Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 12 Haz 2012

İSLÂM’IN TİCARETE GETİRDİĞİ AHLÂKİ YÜKÜMLÜLÜKLER

Posted by Site - Yönetici Haziran 12, 2012

İSLÂM’IN TİCARETE GETİRDİĞİ AHLÂKİ YÜKÜMLÜLÜKLER

İslâm her işte bir ölçünün bulunmasını istediği gibi ticarette de birtakım ölçülerin bulunmasını istemiştir. Genel olarak bunları belli başlı şu noktalarda toplamak mümkündür.


“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”[1] ayet-i celilesi İslâm’ın temel ahlâk kanunudur ve Müslümanlar iş ve ticaret hayatlarında da bu kanuna uymak zorundadırlar. İslâm, dürüstlük ve kardeşlik ile bağdaşmayan her türlü kazanç yollarını yasaklamıştır. Örneğin, faiz, ihtikâr (karaborsacılık), rüşvet, kumar, hırsızlık, gasb, zimmet v.s. gibi ahlâk dışı ve dürüstlükle bağdaşmayan tutumlar da yasaklanmıştır.

İyilik yapmak hususunda, adalet mertebesini de geçerek daha çok fedakârlık ve feragat göstermeye, İslâm ahlâkında ‘ihsan’ denir. Ticarî ilişkilerde bu anlamıyla ‘ihsan’  her ne kadar kesin bir görev değilse de, tavsiyeye değer görülmüştür. İslâm ahlâkçılarına göre, ticari ilişkilerde ‘ihsan’ sayılan davranışlar teker teker sayılmıştır.

İslâm’da kazanma, mal ve mülk edinme tıpkı ilim gibi farz kabul edilmiş, kişinin kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebilmesi, çoluk çocuğunun nafakasını temin etmesi maksadıyla meşru yollardan çalışıp kazanması, ibadet ve cihad ölçülerinde kutsal ve değerli bir davranış olarak nitelendirilmiştir. Allah (c.c.) Kur’an-ı kerim’inde şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların maddeten, manen temizlerinden yiyiniz.”[2] Zira âlem-i tekvin’de (devamlı değişen) rızkın haramı da var, helâli de; pisi de var, temizi de. Fakat siz bunların temizlerinden ve kimsenin hakkı geçmeyerek meşru yollarla kazanılan helallerinden insanca yiyiniz. Hem hayvanlar gibi obur olmayınız. Hem de birtakımlarının yaptığı gibi helali hoş ve temiz şeylerden kendinizi mahrum etmeyiniz. Temiz temiz, helal helal yiyiniz de onları yaratan, veren, Allah (c.c.)’a şükrediniz. O helal ve pak rızıklarla beslenen vücudunuzu yaratılış gayesine uygun hale getiriniz. Eğer siz hakikaten yalnız Allah (c.c.)’a ibadet ediyorsanız böyle yaparsınız. Ciddiyetle mümin ve muvahhid olanlar böyle yaparlar.

Yüce Allah, dünyayı ve gökleri yaratmış, bunları insanın yararlanmasına sunmuştur. Su, bitki, orman, hayvan, maden, doğa, ova, rüzgâr, güneş ve hava insanın hizmetine sunulan nimetlerden birkaçıdır. Bu arada insanoğluna beden gücü ve düşünme yeteneği verilmiş ve kendisine kendisinin çalıştığının karşılığının verileceği bildirilmiştir. Ancak Cenâb-ı Hak, rızkı vermeyi üstlenmiştir. Bununla birlikte hayırla şer, helal ile haram açıklanmış ve insan helal yoldan kazanmaya teşvik edilmiştir.

Eski çağlardan beri insanların ihtiyaçları çeşitli sanat ve mesleklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlk insan ve ilk Peygamber Âdem (a.s.)’in dokumacılık, İdris Peygamber (a.s.)’in terzilik, İbrahim (a.s.)’in kumaş ticareti, Nuh ve Zekeriyya Peygamberlerin marangozluk, Hz. İsa (a.s.)’nın ise kunduracılık mesleğinin öncüleri olduğu nakledilmiştir. Yine Musa (a.s.)’nın Şuayb Peygambere 8–10 yıl çobanlık yaptığı, birçok Peygamber ve Allah dostu velilerin de bu mesleği yaptıkları bilinmektedir. Demir endüstrisinin ilk kurucusu Davud (a.s.)’tur. Demiri kalıba döküp, şekil verme sanatı O’na Yüce Allah tarafından vahyedilmişti.

Hayatın her alanında olduğu gibi ticarette de İslâmî ölçülere uygunluk asıldır. Aksi hüsrandır. Allah Teâlâ, ticaret ahlâkı bozulan, ölçü ve tartıda hile yapan Medyen halkının durumunu örnek olarak verir. Medyen’e peygamber olarak gönderilen Şuayb (a.s.) şöyle der: “Ey kavmim Allah’a kulluk edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Ölçü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi bolluk ve bereket içinde görüyorum. Ey kavmim! Ölçü ve tartıyı adaletle ve tam olarak yapın. İnsanların eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.”[3]

Allah (c.c.)’ın emirlerini yerine getirmeyen Şuayb (a.s.)’ın kavmini Allah (c.c.) şöyle cezalandırdı: Aniden sıcak rüzgârlar esmeye başladı. Mavi renkte sinekler türeyip üzerlerine saldırdı, kâfirler çaresiz kaldılar. Havanın sıcaklığı da gittikçe şiddetlendi. İnsanlar akarsulu, ağaçlık ve gölgelik yerlere kaçtılar. Fakat hava sıcaklığı günden güne artıyordu. Bu sırada Cebrail (a.s.) bir bulut getirip şehrin dışında tuttu. Kâfirler bu bulutu görünce, şehrin bir gölgesi var zannederek hep birden onun altına koştular, hepsi orada toplandığında: “Ey Eykeliler! Peygamberinizi yalanlayarak bir türlü gelmez zannettiğiniz acı azabı tadın! Önünde secde ettiğiniz putlara söyleyin. Eğer, güçleri varsa sizi kurtarsınlar!” diye nida geldi. Ve kâfirlerin üzerine, altına koştukları buluttan ateş ve kıvılcımlar yağmaya başladı. Kâfirlere ait her şey yandı. Taşlar, ağaçlar bile. İşte haktan ayrılanların sonu böyle olmaktadır.

Geçmiş peygamberlerin ümmetlerini düşündüğümüzde, hak dinden uzaklaşanların çeşitli cezalarla cezalandırıldığını, hatta kimilerinin tamamen yok olduklarını görüyoruz. Biz ümmet-i Muhammed’e gelince, Kur’an’nın son kitap oluşu, Peygamberimiz (s.a.v.)’in ahir zaman Peygamberi olması ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in ümmetini ise Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’inde diğer ümmetler gibi helak etmeyeceği şu ayetle beyan olunmuştur: “Halbuki sen onların içinde iken Allah onlara azap edecek değildir ve onlar mağfiret dilerken de Allah onlara azap edici değildir.”[4]

Allah Teâlâ (c.c.) bizleri diğer kavimler gibi helak etmese de Kur’an’dan ve sünnetten uzak duranlar elbette hem dünyada, hem de ahirette hak ettikleri sıkıntı ve azabı yaşayacaklardır. Bu konuya işaret ederek Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Bir kimse benim zikrim olan Kur’an’dan yüz çevirir, iman ve ittiba etmezse onun için dünya ve ahirette sıkıntılı bir hayat olacak ve biz onu kıyamet gününde kör olarak haşredeceğiz. Böylesi Kur’an’dan uzak kalan kimseler, Bize hitaben der ki: ‘Ey benim Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin. Halbuki dünyada benim gözüm görüyordu.’ der.”[5]

Allah (c.c.) katında son din olan İslâm’da haramlar ve helaller bellidir. Haram ve helaller kıyamete kadar kalıcıdır. Bunların hiçbir kişi veya kurum tarafından değiştirilmesi de söz konusu değildir. Ticari konularda da İslâm’ın kuralları mevcuttur. Müminlerin ise İslâmî kuralların dışında alışverişleri olmamalıdır. Haram ve helalleri ihlal edenlerin hallerini Peygamberimiz (s.a.v.) miraca çıktığında şöyle tanık olmuştur: “Baktım bir kavim var ki, önlerine bir sofra kurulmuş. Üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzelinden kebaplar var. Etrafında da ciyfeler, onlar o güzel etleri bırakıp bu ciyfelerden yemeğe başladılar. ‘Bunlar kim ya Cebrail?’ dedim. ‘Bunlar zinakârlar.’ dedi. Allah’ın helal kıldığını bırakırlar da haram kıldığını yerler.” İşte Peygamberimiz (s.a.v.) haramlarla meşgul olanların durumunu bu şekilde bildiriyor, bizlerin ise bundan ders almamız gerekiyor.

Dünya ve ahiretin saadeti için helal kazanç, helal lokma gereklidir. Abdulkadir Geylanî (k.s.) buyuruyor ki: ‘Haram yemek insanın kalbini öldürür. Helal yemek ise onu canlandırır. Lokma vardır nurlandırır, lokma vardır onu karartır. Haram yemek seni sırf dünya ile uğraşmaya sürükler ve sana günahları hoş gösterir, mübah yiyecekler ise seni ahiret ile meşguliyete sevkeder. Helal yiyecekler ise senin kalbini Allah (c.c.)’a yaklaştırır.’

Peygamberimiz (s.a.v.) hadisi şeriflerinde, “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yemiş değildir.”[6] buyurur. Yine bir defasında Rasûlullah (s.a.v.) Tebuk dönüşünde Sa’d b. Muaz (ra) ile karşılaşıp tokalaşmış, ellerinin nasırlaşmış olduğunu görünce bunun sebebini sormuş, o da ‘Çoluk çocuğumun nafakasını temin için hurma bahçemde çalışıyorum’ cevabinı verince Hz. Peygamber, Sa’d b. Muaz’ın(ra) elini öpmüş ve “İşte bu eller Allah’ın sevdiği ellerdir.” buyurmuştur. Bu hadislerde övgüyle sözü edilen çalışmayı, sadece tarlada, bağ ve bahçede bedenen çalışma şeklinde değil, gerek beden, gerekse zihin gücüne dayalı olarak sarf edilen her türlü emek ve çalışma şeklinde anlamak gerekir.

Fert ve toplum hayatında, ticaretin, iktisadî hayatın büyük bir yeri ve etkisi vardır. O bakımdan iktisadî esaslar, hükümler çok sağlam temeller üzerine bina edilmelidir. Günübirlik kararlar, günü kurtarmaya yönelik icraatlar iktisadî hayatı felç eder. Dolayısıyla toplumun huzurunu bozar. İnsanî ilişkileri, karşılıklı sevgiyi, saygıyı ve itimadı sarsar. İleriye dönük planlanmış çalışmaları durdurur. Atılımları önler.

Ticaret erbabı, hem mevcut çalışmaları, hem de ileride yapmayı planladığı çalışmaları için istikrar ister, güven ister. Ticaret hayatındaki istikrarsızlık ve güvensizlik, piyasaları kararsızlığa ve dolayısıyla durgunluğa iter. Her gün bir inip bir çıkan, ekseriyetle yükselen fiyatlar, bir kısım tacirleri piyasadan silip süpürürken bir kısmını kısa zamanda zengin eden enflasyonlar, sosyal dengeyi tahrip eder. Zenginler ile fakirler arasında terazinin ayarı konumunda olan orta tabaka yok olur. Karaborsacılık, tefecilik; yorulmadan, terlemeden, kısa yoldan zengin olmak gibi hem ticarî hayatı, hem de sosyal hayatı altüst eden bayağı işler, bayağı düşünceler topluma hâkim olmaya başlar. Bu noktadan sonra, helal haram duyarlılığı, ahlâkî duyarlılık zaafa uğrar ve zamanla bu duyarlılıklar kaybolur. Bu demektir ki toplumun değerleri değişmiş, materyalist düşünce ve icraatlar topluma hâkim olmuştur. Artık toplumu ayakta tutan değerler, yardımlaşma, karz-ı hasen, helal kazanç, kul hakkı, ahiret hesabı, topluma karşı görevler ve sorumluluklar, ticaret yaparken, toplumun ihtiyaç duyduğu metalara öncelik tanımak gibi güzel duygular, imanımızın gereği olan icraatlar yerini bencil duygulara, nefsanî ve çıkarcı, menfaatçi icraatlara terkeder. Bu durum ise, bir toplum için felaket demektir.

Her konuda olduğu gibi ticaret ve iktisat konusunda da her devirde ve her coğrafyada uygulanabilen ve uygulanması gereken, sağlam, adil, toplumu refah ve huzura kavuşturacak esasları, prensipleri, kıyamete kadar geçerli, değişmeyen ana hükümleri yüce İslâm dini koymuştur.

Bu hususta nazil olan ayeti kerimeleri, Peygamber (s.a.v.)’in hadisi şerifleri, icma ve ictihadları incelediğimiz zaman, ne kadar büyük ve mükemmel bir iktisadî düzen kurulduğunu, ne muhteşem bir yapı meydana getirildiğini görür, büyük bir hayranlık duyarız. Öyle bir sistem ki, ne aldatmaya izin veriyor, ne harama, gasba, haksız kazanca fırsat veriyor, ne de ticaret yollarını, helal kazanç yollarını kapatıyor ve ne de aldanmaya göz yumuyor. İşte o zaman bütün içtenliğinizle bir daha teslim oluyor, böyle bir sistem ancak ve ancak Allah Teâlâ tarafından konulabilir diyor ve imanın o tarifi mümkün olmayan zevkini bir daha tadıyorsunuz. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını yalan yemin ve şehadetle yemeniz için o malları hâkimlere (yetkililere) vermeyin.”[7]

Bu ayet-i kerimede şu temel hususlara dikkat çekilmektedir:

1- Hile ve aldatma yolu ile kazanç,

2- Yalan yere yemin etmek,

3- Yalancı şahitlik yapmak,

4- Rüşvet vermek ve rüşvet almak,

5- Bu yollarla veya bu yollardan birini kullanarak kazanç elde etmek haramdır.

Nisa sûresinde de Müslümanlar şöyle uyarılıyor: “Ey iman edenler! Aranızda karşılıklı rızaya dayanan ticaret müstesna, mallarınızı aranızda batıl (haksız ve haram yollar) ile yemeyin ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah sizi esirgeyecektir. Kim düşmanlık ve haksızlık ile (haram yemeyi, haksız yere öldürmeyi yaparsa) onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a çok kolaydır. Eğer yasakladığımız büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere (cennete) sokarız.” [8]

Bu ayetlerde alış verişin, bir ticaretin meşru olabilmesi için şu hususlara dikkat çekilmektedir:

1- Satıcı ve alıcının karşılıklı rıza göstermesi gerekir.

2- Alışveriş için bir taraf zorlansa, rızası olmadan elindeki mal satın alınsa veya

alıcı olan tarafa baskı yapılıp zorla satılsa, böyle bir alış veriş geçerli değildir.

3- Ticareti haram olan içki, çeşitli uyuşturucular, domuz, ölmüş hayvan eti gibi

şeylerin alım satımı batıldır. Hiçbir hükmü yoktur. Neticede bir tarafın haksız

kazanç sağlamasına, diğer tarafın parasının telef olmasına sebep olur.

4- Bir kişi ‘Ticaret yapacağım, çok mal kazanacağım’ diye, kendini tehlikeye  atmamalıdır.

Otuzuncu ayeti kerimede de, haram yolla kazanç elde etmenin tevbe edilmez, düşmanlık ve kötülüklerden vazgeçilmez ise doğal sonucunu cehennem olduğu beyan edilmektedir. Otuz birinci ayet-i kerime ise, haram kazancın, günah-ı kebair (büyük günah) olduğu, gerek bu kebairden ve gerekse diğer büyük günahlardan sakınanların küçük günahlarının insanların gözünden gizleneceği, insanlar arasında rüsvay edilmeyeceği ve dolayısıyla affedileceği müjdesi verilmektedir.

Bu ayet-i kerimelerden anlıyoruz ki; Rabbimiz Teâlâ bize acıyor, merhamet ediyor. Bizim arınmamızı, dünyada da ahirette de huzur ve saadete, maddi ve manevi refaha ermemizi, ebedîyyen kurtulmamızı istiyor.

Bunların yanında şu hususlara da dikkat çekiliyor; Öncelikle helal ve haram bildiriliyor. Helale, doğruya, güzele teşvik ediliyor. Haramdan şiddetle sakındırılıyor. Haramın kötülüğü, zararları ve kötü sonucu beyan ediliyor. Tövbe yolları gösteriliyor. İnsana, Müslümana yakışanın kötülükten dönmek; iyiye, doğruya yapışmak olduğu bildiriliyor. Allah (c.c.)’tan haya edip büyük günahlardan sakınıldığı takdirde, insanlık hali işlenen küçük günahların affedileceği veya büyük günahlardan sakınanlara, Allah Teâlâ’nın küçük günahlardan da vazgeçme irade ve şuuru bağışlayacağını müjdeliyor. Sonra da en büyük müjde veriliyor: Allah Teâlâ’nın rızası ve bu rızanın tabii sonucu olarak ebedî cennet ve sayılamayacak derecede hem bol, hem de çeşitli cennet nimetleri Müslümanı bekliyor.

İslâm’da ticaret meşru ve helal kılınmış, faiz ise yasaklanmıştır. Ancak meşru olan ticaret yapılırken Allah (c.c.)’a karşı görevlerimiz, yaratılmışlara karşı görevlerimiz asla ihmal edilmemelidir. Aksi takdirde meşru yollardan yaptığımız ticareti gayr-i meşru duruma sokmuş oluruz. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman hemen Allah’ı zikretmeye (namaza) koşun ve alış verişi bırakın. Eğer siz gerçeği anlayan kişiler iseniz, elbette bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”[9]

Cuma sûresindeki bu ayet-i kerimede açıkça ifade edildiği gibi, cemaatle kılınması farz olan cuma namazı vaktinde alış verişi bırakıp camiye koşmak farzdır. Bu konuda satıcı ile alıcı arasında hiçbir fark yoktur. Cuma saatinde satan da, alan da günahkârdır. Ancak diğer namaz vakitlerinde cemaatle namaz farz olmadığından alış veriş haram değildir. Ancak namaz vaktinde kılınmaz, kazaya bırakılır veya hiç namaz kılınmaz, ticaret bizi Allah Teâlâ’ya ibadetten alıkoyarsa, böyle bir ticaret kişi için bir kayıptır. Kazancı ona asla fayda vermez. Para ve mal değil, günah kazanmış olur.

beyazıtı bestami (k.s.) çok para dağıttığını, hayır ve hasenat yaptığını görenler, kendisine öğüt vermeye kalkıştıklarında onlara şöyle cevap vermişti: ‘Bir insan, bir evden bir eve taşınmak istediği zaman, evvelki evinde bir şey bırakmak ister mi? Yani dünya evinden ahiret evine göçmek isteyen bir kimse, ilk evi olan dünya evinde mal bırakmak istemez; ahirete ileriye gönderir. Herkes bu misafirhaneye uğrar ve bir iz bırakır gider. Bu izler arasında öyleleri vardır ki, yürüyenle birlikte kaybolur, en küçük bir belirti dahi kalmaz. Şöyle ki;

İz vardır ki, arkadan gelen yoktur, şehrahı tutar gider.

İz vardır ki, patikadan, dağ yolundan da beter,

İz vardır ki, ona yüzler sürülür, gözyaşı dökülür,

İz vardır ki, ona da, onu bırakana da lanet okunur!’

Zamanında dünyaya hükmeden Büyük İskender bile giderken, bir an içinde dünyayı bıraktı. Fakat dünyayı vererek bir nefeslik mühlet alamadı. Herkes ölür ve ne ektiyse onu biçer. Nihayet kendisinden, iyi veya kötü bir nam kalır. Mademki dostlar gitmiş, büyüklerimiz gitmiş; biz de o yoldayız. O halde bu kervansaraya niçin gönül verelim? Dünya dilberine gönül bağlama, bu dilber kiminle oturuyorsa, onun kalbini koparmıştır.

İnsan bir kere mezar toprağına yattı mı, yüzünün tozunu, ancak kıyamet gününde silkeleyebilir. Şimdi gaflet uykusundan başını kaldır ki, yarın utançla önüne bakmayasın! Şiraza girerken başını, gözünü yol tozlarından yıkamaz mısın? Şimdi de ey günah tozuna batmış olan, yakında bilmediğin bir şehre gideceksin; iki gözün iki çeşme ağla ki, üstündeki kirler temizlensin!

Herkes öldükten sonra dirilecek ve dünyada yaptığının büyük hesabını, orada, vasıta ve tercüman olmadan, bizzat Allah (c.c.)’a verecektir. O gün herkese ömründen, gençliğinden, sağlığından, servetinden sorulacak, kendisinden her şeyin hesabı istenecektir. Hesap günü, insana dehşet veren bir gündür. Bu günün dehşetinden Peygamberimiz (s.a.v.) Allah (c.c.)’a sığınmışlardır.

Ticarette adaletle hareket eden, kendi sermayesini kurtarmış olur. Fakat gerçek anlamda kâr, ihsan eden kimseyedir. Aklı olan, ahiret kârını kaçırmaz. İhsan, emredilmeyen iyiliği yapmaktır. Kur’ân-ı kerim’de buyruluyor ki: “İhsan edenlere Allah Teâlâ’nın rahmeti elbette çok yakındır.”[10]

Ticarette ihsan altı şekilde elde edilir: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: