Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İSLÂM’IN TİCARETE GETİRDİĞİ AHLÂKİ YÜKÜMLÜLÜKLER

Posted by Site - Yönetici Haziran 12, 2012

İSLÂM’IN TİCARETE GETİRDİĞİ AHLÂKİ YÜKÜMLÜLÜKLER

İslâm her işte bir ölçünün bulunmasını istediği gibi ticarette de birtakım ölçülerin bulunmasını istemiştir. Genel olarak bunları belli başlı şu noktalarda toplamak mümkündür.


“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”[1] ayet-i celilesi İslâm’ın temel ahlâk kanunudur ve Müslümanlar iş ve ticaret hayatlarında da bu kanuna uymak zorundadırlar. İslâm, dürüstlük ve kardeşlik ile bağdaşmayan her türlü kazanç yollarını yasaklamıştır. Örneğin, faiz, ihtikâr (karaborsacılık), rüşvet, kumar, hırsızlık, gasb, zimmet v.s. gibi ahlâk dışı ve dürüstlükle bağdaşmayan tutumlar da yasaklanmıştır.

İyilik yapmak hususunda, adalet mertebesini de geçerek daha çok fedakârlık ve feragat göstermeye, İslâm ahlâkında ‘ihsan’ denir. Ticarî ilişkilerde bu anlamıyla ‘ihsan’  her ne kadar kesin bir görev değilse de, tavsiyeye değer görülmüştür. İslâm ahlâkçılarına göre, ticari ilişkilerde ‘ihsan’ sayılan davranışlar teker teker sayılmıştır.

İslâm’da kazanma, mal ve mülk edinme tıpkı ilim gibi farz kabul edilmiş, kişinin kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebilmesi, çoluk çocuğunun nafakasını temin etmesi maksadıyla meşru yollardan çalışıp kazanması, ibadet ve cihad ölçülerinde kutsal ve değerli bir davranış olarak nitelendirilmiştir. Allah (c.c.) Kur’an-ı kerim’inde şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların maddeten, manen temizlerinden yiyiniz.”[2] Zira âlem-i tekvin’de (devamlı değişen) rızkın haramı da var, helâli de; pisi de var, temizi de. Fakat siz bunların temizlerinden ve kimsenin hakkı geçmeyerek meşru yollarla kazanılan helallerinden insanca yiyiniz. Hem hayvanlar gibi obur olmayınız. Hem de birtakımlarının yaptığı gibi helali hoş ve temiz şeylerden kendinizi mahrum etmeyiniz. Temiz temiz, helal helal yiyiniz de onları yaratan, veren, Allah (c.c.)’a şükrediniz. O helal ve pak rızıklarla beslenen vücudunuzu yaratılış gayesine uygun hale getiriniz. Eğer siz hakikaten yalnız Allah (c.c.)’a ibadet ediyorsanız böyle yaparsınız. Ciddiyetle mümin ve muvahhid olanlar böyle yaparlar.

Yüce Allah, dünyayı ve gökleri yaratmış, bunları insanın yararlanmasına sunmuştur. Su, bitki, orman, hayvan, maden, doğa, ova, rüzgâr, güneş ve hava insanın hizmetine sunulan nimetlerden birkaçıdır. Bu arada insanoğluna beden gücü ve düşünme yeteneği verilmiş ve kendisine kendisinin çalıştığının karşılığının verileceği bildirilmiştir. Ancak Cenâb-ı Hak, rızkı vermeyi üstlenmiştir. Bununla birlikte hayırla şer, helal ile haram açıklanmış ve insan helal yoldan kazanmaya teşvik edilmiştir.

Eski çağlardan beri insanların ihtiyaçları çeşitli sanat ve mesleklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlk insan ve ilk Peygamber Âdem (a.s.)’in dokumacılık, İdris Peygamber (a.s.)’in terzilik, İbrahim (a.s.)’in kumaş ticareti, Nuh ve Zekeriyya Peygamberlerin marangozluk, Hz. İsa (a.s.)’nın ise kunduracılık mesleğinin öncüleri olduğu nakledilmiştir. Yine Musa (a.s.)’nın Şuayb Peygambere 8–10 yıl çobanlık yaptığı, birçok Peygamber ve Allah dostu velilerin de bu mesleği yaptıkları bilinmektedir. Demir endüstrisinin ilk kurucusu Davud (a.s.)’tur. Demiri kalıba döküp, şekil verme sanatı O’na Yüce Allah tarafından vahyedilmişti.

Hayatın her alanında olduğu gibi ticarette de İslâmî ölçülere uygunluk asıldır. Aksi hüsrandır. Allah Teâlâ, ticaret ahlâkı bozulan, ölçü ve tartıda hile yapan Medyen halkının durumunu örnek olarak verir. Medyen’e peygamber olarak gönderilen Şuayb (a.s.) şöyle der: “Ey kavmim Allah’a kulluk edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Ölçü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi bolluk ve bereket içinde görüyorum. Ey kavmim! Ölçü ve tartıyı adaletle ve tam olarak yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”[3]

Allah (c.c.)’ın emirlerini yerine getirmeyen Şuayb (a.s.)’ın kavmini Allah (c.c.) şöyle cezalandırdı: Aniden sıcak rüzgârlar esmeye başladı. Mavi renkte sinekler türeyip üzerlerine saldırdı, kâfirler çaresiz kaldılar. Havanın sıcaklığı da gittikçe şiddetlendi. İnsanlar akarsulu, ağaçlık ve gölgelik yerlere kaçtılar. Fakat hava sıcaklığı günden güne artıyordu. Bu sırada Cebrail (a.s.) bir bulut getirip şehrin dışında tuttu. Kâfirler bu bulutu görünce, şehrin bir gölgesi var zannederek hep birden onun altına koştular, hepsi orada toplandığında: “Ey Eykeliler! Peygamberinizi yalanlayarak bir türlü gelmez zannettiğiniz acı azabı tadın! Önünde secde ettiğiniz putlara söyleyin. Eğer, güçleri varsa sizi kurtarsınlar!” diye nida geldi. Ve kâfirlerin üzerine, altına koştukları buluttan ateş ve kıvılcımlar yağmaya başladı. Kâfirlere ait her şey yandı. Taşlar, ağaçlar bile. İşte haktan ayrılanların sonu böyle olmaktadır.

Geçmiş peygamberlerin ümmetlerini düşündüğümüzde, hak dinden uzaklaşanların çeşitli cezalarla cezalandırıldığını, hatta kimilerinin tamamen yok olduklarını görüyoruz. Biz ümmet-i Muhammed’e gelince, Kur’an’nın son kitap oluşu, Peygamberimiz (s.a.v.)’in ahir zaman Peygamberi olması ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in ümmetini ise Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’inde diğer ümmetler gibi helak etmeyeceği şu ayetle beyan olunmuştur: “Halbuki sen onların içinde iken Allah onlara azap edecek değildir ve onlar mağfiret dilerken de Allah onlara azap edici değildir.”[4]

Allah Teâlâ (c.c.) bizleri diğer kavimler gibi helak etmese de Kur’an’dan ve sünnetten uzak duranlar elbette hem dünyada, hem de ahirette hak ettikleri sıkıntı ve azabı yaşayacaklardır. Bu konuya işaret ederek Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Bir kimse benim zikrim olan Kur’an’dan yüz çevirir, iman ve ittiba etmezse onun için dünya ve ahirette sıkıntılı bir hayat olacak ve biz onu kıyamet gününde kör olarak haşredeceğiz. Böylesi Kur’an’dan uzak kalan kimseler, Bize hitaben der ki: ‘Ey benim Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin. Halbuki dünyada benim gözüm görüyordu.’ der.”[5]

Allah (c.c.) katında son din olan İslâm’da haramlar ve helaller bellidir. Haram ve helaller kıyamete kadar kalıcıdır. Bunların hiçbir kişi veya kurum tarafından değiştirilmesi de söz konusu değildir. Ticari konularda da İslâm’ın kuralları mevcuttur. Müminlerin ise İslâmî kuralların dışında alışverişleri olmamalıdır. Haram ve helalleri ihlal edenlerin hallerini Peygamberimiz (s.a.v.) miraca çıktığında şöyle tanık olmuştur: “Baktım bir kavim var ki, önlerine bir sofra kurulmuş. Üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzelinden kebaplar var. Etrafında da ciyfeler, onlar o güzel etleri bırakıp bu ciyfelerden yemeğe başladılar. ‘Bunlar kim ya Cebrail?’ dedim. ‘Bunlar zinakârlar.’ dedi. Allah’ın helal kıldığını bırakırlar da haram kıldığını yerler.” İşte Peygamberimiz (s.a.v.) haramlarla meşgul olanların durumunu bu şekilde bildiriyor, bizlerin ise bundan ders almamız gerekiyor.

Dünya ve ahiretin saadeti için helal kazanç, helal lokma gereklidir. Abdulkadir Geylanî (k.s.) buyuruyor ki: ‘Haram yemek insanın kalbini öldürür. Helal yemek ise onu canlandırır. Lokma vardır nurlandırır, lokma vardır onu karartır. Haram yemek seni sırf dünya ile uğraşmaya sürükler ve sana günahları hoş gösterir, mübah yiyecekler ise seni ahiret ile meşguliyete sevkeder. Helal yiyecekler ise senin kalbini Allah (c.c.)’a yaklaştırır.’

Peygamberimiz (s.a.v.) hadisi şeriflerinde, “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yemiş değildir.”[6] buyurur. Yine bir defasında Rasûlullah (s.a.v.) Tebuk dönüşünde Sa’d b. Muaz (ra) ile karşılaşıp tokalaşmış, ellerinin nasırlaşmış olduğunu görünce bunun sebebini sormuş, o da ‘Çoluk çocuğumun nafakasını temin için hurma bahçemde çalışıyorum’ cevabinı verince Hz. Peygamber, Sa’d b. Muaz’ın(ra) elini öpmüş ve “İşte bu eller Allah’ın sevdiği ellerdir.” buyurmuştur. Bu hadislerde övgüyle sözü edilen çalışmayı, sadece tarlada, bağ ve bahçede bedenen çalışma şeklinde değil, gerek beden, gerekse zihin gücüne dayalı olarak sarf edilen her türlü emek ve çalışma şeklinde anlamak gerekir.

Fert ve toplum hayatında, ticaretin, iktisadî hayatın büyük bir yeri ve etkisi vardır. O bakımdan iktisadî esaslar, hükümler çok sağlam temeller üzerine bina edilmelidir. Günübirlik kararlar, günü kurtarmaya yönelik icraatlar iktisadî hayatı felç eder. Dolayısıyla toplumun huzurunu bozar. İnsanî ilişkileri, karşılıklı sevgiyi, saygıyı ve itimadı sarsar. İleriye dönük planlanmış çalışmaları durdurur. Atılımları önler.

Ticaret erbabı, hem mevcut çalışmaları, hem de ileride yapmayı planladığı çalışmaları için istikrar ister, güven ister. Ticaret hayatındaki istikrarsızlık ve güvensizlik, piyasaları kararsızlığa ve dolayısıyla durgunluğa iter. Her gün bir inip bir çıkan, ekseriyetle yükselen fiyatlar, bir kısım tacirleri piyasadan silip süpürürken bir kısmını kısa zamanda zengin eden enflasyonlar, sosyal dengeyi tahrip eder. Zenginler ile fakirler arasında terazinin ayarı konumunda olan orta tabaka yok olur. Karaborsacılık, tefecilik; yorulmadan, terlemeden, kısa yoldan zengin olmak gibi hem ticarî hayatı, hem de sosyal hayatı altüst eden bayağı işler, bayağı düşünceler topluma hâkim olmaya başlar. Bu noktadan sonra, helal haram duyarlılığı, ahlâkî duyarlılık zaafa uğrar ve zamanla bu duyarlılıklar kaybolur. Bu demektir ki toplumun değerleri değişmiş, materyalist düşünce ve icraatlar topluma hâkim olmuştur. Artık toplumu ayakta tutan değerler, yardımlaşma, karz-ı hasen, helal kazanç, kul hakkı, ahiret hesabı, topluma karşı görevler ve sorumluluklar, ticaret yaparken, toplumun ihtiyaç duyduğu metalara öncelik tanımak gibi güzel duygular, imanımızın gereği olan icraatlar yerini bencil duygulara, nefsanî ve çıkarcı, menfaatçi icraatlara terkeder. Bu durum ise, bir toplum için felaket demektir.

Her konuda olduğu gibi ticaret ve iktisat konusunda da her devirde ve her coğrafyada uygulanabilen ve uygulanması gereken, sağlam, adil, toplumu refah ve huzura kavuşturacak esasları, prensipleri, kıyamete kadar geçerli, değişmeyen ana hükümleri yüce İslâm dini koymuştur.

Bu hususta nazil olan ayeti kerimeleri, Peygamber (s.a.v.)’in hadisi şerifleri, icma ve ictihadları incelediğimiz zaman, ne kadar büyük ve mükemmel bir iktisadî düzen kurulduğunu, ne muhteşem bir yapı meydana getirildiğini görür, büyük bir hayranlık duyarız. Öyle bir sistem ki, ne aldatmaya izin veriyor, ne harama, gasba, haksız kazanca fırsat veriyor, ne de ticaret yollarını, helal kazanç yollarını kapatıyor ve ne de aldanmaya göz yumuyor. İşte o zaman bütün içtenliğinizle bir daha teslim oluyor, böyle bir sistem ancak ve ancak Allah Teâlâ tarafından konulabilir diyor ve imanın o tarifi mümkün olmayan zevkini bir daha tadıyorsunuz. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını yalan yemin ve şehadetle yemeniz için o malları hâkimlere (yetkililere) vermeyin.”[7]

Bu ayet-i kerimede şu temel hususlara dikkat çekilmektedir:

1- Hile ve aldatma yolu ile kazanç,

2- Yalan yere yemin etmek,

3- Yalancı şahitlik yapmak,

4- Rüşvet vermek ve rüşvet almak,

5- Bu yollarla veya bu yollardan birini kullanarak kazanç elde etmek haramdır.

Nisa sûresinde de Müslümanlar şöyle uyarılıyor: “Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızaya dayanan ticaret müstesna, mallarınızı aranızda batıl (haksız ve haram yollar) ile yemeyin ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah sizi esirgeyecektir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile (haram yemeyi, haksız yere öldürmeyi yaparsa) onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a çok kolaydır. Eğer yasakladığımız büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere (cennete) sokarız.” [8]

Bu ayetlerde alış verişin, bir ticaretin meşru olabilmesi için şu hususlara dikkat çekilmektedir:

1- Satıcı ve alıcının karşılıklı rıza göstermesi gerekir.

2- Alışveriş için bir taraf zorlansa, rızası olmadan elindeki mal satın alınsa veya

alıcı olan tarafa baskı yapılıp zorla satılsa, böyle bir alış veriş geçerli değildir.

3- Ticareti haram olan içki, çeşitli uyuşturucular, domuz, ölmüş hayvan eti gibi

şeylerin alım satımı batıldır. Hiçbir hükmü yoktur. Neticede bir tarafın haksız

kazanç sağlamasına, diğer tarafın parasının telef olmasına sebep olur.

4- Bir kişi ‘Ticaret yapacağım, çok mal kazanacağım’ diye, kendini tehlikeye  atmamalıdır.

Otuzuncu ayeti kerimede de, haram yolla kazanç elde etmenin tevbe edilmez, düşmanlık ve kötülüklerden vazgeçilmez ise doğal sonucunu cehennem olduğu beyan edilmektedir. Otuz birinci ayet-i kerime ise, haram kazancın, günah-ı kebair (büyük günah) olduğu, gerek bu kebairden ve gerekse diğer büyük günahlardan sakınanların küçük günahlarının insanların gözünden gizleneceği, insanlar arasında rüsvay edilmeyeceği ve dolayısıyla affedileceği müjdesi verilmektedir.

Bu ayet-i kerimelerden anlıyoruz ki; Rabbimiz Teâlâ bize acıyor, merhamet ediyor. Bizim arınmamızı, dünyada da ahirette de huzur ve saadete, maddi ve manevi refaha ermemizi, ebedîyyen kurtulmamızı istiyor.

Bunların yanında şu hususlara da dikkat çekiliyor; Öncelikle helal ve haram bildiriliyor. Helale, doğruya, güzele teşvik ediliyor. Haramdan şiddetle sakındırılıyor. Haramın kötülüğü, zararları ve kötü sonucu beyan ediliyor. Tövbe yolları gösteriliyor. İnsana, Müslümana yakışanın kötülükten dönmek; iyiye, doğruya yapışmak olduğu bildiriliyor. Allah (c.c.)’tan haya edip büyük günahlardan sakınıldığı takdirde, insanlık hali işlenen küçük günahların affedileceği veya büyük günahlardan sakınanlara, Allah Teâlâ’nın küçük günahlardan da vazgeçme irade ve şuuru bağışlayacağını müjdeliyor. Sonra da en büyük müjde veriliyor: Allah Teâlâ’nın rızası ve bu rızanın tabii sonucu olarak ebedî cennet ve sayılamayacak derecede hem bol, hem de çeşitli cennet nimetleri Müslümanı bekliyor.

İslâm’da ticaret meşru ve helal kılınmış, faiz ise yasaklanmıştır. Ancak meşru olan ticaret yapılırken Allah (c.c.)’a karşı görevlerimiz, yaratılmışlara karşı görevlerimiz asla ihmal edilmemelidir. Aksi takdirde meşru yollardan yaptığımız ticareti gayr-i meşru duruma sokmuş oluruz. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman hemen Allah’ı zikretmeye (namaza) koşun ve alış verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kişiler iseniz, elbette bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”[9]

Cuma sûresindeki bu ayet-i kerimede açıkça ifade edildiği gibi, cemaatle kılınması farz olan cuma namazı vaktinde alış verişi bırakıp camiye koşmak farzdır. Bu konuda satıcı ile alıcı arasında hiçbir fark yoktur. Cuma saatinde satan da, alan da günahkârdır. Ancak diğer namaz vakitlerinde cemaatle namaz farz olmadığından alış veriş haram değildir. Ancak namaz vaktinde kılınmaz, kazaya bırakılır veya hiç namaz kılınmaz, ticaret bizi Allah Teâlâ’ya ibadetten alıkoyarsa, böyle bir ticaret kişi için bir kayıptır. Kazancı ona asla fayda vermez. Para ve mal değil, günah kazanmış olur.

beyazıtı bestami (k.s.) çok para dağıttığını, hayır ve hasenat yaptığını görenler, kendisine öğüt vermeye kalkıştıklarında onlara şöyle cevap vermişti: ‘Bir insan, bir evden bir eve taşınmak istediği zaman, evvelki evinde bir şey bırakmak ister mi? Yani dünya evinden ahiret evine göçmek isteyen bir kimse, ilk evi olan dünya evinde mal bırakmak istemez; ahirete ileriye gönderir. Herkes bu misafirhaneye uğrar ve bir iz bırakır gider. Bu izler arasında öyleleri vardır ki, yürüyenle birlikte kaybolur, en küçük bir belirti dahi kalmaz. Şöyle ki;

İz vardır ki, arkadan gelen yoktur, şehrahı tutar gider.

İz vardır ki, patikadan, dağ yolundan da beter,

İz vardır ki, ona yüzler sürülür, gözyaşı dökülür,

İz vardır ki, ona da, onu bırakana da lanet okunur!’

Zamanında dünyaya hükmeden Büyük İskender bile giderken, bir an içinde dünyayı bıraktı. Fakat dünyayı vererek bir nefeslik mühlet alamadı. Herkes ölür ve ne ektiyse onu biçer. Nihayet kendisinden, iyi veya kötü bir nam kalır. Mademki dostlar gitmiş, büyüklerimiz gitmiş; biz de o yoldayız. O halde bu kervansaraya niçin gönül verelim? Dünya dilberine gönül bağlama, bu dilber kiminle oturuyorsa, onun kalbini koparmıştır.

İnsan bir kere mezar toprağına yattı mı, yüzünün tozunu, ancak kıyamet gününde silkeleyebilir. Şimdi gaflet uykusundan başını kaldır ki, yarın utançla önüne bakmayasın! Şiraza girerken başını, gözünü yol tozlarından yıkamaz mısın? Şimdi de ey günah tozuna batmış olan, yakında bilmediğin bir şehre gideceksin; iki gözün iki çeşme ağla ki, üstündeki kirler temizlensin!

Herkes öldükten sonra dirilecek ve dünyada yaptığının büyük hesabını, orada, vasıta ve tercüman olmadan, bizzat Allah (c.c.)’a verecektir. O gün herkese ömründen, gençliğinden, sağlığından, servetinden sorulacak, kendisinden her şeyin hesabı istenecektir. Hesap günü, insana dehşet veren bir gündür. Bu günün dehşetinden Peygamberimiz (s.a.v.) Allah (c.c.)’a sığınmışlardır.

Ticarette adaletle hareket eden, kendi sermayesini kurtarmış olur. Fakat gerçek anlamda kâr, ihsan eden kimseyedir. Aklı olan, ahiret kârını kaçırmaz. İhsan, emredilmeyen iyiliği yapmaktır. Kur’ân-ı kerim’de buyruluyor ki: “İhsan edenlere Allah Teâlâ’nın rahmeti elbette çok yakındır.”[10]

Ticarette ihsan altı şekilde elde edilir:

1- Müşteri, piyasayı bilmediği için veya malı beğendiği için yahut bu mala fazla ihtiyacı olduğu için, çok kâr vermeye razı olsa bile çok kâr istememelidir! Yüksek fiyatla satıp, bir kimseyi aldatmamalıdır.

Din büyüklerinden Muhammed bin Münkedir hazretleri, çeşitli kumaş satardı. Kimisinin metresi beş altın, kimisinin, on altın idi. Bir gün, kendisi yok iken, çırağı, bir köylüye, beş altınlık kumaşı, on altına satmış. Kendi gelip, haber alınca, akşama kadar köylüyü aradı. Köylüyü bulunca, ‘Bu kumaş beş altından fazla etmez’ dedi. Köylü, ‘Ben bunu, seve seve aldım’ deyince, ‘Ben kendime uygun görmediğimi din kardeşime de uygun görmem. Ya satıştan vazgeç, ya beş altını geri al, yahut gel, on altınlık kumaştan vereyim’ buyurdu. Köylü beş altını geri aldı. Köylü, ‘Bu mert zat kimdir?’ diye sorunca, ‘Muhammed bin Münkedir’ dediler. Bu ismi duyunca, ‘Sübhânallah! Bu, öyle kimsedir ki, çölde susuz kalınca yağmur duasına çıkıp, onun adını söylediğimiz zaman rahmet yağar’ dedi. Büyüklerimiz az kârla, çok iş yapar, bunu daha bereketli bulurlardı. Alış verişte malın kusurunu gizlemek zulümdür. İtimat edene hile yapmak daha çirkindir.

2- Fakirin malını fazla para ile almalıdır! Örneğin, dul kadınların eğirdiği ipliğine, çocukların sattığı meyvelere çok para vermelidir! Bu suretle çalışanlara yardım etmek, sadaka vermekten daha sevaptır. Böyle yapan Peygamber (s.a.v.)’in duasına kavuşur. Zenginden mal alırken aldanmak sevap değildir. Malı zayi etmektir. Pazarlık edip ucuza almalıdır.

3- Biraz ucuza satmalıdır. İhsanın en kıymetlisi fakirlere, peşin sattığı fiyatla veresiye vermektir. Parası, malı olmayanın borcunu uzatmak, zaten vaciptir. İhsan değil, adalet ve vazifedir. Fakat malı olup da, ziyan ile satmadıkça veya muhtaç olduğu bir şeyi satmadıkça, ödeyemeyecek bir hâlde olanların ödemesine zaman vermek ihsandır ve büyük sadakadır.

4- Borç ödemekte ihsan, istemeye fırsat bırakmadan, önce vermektir. Malı olduğu hâlde, borcunu ödemeyi bir saat geciktiren zalim olur. Namaz kılarken de, oruç tutarken de, her an, lanet altında bulunur. Borç ödememek öyle bir günahtır ki, uykuda bile durmadan yazılır.

5- Alış veriş ettiği kimse pişman olursa, yapılan satıştan vazgeçmelidir! Çünkü çok sevaptır ve ihsan etmektir.

6- Fakirlere veresiye verip, parası olmayandan, istememelidir! Fakirler için defter tutmayan, getirenden alıp getirmeyenden istemeyen eski sâlih esnaflar gibi olmaya çalışmalıdır.

İslâm dini, rızkın onda dokuzunun ticarette olduğunu haber vermiş ve meşru kazanç yollarına teşvik etmiştir. İnsanlar, ihtiyacı olan gıda maddelerini, giyim eşyasını ve günlük işlerinde kullanacağı aletleri, ticarethanelerden kolayca temin edebilmektedir. Tarlasından çıkardığı toprak mahsullerini ve fabrikasında ürettiği eşyayı ticaret borsalarında pazarlama imkânı bulmaktadır. Ticaret ihmal edilecek olursa arz ve talep dengesi bozulur, kişi ihtiyacı olan şeyleri bulamaz ve malını değeri ile satamaz. Ticaretin taşıdığı önem açık bir şekilde görülmektedir. Ama esas üzerinde durulması, bilinmesi ve riayet edilmesi gereken şey, dürüst ve ahlâkî bir ticarettir. Bir işte başarılı olmanın sırrı; ahde vefa, sözleşmeye sadakat, karda kanaat ve imalatta dürüstlük gibi ahlâk ölçülerine bağlı hareket etmekte gizlenmiştir. Kar uğrunda utanmayı, menfaat temin edeceğim diye merhameti, servet yolunda şeref ve haysiyeti feda etmemelidir.

*****************************************

Alışveriş sırasında dikkat edilmesi gereken ölçülerden bazıları şunlardır:
Satışa sunulan malın kusuru gizlenmemelidir. Bu durum, müşterinin aldanmasına ve zarara uğramasına sebep olur. Bu noktada, bizleri uyaran Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Kim ayıbı (bulunan bir malı) o (kusuru)nu açıklamadan satarsa, Allah’ın daimi gazabı içinde kalır ve melekler durmadan ona lanet eder.”[11]

Dinimizin emrettiği çalışma, ne şekilde olursa olsun kazanç elde etme fikrine dayalı değildir. Kazancın helal olması ve ticaret ahlâkının gerektirdiği bir dürüstlük içinde hareket edilmelidir. “Doğru, güven duyulan bir tacir, (kıyamet günü) peygamberlerle, sıdıklar ve şehitlerle beraber (haşr)olacaktır.”[12] Hayırlı bir ümmet olarak yaratılan bizler, insanların zararına sebep olacak davranışlardan son derece sakınmalı, alış veya satışımızda hayırhahlığı ve kibarlığı elden bırakmamalıyız. Çünkü “Allah, satışta kolaylığı ve nezaketi, satın almada kolaylığı ve nazik davranmayı, borç ödemede kolaylık ve kibarlığı sever.”[13]

Dinimizde kâr haddi yoktur. Fakat ihtikâr ve fahiş fiyat yasaktır. Hz. Enes bin Malik anlatır: Medine’de pahalılık oldu. Fiyatlar yükseldiği için kâr haddi koyması istenildiğinde; Rasûlullah,          “Fiyatları koyan Allah’ü Teâlâ’dır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen yalnız O’dur. Ben Allah’ü Teâlâ’dan bereket isterim” buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte ise, “Kâr haddi koymayın, fiyat koyan Allah’ü Teâlâ’dır.” buyurdu.

Satılan malın kusurunu gizleyerek aldatmak haram olduğu gibi, alınan malın kıymetini gizleyerek aldatmak da faiz olur. Mesela bir kimse, sattığı malın kıymetini bilmiyor. On milyonluk malı, 5 milyona satıyor. Ona (Bu mal, her yerde 4 milyon eder) diyerek kandırmak haramdır. İnsanlar, Müslüman ahlâkına uyarsa; ne kandıran ne de kandırılan olur. Mallara narh koymaya lüzum kalmaz. Arz ve talebe göre, mallar kıymetlenir veya ucuzlar. Peygamber efendimiz, Müslümanların, şehre mal getiren köylüleri karşılayıp piyasa fiyatını gizleyerek, ucuz satın almalarını yasaklamıştır. Piyasayı bilmeyenlere yüksek fiyatla mal satmak da haramdır. Hatta acemi olup, ucuz satan veya pahalı alan ile alış veriş etmemelidir. Bunlarla alış veriş yaparken piyasadaki fiyatı gizlemek günahtır.

Basra’da büyük bir tüccar vardı. İran’da bulunan adamlarından biri buna mektup yazarak; bu sene şeker kamışının verimli olmadığını, kimse duymadan çok şeker almasını bildirdi. Tüccar da çok şeker satın alıp, şeker piyasadan çekilince; pahalı satarak otuz bin dirhem kâr etti. Sonra, düşünüp (Şeker kamışlarına afet geldiğini Müslümanlardan saklamakla onlara hıyanet ettim, bu nasıl Müslümanlıktır?) diye, otuz bin dirhemi şekerlerini almış olduğu kimselere götürdü. Yaptığı yanlış işi anlattı. Hatasına pişman olup dürüstlük göstermesinden dolayı, hiçbiri verdiği parayı almayıp, (Sana helal olsun) dediler. Akşam evinde düşündü ki, belki utanarak almamışlardır. (Ben hıyanet ettim) diyerek, ertesi gün tekrar götürdü. Her birine yalvararak otuz bin dirhemi taksim etti.

Müşteriye doğru söylemeli, hile etmemelidir. Malda bir kusur oldu ise, haber vermelidir. Ucuz aldığı bir malın fiyatı yükselip, pahalı satıyor ise aldığı fiyatı söylemelidir. Aldatarak satmak, hıyanet ve dolandırıcılık olur. Müslüman, kendine yapılmasını istemediği şeyleri, başkalarına da yapmamalıdır.

Sıkışık durumda olanlara; yiyecek içecek, giyecek ve barınacak şeyler için fahiş fiyatla mal satmak haramdır. Nafakasını temin etmek için, herhangi bir şeyini satmak zorunda kalan fakirin; sattığını, ucuz almak da haramdır. Bir malı peşin ucuz, veresiye pahalı satmak caizdir. Vade farkı istemek ise caiz değildir. Vadeli satış ile vade farkı ayrıdır. Mesela; 5 milyon liralık malı, ihsan ederek 3 milyona satmak caiz olduğu gibi, vadeli veya vadesiz olarak 10 milyona satmak da caizdir. Fakat vadesi dolduktan sonra; ödenmezse, vade farkı istemek caiz olmaz. Ancak ceza anlaşması yapılabilir.

Bir de müşteri borcunu verinceye kadar paranın değeri düşse, malın satıcı tarafından satıldığı gündeki değeri istenebilir. Diyelim ki, satılan mal karşılığı olan 20 milyon lira ile o zaman bir altın lira alınabildiği hâlde, şimdi paranın değeri düştüğü için aynı kıymette altın alınamıyorsa, mesela bir altın 40 milyon lira olmuşsa, müşteriden bir altın veya o değerde para istemek caiz olur. Böyle yapmakla vade farkı değil, satılan malın değeri istenmiş olur. Satıcı zarara uğramadığı gibi, müşteri de fazla para ödememiş olur.

İnsanın en başta gelen vazifelerinden biri helal dairede yaşamak, helal kazanmak ve helal yolda harcamaktır. Allah bizi imtihan etmek için bazı şeyleri haram, bazılarını da helal kılmıştır. Fakat helal dairesini o kadar geniş tutmuştur ki, harama girmeye ne ihtiyaç, ne de mecburiyet vardır. Sonra haram daireyi mayınlı bölge gibi tehlikelerle doldurmuş, helal daireyi de meyvelerle dolu güllük gülistanlık bir bahçeye döndürmüştür. Birçok emir ve yasağı da sırf bizim iyiliğimiz, dünya ve ahiret mutluluğumuz için koymuştur. Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah ‘Tayyip’tir (temiz, güzel ve hoştur) bu yüzden güzel ve hoş olan (Tayyib) şeylerden başkasını kabul etmez. Allah müminlere de Peygamberlere emrettiği şeyleri emretti ve şöyle buyurdu: “Ey Rasuller! Helal olan şeylerden yiyin ve salih ameller işleyin. Çünkü Ben sizin yaptıklarınızı pekâlâ bilirim.”[14] Bir başka ayette de: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz azıkların helal ve hoş (tayyip) olanlarından yiyin.”[15] Rasulüllah devamla şöyle buyurdu: “Bir kimse (Allah için) uzun bir yolculuğa çıkmıştır. Saçları darma dağınık, toza toprağa bulanmış bir vaziyette ellerini semaya uzatarak: “Ya Rabbi Ya Rabbi” diye dua eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram kısacası kendisi haramla beslenmiş olursa böylesinin duası nasıl kabul edilir?”[16]

Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını, yalan yemin ve şehadet ile yemeniz için o malları hakimlere (reislere, yetkili idarecilere, mahkeme hakimlerine el altından) vermeyin.”[17] “Yerde sizin için geçim vasıtaları yarattık.”[18] “Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin.”[19] Bu ayetler bize helal ve temiz rızıkları kullanmamızı, haram yollara, haramlara başvurmamamızı, yeryüzünde birçok helal ve geçim vasıtalarının bulunduğunu, yeryüzüne dağılıp Allah’ın lütfundan bunları istememizi emretmektedir.

Haramlardan kaçınmak gibi helal kazanç sağlamak da farz bir emirdir. Hadis-i şeriflerde şöyle buyrulmuştur: “En faziletli amel helal kazançtır.”[20] “En temiz ve üstün kazanç, kişinin el emeği ve her türlü dürüst alış-verişten kazandığıdır.”[21] “Helali aramak cihattır.”[22]”Helalin ne olduğunu öğrenip onu kazanmaya çalışmak her müslümana vaciptir.”[23] “Ey insanlar! Allah’tan korkunuz ve (dünyalığı) isteme hususunda mutedil olunuz (her türlü aşırılıktan ifrad ve tefritten sakınınız). Çünkü rızkı gecikse bile tamamını almadıkça hiçbir nefis ölmeyecektir. O halde (rızık talebinde) Allah’tan korkunuz. Ve (dünyalığı) istemekte mutedil olunuz. Helal olanı alınız ve haram olanı terkediniz.”[24]

Hadisler genel olarak, dünya malını ve nzkı elde ederken mutedil olmayı, yani talepte (çalışmada, istemede, kazanmada) kusur etmemeyi ve aşın hırsa da kapılmamayı, bunu meşru ve helal yoldan kazanmaya çalışmayı emretmektedir. Yüce Kitabımız’da Allah Teâlâ’nın faizi batıracağı, sadakaları arttıracağı bildirilmiştir. Hadis-i şerifte ise ancak helal maldan verilen sadakaların kabul edileceği ve değerlendirileceği, haramların kabul edilmeyeceği şöyle ifade edilmiştir: “Kim helal kazancından bir hurma kadar sadaka verirse -ki, Allah, helalden başkasını kabul etmez- Allah o sadakayı kabul eder. Sonra onu dağ gibi oluncaya kadar herhangi birinizin tayını büyüttüğü gibi, sahibi adına ihtimamla büyütür.”[25]

Hz. Peygamber şöyle uyarmıştır: “Öyle bir zaman gelecektir ki, kişi malını helalden mi haramdan mı elde ettiğini önemsemeyecek.”[26]

Esas mesele para kazanmak değil, helal kazanmak olmalıdır. Haramda hayır yoktur, bereket yoktur. İbrahim Ethem Hazretleri: Midelerine girenlerin helal mi, haram mı olduğunu araştıranlar iman bakımından yükselirler. Kazançlarının helalliğini düşünmeden dünyalık peşinde koşanlar ise önce mide fesadına uğrarlar, sonra da huzurları kaçar, manen yükselemez, alçalırlar. Ne ibadetlerinin ne de yaptıkları iyiliklerin zevkine varabilirler diye söylemiştir.

Abdullah bin Ömer (r.a.) : “Namaz kılmaktan yay gibi, oruç tutmaktan çivi gibi olsanız da haram ve şüpheli şeylerden kaçınmazsanız, Allah o ibadetleri kabul etmez.” demiştir.

Hz. Ebu Bekir (r.a.) kölesinin getirdiği bir sütten içti ve hemen kölesine dönerek: “Bunu nereden aldın?” diye sordu. Köle: “Kehanette bulundum, yani gaybden bazı haberler verdim de ücret olarak bu sütü aldım.” dedi. Bunun üzerine Ebu Bekir (r.a.), içtiği sütü midesinden çıkarmak için boğazına parmak saldı ve boğulacak şekilde istifra ederek, çıkarmaya çalıştı, sonra da: “Allah’ım, midemde kalıp damarlanma karışan kısmından sana sığınırım.” dedi.[27]

Cahız, helal kazancın muhakkak helale harcandığını, kötü kazançların kötü şeylere kaydığını, temiz kazançların da temize yöneldiğini ifade ettikten sonra Hasan Basri’nin bir sözüne yer verir. Hasan Basri der ki: “Bir adamın servetinin nereden geldiğini öğrenmek istiyorsanız, nereye harcadığına bakınız. Çünkü kötü kazançlar israfa harcanır.”

Haramlar, Allah Teâlâ ile kullarının arasına girer ve dualarının kabulünü önler, engel olur. Bunun için Allah Teâlâ, önce helal yemeyi emretmekte, arkasından da salih amelleri işlemeyi emretmektedir. Hz. Peygamber şöyle buyurarak uyarmıştır: “Besleneceğin şeyleri helal ve temiz yap ki, duaların kabul olunsun.”[28]

Müfessir Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın: “İsm-i Azam duası, ‘helal lokma’dır.” tarzında bir beyanı olduğu söylenir. Yani ibadet ve duaların makbuliyeti yenilen lokmaların manevi durumuyla da yakından alakalıdır. Zira helal lokma vücutta kulluk enerjisini meydana getirir. İnsanların isyanının sebebini haram lokmada aramak gerekir. Çünkü haram lokmayla beslenen bir vücudun ibadete meyilli olması mümkün değildir. Haramla beslenen bir vücut, ibadetlere değil, şehvete meyillidir. Haramla beslenenler şehvet tüccarıdır. Şeytan haram yiyenlerin dostudur onların, yoldaşları şeytandır. Şeytan onları gaflete, günaha sevkeder, ibadetlerden uzaklaştırır.

Hz. Mevlana’nın diliyle: “Bilgi de hikmet de helal lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helal lokmadan meydana gelir. Bir lokmadan haset, hile doğarsa, bilgisizlik, gaflet meydana gelirse sen o lokmanın haram olduğunu bil. Hiç buğdayını ektin de arpa çıktığını gördün mü?”[29]

İbrahim bin Edhem de şöyle demiştir: “Kemale erenler, ancak midelerini gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.” Gönül ehli, yerken ağzınıza girene, konuşurken ağzınızdan çıkana dikkat etmelidir. Öyleyse hem helal kazanmalı, helal yemeli, hem de helal yolda harcamalıdır. Zira Rasûlullah (s.a.v.) (s.a.v.) hadislerinde helal yemeyi, cennete girmenin şartları arasında saymış helalden kazanan kimseyi müjdelemiştir. Buna karşılık, vücudu haramla beslenen kimsenin cehenneme layık olduğunu, böylelerinin dualarının ve amellerinin kabul edilmeyeceğini bildirmiştir.

Kaynaklar:
——————————————————————————–

[1] Hud sûresi, 11/112.

[2] Bakara sûresi, 2/172.

[3] Araf sûresi, 7/85.

[4] Enfal sûresi, 8/33.

[5] Taha sûresi, 20/124–125.

[6] İbn Mâce, Ticârât, I.

[7] Bakara sûresi, 2/188.

[8] Nisa sûresi, 4/29–31.

[9] Cuma sûresi, 62/9-10.

[10] A’raf sûresi, 7/56.

[11] et-Terğib ve’t-Terhib, 3/361

[12] et-Terğib ve’t-Terhib, 3/365

[13] et-Terğib ve’t-Terhib, 3/354

[14] Mü’minun  sûresi, 23 / 51

[15] Bakara  sûresi, 2 / 172.

[16] Müslim, Zekât, 65.

[17] Bakara  sûresi, 2 / 188.

[18] Hicr  sûresi, 15 / 20.

[19] Cuma  sûresi, 62 / 10.

[20] Münavi, Feyzul-Kadir, 2/26.

[21] Münavi, a.g.e., 1/547.

[22] Münavi, a.g.e, 4/270.

[23] Heysemi, Mecmauz-Zevaid, 10/291.

[24] lbniMace,Tıcarat, 3.

[25] Buhari, Zekat, 8

[26] Buhari, Ticaret, 58

[27] Gazali, İhya, 2/238-240.

[28] Münziri.Et-Terğib vet-Terhib,2-547

[29] Tahirul-Mevlevi, Şerh-i Mesnevi,3/832-834

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

 
%d blogcu bunu beğendi: