Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Haziran 2012

DÜĞÜNLERDE ÇALGI BULUNDURMAKTA ÖLÇÜ

Posted by Site - Yönetici Haziran 14, 2012

düğünlerde çalgı çalmak,mc3bczik-e28093-teganni-raks-ve-semc3a2-caizmitasavvuf-muzigi-caizmimuzik-haram

DÜĞÜNLERDE ÇALGI BULUNDURMAKTA ÖLÇÜ

Câhiliyyet devri gibi  asrımızda yapılan evlenme cemiyetlerinin birçoğunda saz, caz ve diğer çalgı âletleri ile sesli ve gürültülü düğün yapmak yaygın bir hâle geldi. İyi bir yönü olmayan bu âdete heveslenen bazı kimseler, kendilerini mazur gösterebilmek için, asr-ı saadetteki düğünlerde def çalınmasını misâl olarak göstermektedirler.
Def” ile bu günkü çalgı âletlerini ve bunların çalmmasmdaki maksad ve gaye mukayese edilecek olursa “oldu” ile “öldü” kelimelerinin arasındaki mânâ farkı kadar büyük bir zıddiyet bulunduğu görülür. Saadet asrın-daki defin çalmışındaki çeşitli yönlerini açıklayarak gafil müslümanları yanlış temayüllerden korumak istiyoruz.

a) Asr-ı saadette def, ilân maksadı ile çalınıyordu. Evlenen bir adam, töhmet ve sû-i zân altında kalmamak için, kiminle evlendiğini duyurma maksadı ile, def çaldırırdı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu ilânın kâmil bir şekilde yapılması için, “Nikâhı ilân ediniz. Nikâh akdini mescidde yapınız ve onun (duyulması) için defleri tıngırdatınız “(1) buyurmuştur.

Mesciddeki nikâh akdini görenler, evdeki def sesini işiten mahalle halkı, evlenen adam ile kadının kimler olduğundan haberdar olurdu. “Nikâhta helâl ile haramı ayırmak (ta kolaylık), def sesidir” hadîs-i şerifi bu maksadı açıkça ortaya koymaktadır. Kasnağında şıkırtı yapacak madenî parçalar bulunan âlete “mizher” denilmektedir. Hisleri tahrik için değil, sadece ilân maksadı ile çalındığından, zilsiz olan ve def diye isimlendirilen âlet tercih edilmiş oluyordu.

b) Def çalınırken önünde oynayan olmazdı.
Def, ilân maksadı ile çalındığı için, önünde oynayan kadın ve onları seyretmeye gelen erkek bulunmazdı. Defi tıngırdatanlar, ekseriyetle, kız çocukları veya câriye sınıfından bir kadın olurdu. Bu ciheti belgelemek için bir hadîs-i şerif mealini nakletmek isteriz. Hz. Âişe (r.a.J, Es’an bin Zürâre’nin yetim kalmış kızı Fâriğa’yı himayesine alıp büyütmüş ve onu Ensâr’dan Nebît bin Câbir ile evlendirme hazırlığına girişmişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), “Yâ Âişe, def çalacak (o sırada şiir-rimsi) birşey söyleyecek câriye gönderdiniz mi?” buyurdu. Hz. Âişe, “Ey Allah’ın Resulü, o ne söyleyecek?” deyince, Efendimiz: “Size geldik, size geldik! Bizi selâmlayın, size selâm verelim” desin”^ buyurdu.

Hâlid bin Zekvân, Muavviz kızı Rubeyyi’in şöyle dediğini rivâyet etmektedir. Düğünümüzün yapıldığı sabah, Rasûlullah (s.a.v.) evimize geldi ve senin oturduğun minder üzerine oturdu. Küçük kız çocukları deflerini çalıyorlar ve Bedir savaşında şehid düşen atalarımızın (kahramanlıklarını) dile getiriyorlardı. Onlardan biri, “Aramızda yarını(geleceği) bilen bir peygamber vardır” deyince, Rasûlullah (s.a.v.), “Bu gibi sözler söyleme, sus! Daha önce söylediklerini (veya benzerini) söyle“^ buyurdu.

c) Def çalma işi düğün veya bayram günlerine münhasırdı.
Maksadın ilân olduğu anlaşılınca, defin nefsanî heveslerle çalm-madığını ve bunun için de yanlarında zilleri olmayanın tercih edildiğini bir daha belirtmek isteriz. Defi tıngırdatırken; ya dasitanî kahramanlıkları dile getiren veya “Bizi selâmlayın, size selâm verelim” gibi sözlerin dışında bir manzume söylenmiyordu.

d) O günkü düğünlerde erkekler ile kadınlar bir arada bulunmazlardı.
Asr-ı saadette “velime” adı verilen yemekte erkekler ayrı bir yerde ağırlanırdı. Onlarla ilgili çalgılı bir program olmaz, oynayan ve zıplayan erkek bulunmazdı. Bu iddiamıza karşı Habeşistan’lı erkeklerin mescid-i nebevî’deki oyunlarını, hucre-i saadetin kapısı önünde duran ve Resûl-i Ekrem’in arkasına gizlenen Hz. Âişe’nin onları seyretmesini, aksi yönde bir delil olarak göstermeye kalkışanlar olabilir. Onlara bu durumun “hicâb âyeti” gelmeden önce cereyan ettiğini, Abdülvahhâb-ı Şâ’rânî’nin eserini okumalarını tavsiye ile yetineceğiz.(6)

Bu hususları dikkate alan iman ve insaf sahibi bir müslüman, telli, zilli ve nefesli çalgı âletleri ile güftesi nefse hitap eden ve şehveti tahrik eden türküleri nasıl mukayese edebilir? Hele bunların beraberinde utanmayı bırakmış ruhunu şeytanlara satmış, vücudunu insanlara teşhir etmeyi meslek hâline getirmiş bir “dansöz” de bulunuyorsa; ikisini aynı terazide tartabilir mi?

Mevzuu toparlamaya çalışırken okuyucularımızı İslâm âlimlerinin kaynak durumundaki eserleri ile başbaşa bırakarak ve “hak, ittibâ olunmaya daha lâyıktır” sözünü hatırlatarak aradan çekiliyoruz.
Nikâh aktine def çalmak suretiyle uygulanmakta olan ilân, zinâ ile suçlanma ihtimâlini tamamen ortadan kaldırmak maksadı ile yapıldığı için, defin zilsiz olması vâcibtir.^ Çalgının haram olduğunda bir hilâf (karşı görüş) yoktur. Eğer haram olan şeylerden uzak kalırsa düğün ve bayramlarda birazcık (def sesi) câiz görülmüştür.^

Ebülleys Semerkandî, hadîs-i şerifte def çalmanın ilândan kinâye olduğunu ifadeden sonra, “zamanımızda çalınan zilli deflere (yani mizher denilenlere) gelince bunların mekruh olması lâzımdır“^ demektedir.

Ashâb-ı tercihten bulunan Kadihân, “sadece ilân için, düğün gecesi def çalmakta beis yoktur” demektedir. Kadihân’ın fetvasındaki “sadece düğün gecesi kayd-i ihtirazisi ile Semerkandî’nin” zilli deflerin mekruh olduğu görüşünü son bir hatırlatma ile sözlerimi tamamlamak istiyorum.

Kaynaklar:

(1)et-Tâcc. 2 s. 275.
(3) Tecrid-i sarih tercümesi c. s.205.
(4) et-Tâc c. 2 s. 275.
(5) Tuhfet’ül-Ahvezi c. 4 s. 211-212.
(6) Keşfül-ğumme anil-eimme c. 2 s. 58.
(7) Fetâvâ-i Gıyâsiye s. 109.
(8) Fetâvâ-i Hâmicliye c. 2 s. 304.
(9) Büstân’ül-ârifin s. 117.

Bu yazi icin ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamiza tesekkur eder,sizlerinde dualarini bekleriz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | 1 Comment »

Bir Gencin Hakiki Haccı

Posted by Site - Yönetici Haziran 13, 2012

Kabe,Old-picture-of-Kaaba copy

Bir Gencin Hakiki Haccı

Mâlik bin Dinar (r.h.) buyurdular: Mekke’ye doğru yola çıktım. Yolda bir genç gördüm. Gece olup üzerine gecenin karanlığı çökünce bu genç yüzünü göğe kaldırıyor ve şöyle yakarıyordu:

-“Ey taatların kendisini sevindirdiği ve isyanların kendisine zarar vermediği Rabbim! Bana, seni sevindiren şeyi (taat ve ibâdeti) ver, sana zarar vermeyen şeylerden (günah ve isyanlar­dan) beni bağışla!” insanlar ihrama girip birlikte ve yüksek sesle telbiye getirdiklerinde, o sessizdi. Kendisine sordum:

-“Sende neden insanlar gibi yüksek sesle telbiye getir miyorsun?” O:

-“Ey Şeyh! (yani ey yaşlı kimse) bu telbiye beni, gelecek günahlardan, eskiden işlenmiş, suç ve masiyetlerden kurtarmaz. Benim korkum şudur: BenLebbeykdiye telbiye getirirken, bana: Senin,Lebbeyk ve sa’deykdiye telbiye ge­tirmene gerek yoktur. Senin sözünü işitip kabul etmiyorum ve sana rahmetle bakmıyorum,denilmesinden çok korkuyorum. Onun için insanların içine karışıp onlarla beraber yüksek sesle telbiye getirmekten utandım,” dedi.

Sonra yolculuğumuza devam ettik. Uzun bir zaman geçti. O genci Minâ’da gördüm. Minâ’da şöyle dua ediyordu:

-“Allah’ım! Beni bağışla! Allah’ım herkes kurbanlarını kestiler ve sana yaklaştılar. Benimse nefsimden başka, beni sana yaklaştıracak bir şeyim yok! (Ne olur) bunu benden kabul eyle!

Bu acıklı yalvarmasından sonra, bir çığlık attı ve cansız bir şekilde yere düştü.

Allah’ım! Bize kereminin kemâliyle muamele et ve bizleri en yüce katına ve haremine ulaştır! Amin

.

Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/427-428.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

İSLÂM’IN TİCARETE GETİRDİĞİ AHLÂKİ YÜKÜMLÜLÜKLER

Posted by Site - Yönetici Haziran 12, 2012

İSLÂM’IN TİCARETE GETİRDİĞİ AHLÂKİ YÜKÜMLÜLÜKLER

İslâm her işte bir ölçünün bulunmasını istediği gibi ticarette de birtakım ölçülerin bulunmasını istemiştir. Genel olarak bunları belli başlı şu noktalarda toplamak mümkündür.


“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”[1] ayet-i celilesi İslâm’ın temel ahlâk kanunudur ve Müslümanlar iş ve ticaret hayatlarında da bu kanuna uymak zorundadırlar. İslâm, dürüstlük ve kardeşlik ile bağdaşmayan her türlü kazanç yollarını yasaklamıştır. Örneğin, faiz, ihtikâr (karaborsacılık), rüşvet, kumar, hırsızlık, gasb, zimmet v.s. gibi ahlâk dışı ve dürüstlükle bağdaşmayan tutumlar da yasaklanmıştır.

İyilik yapmak hususunda, adalet mertebesini de geçerek daha çok fedakârlık ve feragat göstermeye, İslâm ahlâkında ‘ihsan’ denir. Ticarî ilişkilerde bu anlamıyla ‘ihsan’  her ne kadar kesin bir görev değilse de, tavsiyeye değer görülmüştür. İslâm ahlâkçılarına göre, ticari ilişkilerde ‘ihsan’ sayılan davranışlar teker teker sayılmıştır.

İslâm’da kazanma, mal ve mülk edinme tıpkı ilim gibi farz kabul edilmiş, kişinin kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebilmesi, çoluk çocuğunun nafakasını temin etmesi maksadıyla meşru yollardan çalışıp kazanması, ibadet ve cihad ölçülerinde kutsal ve değerli bir davranış olarak nitelendirilmiştir. Allah (c.c.) Kur’an-ı kerim’inde şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların maddeten, manen temizlerinden yiyiniz.”[2] Zira âlem-i tekvin’de (devamlı değişen) rızkın haramı da var, helâli de; pisi de var, temizi de. Fakat siz bunların temizlerinden ve kimsenin hakkı geçmeyerek meşru yollarla kazanılan helallerinden insanca yiyiniz. Hem hayvanlar gibi obur olmayınız. Hem de birtakımlarının yaptığı gibi helali hoş ve temiz şeylerden kendinizi mahrum etmeyiniz. Temiz temiz, helal helal yiyiniz de onları yaratan, veren, Allah (c.c.)’a şükrediniz. O helal ve pak rızıklarla beslenen vücudunuzu yaratılış gayesine uygun hale getiriniz. Eğer siz hakikaten yalnız Allah (c.c.)’a ibadet ediyorsanız böyle yaparsınız. Ciddiyetle mümin ve muvahhid olanlar böyle yaparlar.

Yüce Allah, dünyayı ve gökleri yaratmış, bunları insanın yararlanmasına sunmuştur. Su, bitki, orman, hayvan, maden, doğa, ova, rüzgâr, güneş ve hava insanın hizmetine sunulan nimetlerden birkaçıdır. Bu arada insanoğluna beden gücü ve düşünme yeteneği verilmiş ve kendisine kendisinin çalıştığının karşılığının verileceği bildirilmiştir. Ancak Cenâb-ı Hak, rızkı vermeyi üstlenmiştir. Bununla birlikte hayırla şer, helal ile haram açıklanmış ve insan helal yoldan kazanmaya teşvik edilmiştir.

Eski çağlardan beri insanların ihtiyaçları çeşitli sanat ve mesleklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlk insan ve ilk Peygamber Âdem (a.s.)’in dokumacılık, İdris Peygamber (a.s.)’in terzilik, İbrahim (a.s.)’in kumaş ticareti, Nuh ve Zekeriyya Peygamberlerin marangozluk, Hz. İsa (a.s.)’nın ise kunduracılık mesleğinin öncüleri olduğu nakledilmiştir. Yine Musa (a.s.)’nın Şuayb Peygambere 8–10 yıl çobanlık yaptığı, birçok Peygamber ve Allah dostu velilerin de bu mesleği yaptıkları bilinmektedir. Demir endüstrisinin ilk kurucusu Davud (a.s.)’tur. Demiri kalıba döküp, şekil verme sanatı O’na Yüce Allah tarafından vahyedilmişti.

Hayatın her alanında olduğu gibi ticarette de İslâmî ölçülere uygunluk asıldır. Aksi hüsrandır. Allah Teâlâ, ticaret ahlâkı bozulan, ölçü ve tartıda hile yapan Medyen halkının durumunu örnek olarak verir. Medyen’e peygamber olarak gönderilen Şuayb (a.s.) şöyle der: “Ey kavmim Allah’a kulluk edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Ölçü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi bolluk ve bereket içinde görüyorum. Ey kavmim! Ölçü ve tartıyı adaletle ve tam olarak yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”[3]

Allah (c.c.)’ın emirlerini yerine getirmeyen Şuayb (a.s.)’ın kavmini Allah (c.c.) şöyle cezalandırdı: Aniden sıcak rüzgârlar esmeye başladı. Mavi renkte sinekler türeyip üzerlerine saldırdı, kâfirler çaresiz kaldılar. Havanın sıcaklığı da gittikçe şiddetlendi. İnsanlar akarsulu, ağaçlık ve gölgelik yerlere kaçtılar. Fakat hava sıcaklığı günden güne artıyordu. Bu sırada Cebrail (a.s.) bir bulut getirip şehrin dışında tuttu. Kâfirler bu bulutu görünce, şehrin bir gölgesi var zannederek hep birden onun altına koştular, hepsi orada toplandığında: “Ey Eykeliler! Peygamberinizi yalanlayarak bir türlü gelmez zannettiğiniz acı azabı tadın! Önünde secde ettiğiniz putlara söyleyin. Eğer, güçleri varsa sizi kurtarsınlar!” diye nida geldi. Ve kâfirlerin üzerine, altına koştukları buluttan ateş ve kıvılcımlar yağmaya başladı. Kâfirlere ait her şey yandı. Taşlar, ağaçlar bile. İşte haktan ayrılanların sonu böyle olmaktadır.

Geçmiş peygamberlerin ümmetlerini düşündüğümüzde, hak dinden uzaklaşanların çeşitli cezalarla cezalandırıldığını, hatta kimilerinin tamamen yok olduklarını görüyoruz. Biz ümmet-i Muhammed’e gelince, Kur’an’nın son kitap oluşu, Peygamberimiz (s.a.v.)’in ahir zaman Peygamberi olması ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in ümmetini ise Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’inde diğer ümmetler gibi helak etmeyeceği şu ayetle beyan olunmuştur: “Halbuki sen onların içinde iken Allah onlara azap edecek değildir ve onlar mağfiret dilerken de Allah onlara azap edici değildir.”[4]

Allah Teâlâ (c.c.) bizleri diğer kavimler gibi helak etmese de Kur’an’dan ve sünnetten uzak duranlar elbette hem dünyada, hem de ahirette hak ettikleri sıkıntı ve azabı yaşayacaklardır. Bu konuya işaret ederek Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Bir kimse benim zikrim olan Kur’an’dan yüz çevirir, iman ve ittiba etmezse onun için dünya ve ahirette sıkıntılı bir hayat olacak ve biz onu kıyamet gününde kör olarak haşredeceğiz. Böylesi Kur’an’dan uzak kalan kimseler, Bize hitaben der ki: ‘Ey benim Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin. Halbuki dünyada benim gözüm görüyordu.’ der.”[5]

Allah (c.c.) katında son din olan İslâm’da haramlar ve helaller bellidir. Haram ve helaller kıyamete kadar kalıcıdır. Bunların hiçbir kişi veya kurum tarafından değiştirilmesi de söz konusu değildir. Ticari konularda da İslâm’ın kuralları mevcuttur. Müminlerin ise İslâmî kuralların dışında alışverişleri olmamalıdır. Haram ve helalleri ihlal edenlerin hallerini Peygamberimiz (s.a.v.) miraca çıktığında şöyle tanık olmuştur: “Baktım bir kavim var ki, önlerine bir sofra kurulmuş. Üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzelinden kebaplar var. Etrafında da ciyfeler, onlar o güzel etleri bırakıp bu ciyfelerden yemeğe başladılar. ‘Bunlar kim ya Cebrail?’ dedim. ‘Bunlar zinakârlar.’ dedi. Allah’ın helal kıldığını bırakırlar da haram kıldığını yerler.” İşte Peygamberimiz (s.a.v.) haramlarla meşgul olanların durumunu bu şekilde bildiriyor, bizlerin ise bundan ders almamız gerekiyor.

Dünya ve ahiretin saadeti için helal kazanç, helal lokma gereklidir. Abdulkadir Geylanî (k.s.) buyuruyor ki: ‘Haram yemek insanın kalbini öldürür. Helal yemek ise onu canlandırır. Lokma vardır nurlandırır, lokma vardır onu karartır. Haram yemek seni sırf dünya ile uğraşmaya sürükler ve sana günahları hoş gösterir, mübah yiyecekler ise seni ahiret ile meşguliyete sevkeder. Helal yiyecekler ise senin kalbini Allah (c.c.)’a yaklaştırır.’

Peygamberimiz (s.a.v.) hadisi şeriflerinde, “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yemiş değildir.”[6] buyurur. Yine bir defasında Rasûlullah (s.a.v.) Tebuk dönüşünde Sa’d b. Muaz (ra) ile karşılaşıp tokalaşmış, ellerinin nasırlaşmış olduğunu görünce bunun sebebini sormuş, o da ‘Çoluk çocuğumun nafakasını temin için hurma bahçemde çalışıyorum’ cevabinı verince Hz. Peygamber, Sa’d b. Muaz’ın(ra) elini öpmüş ve “İşte bu eller Allah’ın sevdiği ellerdir.” buyurmuştur. Bu hadislerde övgüyle sözü edilen çalışmayı, sadece tarlada, bağ ve bahçede bedenen çalışma şeklinde değil, gerek beden, gerekse zihin gücüne dayalı olarak sarf edilen her türlü emek ve çalışma şeklinde anlamak gerekir.

Fert ve toplum hayatında, ticaretin, iktisadî hayatın büyük bir yeri ve etkisi vardır. O bakımdan iktisadî esaslar, hükümler çok sağlam temeller üzerine bina edilmelidir. Günübirlik kararlar, günü kurtarmaya yönelik icraatlar iktisadî hayatı felç eder. Dolayısıyla toplumun huzurunu bozar. İnsanî ilişkileri, karşılıklı sevgiyi, saygıyı ve itimadı sarsar. İleriye dönük planlanmış çalışmaları durdurur. Atılımları önler.

Ticaret erbabı, hem mevcut çalışmaları, hem de ileride yapmayı planladığı çalışmaları için istikrar ister, güven ister. Ticaret hayatındaki istikrarsızlık ve güvensizlik, piyasaları kararsızlığa ve dolayısıyla durgunluğa iter. Her gün bir inip bir çıkan, ekseriyetle yükselen fiyatlar, bir kısım tacirleri piyasadan silip süpürürken bir kısmını kısa zamanda zengin eden enflasyonlar, sosyal dengeyi tahrip eder. Zenginler ile fakirler arasında terazinin ayarı konumunda olan orta tabaka yok olur. Karaborsacılık, tefecilik; yorulmadan, terlemeden, kısa yoldan zengin olmak gibi hem ticarî hayatı, hem de sosyal hayatı altüst eden bayağı işler, bayağı düşünceler topluma hâkim olmaya başlar. Bu noktadan sonra, helal haram duyarlılığı, ahlâkî duyarlılık zaafa uğrar ve zamanla bu duyarlılıklar kaybolur. Bu demektir ki toplumun değerleri değişmiş, materyalist düşünce ve icraatlar topluma hâkim olmuştur. Artık toplumu ayakta tutan değerler, yardımlaşma, karz-ı hasen, helal kazanç, kul hakkı, ahiret hesabı, topluma karşı görevler ve sorumluluklar, ticaret yaparken, toplumun ihtiyaç duyduğu metalara öncelik tanımak gibi güzel duygular, imanımızın gereği olan icraatlar yerini bencil duygulara, nefsanî ve çıkarcı, menfaatçi icraatlara terkeder. Bu durum ise, bir toplum için felaket demektir.

Her konuda olduğu gibi ticaret ve iktisat konusunda da her devirde ve her coğrafyada uygulanabilen ve uygulanması gereken, sağlam, adil, toplumu refah ve huzura kavuşturacak esasları, prensipleri, kıyamete kadar geçerli, değişmeyen ana hükümleri yüce İslâm dini koymuştur.

Bu hususta nazil olan ayeti kerimeleri, Peygamber (s.a.v.)’in hadisi şerifleri, icma ve ictihadları incelediğimiz zaman, ne kadar büyük ve mükemmel bir iktisadî düzen kurulduğunu, ne muhteşem bir yapı meydana getirildiğini görür, büyük bir hayranlık duyarız. Öyle bir sistem ki, ne aldatmaya izin veriyor, ne harama, gasba, haksız kazanca fırsat veriyor, ne de ticaret yollarını, helal kazanç yollarını kapatıyor ve ne de aldanmaya göz yumuyor. İşte o zaman bütün içtenliğinizle bir daha teslim oluyor, böyle bir sistem ancak ve ancak Allah Teâlâ tarafından konulabilir diyor ve imanın o tarifi mümkün olmayan zevkini bir daha tadıyorsunuz. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını yalan yemin ve şehadetle yemeniz için o malları hâkimlere (yetkililere) vermeyin.”[7]

Bu ayet-i kerimede şu temel hususlara dikkat çekilmektedir:

1- Hile ve aldatma yolu ile kazanç,

2- Yalan yere yemin etmek,

3- Yalancı şahitlik yapmak,

4- Rüşvet vermek ve rüşvet almak,

5- Bu yollarla veya bu yollardan birini kullanarak kazanç elde etmek haramdır.

Nisa sûresinde de Müslümanlar şöyle uyarılıyor: “Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızaya dayanan ticaret müstesna, mallarınızı aranızda batıl (haksız ve haram yollar) ile yemeyin ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah sizi esirgeyecektir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile (haram yemeyi, haksız yere öldürmeyi yaparsa) onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a çok kolaydır. Eğer yasakladığımız büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere (cennete) sokarız.” [8]

Bu ayetlerde alış verişin, bir ticaretin meşru olabilmesi için şu hususlara dikkat çekilmektedir:

1- Satıcı ve alıcının karşılıklı rıza göstermesi gerekir.

2- Alışveriş için bir taraf zorlansa, rızası olmadan elindeki mal satın alınsa veya

alıcı olan tarafa baskı yapılıp zorla satılsa, böyle bir alış veriş geçerli değildir.

3- Ticareti haram olan içki, çeşitli uyuşturucular, domuz, ölmüş hayvan eti gibi

şeylerin alım satımı batıldır. Hiçbir hükmü yoktur. Neticede bir tarafın haksız

kazanç sağlamasına, diğer tarafın parasının telef olmasına sebep olur.

4- Bir kişi ‘Ticaret yapacağım, çok mal kazanacağım’ diye, kendini tehlikeye  atmamalıdır.

Otuzuncu ayeti kerimede de, haram yolla kazanç elde etmenin tevbe edilmez, düşmanlık ve kötülüklerden vazgeçilmez ise doğal sonucunu cehennem olduğu beyan edilmektedir. Otuz birinci ayet-i kerime ise, haram kazancın, günah-ı kebair (büyük günah) olduğu, gerek bu kebairden ve gerekse diğer büyük günahlardan sakınanların küçük günahlarının insanların gözünden gizleneceği, insanlar arasında rüsvay edilmeyeceği ve dolayısıyla affedileceği müjdesi verilmektedir.

Bu ayet-i kerimelerden anlıyoruz ki; Rabbimiz Teâlâ bize acıyor, merhamet ediyor. Bizim arınmamızı, dünyada da ahirette de huzur ve saadete, maddi ve manevi refaha ermemizi, ebedîyyen kurtulmamızı istiyor.

Bunların yanında şu hususlara da dikkat çekiliyor; Öncelikle helal ve haram bildiriliyor. Helale, doğruya, güzele teşvik ediliyor. Haramdan şiddetle sakındırılıyor. Haramın kötülüğü, zararları ve kötü sonucu beyan ediliyor. Tövbe yolları gösteriliyor. İnsana, Müslümana yakışanın kötülükten dönmek; iyiye, doğruya yapışmak olduğu bildiriliyor. Allah (c.c.)’tan haya edip büyük günahlardan sakınıldığı takdirde, insanlık hali işlenen küçük günahların affedileceği veya büyük günahlardan sakınanlara, Allah Teâlâ’nın küçük günahlardan da vazgeçme irade ve şuuru bağışlayacağını müjdeliyor. Sonra da en büyük müjde veriliyor: Allah Teâlâ’nın rızası ve bu rızanın tabii sonucu olarak ebedî cennet ve sayılamayacak derecede hem bol, hem de çeşitli cennet nimetleri Müslümanı bekliyor.

İslâm’da ticaret meşru ve helal kılınmış, faiz ise yasaklanmıştır. Ancak meşru olan ticaret yapılırken Allah (c.c.)’a karşı görevlerimiz, yaratılmışlara karşı görevlerimiz asla ihmal edilmemelidir. Aksi takdirde meşru yollardan yaptığımız ticareti gayr-i meşru duruma sokmuş oluruz. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman hemen Allah’ı zikretmeye (namaza) koşun ve alış verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kişiler iseniz, elbette bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”[9]

Cuma sûresindeki bu ayet-i kerimede açıkça ifade edildiği gibi, cemaatle kılınması farz olan cuma namazı vaktinde alış verişi bırakıp camiye koşmak farzdır. Bu konuda satıcı ile alıcı arasında hiçbir fark yoktur. Cuma saatinde satan da, alan da günahkârdır. Ancak diğer namaz vakitlerinde cemaatle namaz farz olmadığından alış veriş haram değildir. Ancak namaz vaktinde kılınmaz, kazaya bırakılır veya hiç namaz kılınmaz, ticaret bizi Allah Teâlâ’ya ibadetten alıkoyarsa, böyle bir ticaret kişi için bir kayıptır. Kazancı ona asla fayda vermez. Para ve mal değil, günah kazanmış olur.

beyazıtı bestami (k.s.) çok para dağıttığını, hayır ve hasenat yaptığını görenler, kendisine öğüt vermeye kalkıştıklarında onlara şöyle cevap vermişti: ‘Bir insan, bir evden bir eve taşınmak istediği zaman, evvelki evinde bir şey bırakmak ister mi? Yani dünya evinden ahiret evine göçmek isteyen bir kimse, ilk evi olan dünya evinde mal bırakmak istemez; ahirete ileriye gönderir. Herkes bu misafirhaneye uğrar ve bir iz bırakır gider. Bu izler arasında öyleleri vardır ki, yürüyenle birlikte kaybolur, en küçük bir belirti dahi kalmaz. Şöyle ki;

İz vardır ki, arkadan gelen yoktur, şehrahı tutar gider.

İz vardır ki, patikadan, dağ yolundan da beter,

İz vardır ki, ona yüzler sürülür, gözyaşı dökülür,

İz vardır ki, ona da, onu bırakana da lanet okunur!’

Zamanında dünyaya hükmeden Büyük İskender bile giderken, bir an içinde dünyayı bıraktı. Fakat dünyayı vererek bir nefeslik mühlet alamadı. Herkes ölür ve ne ektiyse onu biçer. Nihayet kendisinden, iyi veya kötü bir nam kalır. Mademki dostlar gitmiş, büyüklerimiz gitmiş; biz de o yoldayız. O halde bu kervansaraya niçin gönül verelim? Dünya dilberine gönül bağlama, bu dilber kiminle oturuyorsa, onun kalbini koparmıştır.

İnsan bir kere mezar toprağına yattı mı, yüzünün tozunu, ancak kıyamet gününde silkeleyebilir. Şimdi gaflet uykusundan başını kaldır ki, yarın utançla önüne bakmayasın! Şiraza girerken başını, gözünü yol tozlarından yıkamaz mısın? Şimdi de ey günah tozuna batmış olan, yakında bilmediğin bir şehre gideceksin; iki gözün iki çeşme ağla ki, üstündeki kirler temizlensin!

Herkes öldükten sonra dirilecek ve dünyada yaptığının büyük hesabını, orada, vasıta ve tercüman olmadan, bizzat Allah (c.c.)’a verecektir. O gün herkese ömründen, gençliğinden, sağlığından, servetinden sorulacak, kendisinden her şeyin hesabı istenecektir. Hesap günü, insana dehşet veren bir gündür. Bu günün dehşetinden Peygamberimiz (s.a.v.) Allah (c.c.)’a sığınmışlardır.

Ticarette adaletle hareket eden, kendi sermayesini kurtarmış olur. Fakat gerçek anlamda kâr, ihsan eden kimseyedir. Aklı olan, ahiret kârını kaçırmaz. İhsan, emredilmeyen iyiliği yapmaktır. Kur’ân-ı kerim’de buyruluyor ki: “İhsan edenlere Allah Teâlâ’nın rahmeti elbette çok yakındır.”[10]

Ticarette ihsan altı şekilde elde edilir: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

BU ÇEŞMEDEN MÜSLÜMANA SU İÇMEK HARAM..

Posted by Site - Yönetici Haziran 11, 2012

Müslümana-Haram-Çeşme-Her kula helâl, Müslüman’a haram!.,goynem.770x433

BU ÇEŞMEDEN MÜSLÜMANA SU İÇMEK HARAM..

Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı”, bugünkü adı Arap …Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş:

Her kula helâl, Müslüman’a haram!..”

Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye…

Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzûra getirilmiş. “Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahâlisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman’a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?..” diye çıkışmışlar adama. Adam:

– “Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…”dedikçe kadı kızmış:

– “Ne delili, ne ispatı?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahâlinin huzurunu kaçırdın, katlin vâciptir!” demiş. Demiş ama, bir yandan da merak edermiş:

– “Nedir gerekçen?..” diye sormuş. Adam:

– “Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş… Padişah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış:

– “De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın,hem de her kula helâl,Müslüman’a haram yazarsın?..” Adam, başı önünde konuşur:

– “Delilim vardır, lâkin ispat ister.”

– “Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?..”

– “O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultânım…

– “Eeee?!..”-

Sultânım, herhangi bir havradan (sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak…” Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Mûsevîler, “ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş… Bir hafta dolunca, adam:

– “Sultanım, artık bırakmak zamanıdır” demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler

– “Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım” demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar… din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine… Sultan:

– “Bitti mi?..” demiş adama.

– “Sultânım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.

– “Şimdi nedir isteğin?..

– “Efendim, pâyitahtımız Bursa’nın en sevilen, âlimini alınız minberinden…” Adamın dediğini yapmışlar, Ulucâmi imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler…Ve . Bir ALLAH’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?.. Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz”, gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış… Geçmiş bir hafta, “Nerde imam” diye gelen-giden yok!.Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta tutuklanan koca âlim için:

– “Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”

– “Kim bilir ne suç etti de tevkif edildi!..”

– “Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara…

– “Sorma, sorma…

Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:

– “Eee, ne olacak şimdi?.. Adam:

– “Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.” “Haklısın” demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:

– “Ey büyük Sultânım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?..”

Sultan acı acı tebessüm etmiş:

– “Hava bile haram, hava bile!..” demiş..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Seyyid’ül İstiğfar Duası

Posted by Site - Yönetici Haziran 10, 2012

Seyyid’ül İstiğfar Duası

Seyyidül istiğfar duası arapça Türkçe ve okunuşu

 

Seyyidül istiğfar duası arapça Türkçe ve okunuşu

“Allahumme ente Rabbi la ilahe illa ente halekteni ve ena abduke ve ena ala ahdike ve vadike mestatatu , euzu bike min şerri ma sana’tu , ebu’u leke binimetike aleyye ve ebu’u bizenbi feğfir li feinnehu la yeğfiruz’zunube illa ente”

(Yâ Allah! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilâh yoktur. Beni sen yarattın ve ben senin kulunum. Ve ben îman ve ubûdiyyetimde gücüm yettiği kadar senin ahd ü misâkın üzereyim. Yâ Rabbi! Yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım: Ve senin bana ihsan etdiğin nimetleri ikrar ve i’tirâf ederim. Kendi kusur ve günâhlarımı da ikrar ve i’tirâf ederim. Yâ Rabb! Sen beni afv ü mağfiret eyle. Zîra senden başkası günâhları afv ü mağfiret edemez)

(Şeddad bin Evs (r.a.)’den rivayete göre Rasûllah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
“Bir kimse bu Seyyidü’l-istiğfâr’ı ihlâs ile gündüz okur da o günde akşam olmadan evvel vefat ederse o kimse ehl-i cennettendir. Ve eğer bu duâyı ihlas ile gece okur da sabah olmazdan evvel vefat ederse yine ehl-i cennettendir”)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Salavat-ı Şerife, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Güzellikleri Özetleyen Bir Hadîs-İ Şerif

Posted by Site - Yönetici Haziran 8, 2012

10muhammed,muhammad,prophet muhammad,

Güzellikleri Özetleyen Bir Hadîs-İ Şerif

Abdullah bin Ömer, o da babasından (Allah ikisinden de razı olsun) şöyle rivayet etti:

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine soruldu:

-“İslâm nedir?” Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:

-“Güzel söz, yemek yedirmek ve selâmı yaymaktır.” Soruldu:

-“Hangi Müslümanlar daha faziletlidir?” buyurdular:

-“İnsanların, elinden ve dilinden selâmette olduğu yani zarar görmediği kişidir.” Soruldu:

-“Hangi namaz daha faziletlidir?” Buyurdular:

-“Kıyamı (yani ayakta durulması) uzun olan.” Soruldu:

-“Hangi sadaka daha faziletlidir? Buyurdular:

-“Azlık ve yoklukta vermeye çalışılan sadaka!” Soruldu:

-“Hangi iman faziletlidir?” Buyurdular:

-“Sabretmek ve müsamaha edip hoşgörmek.” (1/307) Soruldu:

-“Hangi iman faziletlidir?” Buyurdular:

-“Güzel ahlak!” Soruldu:

-“Hangi cihât faziletlidir?” Buyurdular:

-“Yaralanması ve kanlarının akmasıdır.” Soruldu:

-“Hangi köleyi azad etmek daha faziletlidir?” Buyurdular:

-“Para cihetinden en pahalı olanı!” Soruldu:

-“Hangi hicret daha faziltelidir?” Buyurdular:

-“Senin, Rabbin azze ve celle hazretlerinin sevmediği şeylerden (fiil söz ve hareketlerden) hicret edip uzaklaşmandır!” Soruldu:

-“Hangi saat daha faziletlidir?” Buyurdular:

-“Gecenin yarısından sonraki zamandır. Sonra farz ve meşhûd olan (yani meleklerin şâhid olduğu) sabah namazından güneşin doğuşuna kadar devam eden zamandır.

.

Kaynak :Bu hadis-i şerif değişik lafızlar ile Musned-i Ahmed bin Hambel 18618’de geçmektedir. Tamamlılık arzetmesi bakımından Rûhu’I-beyanda bulunmayan kısımları oradan aldım. İlim talebelerinin ezberlemeleri için bu hadisi şerifi bu günkü dizgi tekniğine göre dizdim…Mutercim

.

İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/402-403

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Hadis-i Şerifler, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Bir Müslüman ile Gayrimüslim elbette eşit değildir.

Posted by Site - Yönetici Haziran 7, 2012

20120603_194237 copy.jpgetkl

Bir Müslüman ile Gayrimüslim elbette eşit değildir.

Önüne gelen Medine Vesikası’ndan bahsediyor. Tevil ederek, yorumlayarak, günümüze yontarak, yamultarak, işine getirerek, konjonktüre uyarlayarak, tevil ederek, tefsir ederek, neşrederek, şerh ederek…

Bir Müslüman ile Gayrimüslim elbette eşit değildir. Müslüman önceliklidir. Bir Gayrimüslim’e, Müslüman’a itaat ve boyun eğdiği müddetçe dünyada korku yoktur. Birlikte yaşamak, ancak ve ancak Müslüman’ın sözünün geçmesi ve Gayrimüslimin Müslüman’a itaat etmesi ile olur.

Kuralları koyan, şer’-i şerîfi uygulayan Müslüman, Gayrimüslim’in güvenliğinden sorumludur. Ona karşı adil olur. Yoksa Müslüman ile Gayrimüslim asla bir değildir. Tıpkı İslam ile diğer dinlerin bir olmadığı gibi. İslam, diğer bütün dinleri geçersiz kılmıştır.

Şimdilerde Müslüman olarak bilinenlerin birçok sıfatı var: Liberal (liboş) Müslüman, kapitalist Müslüman, komünist (veya sosyalist) Müslüman, sofi Müslüman, çağdaş Müslüman, İslamcı Müslüman, Gayriislamî Müslüman, diyalogcu Müslüman, demokrat Müslüman, özgürlükçü Müslüman, insan hakları savunucusu Müslüman…

Oysa insanlar üç kısımda değerlendirilir. Müslim, Gayrimüslim, Münafık.

Müslim, hakikî yol üzeredir. Dolayısıyla başka sıfata muhtaç değildir. Diğerleri hüsranda ve zulmettedir. Onlar için başka mansıplar da niteliklerine paha katar.

Müslüman olarak bilinen muharrirlerin birçoğu; özgürlük, insan hakları, kardeşçe yaşama, ehlikitap ile dostane yaşama, zulme karşı beraber olma, ateizme karşı birlikte mücadele etme, diyalog kültürü geliştirme gibi anlamı ve mezhebi geniş teranelerle Müslümanları gerçek davalarından soğutup onların insanlıklarını ifsat etmekteler.

Bu gerçeği her babayiğit söyleyemez. Marjinal ilan edilmekten korkarlar.

Adı meşhur, dilleri İslamcı, yaşantıları laik olan pek çok muharrir, edip vs. tanırım. Sorun onlara bakalım. “Müslüman ile Ehlikitap eşit mi? Cihad gerekli mi?” diye. Elbette cihadın soyut anlamını öne çıkartacaklar ve günümüzde cihadın başka türlü olduğunu söyleyecekler. Birlikte yaşamanın kadrükıymetinden bahsedecekler.Ben sokakta Papaz elbiseli adamlar görmek istiyorum, Ayasofya ortak kullanılabilir, Ehlikitap’la birlikte adil bir toplum yaratabiliriz.” diyenlerden başka ne beklenir ki?

Müslümanlar Allah’ın dostları olduğuna göre, Gayrimüslimler de İblis’in dostlarıdır. Haydi inkar edin bu hakikati bakalım!..

Müslüman, alenen zina yapılmasına göz yummaz. Zina yapan ve içki içen şer’î ve örfî kanunlarla cezalandırır.

İslam’da kısas vardır. Müslüman bir kötülük gördüğü zaman onu düzeltir. İslam’da namaz kılmak ve tesettüre girmek mecburidir.

Gayrimüslimler ise bu konularda demokrattır. Yani isteyen meyhane açar, genelevi işletir; isteyen zina eder, eşcinsellerle evlenir. Karşı gelenler cezalandırılır.

Tam tersi bir durum anlayacağınız. Ateş ile barut gibi. Kar ile yağmur gibi. Gündüz ile karanlık gibi. Dün ile gün gibi.

Nasıl beraber, tek toplum olacaklar? Kimin dediği olacak?

Müslümanlar ile Gayrimüslimler asla tek toplum olmayacaklar. Küfür tek millettir. Onda şüphe yok. Müslümanlar ne zaman tek millet olacak, biz hasretle, dua ve alkışla onu bekliyoruz.

Biliyorum, birileri bu yazıyı da kulağından, eteğinden, sağından solundan anlayacak; tıpkı birkaç hafta önce yazdığım bir yazı gibi.”

Kaynak : Mustafa Durdu / Habervaktim.com

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

SEFER HALİNDE OLAN MÜKELLEF NAMAZINI NASIL ED EDER?

Posted by Site - Yönetici Haziran 6, 2012

1901344_931490636872862_2069274178314153729_n copy

SEFER HALİNDE OLAN MÜKELLEF NAMAZINI NASIL EDÂ EDER?

 “Sefer” lugatta; miktar tayin etmeksizin mesafe katetmek manasına gelir. Misafir; sefer halinde olan kimse, yolcu demektir. Hz. Aişe (r.anha) validemizden rivayet edilen bir Hadis-i Şerif’te: “Namaz ikişer rek’at olarak farzkılınmıştır. Sonra sefer halinde olduğu gibi bırakılmış, hazar (mukim) namazına ziyade edilmiştir” buyurulmaktadır. Yine Buhari’nin rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif’te ise: “Namaz ikişer rek’at olarak farz kılındı. Sonra Peygamber (sav) hicret etti. Ve namaz dörder rek’at olarak farz oldu. Sefer halindeki namaz ise ilk şekliyle bırakıldı” hükmü beyan buyurulmuştur.(468) Hanefi Fûkahası; seferi halde iken dörder rek’atlık namazların iki rek’at olarak kılınmasının farz olduğu hususunda müttefiktir.) Esasen bu bir kasr etme (kısaltma) değildir. Nitekim İbn-i Abidin: “Çünkü iki rek’at yolcu hakkında bize göre hakiki kısaltma değildir. Bilakis yolcunun farzının tamamıdır. İkmal (dört rek’at kılma) dahi onun hakkında ruhsat değil, isaet (hata etmek, günah) ve sünnete muhalefettir” hükmünü zikreder.

—- Kendisiyle hükümlerin değiştiği mesafenin en azı üç günlük yoldur. Sefer müddetini tayin ederken, orta halli yolculuğa itibar edilir. Bu da deve yolculuğu ve senenin en kısa gününde yaya yolculuğudur. Seferle değişen hükümler şunlardır:

1) Dört rek’atlık farz namazların, iki rek’at olarak edâ edilmesi. 

2) Ramazan ayında ise, oruç yemenin mübah olması. 

3) Mestler üzerine mesh müddetinin üç güne çıkması.

4) Cum’a ve Bayram namazlarının düşmesi. 

5) Kurban kesmenin vücûbunun düşmesi. 

6) Hür olan kadınların; yanında kendisine nikah düşmeyen birisi olmadıkça (yani mahremsiz olarak) bu mesafeye gitmelerinin haram olması.

—-Sefer müddetini tayin hususunda fersahlara itibar edilir mi, edilmez mi? İbn-i Abidin: “Mezhebe göre fersahlara itibar yoktur. Bir fersah üç mil, bir mil de teyemmüm babında geçtiği vecihle dört bin arşındır. Mezhebe göre diyoruz. Çünkü zahir rivayette zikredilen üç günün nazar-ı itibara alınmasıdır. Nitekim Hılye’de beyan edilmiştir. Hidaye sahibi umumiyetle fukahanın kavillerinden ihtiraz içinSahih olan budur” demiştir. Fukahanın bazısı mesafeyi fersahlarla takdir etmiş, sonra ihtilafa düşmüşlerdir. Bazısı yirmi bir fersah, diğerleri onsekiz fersah, daha başkaları da onbeş fersah olduğunu söylemişlerdir. Fetva ikinci kavle (yani 18 fersah diyenlerin kavline) göredir. Zira ortadadır. Mücteba’da “Fetva harizm ûlemasınca üçüncü kavle göredir. Sahih kavlin vechi şudur: Fersahlar düz yerde, dağda karada ve denizde yollara göre değişir. Konaklar böyle değildir. Orta halliyürüyüşten maksad; deve yürüyüşü ile yaya yürüyüşüdür.“) hükmünü zikreder. Şurası muhakkaktır ki; fukaha, yaya yürüyüşü ile üç konak veya üç günlük yol üzerinde ittifak etmiş ve bunun zahir rivayet olduğunda birleşmiştir. Bu konuda kilometre tayini isabetli değildir. Ayrıca fecir vaktinden zeval vaktine kadar olan zaman esas alınmıştır. Senenin en kısa günlerinde bu süre yedi saat civarındadır. Üç gün veya üç konaklık mesafe; asgari 21 saatlik yoldur. Mükellef gittiği mesafeyi; normal yürüyüşü ile 21 saatte alıp alamıyacağını dikkate almak durumundadır. Eğer o mesafeyi 21 saatte alamıyacağını kat’i olarak bilirse (ki bu kat’iyyet zann-ı galib olacaktır) seferilik sözkonusudur. Bu yolu otobüs, uçak, tren ve bunun gibi vasıtalarla çok kısa bir sürede bile katetse, “Seferi” hükmü geçerlidir. Zira “Seferi“likte illet, sadece ve sadece meşakkat değildir. Belki de “meşakkat” önde gelen illetlerden bir tanesidir. Fersahlar (günümüzde kilometreler) üzerinde duran ûlemanın her biri, o mesafenin üç günlük yol olduğuna itikad ederler…

— Sefere çıkan mükellefin niyyet etmesi şarttır. Eğer “Sefere” niyyet etmezse, bütün dünyayı bile dolaşmış olsa, sefer hükmünden istifade edemez.Niyyet etmeden yitirdiği bir malı arayan veya alacaklarını toplayan kimseler “Seferi” hükmünde olamazlar. Dolayısıyle niyet kat’iyyen ihmal edilmemelidir.

— Sefere niyyet eden mükellef; şehrin evlerinden ayrıldığı andan itibaren, dört rek’atlık farz namazları iki rek’at olarak edâ eder. Bu ruhsat değil, azimettir. Bu hususta Hz. Ali (ra)’den şu eser varid olmuştur: “Şayet şu kamıştan yapılmış evi geçmiş olsaydık, elbette namazı kasrederdik” Sonuç olarak sefere niyyet eden mükellef; oturduğu şehrin veya köyün evlerini geçtikten sonra, namazlarını kasr eder.

— Şimdi “Vatan” kavramı üzerinde duralım. Hanefi Fûkahası vatanı: “Asli, ikamet ve sefer” olmak üzere üçe ayırarak ele almıştır.

**Vatan-ı Asli: (Vatan-ı Ehli, Vatan-ı Fıtrat veya Vatan-ı Karar da denilebilir) İbn-i Abidin: “Bir kimsenin yerleştiği veya evlendiği yer Vatan-ı Aslidir” tarifini esas almıştır.(476) Meselenin mahiyeti şudur: Bir mükellefin; kat’i ve sürekli olarak ikamete niyyet ettiği, içinde evi ve işi bulunan yerdir. İnsanlar genellikle doğdukları yere yerleştikleri için “Vatan-ı Fıtrat” tabiri de kullanılmıştır.

**Vatan-ı İkamet: (Vatan-ı Müstear veya Vatan-ı Hadis’de denir) Bir mükellefin; kendisinde onbeş gün veya daha fazla ikamete niyyet ettiği, doğum yeri olmayan ve içinde ailesi de bulunmayan yerdir. Bir yerde ikamete niyet etmek, sadece şu beş şartla sahih olur:

1) Yolculuğu terk etmek: Mükellef yolculuğa devam ettiği halde ikamete niyet ederse sahih olmaz. 

2) Yer selâhiyeti esastır. Mesela bir mükellef, kat’i olarak oturmadan karada, denizde veya çölde ikamete niyet etse sahih olmaz. 

3) Kişinin reyinde hür olması esastır. Yani köle ve hizmetçi gibi başkasının reyine tabi olmamalıdır. Başkasının emrinde olan kimsenin ikamete niyet etmesi sahih olmaz. 

4) Yerin bir olması esastır. 

5) Müddetin durumu esastır: Bir kimse; onbeş günden az ikamete niyet ederse, vatan-ı ikamet teşekkül etmez. Asgari onbeş veya daha fazla ikamete niyet etmelidir.

—Bir mükellef; herhangi bir iş için başka bir şehire sefer yapsa, onbeş günden daha fazla kalmaya niyet etmediği halde, işi uzasa ve bir ay kalsa yine de seferidir. Yine İslâm ordusu herhangi bir beldeye sefer yapsa, o belde de onbeş günden fazla da kalsalar “Seferi” hükmü devam eder. Zira İbn-i Ömer (ra) Azerbeycan’da altı ay ikamet etmiş ve bu müddet içerisinde namazlarını kasr etmiştir. Sahabe-i Kiram’dan da bunun bir misli rivayet olunmuştur. Buradaki incelik şudur: İslâm ordusu orada karar kılma veya geri çekilme hususunda muhayyerdir. İçinde bulundukları hal, ikamete niyete müsaid değildir.

***Vatan-ı Sefer: Mükellefin, onbeş günden az bir müddet ikamet ettiği yerdir.
— Yeryüzünün tamamı; niyet ehli olan bir mükelelf için, “Vatan-ı Asli, Vatan-ı İkamet veya Vatan-ı Sefer” olabilir. Nitekim Hıristiyan olan bir kimse; üç günlük bir yola çıksa ve daha ikinci gün Kelime-i Tevhid’i getirip müslüman olsa, o anda sefere “Niyyet” edebilir ve namazlarını kasrederek edâ eder. Çünkü müslüman olmakla “Niyet” ehli olmuştur. Malûmdur ki; yeryüzünün tamamı Allahû Teâla (cc)’ya aittir. Dolasıyla Laik kültürün geliştirmeye çalıştığı “Vatan Müdafaası” kavramının, hiçbir temeli yoktur. Mü’minler; Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümlerle hükmedilen ve kendilerinin galip olduğu “Darû’l İslâm’ı” müdafaa için cihad ederler. Ancak küfür ahkamı ile hükmedilen ve İslâm’ı savunduğu için insanları mahkum eden siyasi güçlerin galip olduğu beldeleri müdafaa etmezler!.. Çünkü bu fiilde küfrün daha da güçlenmesine yardım sözkonusudur. Cihad bahsinde bu konu üzerinde ayrıca durulacaktır. Bazı çevrelerin “Vatan sevgisi imandandır” hükmünü, bir Hadis-i Şerif gibi öne sürmeleri, cehaletlerini gösterir. Çünkü böyle bir Hadis-i Şerif, hiçbir muteber kaynakta mevcud değildir. Aksine bunun uydurma bir söz olduğu, Aliyyü’l Kari’nin “Mevzûat’ında” hassaten zikredilmiştir.

— Misafir olan bir mükellef; mukim olan bir imama iktida ederse namazını dört rek’at olarak ed? eder.) Ancak misafir imamete geçerse; iki rek’atı edâ ettikten sonra selam verir ve “Siz namazınızı tamamlayınız. Çünkü ben seferiyim” demesi müstehab olur. Zira Resûl-i Ekrem (sav) Mekke’de namaz kıldırmış ve namazın sonunda Mekke halkını bu şekilde ikaz buyurmuştur.

— Yolculuğun meşrû veya gayr-i meşrû bir maksadla olması arasında; seferilik noktasından bir fark yoktur.(484) Zira seferin bizzat kendisi ma’siyet (kötülük) değildir.

— Resûl-i Ekrem (sav) Cafer b. Ebi Talib (ra)’i Habeşistan’a gönderdiği zaman; gemide namazı ayakta edâ etmeyi ancak boğulma korkusu olursa oturarak kılmasını emretmiştir. Gemi hangi tarafa dönerse dönsün, musalli gemide kıbleye doğru yönelir. Herhangi bir özre mebni olmaksızın, hayvan üzerinde farz namazı eda caiz değildir. Feteva-ı Kadıhan’da da böyledir. Meşru özre gelince: Hayvan üzerinden inmesi halinde hayatından korkması, vahşi hayvanların veya kafirlerin saldırısından çekinmesi gibi hususlardır. Otobüs yolculuğunda da; mutlaka otobüsü durdurmak ve farz namazları hakkı ile edâ etmek gerekir. Bu hususlarda otobüs sahipleri de, hassas olmalı ve gerekli kolaylığı göstermelidirler. Esasen sefere çıkan mükellefin; seferi, namaz saatlerini hesaplıyarak yapması daha uygundur.

.

Şerife Şevval Kardelen hocahanım kardeşimize teşekkür eder, sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fıkıh, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

Müfsid- i Kebir (Büyük fesatçı) – Cemaleddin Afgani Kimdir ?

Posted by Site - Yönetici Haziran 5, 2012

Müfsid- i Kebir (Büyük fesatçı) – Cemaleddin Afgani Kimdir ,Sayyid_Dschamāl_ad-Dīn_al-Afghānī

Müfsid- i Kebir (Büyük fesatçı) – Cemaleddin Afgani Kimdir ?

Afganistanlı politikacı ve gazeteci. Asıl adı Muhammed bin Safder el-Hüseynî olup, Cemâleddîn-i Efgânî diye meşhurdur. 1838’de Afganistan’ın Kabil şehrine yakın Esadâbâd kasabasında doğdu. Onun Hemedan’da doğan İranlı bir şiî olduğunu söyleyenler de vardır. 1897’de İstanbul’da öldü.

İlk tahsilini memleketinde yaptı. Tahsîl için Hindist…an’a gitti. Bilhassa lisanlara karşı kabiliyetli olan Cemâleddîn; Farsça, Arapça, Fransızca öğrendi. Milliyeti kesin olmayan, Cemaleddîn-i Eganî’nin; Türk, Afganlı, İranlı ve Hindli olduğu hakkında çeşitli rivayetler vardır. Türklerle konuşurken Türk’üm, Afganlılarla konuşurken Afganlıyım diyen Cemâleddîn-i Efgânî, din bilgisi az olduğundan, doğru yolda olmayanların te’sirinde kalarak Ehl-i sünnet îtikâdından ayrıldı ve İslâm âleminde on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ortaya çıkan dinde reform hareketlerinin önderliğini yaptı! 1857’de hac bahanesiyle Hicaz’a gidip reform fikirlerini anlatma fırsatı buldu. Hicaz’dan Kabil’e dönüp, Dost Muhammed Hân zamanında hükümet ricali arasında bulundu. Hindistan’a, oradan da Mısır’a geçti.

Tanzîmât dönemi Osmanlı sadrâzamlarından Alî Paşa tarafından 1868’de İstanbul’a davet edilerek, Meclis-i meârif âzâlığı vazifesi verildi. Osmanlı Dâr-ül-fünûnu’nun açılışında verdiği bir konferansta; “İslâmî Abdülazîz Devleti’nin semâsından ziyâde güneşler çıkararak, onların nurları ile bütün âlemi nurlandıran ve kendilerine vükelâ yaparak hilâfet yolunda karar kıldıran Muhammedi Osmanlı saltanatının feleğinden parlak bedirler gösteren ve onların ziyası ile bütün Âdemoğullarını aydınlatan, kendilerini vezirler yaparak adalet mıntıkasında isbat eden Allah’a hamd olsun.

Salât da; yüce akıllara ve zekî nefslere, bâhusus akl-ı külle ve yolları kânunlaştırana (san’atlardan bir san’atı elde eden peygambere) ve O’nun nurlarından iktibas ederek makamların en yükseğine erişenlere olsun…” diyerek, peygamberliğin san’atlardan bir san’at olduğunu, İslâmiyet’in ilmî ilerlemelere mâni olduğunu iddia etti. Cemâleddîn-i Efgânî’nîn bu konuşması, Osmanlı âlimlerince şiddetle tenkîd edildi. Din ve devlet aleyhinde başka konuşmaları da bulunan Cemâleddîn-i Efgânî’nin fesatçılığı ortaya çıkınca, İstanbul’dan kovuldu. Osmanlı şeyhülislâmı Hasan Fehmi Efendi, onun cahilliğini ve yanlış yolda olduğunu bütün delilleriyle ortaya koydu.

Felsefî ve siyâsî özellikteki fikirlerini din adıyla yaymaya çalışan Cemâleddîn-i Efgânî, 1872’de Mısır’a gitti. Orada da din ve siyâsette ıslâhı kalkınma (dinde reform) fikirlerini yaymaya çalıştı, ilk zamanlar pek dikkati çekmedi. Fakat bu sırada doğu kültürü ile batı kültürü arasında bocalayan Muhammed Abduh’u, kısa zamanda fikirlerinin etkisi altına alıp, hayâtı üzerinde büyük rol oynadı. Muhammed Abduh’dan başka bir kısım kimseler de onun reformcu fikirlerinden etkilendiler. Talebelerinden olan Edîb İshak tarafından çıkartılan Mısır gazetesinde; Mazhar bin Vazzâh, Es-Seyyid Hüseynî veya Es-Seyyid imzalarıyla yazılar yazarak fikirlerinin yayılmasına çalıştı. 1872-1879 seneleri arasında Mısır’da kalan Cemâleddîn-i Efgânî’nin fikirleri, Mısır’daki Ehl-i sünnet âlimleri tarafından çürütüldü. Fitneci fikirleri sebebiyle Mısır hükümeti tarafından sürgün edilince, önce Hindistan’daki Haydarâbâd’a oradan da Paris’e gitti. Paris’te bulunduğu sırada talebesi Muhammed Abduh’la baş başa vererek, bütün müslümanları reformcu fikirler etrafında toplamak gayesiyle Urvet-ül-vüskâ adlı bir cemiyet kurup, aynı adlı gazeteyi çıkardı. Bu gazete sekiz ay kadar çıktıktan sonra yayınını durdurdu. Bu başarısızlıktan sonra, açıkça yürütemiyeceği propagandayı, gizlice konferanslar yoluyla yapmaya başladı. Fikirlerini anlatmak için bir çok seyahatlerde bulundu, Bir müddet Rusya’nın Petersburg, sonraları Almanya’nın Münih şehrine gitti. Orada İran şahı Nâsırüddîn ile karşılaştı. Şâh’ın daveti üzerine İran’a giden Cemâleddîn-i Efgânî’ye, İran dar gelmeye başladı. Bir ara kendi hâline köşeye çekilip yedi ay kadar insanlardan uzak kaldı. Şâh ile arası açıldı. İran şahının halka karşı uyguladığı bâzı sevimsiz hareketleri fırsat bilerek, İran’da şiddetini artıran bâbîlik veya bahâîlik hareketlerinin içinde bulundu. Şâh’ın aleyhinde hareket ederek isyâncı ve sûikasdcıların öncüsü ve teşvikçisi oldu. Bu sırada Ruslar tarafından satın alınarak, anavatanı olan Afganistan aleyhinde casusluk yaptı. İran’dan da kaçarak Avrupa’ya gitti. Daha sonra Londra’ya giderek fikirlerini yaydı ve Osmanlı pâdişâhı sultan İkinci Abdülhamîd Han aleyhinde faaliyetlerde bulundu. Cemâleddîn-i Efgânî’nin İslâmiyet’e verdiği zararları gören sultan İkinci Abdülhamîd Han, yaptığı zararları ortadan kaldırmak ve te’sirsiz hâle getirmek için kendisini İstanbul’a çağırdı. Sultan, İstanbul’a gelen Cemâleddîn-i Efgânî’yi huzuruna çağırarak, fitneye sebeb olan söz ve hareketlerden kaçınmasını emr etti. Fakat yine boş durmadı.

Sadrâzam Halil Rıfat Paşa, sultan İkinci Abdülhamîd Han’a takdim ettiği 22 Nisan 1896 tarihli arızaya ilâve ettiği mektubda, Cemâleddîn-i Efgânî ile ilgili şu bilgileri verdi: “Malûmat ve mütâlaât-ı çâkerâneme gelince, Şeyh Cemâleddîn, bâbîlik cemiyeti erkânından ve fesâd erbabından olduğu gibi, hiç bir tarafça hâiz-i îtibâr ve îtimâd olmamış, ehemmiyetsiz bir âdemdir. Ve merkumun mason cemiyeti, ermeni komiteleri ve Jön Türk takımı ile gizli bir muhâberât ve münâsebâtı vardır. Kendisini efendimize mensûb bildirerek, esasen hiç olduğu hâlde, bu şeref-i mensubiyetten dolayı kendisini ve mâhiyetini ve hakikatini bilmeyen bir takım âdemleri celb ve iğfal ederek, yavaş yavaş cemiyetini çoğaltmaya çalışıyor. Bâbîlik mezheb-i habîsi esasen dürzîlik mezhebine müşabih (benzer) olduğundan, merkum Cemâleddîn, Suriye ve Lübnan’dan buraya gelen dürzî gençlerin ahlâksız ve müfsid güruhunu kendisine celb ile tevsî-i mefâsid ediyor (bozgunculuğunu yayıyor) ve Mısırlılar dahî ekseriyetle mesleksiz ve ahlâkı bozuk oldukları için, onlardan da bir çok tarafdâr peyda etmeye uğraşıyor. Bu cümleden olarak, geçenlerde Dersaâdet’den (İstanbul’dan) uzaklaştırılması lüzumu arz edilen Mısırlı Abdullah Nadim adlı müfsîd dahî, Cemâleddîn’in mezhep ve meslekine tâbiiyyetle eski kıyafetini değiştirip, bu günlerde bâbî kıyafetine girdiği istihbar kılınmıştır.”

Sultan İkinci Abdülhamîd Han da, hatıratında Cemâleddîn-i Efgânî ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Hilâfetin elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemâleddîn-i Efgânî adlı bir maskaranın el birliği ederek, İngiliz hâriciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti. Bunlar, hilâfetin Türkler tarafından zorla alındığını ileri sürüyor ve Mekke şerifi Hüseyin’in halîfe îlân edilmesini İngilizlere teklif ediyorlardı. Cemâleddîn-i Efgânî’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı… Ayrıca İngilizlerin adamı idi ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlardı.”

Cemâleddîn-i Efgânî, İstanbul’da bulunduğu sırada bir çok yıkıcı faaliyetler yapmak istediyse de engellendi. Bir ara Mısır hidivi Abbâs Hilmi Paşa’yla münâsebette bulunduğu anlaşılınca, sultan İkinci Abdülhamîd Han onu sert bir şekilde azarlayarak; “Abbâs Hilmi Paşa adına bir devlet mi kurdurmak istiyorsunuz?” dedi. Dışarıda daha çok zararlı olacağını farkeden Abdülhamîd Han, Cemâleddîn-i Efgânî’nin İstanbul’dan çıkışını yasakladı, ölünceye kadar göz altında tuttu.

Cemâleddîn-i Efgânî, İstanbul’da bulunduğu sırada bâzı yazar ve şâirler üzerinde etkili olmuştur. Bilhassa Türkçülük ve İslamcılık düşünceleri ile hareket edenler, ayrı fikir ve inançta olmalarına rağmen, onu hoca kabul etmişlerdir. Bu da cemiyette ayrılıklara yol açmıştır. Cemâleddîn-i Efgânî’nin asıl gayesi de budur. Hayâtına bakılınca, gidip gezdiği yerlerde dâima tefrikadan yana olmuş ve fitneler çıkarmıştır.

İstanbul’da bulunduğu sırada hastalanan Cemâleddîn-i Efgânî, 1897’de öldü. Maçka’ya defnedildi ve kabri bir Amerikalı tarafından yaptırıldı. 1944 yılında, kemikleri, memleketi olan Kabil’e nakledildi.

Tahsîle gittiği Hindistan’da, din düşmanlarının etkisinde kalarak, Ehl-i sünnet yolundan ayrılan ve ilmi az olduğu hâlde hayâtı boyunca, kendini ilim ve din adamı gösteren Cemâleddîn-i Efgânî, İslâmiyet’in aslının bozulmuş olduğunu ve reform yapmak gerektiğini iddia etti ve asırlardır yetişmiş ve İslâmiyet’in yayılmasına çalışmış olan Ehl-i sünnet âlimlerinin çalışmalarını reddetti. Urvet-ül-vüskâ adlı gazetesinde ve verdiği konferanslarda İslâmiyet ve müslümanlar hakkında küçültücü yazılar yazıp çeşitli sözler sarfetti. Onun İslâmiyet hakkındaki düşünceleri, Fransız yazarı Renan’a, 18 Mayıs 1883 tarihli Le Journal Des Debats gazetesi aracılığıyla verdiği cevabdan çok iyi anlaşılmaktadır. Cemâleddîn-i Efgânî bu mektubunda şöyle diyor:

“Efendim! Değerli gazetenizin 29 Mart 1883 tarihli nüshasında, M. Renan’ın bir nutku var. Şöhreti bütün batıyı tutan, doğunun en ücra köşelerine kadar uzanan ünlü filozof bu nutukda, dikkate değer müşahedeler, yeni görüşler serdetmiş. Ne yazık ki bendeniz, nutkun ancak, çok az sâdık tercümesini görebildim. Fransızcasını görebilseydim o büyük filozofun fikirlerini daha iyi kavrardım. Renan’ın nutku iki noktayı kucaklıyor.

1- İslâm dîni, mâhiyeti îcâbı, ilmin gelişmesine mânidir.

2- Arap kavmi, tabiatı icâbı, metafizik ilimleri de, felsefeyi de sevmez.

İyi ama, acaba ilimlerin gelişmesini önleyen bu mâniler; dînin kendisinden mi geliyor, yoksa bu dîni kabul eden kavimlerin hususiyetlerinden mi? Renan bu noktaları aydınlatmıyor. Ama teşhis yerindedir. Hastalığın sebeblerini tâyin etmek güç. Hastalığa çâre bulmak ise, büsbütün zor. Başlangıçta hiç bir millet, sırf aklın rehberliği ile yetinemez. Korkuların pençesindedir. Hayrı şerden ayıramaz. Ne sebeblere yükselebilir, ne neticeleri fark edebilir. Tedirgin şuurunun dinlenebileceği bir vaha arar. O zaman mürebbîler (peygamberler) çıkar ortaya. Bilirler ki onu aklın emrettiği yola sürüklemek imkânsızdır. Hayâlini okşar, ümidlerini kanatlandırır, önünde geniş ufuklar açarlar, insanoğlu ilk devirlerde gözleri önünde cereyan eden hâdiselerin sebeplerini ve eşyanın esrarını bilmediğinden, mürebbîlerinin emirlerine ve öğütlerine uymak zorundadır. Mürebbîler (peygamberler) ona; itaat edeceksin diyorlardı. Mutlak varlık (yani Allah) böyle emrediyor. Şüphe yok ki bu, beşeriyet için boyundurukların en ağırı, en küçültücüsü idi. Fakat müslüman, hıristiyan, putperest, bütün milletlerin barbarlıktan bu dînî terbiye sayesinde çıktıkları ve daha ileri bir medeniyete doğru yürüdükleri de inkâr edilemez.”

Cemâleddîn-i Efgânî, dinlerin insanlık târihinde büsbütün lüzumsuz birer müessese olmadıklarını beyân ettikten sonra, İslâmiyet’le putperestliği aynı kefeye koyuyor ve devamla; “Bu konuda İslâmiyet’in başka dinlerden ne gibi farkı vardır? Dinlerin hepsi de müsâmahasız değil mi?… Hıristiyan toplumları, işaret ettiğim Terakkî ve ilim yolunda dev adımlarla ilerlemektedirler. İslâm cemiyeti ise dînin vesayetinden kurtulamamıştır… Burada Mösyö Renan’ın huzurunda İslâm dîninin müdâfaasını yapıyorum. Bu ümîd (müslümanlıktan kurtulma ümidi) gerçekleşmezse, barbarlık ve cehalet içinde mahvolurlar. Filhakika İslâm dîni, ilmi boğmaya ve terakkîyi durdurmaya gayret etmiştir. Ama hıristiyanlık da aynı şeye teşebbüs etmedi mi? Katolik kilisesinin muhterem reîsleri, bildiğime göre, bugün bile mücâdeleden vazgeçmiş değillerdir… Biliyorum müslümanların, Avrupa ile aynı medeniyet seviyesine yüselmeleri çok güçtür. Felsefî ve ilmî usûllerle hakikate vusul (ulaşmak) onlara yasaktır. Gerçek bir mü’min, konusu ilmî hakikat olan her çeşit araştırmalardan kaçınmalıdır. Oysa bâzı Avrupalılara göre her hakikat, ilme dayanmak zorundadır. Kölesi olduğu nass’a (Kur’ân-ı kerîm ve sünnete), sabana bağlanan bir öküz misâli bağlanan mü’min, ilânihâye (sonsuz olarak) şeriat tefsircileri (islâm âlimleri) tarafından çizilen yolda yürümeye mahkûmdur. Hakikatin zâten bütününe sâhib. Aramasına ne lüzum var. Îmânını kaybederse daha mı bahtiyar olacak? Böyle olunca da ilmi küçümsemesi tabiî değil mi?”

Cemâleddîn-i Efgânî bu mektubunda İslâmiyet’in Terakkîye (ilerlemeye) mâni olduğunu, Renan’dan daha büyük bir kabul ile belirttikten sonra, Arab kavmini müdâfaa ederek şöyle diyor: “Ancak fetihlerindeki hızla mukayese edilebilecek fikrî bir yükseliş, bir asır, bütün bir Yunan ve Acem ilminin elde edilişi, hazmedilişi… Arablar başlangıçta ne kadar barbar ve câhil olurlarsa olsunlar, medenî milletlerin yüz üstü bıraktıklarına dört elle sarıldılar. Sönen ilimleri canlandırdılar, geliştirdiler ve o zamana kadar ulaşamadıkları bir ihtişama kavuştular. Bu da ilme karşı besledikleri sevginin işareti ve isbâtı değil midir?” diyerek başka müslüman milletlerin, bilhassa müslüman-Türklerin ilme olan hizmetlerini inkâr ettikten sonra da; “Pekî denecek, Arab medeniyeti bu kadar parlak olduktan sonra nasıl birden sönüverdi? Meş’ale o zamandan beri neden tutuşmadı tekrar? Arab dünyâsı uzun zamandan beri niçin karanlıklarda bocalıyor? Nâmık Kemâl buna sebep olarak haçlı orduları ile Tatar müşriklerini gösteriyor. Burada İslâm dîninin bütün sorumluluğu ortaya çıkıyor. Şurası âşikâr; bu din nerede yerleşmişse ilmi boğmuştur. Bu uğurda istibdâdla el ele vermekte tereddüd etmemiştir. Hıristiyan dîninin mazisinde de buna benzer vak’alar bulabilirim. Dinler, isimleri ne olursa olsun birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmalarına, anlaşmalarına imkân yoktur. Felsefe onu îtikâdlardan kısmen veya tamamen kurtarır. Nasıl anlaşabilirler?.. İnsanlık yaşadıkça, nass (dînin delilleri) ile serbest tenkid, dinle felsefe arasındaki kavga sona ermeyecektir. Kıyasıya bir savaş bu. Ve korkarım ki bu savaşta zafer, hür düşünceye nasîb olmayacaktır” diyerek, Allahü teâlânın bildirdiği din ile insan kafasının mahsûlü olan felsefenin, savaş hâlinde olduğunu söylemekte ve felsefenin gâlib gelmesini istemektedir. Daha da ileri giderek; “Aklın dersleri üç-beş büyük zekâya hitâb eder. İlim ne kadar güzel olursa olsun ideâle susuz olan insanlığı doyurâmaz. İnsanlık, filozofların ve âlimlerin göremedikleri ve giremedikleri karanlık ve uzak bölgelerde kanat açmaktan hoşlanır” diyerek de, din üzerine gâlib gelmesini istediği felsefenin ilimden de üstün olduğunu iddia etmektedir.

Fransız yazarı Renan da, bu yazısından dolayı Cemâleddîn-i Efgânî’yi şöyle medh ediyor: “İki ay kadar önce sevgili meslekdaşım Ganem (hıristiyan Halil Ganem) vâsıtası ile Şeyh’i (yâni Cemâleddîn-i Efgânî’yi) tanımıştım. Üzerimde pek az kimse bu kadar derin te’sir yapmıştır. Sorbon’daki konferansımın konusunu (ilmî zihniyet ile İslâmiyet’in münâsebetlerini) bana o ilham etti. Şeyh Cemlâleddîn, İslâm’ın peşin hükümlerinden sıyrılmış bir Afganlıdır. Cemâleddîn, zinde bir kavmin çocuğudur. Afganistan’da Arya ruhu, resmî İslâmiyet’in sığ tabakası altında bütün zindeliği ile yaşamaktadır. Dinlerin değerini tâyin eden, onlara inanan kavimlerdir. Afganlı bu müteârefenin en güzel delili. Düşünceleri öylesine bağımsız, seciyesi o kadar asîl ve dürüst idi ki, onunla konuşurken İbn-i Sînâ, İbn-i Rüşd gibi eski âşinâlardan birinin, dirildiğini sanıyordum.”

Cemâleddîn-i Efgânî’nin şahsı ile ilgili önemli hususlardan biri de masonluğudur. Hattâ yalnız kendisi mason olmakla kalmayıp, Mısır’da bir çok kimsenin de bu teşkilâta girmesine sebeb olmuştur. Afşar İreç ve Usgar Mehdevînin Farsça te’lif ettikleri Mecmûa-i isnâd ve Medârik adlı eserde, onun mason locasına kaydolmak üzere verdiği dilekçenin mâhiyeti ve şarkın yıldızı locasının 1355 Kâhire-Mısır 7. 1878/5878 sayı ile locaya kayd olduğuna ve locaya ihtiram reisi seçildiğine dâir cevâbı vardır. Ayrıca Hannâ Ebî Râşid, masonluğu Arab memleketlerine Cemâleddîn-i Efgânî ile Muhammed Abduh’un yaydığını yazmaktadır.

Cumhuriyet devri başbakanlarından Şemseddîn Günaltay’ın; “Şeyh, peygamber kadar şâyân-ı hürmet; ona îtirâz edenler, Ebû Cehl kadar lânete müstehâktır. Çünkü peygamberlerin zamanındaki İslâmlığı yeniden diriftmeye kalkışmıştır” diyerek medh ettiği, dünyâda bir kaç zümre arasında meşhur edilen Cemâfeddîn-i Efgânî’nin, küçücük bir Afgan târihi ile maddeciliği tenkid etmek için yazılmış teolojik bir eser olmaktan ziyâde, siyâsî bir hiciv özelliğini taşıyan Red aled-Dehriyyîn adlı eseri vardır. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yazılmış makaleleri vardır.

—————————————————

1) El-Âlâm; cild-6, sh. 168

2) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-10, sh. 92

3) Umrandan Uygarlığa; sh. 44

4) Son Sadrâzamlar; cild-2, sh. 817, 890

5) Hâtırât-ı Abdülhamîd-i sânî; sh. 73

6) Târih-i Âbâd-ı lugat-il-Arabiyye; (Corci Zeydan); cild-4, sh. 312

7) A’yân-üş-şîa; (Muhsin Emin, Şam-1935); cild-16, sh. 336

8) Esmâül-müellifîn; cild-2, sh. 394

9) Zuamâ-ul-aslâh; sh. 59

10) Fâideli Bilgiler; sh. 358

11) Din Tahripçileri; sh. 48

12) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 202

13) Dâiret-ül-meârif-il-masoniyye (Hannâ Ebî Râşid, Beyrut-1381); sh. 197

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Semud Kavmi Ve Helakı

Posted by Site - Yönetici Haziran 3, 2012

Semud Kavmi Ve Helakı,Petra-Jordan

Semud Kavmi Ve Helakı

Kur’an-ı Kerim’de adı geçen ve kendilerine uyarıcı olarak Salih (a.s)’ın gönderildiği, Hicaz ile Suriye arasında Vadil-Kura’da yaşamış eski bir Arap kabilesi. Kur’an-ı Kerim’de bu kabilenin ismi yirmi altı yerde geçmekte olup, ayrıca Salih (a.s)’dan bahseden âyetler de onun kavmi olan “O (Allah), yapılan duayı işiticidir” Semud ile ilgilidir. Bu kavmin Kur’an-ı Kerim’de zikredilişinin sebebi, peygamberlerini yalanlayıp inkârlarına devam etmelerinden dolayı helâk edilişlerinin bir ibret vasıtası kılınmış olmasıdır. Semud kavminin başına gelenler Kur’an-ı Kerim’de ondan önceki Ad kavminin başına gelenlerle birlikte zikredilmektedir. Semud kavmi, Semud b. Casır b. İrem b. Sam b. Nuh’un neslidir (Taberî, Tarih, Beyrut (t.y), I, 226). Arap kaynaklı olmayan tarihi belgelerde de Semud kavminden bahsedilmektedir. M.Ö 715 tarihli Sargon kitabesinde Semud kavmi, Asuriler’in hakimiyet altına aldıkları, Şarkî ve Merkezî Arabistan kavimleri arasında zikredilmektedir. Aristo, Batlamyus ve Plinus, Semud kavmini (Thamudaei) belirten isimden bahsetmişlerdir. Plinus’un Semud kavminin oturduğu yer olarak zikrettiği Domatha ve Hegra’nın, İslâmi kaynaklarda bu kavmin oturduğu yer olarak kaydedilen Hicr ile aynı yer olduğu kabul edilebilir (H. N. Brau, İ.A, Semud mad.)

Hadis-i Şeriflerde, Rasûlüllah (s.a.s)’in H. 9. yılda Tebük seferine giderken Semud kavminin yaşadığı Hicr’e uğradığı ve bu yerin Salih (a.s)’ın kavminin yaşadığı yer olduğunu söylediği nakledilmektedir (Buhârî, Enbiya, 17; Ahmed b. Hanbel, I, 66, 73).
Semud kavmi, Ad kavminden sonra Allah Teâlâ’ya isyan edip küfre sapmış ve kendilerine tapındıkları putlar edinmişlerdi. Onları uyarmak ve ortağı bulunmayan tek Rab olan Allah Teâlâ’ya ibâdet etmeye yöneltmek için Salih (a.s)’ı görevlendirdi. Salih (a.s)’a kavminin mustazaflarından az bir topluluk iman etmişti. Dünyevî makam ve zenginliklerinden dolayı kendilerinin diğer insanlardan üstün olduklarını zanneden Semud kavminin ileri gelenleri (mele’) *, hor gördükleri (mustazaf) * kimselere, . . Siz gerçekten Salih’in Rabbı tarafından gönderilmiş olduğuna inanıyor musunuz? dediler. Onlar da; “Doğrusu biz, onunla gönderilene iman ediyoruz” dediler. ” Büyüklük taslayanlar, “Biz, doğrusu sizin iman ettiğinizi inkâr edenleriz”dediler” (el-A’raf, 7/75-76)

Salih (a.s), Semud kavmini İslâma davet etmeye devam etti. Salih (a.s)’ın onları imana davet edip uyarma ve korkutmaya ısrarla devam etmesi üzerine, ona şöyle dediler: “Ey Salih; bayramımızı kutlayacağımız zaman sen de bizimle gel (Semud kavminin putlarını alıp şehir dışına çıkarak kutladıkları bir bayramları vardı). Bize bir âyet (davanı ispatlayacak bir şey) göster. Sen ilâhına duada bulun; biz de ilâhlarımıza duada bulunalım. Eğer senin ilâhın duana icabet ederse sana uyarız. Yok bizim ilâhlarımız bize icabet ederse bize tabi olursun”. Bu isteklerini kabul eden Salih (a.s) bayramda onlarla birlikte gitti. Putperestler, putlarından istekte bulundular. Ancak bir karşılık bulamadılar. Bunun üzerine kavmin reisi, Salih (a.s)’a;

Ey Salih; bize şu kayadan bir deve çıkar. Eğer bunu yaparsan seni doğrulayacağız” dediler. Salih (a.s), onlardan, Allah Teâlâ kendileri için böyle bir deveyi bu kayadan çıkartırsa iman edeceklerine dair söz vermelerini ve yemin etmelerini istedi. Onlar, bu konuda yemin edip söz verdikten sonra, Salih (a.s), namaza durdu ve Allah’a dua etti. Bunun üzerine kaya yarıldı ve içinden onlara istediği gibi gebe, karnı aç bir deve çıktı. Bu olay üzerine, onlar daha önce vermiş oldukları sözden cayarak iman etmediler (İbnul-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, Beyrut 1979, I, 89-90). Salih (a.s) onlara; ” … Ey kavmim; Allah’a ibadet edin. Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir mucize gelmiştir. İşte, Allah’ın şu dişi devesi size bir mucizedir. Bırakın onu Allah’ın arzında otlasın. Ona bir kötülük yapmayın. Sonra can yakıcı bir azaba uğrarsınız. Hatırlayın; Allah sizi Ad kavminden sonra halifeler yaptı. Ve sizi yeryüzüne yerleştirdi. Orada, ovalarda köşkler yapıyor, dağları yontup evler yapıyorsunuz. Allah’ın nimetlerini hatırlayın. Yeryüzünde bozguncular olarak fesad çıkarmayın” (el-A’râf, 7/73-74).

Allah Teâlâ, hayvanların sulandığı kuyunun suyunun mucize deve ile diğerleri arasında nöbetleşe kullanılacağını bildirmişti: “Onlara, suyun aralarında taksim olunduğunu haber ver. Her biri su nöbetinde hazır bulunsun (el-Kamer, 54/28). Salih (a.s) kavmine; “İşte şu devedir. Su içme hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün sizindir” dedi (eş-Şuara, 26/155). Deve onların arasında bir süre kaldı. Bu süre içerisinde, bir gün kuyunun suyunu deve içiyor, bir gün de onlar kuyunun suyundan istifade ediyorlardı. Semud kavmi devenin su içtiği günlerde onun sütünü sağıyor ve kaplarını dolduruyorlardı (İbn Kesîr, Tefsîrul-Kur’anil-Azîm, İstanbul 1984, III, 437).

Semud kavminin Salih (a.s)’ın davetine duydukları düşmanlık ve kinleri artınca, deveyi öldürmeyi planladılar. Allah Teâlâ bu durumu Salih (a.s)’a bildirdi. Salih (a.s), gördükleri mucizeye rağmen iman etmekten kaçınan kavmine eğer böyle bir iş yaparlarsa helâk edilecekleri uyarısında bulundu. Ancak onlar, onun bütün uyarılarına kulak tıkayarak deveyi kestiler: Fakat O’nu yalanladılar. Ve derken deveyi kestiler. Bunun üzerine Rableri günahları yüzünden onları kırıp geçirerek yerle bir etti” (eş-Şems, 91/14).

Allah Teâlâ, Semud kavmini, görmüş oldukları mucizeye rağmen iman etmemelerinden dolayı hemen cezalandırmamış ve onlara mühlet vermişti. Ancak Salih (a.s) onlara; eğer kendi isteklerinden dolayı mucize olarak Allah tarafından gönderilen deveye bir zarar vermeye kalkarlarsa affedilmeyecekleri ve korkunç bir şekilde helâk edileceklerini onlara bildirmişti. İnkârlarında direten ve deveyi öldürerek azıtan Semud kavmi için kurtuluş yolu kalmamıştı. Salih (a.s), yaptıklarını görünce ağlamış ve onlara;

Yurdunuzda üç gün daha kalın…” (Hud, 11/65) diyerek gelecek azabı haber vermişti. Deveyi kestikleri günün akşamı dokuz kişilik bir grup (en-Neml, 27/48) Salih (a.s)’ı öldürmeye karar verdiler. Onlar şöyle diyorlardı: “Eğer söylediği doğru ise biz ondan önce davranalım. Yok yalancılardan ise onu da devesinin yanına gönderelim”. Allah Teâlâ bu olayı şu şekilde haber vermektedir: “Aralarında Allah’a yemin ederek, Şöyle konuştular; “Salih’i ve ailesini bir gece baskınıyla öldürelim, sonra da akrabasına “yakınlarınızın öldürülmesinden haberimiz yok; Şüphesiz bizler, doğru kimseleriz” diyelim “. Onlar bir tuzak kurdular. Biz de onlar farkına varmadan, tuzaklarını alt üst ediverdik. Tuzaklarının akıbeti nasıl oldu bir bak. Biz onları da kavimlerini de toptan helâk ettik. İşte zulümleri yüzünden, harap olmuş, bomboş evleri, şüphesiz ki bunda, bilen bir kavim için, büyük bir ibret vardır. İman edip, Allah’dan korkanları kurtardık” (en-Neml, 27/49-83).

.
Şerife Şevval Kardelen hocahanım kardeşimize teşekkür eder, sizlerinde dualarını bekleriz.

.

.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: