Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Feth-i Mübin

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2012

Fatih Sultan Mehmed ve İstanbul,İstanbul’un fethi ,fatih-sultan-mehmet-hazretleri

Feth-i Mübin

Yürü hâlâ ne diye oyunda oynaştasın,

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın”

Fatih Sultan Mehmed ve İstanbul. Birisi isimlerin en güzeli, öteki şehirlerin en güzeli. Her ikisi Şanlı Nebî’nin (asm) iltifatına mazhar olmuş. O yüzden hem Fatih, hem de İstanbul, Müslümanların gönlünde müstesna bir yere sahiptir.

Hz. Muhammed (asm), İstanbul’un fethinden 850 sene önce, bu fethi müjdelemiş, o kumandanı ve askerleri tebrik etmiş, böylece Müslümanları da bu fetih için teşvik etmiştir. O yüzden, başta sahabeler olmak üzere, İslâm orduları tarafından İstanbul defalarca kuşatılmış, bu büyük fetih için büyük gayretler sarf edilmiştir. Doksan yaşındaki Hz. Eyyub El Ensarî, bu aşk ile surların dibinde şehit düşmüştür. 

İstanbul’un fethi başta Sahabe-i Kiram olmak üzere bütün İslâm askerlerinin ve kumandanlarının rüyalarını süsleyen bir sevda haline gelmiştir. Bu rüya, yine Muhammed isminde bir padişah tarafından hakikate çevrilmiş, İstanbul’un fethi, Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerine nasip olmuştur.

Fetih süreci

İstanbul’un fethi, tarihlerin yazdığı gibi 1453 yılının Nisan ayından başlayıp, 29 Mayıs Salı günü tamamlanmış bir fetih değildir. İstanbul’un fethi, Mekke’nin fethi ile başlayan “Feth-i Mübin” sürecinin bir devamıdır. Hendek Savaşı esnasında bunun ilk müjdesi verilmiştir.

Medine’yi savunmak üzere Resulullah’ın (asm) askerleri hendek kazarken, önlerine büyük bir kaya çıkar. En güçlü sahabeler, en büyük balyozlarla bu kayayı kıramazlar. Bunun üzerine Peygamber Efendimize (asm) haber verirler. Karnında bir taş bağlı olduğu halde hendeğe inen Efendimiz, balyozunu ilk vuruşunda büyükçe bir parça kopar. Mübarek yüzünde bir gülümseme belirir. İkinci vuruşta kayanın yarısı parçalanmıştır. Yine gülümserler. Üçüncü vuruşta ise, koca kaya toz olmuştu. Allah Resulü yine gülümsemiştir. Bu gülümsemelerin hikmetini merak eden sahabeler, etrafını sararlar.

Hz. Câbir’in (r.a) rivayetine göre, Resulullah bu davranışını şöyle açıklamıştır: “Birinci vuruşta, Kisra’nın (İran) saltanatının yıkıldığını gördüm. İkincisinde, Sana’nın (Yemen), üçüncü vuruşta da Bizans’ın saltanatını yıkıldığını gördüm. Bu saraylar gelecekte Müslümanların eline geçecektir.” (Sahih-i Buhâri, c. 10, s. 213, Hadis No:1588)  Her söylediği Hak olan, Hak ve hakikat Peygamberinin müjdesi, kendi ismini taşıyan bir padişah vasıtası ile 850 sene sonra tahakkuk etmiştir.

İstanbul’u fethetmek, her İslâm hükümdarının en büyük gayesiydi. 1453 yılına kadar 29 defa kuşatılmış, ama bir türlü fethedilememişti. Osmanlı Padişahlarının da en büyük idealleri İstanbul’u fethetmekti. Bu amaçla ilk ciddi kuşatma 1397 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından yapıldı. Bu kuşatmada ünlü Bizans oyunları devreye girdi ve Bizans Kralı 2. Manuel, Yıldırım Beyazıt’ın bir çok şartını kabul ederek onu kuşatmayı kaldırmaya ikna etti. Fetihten önceki son kuşatma da, Fatih’in babası II. Murat tarafından gerçekleştirildi. Ama çok güçlü bir direnişle karşılaşan Osmanlı ordusu, 300 bin akçelik vergi karşılığı kuşatmayı kaldırdı.

Hacı Bayram Veli’nin müjdesi

Bu arada kader hükmünü icra ediyor, İstanbul da fatihini beklemeye devam ediyordu. Bir gün Hacı Bayram Veli, müridi Akşemseddin ile beraber Sultan II. Murat’ı ziyarete gider. Padişah, manevî tasarrufuna çok güvendiği Hacı Bayram’a “ Ya Hazret himmet etseniz de İstanbul’un fethi müyesser olsa” der. Hacı Bayram Hazretleri gülerek, “Sultanım o iş, şu beşikte yatan ile şu eşikte oturana nasip olacak” diye cevap verir. Beşikteki bebek II Mehmed, eşikteki ise Akşemseddin’dir.

Bu müjdeyi alan II. Murat, oğlu Mehmed’in en iyi şekilde yetişmesi için daha büyük bir gayret gösterir. Onu, hikmetler diyarı Horasan’dan gelen büyük âlim Molla Gürani’ye teslim eder. Daha sonra da Akşemseddin, Mehmed’in eğitimini üstlenir. Onu öyle bir yetiştirirler ki, hem maddî âlemin, hem de mânâ âleminin sultanı olacak ilim ve teknik bilgi ile donatırlar. II. Mehmed’in şahsında din ilimleri ile fen ilimleri birleşir, iki kanatlı bir kuş gibi uçan Fatih, terakkiyatın semalarında seyran eder.

İki kanatlı Fatih

II. Mehmed, devrin her türlü müspet ilimlerini en üst seviyede ruhuna sindirmiş, hayatına da yansıtmıştı. Altı yabancı dili rahatça konuşabiliyordu. Matematik, mantık, felsefe, mühendislik, fizik, kimya gibi ilim dallarında uzman denecek kadar bilgi ve beceri sahibiydi. Bütün bu bilgi birikimini, İstanbul’un fethi gibi büyük bir ideal için kullanmak istiyordu. Çocuk yaşta, geceleri sabaha kadar uyumaz, yatağının içinde İstanbul’un fetih planlarını çizerdi. 19 yaşında tahta geçtiğinde, bir imparatorluğu idare edecek bilgi, beceri ve iradeye sahip olmuştu. Zaten tahta geçtikten sonra hemen fetih hazırlıklarına başladı.

II. Mehmed, başarının dua ile elde edileceğini biliyordu. Bir yandan mânâ âlemine dalıp, geceleri hûşu ile kalbî ve kavlî duasını yaparken, diğer yandan da ordusunu en yüksek seviyede eğitip donatarak sebepler tahtındaki fiilî duasını yerine getiriyordu. İlk iş olarak, stratejik bir öneme sahip olan Rumeli Hisarı’nı yaptırdı. Daha önce de Yıldırım Beyazıt tarafından Anadolu Hisarı yaptırılmıştı. Böylece Boğazın iki yakasına İslâm mührü vurulmuş, sıra surların aşılmasına gelmişti.

II. Mehmed’in iki ordusu vardı. Birisi, zamanın en güçlü silahları ile donatılmış muharip ordu, diğeri de hocalardan, dervişlerden ve şeyhlerden meydana gelen maneviyat ordusu. Onların silahı da, dua, zikir ve tesbihattan meydana geliyordu. Muharip ordunun askerleri surları top ve mancınıklarla döverken, maneviyat ordusunun askerleri de dua kalkanı ile onları koruma altına alıyorlardı.

Dua kalkanı

Dua kalkanı, ihlas ile istimal edildiği zaman, gayrımüslimleri bile koruyordu. Nitekim Bizans’ta irşâd ile iştigal eden ve kendisine büyük sevgi ve saygı duyulan Cibâli Baba adındaki bir Allah dostu “gavurcuklarım” dediği Bizanslıları korumak için Fatih’in güllelerini tutup denize atıyordu. O yüzden kuşatma uzuyor, İstanbul bir türlü fethedilemiyordu. “Köhne Bizans” bu yüzden bir türlü yıkılmıyordu. Kendisi de aynı zamanda bir maneviyat sultanı olan Fatih, durumu fark edince secdeye kapanır, “Yarabbi, ya ruhumu burada kabzeyle ya da fethi bana müyesser kıl” diye dua eder. 28 Mayıs akşamı Cibâli Baba vefat eder. Kader hükmünü Fatih’ten yana vermiştir. O gece Fatih’in Hocası Akşemseddin de çadırında sabaha kadar dua eder. Seccadesini kaldırıp atar, alnını toprağa koyar, gözyaşlarından ıslanan toprak mübareğin alnını ve yüzünü çamur içinde bırakır. Şafak sökerken müjdeyi alır ve Allah’a şükrederek çadırından çıkar.

Ve Osmanlı sancağı surlarda

29 Mayıs sabahı başlayan nihaî saldırı ile surlar yıkılmaya, burçlarda Osmanlı leventleri görünmeye başlar. Elinde sancakla burçlara ilk tırmanan Ulubatlı Hasan, üzerine atılan kızgın yağlara ve vücuduna saplanan onlarca oka aldırmadan tırmanmaya devam eder. Çünkü yukarda kendisini bekleyen Allah’ın Resulü vardı. “GEL, GEL” diyordu. Hz. Muhammed (asm) çağırır da, hangi imanlı yürek bu yolda geri kalır? Ulubatlı Hasan da, yanmış ve delik deşik olan vücuduna aldırmadan ona koşar. Sancağı diker ve şahadet makamına çıkar. Artık surların direnci kırılmıştır. Dört koldan İslâm ordusu Konstantiniyye’ye girmeye başlar. Orası artık Müslümanların bol olduğu “İSLAMBOL” haline gelir. Daha sonra da “İSTANBUL” olarak Türk damgası ile damgalanır.

Fatih’in şefkat ve adaleti

İstanbul’un fethi, Mekke’nin fethine çok benzemektedir. Peygamber Efendimiz (asm), muzaffer ordusu ile Mekke’ye girince, teslim olan müşrikler hayatlarından ümitlerini keserler, “Muhammed hepimizi kılıçtan geçirecek” diye düşünürler. Ama şefkat Peygamberi, öyle yapmaz. Herkesi serbest bırakır. İstanbul’un fethinde de, Ayasofya Kilisesine sığınan din adamları ve halk, Fatih’in kendilerini kılıçtan geçirmesini beklerken, o kimsenin kılına dokunmaz. “Herkesin mal ve can güvenliği bizim teminatımız altındadır” diyerek, Bizanslıları gerçek özgürlüklerine kavuşturur.

İstanbul’un fethi, bir cengâverlik destanından ibaret değildi. Orada akıllara durgunluk veren, maddi nazarla anlaşılması ve anlatılması mümkün olmayan olaylar yaşanmıştı. Surların dili olsa da, orada yaşanan sırları bir anlatabilseler!

Genç Fatih

İstanbul’un fethini anlamak için, evvela Fatih’i tanımak ve anlamak gerekmektedir. Fatih’i anlamak için de kuru bir hamaset duygusu ile yazılan tarihi okumak, yabancı tarihçilerin yanlış malumatlarıyla yetinmek yeterli değildir. Olayları ve insanları, mümin feraseti ile değerlendirmek gerekmektedir. Nitekim bu ferasete sahip olan gözler ve gönüller, kasıtlı ve haince planları hemen fark ediyorlar. Fatih konusunda, Zübeyir Ağabeyin teşhis ettiği bir hileyi, Necmettin Şahiner bir yazısında şöyle anlatıyor:

“Bir fetih yıldönümünde, İttihad Gazetesinde Fatih’in at üzerinde tasvir edilen büyük bir resmi yayınlanmıştı. Bu, Zübeyir Ağabeyin dikkatini çekmiş. Her zamanki kibar ve mütevazı hali ile ‘Siz bilirsiniz, mekteplisiniz, Fatih İstanbul’u kaç yaşında fethetti’ diye bir soru sordu. Bir kardeş, ‘Yirmi bir yaşında’ cevabını verince, ‘Peki şu gazetedeki resim kaç yaşlarında gösteriyor?’ diye tekrar sordu. Sonra da kendi cevap verdi. ‘Bu resimdeki Fatih, yirmi bir yaşında bir delikanlı değil, kırk yaşlarında, olgun, siyah ve gür sakallı bir kumandan olarak gösterilmiş. Gençlerin gözünde genç Fatih’i gizlemek, o yaşta gösterdiği başarıyı gözlerden saklamak için, Fatih hep büyük ve olgun bir insan olarak tasvir ediliyor.” İşte bizler de bu ayrıntıları gözden kaçırırsak, Fatih’i de, fetih ruhunu da tam olarak kavrayamayız.

Sonuç

Yaşlı dünyamız birçok fetihler ve fatihler görmüş, ama Fatih Sultan Mehmed Han gibi genç yaşta bir çağ kapatıp yeni bir çağ açan kumandanlar çok nadir görülmüştür. Bizler bugün Fatihlerin, Yavuzların torunları olmakla övünüyoruz, ama onların açtığı yolda ilerleyebiliyor muyuz? Genç Fatih, Bizanslılar için “Bizim ulaştığımız yerlere onların hayalleri yetişemez” diyordu. Acaba bizim gençliğimizin hayalleri, Fatih’in ulaştığı noktanın ne kadar yakınından geçiyor? Fatih, yirmi bir yaşında bir imparatorluğun sorumluluğunu yüklenmişti, bugünkü gençler o yaşta bir aile sorumluluğu yüklenmeye hazır mı acaba? Benzer soruları uzatmak mümkün, ama bu sorulara müspet cevaplar almak pek mümkün görünmüyor. Hiç değilse o büyük insanların hatıralarına saygı duyalım, hayırla yâd edip manevî tasarruflarını talep edelim.

CENAB-I HAK ŞEFAATLERİNE NAİL EYLSİN

.

Şerife Şevval Kardelen hocahanım kardeşimize teşekkür eder, sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: