete, burada da bulamazsa İcma-ı Ümmete bakardı. Bu kaynaklarda bulursa meseleyi çözerdi, hükmünü bildirirdi. Şayet sırasıyla bu üç kaynakta bulamazsa, o zaman Kıyasa başvurur ve kendisine mahsus olan istihsan kaidesiyle hüküm verir ve meseleyi çözerdi.

İşte İmam-ı A’zam Ebu Hanife; en mükemmel usullerle yaptığı uzun çalışmaları ve ictihadı neticesinde çözdüğü ve tedvin ettiği fıkıh (hukuk) bilgileri ile Müslümanların ibadetlerinde ve diğer işlerinde İslamiyete doğru bir şekilde uymak için takip edecekleri bir yolu gösterdi ve bu yola “Hanefi Mezhebi”denildi.

İmam-ı Şafii şöyle buyurmuştur: “Bütün Müslümanlar İmam-ı A’zamın ev halkı, çoluk çocuğu gibidir.” (Yani, bir adam çoluk çocuğunun nafakasını kazandığı gibi İmam-ı A’zam da insanların işlerinde muhtaç oldukları din bilgilerini meydana çıkarmayı kendi üzerine almış, herkesi kolaylığa ve rahata kavuşturup güç bir işten kurtarmıştır).

.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Azam | Leave a Comment »

Riyakârların Hesabı ve Hesap için ilk çağırılacak kişiler….

Posted by Site - Yönetici Aralık 28, 2012

Riyakârların Hesabı ve Hesap için ilk çağırılacak kişiler

Riyakârların Hesabı ve Hesap için ilk çağırılacak kişiler….

Muhakkak ki Allâhü Teâlâ ve tebâreke hazretleri, hüküm vermek için kullarının arasına azamet ve kudretiyle inecektir. Tüm ümmetler, diz çökmüş haldedirler. Hesap için ilk çağırılacak kişiler şunlar:

1. Kur’ân-ı Kerîm’i toplayan (ezberleyen) kişi,

2. Allah yolunda ölen kişi,

3. Çok mâl (servet) sahibi zengin.

Allâhü Teâlâ hazreteri, Kur’ân-ı Kerîmi ezbere toplamış olan kimseye (Kur’ân-ı Kerîm’i okuyana:)

-“Peygamberime indirdiğim kitabı sana öğretmedim mi?” diye buyurur. 0:

-“Evet! Ya Rabbiî” der. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu:

-“Öğrendiğinle ne amel ettin?” diye sordu. 0:

-“(Yâ   Rabbiî)   Gece ve gündüz hiç durmaksızın tüm vakitlerde (Kur’ân-ı Kerîm’i) okuyup, durdum.

Allâhü Teâlâ hazretleri:

-“Sen yalan söylüyorsun” diyecektir. Melekler de:

-“Sen yalan söylüyürsun,” diyecektir. Allâhü Teâlâ hazretleri:

-“Sen, “insanlar ne güzel okuyor,” diye okudun. İnsanlar da bunu sana söylediler.

Mal sahibi getirilir. Allâhü Teâlâ hazretleri, ona:

-“Senin imkanlarını genişletip seni hiç kimseye muhtaç olmayacak hale getirmedim mi?” diye soracaktır. 0:

-“Evet! Ya Rabbi, bana ihsanda bulundun, geniş bir rızık verdin,” der. Allâhü Teâlâ hazretleri:

-“Verdiğim, mal, mülk ve zenginlik ile ne yaptın?” diye soracaktır. 0:

-“Senin verdiğin mal ile sıla-i rahim yaptım, (yakın akrabaları gözettim) ve (dul, yetim ve fakirlere) tasaddukta bulundum,“der.

Allâhü Teâlâ hazretleri, ona:

-“Sen yalan söylüyorsun.” der. Melekler de ona:

-“Sen yalan söylüyorsun,” derler. Allâhü Teâlâ hazretleri ona:

-“Sen bu iyilikleri benim rızâm için yapmadın. Halk sanane cömert   adamdır”   desinler,   diye  yaptın.   Dünyada   bu   sana söylenildi.

Sonra Allah yolunda öldürülen kişi getirilir. Allâhü Teâlâ hazretleri ona sordu:

-“Niçin öldürüldün?” O:

-“Ya Rabbi! Senin yolunda cihâd etmekle emrolundum. Ben de gitim, savaştım ve senin yolunda öldürüldüm,” diyecektir.

Allâhü Teâlâ hazretleri ona:

-“Sen yalan söylüyorsun!” der. Melekler de ona:

-“Sen yalan söylüyorsun!“derler.

Allâhü Teâlâ hazretleri ona:

-“Sen insanlara senin için,falanca kişi ne cesur ve atılgan adamdır,desinler, diye savaştın. Dünyada bu sana söylenildi.

Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:

-“İşte bu üç kişi, kıyamet gününde Allah’ın kendileriyle cehennem ateşini tutuşturacağı yaratıklardır. [Tirmizi: 2304.]

Sa’dî buyurdu:

Tarikat budur ki, Ehlüllah iyi işler yapar, salih ameller için koşar, noksanlarını görür, hatalarına bakarlardı. Güzel amelleriyle asla mağrur olmadılar…


Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercumesi : 3/150.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

İbretlik Bir Ömür – Ömer bin Abdulaziz Hazretleri Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Aralık 27, 2012

Ömer bin Abdulaziz Hazretleri,İbretlik Bir Ömür  –   Ömer bin Abdulaziz Hazretleri Kimdir

İbretlik Bir Ömür  –   Ömer bin Abdulaziz Hazretleri Kimdir ?

Ömer bin Abdulaziz hazretleri; İslamın adalet ve takvası ile meşhur valilerinden. Emevî halifelerinin sekizincisi. Mısır valisi Abdulaziz bin Mervân’ın oğludur. Annesi Hazret-i Ömer’in oğlu Asımın kızıdır. 679 (H. 60) senesinde Medine’de doğdu.

İlk tahsilini Mısır’da yaptı. Tahsilde tekâmül etmesi için Medineye gönderildi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Cafer Tayyar, Sâid bin Müseyyib ve başka değerli âlimlerden ilim öğrendi. Amcası halife Abdülmelik’in kızı Fatıma İle evlendi. Ömer bin Abdulaziz çok nimet ve servete sahipti. Devrin en büyük zenginlerinin arasında bulunuyordu. Cömertliğinden bütün servetini ilim talebesi, âlim ve fakirlere dağıtıyordu.

Halife onu 706 senesinde Harameyin (Mekke ve Medine) valiliğine tayin etti. Adaletle valilik yaptı. Şöhreti etrafa yayıldı. Pekçok kimse memleketini  terkedip, hicâz’a yerleşti. Mescid-i Nebevi`yi genişletti. Kazı çalışmaları sırasında Hazret Ömer (r.a.)in mübarek ayakları göründü. Hiç çürümemişti. Ömer bin Abdulaziz, İslamın âdil halifesi Hazreti Ömerin mübarek ayaklarını ziyaret etme şerefine nail oldu. Süleyman bin Abdülmelik’in iki oğlu olmasına rağmen, yerine yeğeni Ömer bin Abdülaziz’i halife tayin etti. Kendisi kabul etmek istemedi. Kaçındı. Ama Emirler onun halifeliğine biat ettiler. 717 senesinde Halife oldu. Halife olduğu zaman eşi Fatimayı yanına çağırdı ona; “Eğer benimle birlikte olmak istiyorsan ziynet ve mücevherlerini beytül-mâle (hazineye) bırak. Zira onlar senin yanında iken ben seninle beraber olamam” dedi. Eşi bütün ziynetini dağıttığı gibi, kendisi de elli bin altını vardı hepsini dağıttı.

Dört büyük halifenin yolundan ayrılmadı. Müslim ve gayri müslim bütün vatandaşlarına iyi ve âdil davrandı. Hasan Basrî hazretleri gibi devrin âlimlerine mektuplar gönderip, idarede kendisine yardımcı olmalarını ve idare hakkında istişarede bulunmak istediğini yazdı. “Ehl-i Beyte” dil uzatmalara son verdi. Ömer bin Abdülazîz’İn döneminde toplumda sevgi ve saygı hakim olduğu gibi halkın kültür seviyesi de yükseldi. Halk ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerde; “Bu gece ne okudun? Kur’ân-ı Kerim’den kaç ayet ezberledin? Bu ay kaç gün nafile oruç tuttun? İlim’de hangi meseleleri öğrendin? Bu ay Resûlüllah’ı kaç kere rüyanda gördün?” gibi sözler söylenmeye başlandı. Malatya rumlardan yüzbin esir karşılığında satın alındı. Afrikada bütün Berberîler onun zamanında müslüman oldu. İslam ordusu Fransaya girdi, Narbonne ele geçirildi. Kendisini çekemeyenler tarafından, 720 (H. 101) senesinde zehirlenerek şehid edildi. Yaralı halde iken kayın biraderi Mesleme ibnî Abdülmelik ziyaretine geldi. Üstündeki elbisesini beğenmemiş olmalı ki, kız kardeşi Fatımaya: –Emir’üi-Mü’minin gömleğini değiştirin. Bunu yıkayın yenisini giydirin” dedi. Bir kaç gün sonra hasta ziyaretine geldiği zaman Halife’yi o elbiseyle gördü. Hem de elbisesi biraz daha kirlenmişti. Kız kardeşine;

-“Ben size gömleği yıkayınız, demedim mi?” diye kızınca, kız kardeşi ağlamaklı bir sesle;

Vallahi başka gömleği yok ki, onu giydirelim de, bunu yıkayalım.” diye cevap verdi.

Ölümüne Müslümanlar kadar gayri müslimler de üzüldü. Cenazesinin arkasından ağlayan bir rahibe sordular:

Halife senin dininden değildi. Neden ağlıyorsun?” Rahip: -“Ben şunun için ağlıyorum. Yeryüzünde bir güneş vardı. Şimdi battı.Ömer bin Abdulaziz hazretlerinin iki buçuk sene bile sürmeyen hükümeti, idare ve halifeliği   sonunda   Müslümanlar   tam   25   sene   zekât   verebilecekleri   fakir bulamadılar.

Kaynak : Ruhu`lBeyan Tefsiri Tercumesi: 3/128-130.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

İmam-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri`nin Yaşadığı devrin özellikleri

Posted by Site - Yönetici Aralık 26, 2012

imami azam,

İmam-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri`nin Yaşadığı devrin özellikleri

İmam-ı A’zamın yaşadığı devir, Emeviler ve Abbasiler zamanına isabet etmektedir. Ömrünün elli iki yılını Emeviler, on sekiz yılını da Abbasiler devrinde geçirdi. Emevi devletinin son bulup, Abbasi devletinin kuruluşuna ve bu arada vuku bulan çeşitli hadiselere şahit oldu. Bütün hadiseler içerisinde İmam-ı A’zam, bir taraftan dini öğrendi ve öğretti. Diğer taraftan da, Ehl-i sünnet itikadında olan insanları, imandan ayırmaya çalışan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen dinsizlerle ve sapık fırkalarla mücadele etti. Bunların başında Şii, Harici, Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi. Bu fırkaların her biri ile yaptığı münazaralarda onları kesin delillerle susturuyordu. Hatta ders verdiği sırada bile, ellerinde kılıçlarıyla yanına girip münazara edenler, aldıkları ikna edici cevaplar karşısında, ya doğru yola giriyorlar veya verecek cevap bulamayınca perişan bir halde çekip gidiyorlardı.

Şahsiyeti ve büyüklüğü

İmam-ı A’zam, Allahü teâlânın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara İslamiyeti dosdoğru şekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. Onun kitaplarına, ders halkasına ve fetvalarına herhangi bir siyasi düşünce ve güç, nefsani arzu ve menfaat, şahsi dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar asla girmemiştir.

İmam-ı A’zam Ebu Hanife nefsine tam olarak hakimdi. Lüzumsuz şeylerle asla uğraşmazdı. Ancak kendisi gibi büyük İslam âlimlerinde görülen heybet, vakar ve ahlak-ı hamide (yüksek İslam ahlakı) ile her halükarda insanların kurtuluşu için çırpınırdı. Muarızlarına bile sabır, güler yüz, tatlılık ve sükunetle davranır, asla heyecan ve telaşa kapılmazdı. Keskin ve derin bir firaset sahibiydi. Bu haliyle insanların içlerinde gizledikleri şeylere nüfuz eder ve olayların sonuçlarını sezerdi.

Ayrıca kuvvetli şahsiyeti, keskin zekası, üstün aklı, engin ilmi, heybeti, geniş muhakemesi, muhabbeti ve cazibesi ile karşılaştığı herkese tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karşısına çıkan ve uzun tetkiki gerektiren bazı meseleleri, derin bir mütalaadan sonra, böyle olmayanları ise anında ve olayın açık misalleriyle cevaplandırırdı. En inatçı ve peşin hükümlü muarızlarını bile, en kolay bir yoldan cevaplandırarak ikna ederdi. Bu hususta hayret verici sayısız menkıbeleri meşhurdur. Aşağıda bunlardan birkaçını arzedeceğiz.

Hasılı İmam-ı A’zam Ebu Hanife, İslamiyetin, Müslümanlardan doğru bir itikad (Ehl-i sünnet itikadı), doğru bir amel ve güzel bir ahlak istediğini bildirmiş, ömrü boyunca bu kurtuluş yolunu anlatmıştır. Vefatından sonra da yetiştirdiği talebeleri ve kitapları asırlar boyunca gelen bütün Müslümanlara ışık tutmuş ve rehber olmuştur.

İmam-ı A’zam, İslam dinine yaptığı bütün bu hizmetleriyle İslamiyeti iman, amel ve ahlak esasları olarak bir bütün halinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslam dinini yıkabilmek ümidine kapılanları hüsrana uğratmış, önce itikadda birlik ve beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde Allahü teâlânın rızasına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve şeklini tesbit etmiştir. Böylece, ikinci hicri asrın müceddidi (dinin yeniden yayıcısı) ünvanını almıştır.

Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte; İman, Süreyya yıldızına çıksa, Faris oğullarından biri elbette alıp getirir.buyruldu. İslam âlimleri, bu hadis-i şerifin İmam-ı A’zam hakkında olduğunu bildirmiştir. Yine Buhari ve Müslim’de bildirilen bir hadis-i şerifte; İnsanların en hayırlısı, benim asrımda bulunan Müslümanlardır (yani Eshab-ı kiramdır). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yani Tabiindir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir (yani Tebe-i tabiindir).” buyruldu. İmam-ı A’zam da, bu hadis-i şerifle müjdelenen Tabiinden ve onların da en üstünlerinden biridir. Hayrat-ul-Hisan, Mevdu’at-ül-Ulum ve Dürr-ül-Muhtar da yazılı olan hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Adem (aleyhisselam) benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Nu’man, künyesi Ebu Hanife’dir. O, ümmetimin ışığıdır.)

(Peygamberler benimle öğündükleri gibi ben de Ebu Hanife ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni sevmemiş olur.)

(Ümmetimden biri, şeriatimi canlandırır. Bid’atleri öldürür. Adı Nu’man bin Sabit’tir.)

(Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebu Hanife zamanının en yükseğidir.)

Hazret-i Ali de; “Size bu Kufe şehrinde bulunan, Ebu Hanife adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktır. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır. Nitekim Şiiler de, Ebu Bekir ve Ömer için helak olacaklardır.” buyurdu.

İmam-ı A’zamın zamanında ve sonraki asırlarda yaşayan İslam âlimleri hep onu medh etmişler, büyüklüğünü bildirmişlerdir. Abdullah ibni Mübarek anlatır:

Ebu Hanife, İmam-ı Malik’in yanına geldiğinde İmam-ı Malik ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi. O gittikten sonra yanındakilere: “Bu zatı tanıyor musunuz? Bu zat, Ebu Hanife Nu’man bin Sabit’tir. Eğer şu ağaç direk altındır dese, isbat eder.” dedi.

Yine Abdullah ibni Mübarek der ki: “Hasan bin Ammare’yi Ebu Hanife ile birlikte gördüm. Ebu Hanife’ye şöyle diyordu: “Allahü teâlâya yemin ederim ki fıkıhta senden iyi konuşanı, senden sabırlısını ve senden hazır cevap olanını görmedim. Elbette sen fıkıhta söz söyleyenlerin efendisi ve reisisin. Senin hakkında kötü söyleyen sana hased edenler, seni çekemeyenlerdir.”

Veki’ der ki:

“Allahü teâlâya yemin ederim ki, Hazret-i İmam çok emin idi. Yine Allahü teâlâya yemin ederim ki Allahü teâlâ onun kalbine azamet ve celaleti ile tecelli eylemişti, Allahü teâlânın rızasını her şeye tercih ederdi.

Yahya bin Kettan der ki :

“Onu görünce Allahü teâlâdan korktuğunu anladım.”

Ebu Ahvas der ki :

“Eğer kendisine üç güne kadar öleceği bildirilse, yapmakta olduğu amelden, ibadetten daha fazlasını yapması imkansızdı, çünkü her zaman yapılabilecek ibadetin çoğunu yapardı.”

Nasr ibni Muhammed, anlatır: Hazret-i İmamın bir müddet fetva vermesi yasaklanmıştı. O zaman oğlu Hammad gelip bazı su­aller sordu, Hazret-i imam cevap vermedi. Hammad dedi ki: (Babacığım şimdi seni kimse görmü­yor, cevap verseniz ne lazım gelir?) Buyurdu ki: (Korkarım ki «Sultan hiç fetva verdin mi?» diye sorduğu zaman, ben de vermedim diyemem, yani yalan söyleyemem.)

Abdulah İbni Mübarek, Süfyan-ı Sevri’ye sordu:

“Ebu Hanife’yi gıybet edilmekten uzaklaştıran nedir, düşmanları bile onu gıybet etmiyor…” Buyurdu ki: “Yemin ederim ki, o bir kimsenin, hasenatını gidermekten daha akıllıdır.” (Yani o kadar akıllıydı ki, başkalarının onu gıybet edip sevaplarını vermeleri, için, herkesi idare ederdi.)

Şerik der ki :

“O çok susar, az konuşurdu. Aklı, idraki ilmi çok idi. Az münakaşa eder ve az konuşurdu.”

Bekir İbni Ma’ruf der ki:

“Bu ümmetin içinde sireti, Ebu Hanife’den güzel olan bir kimse görmedim.”

(Siret, ahlak ve kalb güzelliği demektir.)

Fudayl, der ki:

“Ebu Hanife, faziletin çokluğu, konuşmasının azlığı, ilme ve ilim sahiblerine hizmeti ile tanınır.”

Hasen İbni Salih der ki:

“Ebu Hanife, kuvvetli vera sahibi ve haramlardan çok uzak idi. Şüpheli olur diye, helalların fazlasından kaçınırdı. Kendini ve ilmini koruma hususundan daha kuvvetli âlim görmedim. Vefatına kadar ömrü mücadele ile geçdi.”

Yezid ibni Harun der ki:

“Bin âlimin huzurunda bulunup hepsinden ilim topladım. Bunların içinde, vera sahibi ve dilini çok koruyan Ebu Hanifeden başkasını görmedim.”

Hafas der ki:

“Otuz sene Ebu Hanifenin sohbetinde bulundum. Aleni yapmadığı bir şeyi, gizli de yapdığını görmedim. Şüphelendiği bir şey, malının hepsi bile olsa yanında saklamaz, elinden çıkarırdı.”

Harun Reşid, Ebu Yusuf’a Hazret-i İmamın ahlakını sordu. Ebu Yusuf şöyle anlattı:

(Haramdan nefret eder, çok sakınırdı Dinde bilmediği şeyi söylemezdi. Allahü teâlâya itaat ve ibadet etmeği ve ona isyan etmemeği çok severdi. Dünyayı sevenlerden, dünyaya düşkün olanlardan uzak idi. Az konuşur, çok düşünürdü. Eğer bir soru sorulsa ve cevabını bilse, söyler ve daima doğruyu söylerdi. Eğer bunun gayrisi bir mesele olsa, hak üzere kıyas edip, ona tabi olur. Bunda dinini çok kayırırdı. İlim ve malını Allah yolunda dağıtırdı. İnsanlardan hiç kimseye ihtiyacı yoktu, O yalnız Allahü teâlânın rahmetine kavuşmağı ve rızasını kazanmağı düşünürdü. Hiç kimseye tama’ etmez. Gıybet etmekden çok uzak idi. Bir kimseyi hayırdan, iyilikten başka şey ile anmazdı.)

Harun Reşid, bunları dinledikten sonra dedi ki:

(Bu saydıkların salihlerin, evliyanın ahlakıdır.)

Hasen bin Ziyad der ki:

“Yeminle söylüyorum. Takvası o kadar fazla idi ki, valilerden ve halifeden hediye kabul etmezdi.”

Halife Mensur, kendisine otuz bin akça gönderdi. Halifeye dedi ki, (Ey Emir-ül-mü’minin, ben Bağdadda misafir gibiyim. Yanımda insanlara verilecek çok emanetler vardır. Bunları saklıyacak yerim yoktur. Bunları Beyt-ül malda saklasalar iyi olur.) Halife kabul etti. Hazret-i imam vefat edince, Beyt-ül maldaki insanlara verilecek emanetleri çıkardılar. O paralar orada idi. Mensur bunları görünce, (Ebu Hanife bize bir oyun oynadı, anlıyamadık.) dedi.

Hafız Muhammed ibni Meymun der ki:

“Ebu Hanife’nin zamanında ondan arif ve fakih yoktu. Yemin ederim ki, onun mübarek ağzından bir söz duymağa yüz bin dinar (altın) veririm.”

İbn-i Üyeyne;

“Onun eşini ve benzerini gözüm görmedi, fıkıh bilgisi Kufe’de Ebu Hanife’nin talebesindedir.” demiştir.

Davud-i Tai’nin yanında Ebu Hanife hazretlerinden konuşuldu. Buyurdu ki: “O bir yıldızdır. Karanlıkta kalanlar onunla yol bulur, hidayete kavuşur.”

Hafız Abdülaziz ibni Revvad der ki: “Ebu Hanife’yi seven, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebindedir. Ona buğz eden, kötüleyen bid’at sahibidir. Ebu Hanife bizimle insanlar arasında miyardır (ölçüdür). Onu sevenin, ona yüzünü dönenin Ehl-i sünnet olduğunu; buğz edenin bid’at sahibi olduğunu anlarız.”

İbrahim bin Muaviye-i Darir der ki: “Ebu Hanife’yi sevmek sünnetin tamamındandır. Ebu Hanife adaleti gözetir, insafla konuşur, ilmin yollarını insanlara beyan eder ve herkesin müşkillerini çözerdi.”

Hakikate varmış evliyanın büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsteri; “Eğer Musa ve İsa aleyhimesselamın kavimlerinde Ebu Hanife hazretleri gibi âlimler bulunsaydı, bunlar doğru yoldan ayrılıp, dinlerini bozmazlardı.” buyurmuştur.

İmam-ı Şafii; “Ben İmam-ı A’zam Ebu Hanife’den daha büyük fıkıh âlimi bilmem. Fıkıh öğrenmek isteyen onun talebesinin ilim meclisinde otursun, onlara hizmet etsin.” buyurmuştur.

Ahmed ibni Hanbel; “İmam-ı A’zam, vera (haramlara düşme korkusuyla şüphelilerden sakınan) ve zühd (dünyaya düşkün olmayan), isar (cömertlik) sahibiydi. Ahirete olan arzusunun çokluğunu kimse anlayacak derecede değildi.” buyurmuştur.

İmam-ı Malike; “İmam-ı A’zamdan bahsederken onu diğerlerinden daha çok medh ediyorsunuz?” dediklerinde; “Evet öyledir. Çünkü, insanlara ilmi ile faydalı olmakta, onun derecesi diğerleri ile mukayese edilemez. Bunun için ismi geçince, insanlar ona dua etsinler, diye hep meth ederim.” buyurmuştur.

İmam-ı Gazali; “İmam-ı A’zam Ebu Hanife çok ibadet ederdi. Kuvvetli zühd sahibiydi. Marifeti tam bir arif idi. Takva sahibi olup, Allahü teâlâdan çok korkardı. Daima Allahü teâlânın rızasında bulunmayı isterdi.” buyurmuştur.

Yahya bin Muaz-ı Razi anlatır: Peygamber efendimizi rüyada gördüm ve; “Ya Resulallah, seni nerede arayayım?” dedim. Cevabında; Beni, Ebu Hanife’nin ilminde ara.” buyurdu.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyurur ki: “İmam-ı A’zam, abdestin edeplerinden bir edebi terk ettiği için kırk senelik namazını kaza etmiştir. Ebu Hanife takva sahibi, sünnete uymakta ictihad ve istinbatta (şer’i delillerden hüküm çıkarmakta) öyle bir dereceye kavuşmuştur ki, diğerleri bunu anlamaktan acizdirler. İmam-ı A’zam, hadis-i şerifleri ve Eshab-ı kiramın sözünü kendi reyine (ictihadına tercih) ederdi.” İmam-ı Rabbani hazretleri Mebde’ ve Mead risalesinde de şöyle buyurur: “Derecesinin yüksekliğini ve kıymetini anlatmaktan aciz olduğumuz o büyük imamın şanından ne yazayım! Müctehidlerin en vera sahibiydi. En müttekisi (Allah’tan korkarak haramdan çok sakınanı) o idi. Şafii’den de, Malik’ten de, İbn-i Hanbel’den de her bakımdan üstündü.”

Yine İmam-ı Rabbani ve Muhammed Parisa hazretleri buyurdular ki: “İsa aleyhisselam gibi ülülazm bir peygamber gökten inip İslam diniyle amel edince ve ictihad buyurunca, ictihadı İmam-ı A’zamın ictihadına uygun olacaktır. Bu da İmam-ı A’zamın büyüklüğünü, ictihadının doğruluğunu gösteren en büyük şahittir”.

Feridüddin-i Attar hazretleri İmam-ı A’zamı şöyle anlatır;

“Şeriatın ve milletin ışığı, din ve devletin mumu, hakikatler menbaı, manevi cevherler ve ince bilgiler denizi, arif, âlim, sofi, cihanın imamı, methi bütün dillerde dolaşan, her mil­letin makbulü olanı ben nasıl anlatabilirim? Onun riyazet ve mücahedeleri, onun halvet ve müşahedelerinin sonu yoktur. Firasette, siya­sette, akıllılıkta ve zekilikte bir tane idi. Mü­rüvvet ve fütüvvette bir hilkat garibesi idi. Cihanın kerimi, zamanın en cömerdi, devri­nin efdali ve vaktinin en âlimi idi. En yüksek derece ve eşsiz mertebede idi. Hazret-i İmamı-ı Ebu Hanife Kufi’nin şemaili, vasıfları Tevrat’ ta, yazılı idi.”

(Riyazet: nefsin istediklerini yapmamak­tır, (Mücahede: ise nefsin istemediklerini yapmaktır.)

Son asrın, zahir ve batın (kalp) ilimlerinde kamil, dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyurdu ki: “İmam-ı A’zam, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed de, Abdülkadir Geylani gibi büyük evliya idiler. Fakat âlimler kendi aralarında iş bölümü yapmışlardır. Yani herbiri zamanında neyi bildirmek icap ettiyse onu bildirmişlerdir. İmam-ı A’zam zamanında fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fıkıh üzerinde durdu. Tasavvuf hususunda pek konuşmadı. Yoksa Ebu Hanife nübüvvet ve vilayet yollarının kendisinde toplandığı, Ca’fer-i Sadık hazretlerinin huzurunda iki sene bulunup öyle feyz, nur ve varidat-ı ilahiyyeye kavuşmuştur ki, bu büyük istifadesini; “O iki sene olmasaydı, Nu’man helak olurdu!” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i zehebin en büyük halkasından olan Ca’fer-i Sadık’tan tasavvufu alıp, vilayetin (evliyalığın) en son makamına kavuşmuştur. Çünkü Ebu Hanife, Peygamber efendimizin varisidir. Hadis-i şerifte; Âlimler peygamberlerin varisleridir. buyuruldu. Varis, her hususta veraset sahibi olduğundan, zahiri ve batıni ilimlerde Peygamber efendimizin varisi olmuş olur. O halde her iki ilimde de kemaldeydi.”

İslam âlimleri, İmam-ı A’zamı bir ağacın gövdesine, diğer âlim ve evliyayı da bu ağacın dallarına benzetmişler, O’nun her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir veya birkaç bakımdan büyük kemalata (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmişlerdir.

İslam dünyasında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden odur. Din bilgilerini kelâm, fıkıh, tefsir, hadis, vs. isimleri altında ayırarak bu ilimlere ait kaideleri tesbit etti. Böylece O’nun asrında zuhur eden eski Yunan felsefesine ait kitapların tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazılı bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına karıştırılmasını ve İslam dinine bid’atlerin sokulması tehlikesini bertaraf etti. İmam-ı A’zamdan önce İslamiyetin ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü ilk asırlarda yaşıyan salih ve temiz Müslümanların ilimleri başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükemmeldi. İlk yıllarda ilimlerin kağıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber, İslam âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde ve Müslümanların günlük hayatlarında kendiliğinden vücud bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. En mühim olan iman (itikad), ibadet ve ahlak bilgileriydi. Bu bilgilere Yunan felsefesi, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hint inançları, Mecusilik ve benzeri bozuk yolların İslamiyeti içten yıkmak isteyen art niyetli kimseler veya din bilgisi az olanlar tarafından karıştırılmak tehlikesi başgösterince, yüksek din bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir mecburiyet halini aldı. İmam-ı A’zam hazretleri bu çok mühim vazifeyi mükemmel bir şekilde yerine getirerek, o asırda tartışmaları yapılan ve din bilgisi az olan Müslümanlar arasında yayılmasına çalışılan Şia, Mu’tezile, Mücessime, Cebriyye, Kaderiyye ve benzeri gibi sapık fırkaların bozukluklarını göstererek, hem onlara cevaplar vermiş ve hem de kendisinden sonraki asırlarda gelen Müslümanların İslamiyeti her bakımdan doğru, berrak haliyle öğrenmelerini ve böylece inanmalarını temin etmiştir. İyi düşünüldüğünde bütün insanlığın dünya ve ahiret saadetini doğrudan doğruya ilgilendirdiği açıkça görülen bu çok mühim hizmet, İmam-ı A’zamın zamanında ve daha sonra yetişen mezhep imamları, İslam âlimleri, evliyanın büyükleri tarafından da tazim ve şükranla yad edilmiş, bu büyük imam “Ehl-i sünnetin reisi”, “İmam-ı A’zam” (en büyük imam) adıyla anılmıştır.

H.z Allah şefeatlerine nail eylesin. Amin

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Azam | Leave a Comment »

Mezhebler kardeştir

Posted by Site - Yönetici Aralık 25, 2012

Mezhebler kardeştir

Bir mezhebde bulunan, diğer üç mezhebdeki müslümanları kardeş bilir. onları incitmez. Birbirlerini severler, yardım ederler.

Amelde mezheblerin bir olmayıp, çok olması, faydalıdır. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşıyanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutuplara yakın yerlerde yaşıyanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Bir hastaya bir mezheb kolay iken, başka hastalık için, başka mezheb kolay oluyor. Tarlada çalışanlarda, fabrikada, askerlikte çalışanlar için de, bu ayrılış görülmektedir. Herkes, kendine daha kolay gelen mezhebi seçip, taklid ediyor veya bu mezhebe tamamen intikal ediyor. Mezhebsizlerin, istedikleri gibi, tek bir mezheb olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hâl çok güç, hatta imkansız olurdu. Mesela, Hanefi mezhebinde bulunan bir kimsenin bir yerinden kan çıkar ve durmazsa, abdestli duramıyacağından ve her zaman abdest alması güç olacağından, Şafiî veya Maliki mezhebini taklid ederek, zorluktan kurtulur.

Mezheblere ayrılmak parçalanmak mıdır?

Ehl-i sünnet vel-cemaat demek, Resulullahın ve eshab-ı kiramın gittikleri doğru yolda bulunan âlimler demektir. Hak olan cemaat ve yetmişüç fırka içinde Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan Fırka-ı naciye bunlardır. Kur’an-ı kerimde, (Parçalanmayın) buyuruldu. Bu ayet-i kerime, itikadda, inanılacak bilgilerde parçalanmayın demektir. Yani nefslerinize ve bozuk düşüncelerinize uyarak, doğru imandan ayrılmayın demektir. İtikadda ayrılmak, parçalanmak elbette hiç caiz değildir. Hadis-i şerifte de (Cemaat rahmet, ayrılık azabdır) buyuruldu. (Parçalanmayın) ayet-i kerimesi fıkıh bilgilerinde ayrılmayın demek değildir. Ahkamda, amellerde olan ictihad bilgilerindeki ayrılık, hakları, farzları, amellerdeki, ince bilgileri ortaya koymuştur. Eshab-ı kiram da, günlük işleri açıklayan bilgilerde, birbirlerinden ayrılmışlardı. Fakat, itikad bilgilerinde hiç ayrılıkları yoktu. Hadis-i şerifte, (Ümmetimin ayrılığı [mezheblere ayrılması] rahmettir.) buyuruldu. Dört mezhebin, amel bilgilerinde ayrılması böyledir.

(Hadika)

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mezhepler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Sadakaların Sevabları

Posted by Site - Yönetici Aralık 24, 2012

Sadakaların Sevabları

Sadakaların Sevabları

Ebû Hüreyre (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:

-“Kim, temiz ve helâl kazancından bir hurma değerinde sadaka verirse ki Allah ancak temiz ve helal şeyleri kabul eder Allâh bunu sağıyla (kudretiyle) kabul eder, sonra onu sahibi için besleyip  büyütür,  sizden   birinizin  sahibi  için  tayını  besleyip büyüttüğü gibi; o sadakalar dağ gibi oluncaya kadar artar.

Bu hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) hazreteri. sadakaların terbiye edilmesini (beslenip büyütülmesini) zikrettiler. Sevablarının beslenip büyütülmesi bütün ibâdet ve taat için geçerlidir.

Allâhü Teâlâ hazretlerinin kabulüyle, muhakkak ki sadakalar ister farz ve isterse nafile olsun, hepsi, içlerinde bulunan tabiî mal sevgisinden dolayı kendilerinde bulunan noksanlığın (giderilmesi) için, Allâhü Teâlâ hazretlerinin terbiyesine (sevablarını çoğaltmasına) muhtaç olduğuna işaret varndır.

Hadis-i şerifte buyuruldu:

“Mü’minin sadakası, sahibini, dünyâ’nın âfetlerinden, kabrin fitnesinden ve kıyamet gününün azabını defeder.

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercumesi: 3/126.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

KIYAMET GÜNÜ, DİRİLİŞ VE HESAP VERME

Posted by Site - Yönetici Aralık 23, 2012

Kıyamet günü,diriliş ve hesap verme. Sur'a üfürüldü,KIYAMET GÜNÜ, DİRİLİŞ VE HESAP VERME

KIYAMET GÜNÜ, DİRİLİŞ VE HESAP VERME

Sur’a üfürüldü; böylece Allah’c.c nın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda gözetliyorlar. Yer, Rabbi’nin nuruyla parıldadı; (orta yere) kitap kondu; peygamberler ve şahidler getirildi ve aralarında hak ile hüküm verildi, onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Zümer Suresi, 68-69)

Sur’a İkinci Kez Üfleniş ve Ölülerin Diriltilmesi

Sur’a ilk olarak üflenmesiyle birlikte yer ve gök paramparça edilmiş ve maddesel alem ölmüştür. Canlı hiçbir varlık kalmamıştır. Ayetin ifadesiyle, “yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülmüştür”. (İbrahim Suresi, 48) Bu dönüşümden sonra mahşer günü için hazırlanan ortam şöyledir:

Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: “Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak”

“Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır.”

“Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.” (Taha Suresi, 105-107)
İşte hesap günü insanların üzerinde dirilip, biraraya gelip, hesaplarını ve akıbetlerini bekleyecekleri yer budur. Artık sıra insanların diriltilip tek olan, kahhar olan Allah’ın huzuruna çıkarılmalarına gelmiştir. Ve Sur’a ikinci kez üfürülür. Dünya hayatında ahireti ve yeniden dirilişi inkar eden insan bir daha uyanmayı hiç beklemediği kabrinin içinden dışarı atılır. Sur’a bu ikinci üfürülüş ve insanların dirilmesi Kuran’da şöyle geçer:

Sur’a üfürüldü; böylece Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi. Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda gözetliyorlar. Yer, Rabbinin nuruyla parıldadı… (Zümer Suresi, 68-69)

ÖLÜLERİN MEZARLARINDAN ÇIKMASI

İnsanların dirilişleri esnasında ve dirildikten sonraki durumları ayetlerde ayrıntılı olarak tarif edilmiştir. Kuran’ı kerimde haber verildiğine göre o büyük diriliş şöyle gerçekleşir:

– Sur’a ikinci kez üfürülmesiyle birlikte toprağın altından dışarı çağrılan insanlar, yayılan çekirgeler gibi ve hızla koşarak kabirlerinden dışarı çıkarlar.

Gözleri ‘zillet ve dehşetten düşmüş olarak’, sanki ‘yayılan’ çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar. (Kamer Suresi, 7)

… Sonra sizi yerden (toprağın altından) bir (kere) çağırma ile çağırdığı zaman, hemencecik siz (bir de bakarsınız ki) çıkarılmışsınız. (Rum Suresi, 25)

O gün yer, onlardan çatlayıp-ayrılır da (onlar,) hızla koşarlar. İşte bu, Bize göre oldukça-kolay olan bir haşir (sizi birarada toplama)dır. (Kaf Suresi, 44)

– Kendilerini çağıran çağırıcıya doğru yönelirler ve dikili bir şeye doğru yönelmiş gibi boyunlarını çağırıcıya uzatmış olarak koşmaya başlarlar. Ve bu çağrı daha önce benzerine rastlanmış bir çağrı da değildir:

… O çağırıcının ‘ne tanınmış, ne görülmüş’ bir şeye çağıracağı gün… (Kamer Suresi, 6)

O gün, kendisinden sapma imkanı olamayan çağırıcıya uyacaklar… (Taha Suresi, 108)

… sanki onlar dikili bir şeye yönelmiş gibidirler. (Mearic Suresi, 43)

Dünyada haz. Allah’ın sınırlarını tanımayan, haz. Allah’a itaat etmeyen, kendi başının dikine giden, büyüklenen inkarcı, dirilir dirilmez birden boyun eğici, bir hale gelmiştir. Ne olup bittiğini sorgulamadan, kayıtsız şartsız bu çağrıya icabet eder. Dünyadaki imtihan sona erdiği için başka seçim şansı da yoktur zaten. Aksini yapmayı istese de yapamaz. Hatta isteyemez bile. Bu çağrıya karşı koymaya hiçbir gücü yoktur. O nedenle bu günün “zorlu bir gün” olduğunu gerçekten hissetmiştir:

Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken, kafirler derler ki: “Bu, zorlu bir gün.” (Kamer Suresi, 8)

– Kafirler başlarını dikerek koşarlar, gözler dönmez, hareket edemez. Herkes kayıtsız şartsız bir itaat içindedir. O gün insanların sahip olabileceği tek geçerli ve değerli şey imandır. O da kafirlerde yoktur. Bu yüzden kalpleri bomboştur:

Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp-çevrilmez. Kalbleri (sanki) bomboştur. (İbrahim Suresi, 43)

– Tek bir merkeze doğru dalga dalga süzülürler.

Sur’a üfürüleceği gün, artık siz dalga dalga geleceksiniz. (Nebe Suresi, 18)

Sur’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler. Demişlerdir ki: “Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va’dettiğidir, (demek ki) gönderilen (peygamberler) doğru söylemiş”. (Yasin Suresi, 51-52)

Bu “eyvah” çok büyük bir panik ve hayal kırıklığının ifadesidir. Çünkü kendi dirilişine bizzat şahit olan kafir, hayatı boyunca kendisine bunu haber veren peygamberlere gerçekten doğru söylediklerini anlamıştır. Dolayısıyla bunu inkar edenlere müjdelenen, “dönüşü olmayan ebedi azab”ı da bizzat yaşayacağını idrak etmiştir. Artık bundan hiçbir şüphesi yoktur. “Ebedi uyku” diye bir şey olmadığını anlamıştır. Kendisine vaat edilenlerin birer birer başına geleceğinden, hiçbir kurtuluş ümidi olmadığından emindir.

– Kafirlerin genel ruh halleri korku, dehşet, yılgınlık, şaşkınlık ve çaresizlik, genel görünümleri ise daha da dehşet vericidir. Yüzleri kapkaradır; toz, karartı ve zillet (aşağılanma) kaplamıştır:

O gün, öyle yüzler vardır ki, ‘zillet içinde aşağılanmıştır.’ (Gaşiye Suresi, 2)

Ve o gün öyle yüzler vardır ki üzerini toz bürümüştür. Bir karartı sarıp kaplamıştır. İşte onlar da, kafir facir olanlardır. (Abese Suresi, 40-42)

Kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok? (Zümer Suresi, 60)

– Kafirler kıyamet günü kör olarak haşredilirler.
Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.

O da (şöyle) demiş olur: “Ben görmekte olan biriyken, beni niye kör olarak haşrettin Rabbim?”

(Allah da)c.c Der ki: “İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın.” (Taha Suresi, 124-126)

Allah, kimi hidayete erdirirse, işte o, hidayet bulmuştur, kimi saptırırsa onlar için O’nun dışında asla veliler bulamazsın. Kıyamet günü, biz onları yüzükoyun körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Onların barınma yerleri cehennemdir; ateşi sükun buldukça, çılgın alevini onlara arttırırız. (İsra Suresi, 97)

– Kafirlerin bu kör gözleri de korkunçluk ve iğrençliklerini artırır bir şekildedir. Allah kafirlerin gözlerinin alacağı şekli şöyle ifade etmektedir:

Sur’a üfürüleceği gün, biz suçlu-günahkarları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak’ toplayacağız. (Taha Suresi, 102)

Bu korkunç, aynı zamanda da aşağılık görünümleriyle kafirler ilk bakışta, müminlerden ayrılırlar. Dünyadayken kibir ve gösteriş içinde, Allah’ın ayetlerine karşı savaş açan, büyüklenen bu güruhun sonlarının başlangıcı işte böyle olur.

O GÜN DOSTLUK, AKRABAĞLIK, YAKINLIK VE YARDIMLAŞMA YOKTUR

O gün insanın başkalarıyla, hatta kendi annesi, babası, eşi ve çocuklarıyla bile ilgilenmeye ne hali ne fırsatı vardır. Mahşer gününün şiddeti ve olağanüstü korkusu herkesi kendi derdine düşürür. Allah, o diriliş gününü, öteki adıyla din gününü şöyle tarif etmektedir:

Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeye güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır. (İnfitar Suresi, 17-19)

Fakat ‘kulakları patlatırcasına olan o gürleme’ geldiği zaman, kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar,
Annesinden ve babasından, Eşinden ve çocuklarından, O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır. (Abese Suresi, 33-37)

Dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği put edindiği bağlar, böylece Allah’ın azabı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki dünyevi yakınlıkların, soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Değeri olan tek şey, imandır:

Böylece Sur’a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da. Artık kimin tartısı ağır basarsa, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefislerini hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi olarak kalacak olanlardır.” (Müminun Suresi, 101-103)

Dünyadaki bağlar ve ilişkiler öyle bir parçalanır ki, sözde en çok sevilen oğullar, eşler, kardeşler, hatta bütün soy, inkarcılar tarafından azaba karşılık fidye olarak teklif edilir:

(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz. Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister. Kendi eşini ve kardeşini. Ve onu barındıran aşiretini de. Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa. Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir. (Mearic Suresi, 10-15)

Mahşer günü yaşanacak olan bu “fidye teklifi”, inkarcıların gerçekte ne kadar nankör olduklarının ve menfaatleri doğrultusunda nasıl acımasızca hareket ettiklerinin bir göstergesidir. Bu teklif, dünya hayatının ne denli boş olduğunu da gösterir. Dünya hayatında çoğu insan küçük çıkarlar peşinde koşar. İyi bir iş, güzel bir ev, para, makam mevki sahibi olmak uğruna bütün bir ömür çalışılır. Buna karşın, Kuran’ı kerimde haber verildiği üzere tek bir kadın değil dünyadaki kadınların tümü, tek bir ev değil dünyadaki bütün mülkler, yeryüzünün altın ve gümüş bütün hazineleri, hatta bütün dünya, mahşer gününün azabından kurtulmak için fidye olarak verilmek istenecektir. Ama elbette bu umutsuz bir çabadır ve insanı hiçbir şekilde kurtaramaz. O mülklerin sahibi zaten Allah’c.c dır . İnsanın kurtuluşu ise, bir daha geri dönemeyeceği dünya hayatında kalmıştır. Vakit çok geçtir ve cehennemin ateşi ona vaat olunduğu gibi yanmaya başlamıştır.

İNSANLARIN HESAP İÇİN TOPLANMALARI Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kıyamet, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | 4 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: