Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Kasım 2010

Erkek Müslümanlarla Kadın Müslümanlar Tokalaşabilir mi?

Posted by Site - Yönetici Kasım 25, 2010

Erkek Müslümanlarla Kadın Müslümanlar Tokalaşabilir mi?

Erkek Müslümanlarla Kadın Müslümanlar Tokalaşabilir mi?

Erkek Müslümanlarla Kadın Müslümanlar Tokalaşabilir mi?

PEYGAMBERİMİZ kendisine biat etmeye gelmiş kadınlarla tokalaşmamıştır.Kur’âna, Sünnete, icmâ-i ümmete dayanan Şeriatın kesin ve genel hükümü şudur: “Erkekler kadınlarla tokalaşmaz.”
Bu hükmü kabul eden, buna rağmen bazı kadınlarla tokalaşan kimse günah işlemiş olur.
Bu hükmü inkâr eden, dinde böyle bir şey yoktur diyerek kadınlarla tokalaşan kimsenin vebali ve günahı daha büyük olur.

Dinimizin kadın erkek münasebetleriyle ilgili başka hükümleri de vardır:

1. İslâm, Batı’da olduğu gibi yabancı (nâmahrem) kadınlarla erkeklerin birbirlerine sarılarak, el ele tutuşarak dans etmelerine izin vermez.

2. Bir kocanın, karısını başka bir erkeğin kolları arasına teslim edip dans ettirmesi büyük bir günah, ayıp ve faziletsizliktir.

3. İslâm dini, kadınların erkeklerle birlikte mayolu olarak denize girmesine de asla izin vermez.

Kadınlar elbette camilere gelip vakit namazlarını cemaatle kılabilirler ama, bu ibadeti erkeklerle aynı saflarda karışık olarak yapamazlar. Şeriat bunu doğru bulmaz. Şeriatın doğru bulmadığı şey kesinlikle yanlıştır. Camilerin arka tarafında veya üst katlarında kadınlara ayrılmış yerler vardır. Hanımlar ve kızlar oralarda serbestçe, huzur ve rahat içinde, rahatsız edilmeden ibadetlerini yaparlar. Camilerde kadınların yerlerinin ayrı olması onları dışlamak veya aşağılamak değildir, aksine onlara değer vermek, hürmet etmektir.

Bugünkü Batı medeniyeti ile İslâm arasında kadın konusunda büyük uyuşmazlıklar bulunmaktadır.
Kural şudur: Bir konuda İslâm ile, Şeriat ile Batı medeniyeti arasında uyuşmazlık, anlaşmazlık, ihtilâf varsa haklı, doğru, isabetli, güzel, iyi olan İslâm’ın hükmüdür. İhtilâflı konuların birinde bile Batı medeniyeti haklı değildir. Tamamında İslâm ve Şeriatı haklıdır, doğrudur.

Batı medeniyeti kadını hürleştireyim derken onu nice konularda tahkir etmiş şeref, iffet ve namusunu ayaklar altına almıştır.

* Kadını seks aracı haline düşürmüştür.
* Bazı kadınlara resmî fuhuş vesikaları vererek para mukabilinde kendilerini satmalarına izin vermiştir.
* Aile bağlarını zayıflatmıştır.
* Nikah dışı birlikteliklere izin vermiştir.
* Hiç alâkası olmayan konularda bile kadını ticarî reklam amacı olarak kullandırmıştır.
* Nikah dışındaki cinsel münasebetlere göz yummuştur. Kadın konusunda dinimizin kaynakları şunlardır:
* Allah’ın Kitabı Kur’ân. (Kur’ânı herkes kendi kafasına, re’yine, heva ve hevesine göre yorumlayamaz. İcazetli ulemâ, fukaha ve müfessirler yorumlayabilir.)
* Peygamberimizin (Salat ve selam olsun ona) Sünneti.
*İcmâ-i ümmet.
* Selef-i sâlihînin (Ashab, Tâbiîn, Tebe-i Tâbiîn) yorumları, görüşleri, uygulamaları.
* Cumhur-i ulemânın yolu.

Birtakım modern, çağdaş, reformcu, yenilikçi, değişimci, BOP’çu, Fazlurrahmancı, Kemalist,mezhepsiz, telfik-i mezahipçi, Farmason Afganîci ilâhiyatçıların kadın konusunda (ve diğer konularda) Ehl-i Sünnete ve Şeriata aykırı görüşlerinin, naylon ictihadlarının, bozuk fetvalarının hiçbir kıymeti yoktur. 

Mehmet Şevket Eygi

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

CEVRİYEM…Bir Hoca Efendinin Eşine Yazdığı mektup!!!

Posted by Site - Yönetici Kasım 24, 2010

osmanlitokadi,Ey Dilberi Rana!,copy

CEVRİYEM…Bir Hoca Efendinin Eşine Yazdığı mektup!!!

Sebeb-i Med’den hemzem, neden muttasıl iken munfasıl olduk.. arızaya bağlama ne olur.. lazımî sükun ol evine dön.. Söz, bir daha ğunne yapar gibi kafanı ütülemeyeceğim. . kelimelerimi seçerken özellikle muhaffef olanları tercih edeceğim..

Sen konuşurken hep dinleyeceğim. . Arızî olur durur isen kaç vecih olur isen ol kabulümsün..
İşmamına kurban olduğum, yalvartma gayrı.. mahrecim sıfatım kalmadı.. avam kıraatı gibi dağıldım.. sekte sonrası nefesi kesilen, acemi imama döndüm.. Gel, dön evine eskisi gibi iklab olalım.. Daha olmadı kendine uydur, te’ye uğramış dal gibi mütecaniseyn et beni..

İsteklerim olur ise nacizane i’male yapmadan kısa yollu kasr edeceğim.. sana karşı makabli kesreli ra gibi ince olacam..
Ne olur sende birşeyler söyle.. Huruf-i mukattaa gibisin, anlamıyom seni.. biraz muhkem ol, canımı yee.. söylediklerimi tahaddi olarak algılama.. beni dirayet tefsiri gibi, kafana göre yorumlama.. söylediklerimin siyakına-sibakı na da bak.. hatta sebeb-i nüzulune de bak.. her dediğime inanasın diye illa mekki sure gibi yemin mi edeyim.. her konuda zahirime bakma benim.. müteşabih yönlerimi hep menfii yorumlama.. anlayasın diye tertil üzere konuşuyorum.. sende derdini böyle anlat.. kelam-ı hadr’ın kulak kepçemden geri dönüyor..

Koyduğun kurallar kalıcı olsun.. birgün kural koyuyorsun, ertesi gün nesh ediyorsun.. i’cazü’l Kur’an gibisin..
Her yaptığını, her söylediğini tefsir etmek için sülalenden en az 10 kişinin rivayetine başvuruyorum. .

Sana yalvardığım kadar kıraatimi düzeltmeye uğraşsaydım, Ahmet Hoca’dan Yasin’i geçerdim…
Geleceksen gel gelmeyeceksen diğer 3 hakkımı kullanıp talak-ı selaseyi kafana geçireceğim..


Tecvid ancak bukadar güzel anlatılırdı 🙂

ALINTIDIR

..

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Muhabbet, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Hz. Aişe ( r.a )’ın evlilik yaşıyla alakalı.

Posted by Site - Yönetici Kasım 24, 2010

Allah Yazdı İse Bozsun....

Hz. Aişe ( r.a )’ın evlilik yaşıyla alakalı.

Soru:

Hz. Aişe (r.a.)’nın doğum tarihi, evlendiği zamanki yaşı hakkında bize bilgi verir misiniz? Malum bazı çevreler bu meseleyi ısıtıp ısıtıp müslümanların önüne getiriyorlar. Sizin bu konudaki açıklamalarınız hiç bir yoruma mahal bırakmayacak netlikte…

Cevap:

Ben bu konuda çok araştırma yaptım. Mü’minlerin annesi Aişe (r.a.) validemiz Ebu Bekir b. Ebi Kuhafe (r.a.) ile Kinane kabilesinden Ümmü Rüman binti Amir b. Uveymir’in kızıdır. Bu ahlak abidesi, âlim, fakîh, faziletli annemiz Hz. Aişe (r.a.) Peygamberimiz Efendimiz Muhammed Mustafa (sav) ile evlenmiş, Resul-u Ekremin zevce-i tahireleri olmuştur. Güzel, faziletli, sıddîk adına lâyık bir zatın kızı iken, bütün insanlığın Peygamberi, bütün Peygamberleri tasdik eden son ve kıyamete kadar dünya düzenini kurmaya, dünyayı imara tek yetkili Hz. Peygamber Muhammed Mustafa (sav)’ın eşi olmakla ayrı güzel bir mevki kazanmıştır. Hz. Peygamber (sav)’in, kız olarak evlendiği tek eşidir. Rasulullah’ın (sav) âlem-i bekaya irtihalinden sonra, İslam esaslarının öğretilmesi konusunda çok ciddi hizmetlerde bulunmuş bir hanımefendidir.

Ancak, Rasulullah (sav) ile evliliği konusunda kendisinin naklettiği bir hadiste: (Buhari Nikah 38, Tirmizi, Nikah 10, İbn Mace, Nikah 53, Müsned-i Ahmed 6/42,54,118, 200, Dârimi, Nikah 28) Rasulullah ile 6 yaşında nişanlandığı, 9 yaşında evlendiği, 9 yıl evli kaldığı ifade ediliyor. Bu sebeple de samimi Müslümanlar “acaba bu kadar küçük yaşta mı evlendi?” sualini, kendi kendilerine soruyorlar. Birazcık lafını sözünü esirgemeyenler veya İslam düşmanları da bu yaşta bir evliliği tenkid konusu yapıyorlar. Kendisinden yapılan bu rivayetin yanında, yine kendisinin rivayet ettiği başka hadisler de var.

Buhari’nin, Kefalet 4, Menakıbü’l-Ensar 45, Edeb 64, Salat 86’da, Müsned-i Ahmed 6/198’de zikrettiği rivayette Hz. Aişe (r.a.): “Anam-babamın İslama girdikleri sırada benim kesinlikle onların davranışlarına aklım eriyordu.” diyor. Bu hadis, başka kaynaklarda, “Ben bildim bileli anam – babam Müslümandı.” Şeklinde yanlış anlaşılıp tercüme edildiği için, Hz. Aişe’nin doğum tarihi ve yaşı konusunda, bi’setten sonra doğduğu konusunda delil kabul edilmiştir. Halbuki doğru olan tercümesinde olduğu gibi anlaşıldığı takdirde, Hz. Aişenin bi’setten en az 5-6 yıl önce doğduğuna delil olur bu hadis. Çünkü Ancak 5-6 yaşındaki bir çocuk, biraz da kabiliyetli ise, o yaşlarda ana-babasının davranışlarına aklı erer. Bu hadisten anlaşıldığına göre Hz. Aişe’nin 604-605 yılları arasında doğmuş olması gerekir.

Hz. Aişe, Mekke’de, Peygamberliğin 4. yılında nazil olan Kamer Suresi’nin “Asıl kıyamet onların tehdit edildiği cezalandırma anıdır. O vakit daha feci ve daha acıdır.” (46) ayetiyle ilgili bir rivayette bulunurken “Bu ayet Mekke’de Muhammed (sav) e indirildi. Ben o zaman genç kızlık çağına (cariye) girmek üzere olan bir çocuktum. Oyun çağındaydım.” (Buhari Fedailülkur’an 6, Fethülbari 11/291, Ayni 20/21) diyor. Bu hadisten anlaşıldığına göre en az 10-11 yaşlarında olması gerekir.

Hz. Aişe’nin ablası Esma’dan 10 yaş küçük olduğu kesin. Hicret sırasında, Abdullah b. Zübeyre hamile olduğuna ve 27 yaşında olduğunu belirttiğine göre Esma (r.a.) 595 yılında doğduğu kesinlik kazanıyor. (Nevevi,Tehzib’ül-Esma 2/597,Hakim, Müstedrek 3/635)

İbn İshak Hz. Ebu Bekir’in müslüman olduğu sırada Esma (r.a.)’ın 15 yaşına girdiğini ve 18. Müslüman olduğunu belirtirken, Hz. Aişe’nin de Ebu Bekr (r.a.) tarafından İslam’a davet edilmiş çocuk yaşında Müslüman olduğunu söylüyor. Hz. Aişe’nin adını Habeşistan’a hicretten önce Müslüman olanların arasında sayıyor. (İbn İshak, Sire 124, İbn Hişam Sire 1/83,271)

Kardeşi Abdurrahman Hz. Aişe’den bir yıl önce doğmuştur. Bedir Savaşı’na iştirak ettiği sırada 20 yaşındadır. Hudeybiye’den sonra 27 yaşında İslam’a girdiğine göre Hz. Aişe’nin 604 yılında doğmuş olması gerekir. (ibn’ül Esir, Üsüd’ül Gabe 3/467)Hz. Aişe (r.a.) Bedir savaşından sonraki Şevval ayında Rasulullah ile evlenmiştir.

Rasulullah (sav)’in Alem-i Bekaya irtihali sırasında 27 yaşında olduğunu Mişkat’in müellifi Hatib-i Tebrizi, kitabında belirtiyor. Hz. Aişe’nin kendi ağzından da Rasulullah ile 9 yıl evli kaldıklarını öğreniyoruz. Bu rivayetler de, Hz. Aişe’nin doğduğu tarihle ilgili bize ortalama bir yıl vermektedir ki, bu 604-605 yılları arasıdır.

Asr-ı saadet 2/1010’da, Hz. Aişe’nin hicret sırasında 17 yaşında olduğu zikredilmektedir.

Hz. Aişe, Peygamberimizle nişanlanmadan önce, Mutim b. Adi’nin oğlu Cübeyr b. Mutim (yaşı 19)’le nişanlanmıştır. Peygamberimiz, ikinci defa nişanlandığı ve evlendiği nişanlısıdır. Demek ki Hz. Aişe, içinde yaşadığı toplumun geleneklerine göre nişan takılacak çağa gelmiş bir genç kızdır. İlk nişanı, nişanlısının babası Mutim tarafından bozulduğu için Rasulullah ile nişanlanmıştır.

Hz. Aişe’nin Rasulullah ile nişanı uzun sürmüştür. O kadar ki, Hz. Ebu Bekir, Rasulullah’a niçin evlenmediği konusunu sormak mecburiyetinde kalmıştır. Maddi imkan eksikliğini duyunca da, Rasulullah’a borç para vererek, düğünün daha da geciktirilmemesini sağlamıştır.

Rasulullah (sav) döneminin medyası, o günün hiciv şairleridir. Rasulullah (sav) de dost-düşman herkesin gözünün üzerinde olduğu meydanda bir insandır. Eğer bu konuda örfe uygun olmayan bir şey söz konusu olsaydı, kesinlikle hicv ederlerdi. Bu konuda en ufak bir ima bile söz konusu olmamıştır.

Söz örften, gelenekten açılmışken bu konuda şunları da belirtmemiz gerekir. Hz. Aişe’nin emsali olan kızların, erkeklerin evlendikleri yaşın tesbitinde de fayda var. Ablası Esma 18 yaşında evlenmiştir. Fatıma anamız 17 yaşında,. Hz. Safiye 18 yaşında , Hz. Hafsa 18 yaşında, Hz. Cüveyriye 18 yaşında evlenmiştir. Hz. Ali 22 yaşında evlenmiştir. Cübeyr b. Mutim 19 yaşında nişanlanmıştır. Bunlar, bu konuda zikrettiğimiz delilleri teyit etmektedir.

Bir de meseleye Kur’an-ı Kerim nokta-i nazarından bakmak faydalı olacaktır.

Kur’an-ı Kerim’de, hukuki ehliyet yaşının “eşüd yaşı – 18 yaş” (*) olduğu açıkca zikredilmektedir. Rasulullah’ın (sav) bunu bile bile, Hz. Aişe (r.a.) ile 9 yaşında evlenmesi mümkün müdür? Ondan Kur’an’a aykırı bir davranış sadır olabilir mi?

Peki Hz. Aişe’den rivayet edilen, 6 yaşında nişanlanma, 9 yaşında evlenme meselesini, mezkur karşı delillerle nasıl te’lif edeceğiz. Lisan-ul Arap’a bakıldığı takdirde, Arapça’da 11’den 19’a kadar olan sayılar kullanılırken, “birler” hanesi kullanıldığı takdirde “onlar” hanesinin de kastedildiğinin anlaşılmasının gerektiği ifade edilmektedir. Bir bedevi, “şunu bir yap” dediği zaman, “cebimde on dirhem var, bir dirhem de sen ver ” dediği zaman, “cebimdeki para onbir” olsun demek istemektedir. Hz.Aişe, Arapçayı en edebî konuşan hanımlarından biridir. Arapçadaki bu özelliği kullanarak 6 ve 9 yaşla, 16 ve 19 yaşı kasdettiği anlaşılmalıdır. Burada bir şeyi daha zikredelim; Hz. Aişe, “Çocuklarınıza şiiri öğreterek dillerini tatlandırın.” buyurmaktadır.

Yani Hz. Aişe 16 yaşında nişanlanmış, 19 yaşında da evlenmiştir.

(*)Kur’an-ı Kerim’de, hukuki ehliyet yaşının “eşüd yaşı – 18 yaş” olduğu açıkca zikredilmektedir.Örnek ayetler: 4/6 “Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Onların olgunlaştıkları, akıllı ve tedbirli davranır hale geldikleri konusunda samimi kanaatiniz oluşursa, vakit geçirmeden mallarını kendilerine verin. Büyüyüp de mallarını geri alacaklar düşüncesiyle cahilce israf ederek, alelacele yemeyin...”

Bu yazıyı gönderen degerli  ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,Sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, H.z Aişe ( r.a ), Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | 5 Comments »

Demlik ve Gelin Kaynana ilişkisi

Posted by Site - Yönetici Kasım 23, 2010

Demlik ve Gelin Kaynana ilişkisi.

Demlik ve Gelin Kaynana ilişkisi.

Çayın alt demliği evdeki kaynanadır; devamlı kaynar durur.

Üst demlik evdeki gelindir; alt demlik kaynadıkça o olgunlaşır,demlenir.

Gelinin kocası ise bardaktır; biraz kaynana doldurur onu biraz da gelin.

Çocuklar çayın şekeridir; tat verir.

Görümce ise çay kaşığıdır; arada bir gelir ve karıştırır gider.

Kaynataya gelince; o da bardak altıdır; dökülenlri bir araya toplar , yada toplmaya calışır.

Bu yazi icin Hafize kardesimize tesekkur ediyorum.

.

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Mizah, Muhabbet, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 3 Comments »

İslâm’da Ta’zîmü’ş-Şeâir: Mukaddesata Hürmet ( Birinci bölüm )

Posted by Site - Yönetici Kasım 23, 2010

Hz. Peygamber ( s.a.v )`in Filistinde Bir Vakfı

İslâm’da Ta’zîmü’ş-Şeâir: Mukaddesata Hürmet ( Birinci bölüm )

“Ta’zim”, hürmet etmek-saygı göstermek manalarınadır. “Şeâir”, İslâmiyet’in alameti olup hürmet edilmesi, saygı gösterilmesi gereken mukaddes şeylerdir. “Ta’zîmu’ş-şeâir” de, İslâm dinince mukaddes kabul edilen şeylere saygılı davranmak manasında bir terkiptir, tabirdir.

Asıl itibariyle yüce dinimiz İslâm, mukaddes değerler manzumesidir. Mesela dinin esasını teşkil eden inanç sistemi, bizi manevi âleme muhatap kılar. İbadetler-ameller, Allah’a karşı kulluk vazifelerimizin icabıdır… Haramlar-helaller, hayatımızı düzenler, istikrar kazandırır. Bunun gibi, İslâmi şeair yani dinimizce mukaddes-kutsal kabul edilen şeyler de dinimizin alametleridir. Onlara hürmet etmek, saygı göstermek ise, kişinin kalbindeki takvasıyla mütenasiptir-orantılıdır.

Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

“… Kim Allah’ın korunmasını emrettiği şeylere hürmet eder (emir ve yasaklarına riayet eder, mukaddesata saygı gösterir) ise, bu, Rabb’inin katında kendisi için mutlak hayırdır…” (el-Hacc, 22/30)

“… Kim Allah’ın şeâirini ta’zim ederse, (onlara saygılı davranırsa), şüphesiz ki bu, kalplerin takvasındandır.” (el-Hacc, 22/32)

***

HÜRMET EDİLMESİ GEREKEN ŞEAİR/MUKADDESAT NELERDİR?

İslâm’da imanın şubelerinden birisini teşkil eden ve hürmet edilmesi gereken şeairden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Haremeyn-i şerifeyn diye tabir edilen Mekke ve Medine…

2. Hz. Allah’ın temiz olmadan (abdest almadan) temas etmemizi, tutmamızı bile yasakladığı Kur’an-ı Azimuşşan…

3. Kitabımız. Hz. Kur’an’ı ve ekmel din İslâm’ı bize getirip tebliğ eden Allah’ın Rasûlü…

4. Allah’ın evi Kâbe-i Muazzama ve ona bağlı bütün mescitler, hususiyle Mescid-i Nebevi, Mescid-i Aksa…

5. Ezan-ı Muhammedi ve diğer bütün mukaddesat…

***

MESCİTLERE HÜRMET VE ONLARIN İMARI

Rabbimiz buyuruyor ki:

“Allah’ın mescitlerini ancak, Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar i’mar ederler. İşte hidayete ermiş olmaları Ümit edilenler de bunlardır.” (et-Tevbe, 9/18)

Ayet-i kerimede geçen “Mesâcidüllah (Allah’ın mescitleri)”dan murad, Kâbe-i Muazzama’dır. Bunu ayetin sebeb-i nüzûlünden açıkça anlıyoruz. Ancak bütün mescitler manen Kâbe’ye bağlı oldukları için, istisnasız hepsi de ayette cemi’-çoğul siğasıyla gelen bu ifadenin içine girmektedir.

Ayetin sebeb-i nüzûlüne yani iniş sebebi sebebine gelince…

Müfessirlerin reisi İbn Abbas Hazretleri (r.anhüma) bu ayetin tefsiriyle alakalı şu açıklamalarda bulunmuştur:

Ne zaman ki Bedir’de birçok esirlerle beraber Rasûlüllah’ın amcası Abbas da esir alındı. Müslümanlar ve bilhassa Hz. Ali, onu kâfirlikle ve de akrabasına düşman olup merhametsizlikle suçladılar. Hz. Abbas da, “Hep kötülüklerimizi söylüyor hiç iyiliklerimizden bahsetmiyorsunuz” diyor. Hz. Ali, “Peki nedir sizin iyilikleriniz?” deyince de, “Bizler Mescid-i Haram’ı tamir eder, her sene yeni örtü ile örter, hacıları misafir eder, sularız” diyor. İşte o zaman Hz. Allah, bu ayetten bir evvelki ayeti inzal ederek buyurdu ki:

“Müşrikler vicdanlarına karşı kendi küfürlerine kendileri şahit olup dururlarken… Allah’ın mescitlerini (Kâbe’yi) imar etmeleri kabil değildir. Onların (kâfirken) yaptıkları bütün (amelleri) boşunadır. Cehennemde ebedi kalacak da onlardır” (et-Tevbe, 9/17) buyurdu. Mescitleri ve bütün mescitlerin bağlı olduğu Mescid-i Haram’ı kimin tamir-imar etmesinin fayda vereceğini de böylece açıkladı.

Hadis-i kudsîde Hz. Allah buyuruyor ki: “Yeryüzündeki mescitler muhakkak ki benim evlerimdir. Onları imar edenler evlerimizin ziyaretçileridirler. Ne mutlu o kula ki, evinde temizlenir (abdestini alır) sonra da benim evimi ve beni ziyarete gelir. Ziyaret banadır, bana yapılan ziyarete benim ikramım hak ve vacip olur.”

İSLÂM’DA İLK MESCİT: KUBA MESİDİ

Kuba Mescidi, Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) Hicret esnasında bina ettiği ve içinde Ashabıyla birlikte namaz kıldığı, İslâm’da inşa edilmiş ilk mescittir. Bu mescit, İslâm’ın yükseliş devri arefesinde ve tam manasıyla bir dönüm noktasında bina edildiği için önemli hatıralar taşır.

Hicret yıllarında Kuba küçük bir köyden ibaretti. Başlangıçta Medine’ye uzaklığı altı mil kadarken, Hicret’ten sonra yeni açılan ulaşım yolları ile gelişme göstermiş, Medine’nin de büyümesiyle aradaki mesafe bugün kapanmıştır.

Mekke’den Medine’ye hicret eden ilk muhacirler Kuba’ya vardıklarında, orada Amr b. Avfoğulları’nın hurma kurutma yerini tesviye ederek namaz kılmaya başladılar. İçlerinde Hz. Ömer’in (r.a.) de bulunduğu bu ilk muhacirlere, Kur’an’ı en iyi okuyanları olan Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim (r.a.) imamlık yapıyordu. (İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, Beyrut 1985, III, 87, IV, 311)

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), Kuba’ya rebîulevvel ayının ortalarında bir pazartesi günü ulaştı. Orada, Amr b. Avfoğulları’nın yurdunda onların himayesinde bulunan Külsüm b. Hidm’in evinde bir müddet misafir oldu. Tarihî kaynaklar Rasûlüllah’ın (s.a.v.) burada kaç gün kaldığı mevzuunda ihtilaf etmektedirler. Buhârî’nin Hicret’le ilgili bir rivayetine göre, on küsur gece kalmıştır (Buhârî, Menâkıb, 45). Bu, İbn Sa’d’ın on dört gün kaldığına dair rivayetine uygundur. (bk. İbn Sa’d, Tabakâtü’l Kübrâ, l, 235)

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), ilk muhacirlerin namaz kıldığı Külsüm b. Hidm’in hurma harmanındaki sahayı genişleterek Kuba Mescidi’ni bina etti. Mescit kare şeklindeydi ve ebadı (en-boy-yükseklik ölçüleri) 66×66 zira idi (yaklaşık 32X32 m). Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.), Kubalılar’dan taş getirmelerini istemiş; getirdikleri taşlardan birini alıp kıble tarafına koyarak, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in (r.anhüm) de aynı şekilde sırayla taş koymalarını emir buyurmuştu. Hz. Osman’ın (r.a.) da Kuba’da bulunduğu ve Rasûlüllah’ın (s.a.v.) onun da temele taş koymasını emrettiği ve bunun hilâfetin sırasına işaret olduğu da rivayetler arasındadır. (Semhûdî, Vefâü’l-vefâ, Mısır 1326, I, 180)

Mescid’in yapımında en büyük gayreti Ammar b. Yâsir (r.a.) göstermiştir. Bu bakımdan kendisi için “İslâm’da ilk mescid bina edendir” denilmiştir (İbn Hişâm, es-Siretün-Nebeviyye, II, 143). Abdullah b. Revâha (r.a.) da hem çalışıp, hem şiir söylüyor, mü’minlerin yorgunluklarını hafifletiyordu. (Sahih-i Buharı Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, X, 106)

Kuba Mescidi Kur’an’da, “… Temeli takva üzere kurulan mescit…” (et-Tevbe, 9/108) diye tarif ve tavsif olunmuştur.

“MESCİD-İ DIRAR” HADİSESİ

Rabbimiz (c.c.) Habibi’ne hitaben buyuruyor ki:

“Onun içinde (Mescid-i Dırar’da) ebediyyen namaza durma. Ta ilk günden temeli takva üzere kurulan mescit içinde namaza durman, elbette daha layık, daha doğrudur. Orada temizlenmeyi seven bir takım adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.” (et-Tevbe, 9/108)

Ayette bahsi geçen mescit, münafıkların yaptığı ve Rasûlümüzü içinde namaz kılmaya ve kıldırmaya davet ettikleri Kuba’daki Mescid-i Dırar’dır. Hicret’te Rasulümüz Küba’ya gelmiş ve bir müddet kalıp halen yeri mescit olan Küba Mescidi’ni inşa etmiş idi. Orada bir hafta kadar kalıp o mescitte namaz kıldırdı. Münafıklar da buna nazire (benzer-örnek) olarak daha süslü bir mescit yapmış ve Rasûlüllah’ı burada namaz kılmaya davet etmişlerdi. Peygamberimiz onların bu kötü niyetini bilmediği için, “Tebük seferinden sonra gelirim inşAllah” buyurmuştu. Halbuki münafıkların niyeti; mescitlerinin açılışını Peygamberimize yaptırmak, sonra da, vaktiyle iki kere iman edip küfre dönmüş ve Rasûlüllah tarafından fasık ünvanını almış bir mel’unu getirip oraya imam yapmak idi.

İşte Hz. Allah bu ayeti ile durumu ve onların niyetlerini Rasûlüne bildirdi. Ve Peygamberimize, değil imam olup namaz kıldırmak, oraya gitmeyi bile yasakladı. Peygamberimiz de münafıkların o mescidini yıktırdı. Ve haklarında, “Allah şahadet ediyor ki, muhakkak onlar yalancıların tâ kendileridir” diye buyurdu.

İSLÂM’DA İKİNCİ MESCİD: MESCİD-İ NEBEVİ

Peygamberimiz Hicret’te Kuba’dan bir cuma sabahı Ashabı ile Medine’ye doğru hareket etti. Kuba’yla Medine arasındaki Beni Saide’nin köyüne gelince Hz. Allah Cuma ayetlerini inzal buyurdu. Peygamberimiz orada Ashabıyla beraber ilk Cuma namazını kıldı. Ki, halen oradaki mescidin adı da Mescid-i Cuma’dır ve Medine’ye gidenlerce hürmet edilip halen ziyaret edilmektedir. Sonra Peygamberimiz oradan Medine’ye doğru yola çıktılar. Bütün Medine ayakta idi. Rasûlüllah’ı bekliyor ve Rasûlüllah (s.a.v.) Medine’ye gelince herkes evinin kapısını açmış, “Buyur ya Rasûlellah!” diyerek onu evine davet ediyordu. Peygamberimiz ise kimin evine gitse ötekinin üzüleceğini-kırılacağını biliyordu. Bunun için yetkiyi altındaki deveye bırakmıştı ve Kusva namındaki deve nereye çöker ise, misafir kalacağımız yer orası olacak buyurmuştu. Cennetlik olduğu rivayet edilen bu mübarek deve o gün çok keyifli idi. Sağa sola başını sallayarak herkesi selamlıyor ve yoluna devam ediyordu.

Nihayet geldi, Selh ve Süheyl ismindeki iki yetimin arsasına bir çöktü ama hemen kalktı. Peygamberimiz inşaAllah mescidimiz, yerimiz burası olacak buyurdu ve az ilerdeki Hz. Halid’in (Ebu Eyyüb el-Ensari) evi önüne gelince Kusva Rasûlüllah’ı indirmek üzere yere çöktü ve Rasûlüllah mescidi ve yanındaki evini yapıncaya kadar 6 ay bu evde misafir kaldı. Kusva’nın ilk çöktüğü ve kalktığı Sehl ve Süheyl kardeşlerin arsalarının iki kat parasını Peygamberimiz o yetimlere verdi, orayı satın aldı, kerpiç keserek orayı Mescit haline getirdi.

Hatta Peygamberimiz Mescid-i Nebevi’nin inşasında bilfiil hem kerpiç keserek, hem de mübarek omuzlarında kerpiç taşıyarak çalıştılar.

Rivayete göre herkes bir kerpiç taşırken, Peygamberimiz her iki omuzuna birer kerpiç alıyor ve iki kerpici beraber taşıyordu. Bunu gören Ashap dayanamamış, “Bırak ya Rasûlellah biz taşıyalım” demişler…

Peygamberimiz, “Ben sevaba sizden daha az muhtaç değilim” buyurarak onların teklifini reddetmiş, bu defa Ashap, “Öyle ise siz de bir kerpiç taşıyın ya Rasulellah” diye rica edince buyurmuş ki:

“Şu omzumla taşıdığım kerpiç, benim için şu omzumla taşıdığım kerpiç ise ümmetim içindir” diyerek o mübarek mescidin inşasına biz ümmetlerini de ortak etmiştir.

MESCİTLERİN İMARI İKİ KISIMDIR

1. Binasını yapmak veya mescitlerin eksiklerini tamamlayıp tamir etmek. Ki buna mescidin her türlü tamiri, temizliği, tenvirat ve tefrişatı girer. Şüphesiz ki bu gibi gerek görülen, ihtiyaç duyulan tamirler çok mühim ve şereflidir. Dinimizce de, şear-i İslâm’a hürmet-saygı ve imanın şubelerinden sayılacak kadar şereflidir. Nitekim Peygamberimiz, “Kim Allah için bir mescit inşa eder ise, Allah da cennette ona bir ev, bir köşk yapar” buyurmuşlardır. Böylesi mukaddes yerlere devam eden müminler hakkında ise, “Herhangi bir kişinin mescide devam ettiğini görürseniz, onun imanına şahadet ediniz” buyurmuşlardır. Şu halde mescitlerimize gelmeyen-girmeyen, bizimle namaz kılıp alnını secdeye koyduğuna şahit olmadığınız kimselerin, mümin ve Müslüman olduğuna şehadet edemeyiz.

Ya mescitleri aydınlatanlara neler var? Bunlar hakkında ne buyurdu Rasûlümüz (s.a.v.):

“Kim bir mescide bir kandil, bir ampul takarak aydınlatırsa, o ışık o mescitte devam ettikçe, melekler ile Arş’ı yüklenen Hamele-i Arş ona tevbe ve istiğfara devam ederler…”

2. Mescitlerin ikinci kısım tamiri ise, onların içini ihlâslı din âlimleri ve ibadetlerle ihya ederek olur. Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

“Allah’ın mescitlerinde onun isminin anılmasını yasaklayandan ve onların yıkılıp yok olmasına çalışan kimseden daha zalim kim olabilir? Böyleleri o mescitlere ancak korka korka girerler. Onlar için dünyada aşağılanma vardır. Ahirette ise en büyük azap onlar içindir.” (el-Bakara, 2/114)

Rasûlüllah Efendimiz de şöyle buyuruyor:

“Dünyada garipler dörttür:

1. Zalimin içindeki (hafızasındaki) Kur’an-ı Kerim…

2. Bir kavmin, içinde namaz kılmadıkları (boş bıraktıkları) mescit…

3. Bir evde bulunan amma açılıp okunmayan Mushaf-ı Şerif

4. Kötü insanlar arasında kalmış iyi kimse…” (Ramuzu’l-Ehâdîs,  s. 225)

Yine buyurmuşlardır ki: “Ahir zamanda ümmetimden öyle topluluklar zuhur edecek ki, onlar, mescitlerini çok güzel yapacak ve çok süsleyecekler. Kalplerini ise (fisk u fucurla-her türlü günah ile) harap edecekler. Onlardan herhangi biri elbisesine bile gösterdiği itinayı, yüce dinine göstermeyecek. Dünya işleri iyi olduktan sonra, dini ne olursa olsun, aldırmayacak. Onu ilgilendirmeyecek.” (Ramuzu’l-Ehadis, Harfu Sin)

Bir diğer hadislerinde ise Peygamberimiz bize bunları şöyle anlatıyor:

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, bir mescitte bin veya daha çok insan namaz kılacak, fakat içlerinde hakiki manada bir tek mümin bile bulunmayacak.” (Ramuzu’l-Ehadis, Harfu Sin)

***

Haremeyn-i Şerifeyn’e hürmetten sonra, her zaman ve her yerde hürmet ile mükellef olduğumuz İslâm’ca mukaddes olan diğer şeair nelerdir? Dilerseniz şimdi de onları ele alalım.

1. KUR’AN-I KERİM’E HÜRMET

“Muhakkak ki o (peygambere inzal olup size okunan kitap) elbette çok şerefli bir Kur’an’dır. Öyle ki, o korunmuş bir kitapta (Mushaf’ta, Allah katında Levh-i Mahfuz’da yazılı-saklı)dır. Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası el sürmesin, o âlemlerin Rabb’inden indirilmedir. Şimdi siz, bu ilahi kelâma mı yağ (leke) süreceksiniz (hor görüyorsunuz)? Ve (Kur’an’dan nasibinizi) rızkınıza şükretmeyi inkâra mı kalkışacaksınız?” (el-Vâkıa, 56/77-82)

Yezid bin Hayyan Zeyb bin Erkam’dan rivayet rivayet olunan bir hadis-i şerifte Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bizleri şöyle ikaz buyurmuşlardır:

“Dikkat edin ey insanlar! Yakında Rabbımın ölüm meleği bana gelebilir ve ben de ona icabet edip ahirete gidebilirim. Böyle bir durumda size iki mühim vekil bırakıyorum.

Birincisi Allah’ın kitabı Hz. Kur’an’dır ki, onda Allah’ın size hidayeti ve nuru vardır. Onu baş tacı ediniz ve ona sımsıkı sarılınız.

İkincisi ise, benim Ehl-i Beytim’dir (onlara sahip çıkınız, hürmet ediniz), bunları Allah için size hatırlatıyorum.” (Riyazu’s-Salihin, Hadis No. 345’den)

Allah’ın ve Resûlü’nün emrine imtisal ederek Kur’an-ı Kerim’e hürmet edip onu baş tacı yapanlar, dünya ve ahiret saltanatına nail oldular… En yakın örneği, Osmanlı Devleti’nin kurucusu mübarek ciddimiz Osman Gazi gibi.

Malumunuz olduğu üzere bu zat, Şeyh Edebali Hazretleri’nin evinde bir akşam misafir oluyor. Şehy Edebali Hazretleri ona Allah’ın kitabı Kur’an’ın fazilet ve meziyetinden bahsediyor. Sonra da Kur’an-ı Kerim’in bir kılıf içinde asılı bulunduğu odada yatak serdirip, yatması için onu o odaya gönderiyor. Gazi Osman Bey orada asılı Kur’an-ı Kerim’i görünce, sabaha kadar el pençe, divan duruyor. Şeyh Edebali Hazretleri ise, sabaha kadar ibadet ettikten sonra, bir ara rüya görüyor. Rüyasında sırtından çıkan bir ağacın büyüye-büyüye, dallarının bütün dünyayı kaplar haline geldiğini müşahede edip, heyecanla uyanıyor. Sabah namazı için, Gazi Osman Beyi uyandırmaya gidince, onun sabaha kadar yatmadığını, yatağının hiç bozulmamış olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’e karşı el pençe divan durduğunu, dehşet ile görüyor. İşte o zaman gece gördüğü rüyanın manasını anlıyor ve onu kızı Mal Hatun ile evlendiriyor. İşte bu evlilikten, dünyaya 600 sene hükmeden Osmanoğulları meydana geliyor. (Bkz. İslâm ve Osmanlı tarihleri)

Osmanlılar ve diğer bütün ecdadımız dünyada en şanlı dönemlerini Allah’a, Kitabullah’a ve Rasûlüllah’a bağlı ve saygılı oldukları dönemlerinde yaşamadılar mı?

İmam-ı Rabbani Hazretleri mektuplarından birini kaleme aldıkları bir gün, Kur’an-ı Kerim’den bir ayet yazıyordu; ama bir ara kaleminin ucuna bir türlü mürekkep gelmemişti. Kalemini tırnağına basarak boyanın gelmesini sağlamış ve bu arada da tırnağına bir nokta kadar boya intikal etmişti. Sonra abdest tazelemek maksadıyla ihtiyaç gidermek için tuvalete girmiş, ama tuvalete girmesi ile çıkması bir olmuştu. Talebeleri merakla kendilerine, neden böyle yaptıklarını sorunca İmam-ı Rabbani Hazretleri, yazdığı ayetin devamı olarak tırnağına basmış olduğu noktayı hatırladığını ve elinde Kur’an’dan bir noktayla tuvalete girmenin o Kitab’a saygısızlık olacağını düşündüğü için tuvaletten derhal dışarıya fırladığını, söylemişti. (Bkz. Berekât, Muhammed Haşim-i Keşmi)

Öyle bir tazim-tekrim-saygı örneği ki, Kur’ân’ın bir noktasına bile hürmet…

2. KIBLE’YE-KÂBE’YE HÜRMET

Kıble’ye-Kâbe’ye hürmetle alakalı Allah dostlarının hayatlarından bazı örnekler…

Silsile-i sâdât-ı Nakşibendiye’nin 5. halkasını teşkil eden büyük veli Beyazıd-ı Bestami (k.s.) Hazretleri anlatıyor:

“Bir gece mescitte ibadet ederken, çok yorulmuştum. Sabaha doğru, ayağımı kıbleye doğru uzatmış ve uykuya dalmışım. ‘Ey Beyazıt! Padişahlar huzurunda böyle mi oturulur?’ diye bir azar işiterek kendime geldim ve hayatım boyunca bir daha ayağımı Kıble’ye uzatmak küstahlığını göstermedim.”

Kâbe’ye-Kıble’ye hürmet etmesini bilen ecdadımız; değil Kıble’ye ve Kâbe’ye ayak uzatıp oturmak, Kıble’ye ve Kâbe’ye hürmeten, -kapalı ve maksadının dışında bir başka şey için kullanılmayan- tuvalette dahi ön ve arkalarını Kıble’ye-Kâbe’ye çevirmemişler ve hayatları boyunca, Kıble ve Kâbe tarafına tükürmemişlerdir bile…

Birinci bölüm bitti – Bu yazının devamı için ikinci bölümü takib edin Lütfen.

Bu yazıyı gönderen degerli  ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,Sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 2 Comments »

İslâm’da Ta’zîmü’ş-Şeâir: Mukaddesata Hürmet ( İkininci bölüm )

Posted by Site - Yönetici Kasım 23, 2010

Cinlerin İslâm İçin Mücâdeleleri

İslâm’da Ta’zîmü’ş-Şeâir: Mukaddesata Hürmet ( İkininci bölüm )

3. EZANA HÜRMET

Bilindiği gibi vakitler, Cenab-ı Hakk’ın ilahi birer nimeti olan namazlar için zahirî bir sebep ve namazı kullarına farz kıldığının bir alâmeti olduğu gibi, ezan da vaktin alâmetidir.

Ezan’ın lûgavi manası/sözlük anlamı “bildirmek”tir. Yani ezan i’lâmdır, bildirmedir. Gerçi aslında vakit de bir i’lâmdır, fakat seçkinlere… Ezan ise herkese i’lâmdır; avam-havas, ehassu’l-havas… O bakımdan Müslümana yakışan, vakit ile kendine gelmektir. Vakit ile kendine gelemeyeni ise ezan uyarır.

Fıkıh lisanında ezan, “Hususi bir şekilde yapılan bildirim”in adıdır. Ezan okuyana müezzin denir.

Diğer şeâire olduğu gibi ezana da hürmet etmek gerekir. Bizzat Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) ezana hürmet ederek Müslümanlara örnek olmuştur… Keza ezanın hikmet ve faydasına da işaret ederek, müezzini Bilâl’e ezan okuyacağı zaman, “Ey Bilâl! Ezanla bizi rahatlat” buyurmuşlardır.

EZANIN MEŞRUİYETİ

İmam Cüveyni İmam Dahhak’dan naklediyor: Hz. Ömer dahil Ashap’tan tam 20 kişi aynı gecede, aynı rüyayı görüyorlar. Ki bu da rüyalarında görmüş oldukları bir melekdir. Bu melek mescidin damına çıkmış, aynı bugünki okunan ezanı okuyor. Hz. Ömer ile beraber bu 20 kişi sabahleyin birbirinden habersiz, hepsi Huzur-i Rasûlüllah’a koşup, teker teker rüyalarını anlatınca, Peygamberimiz, “Bu ezanı Bilâl’a öğretin onun sesi daha gürdür, namaz zamanı gelince aynı ezanı okusun”, buyuruyor. Bilâl mescidin damına çıkıp, Allahü Ekber, Allahü Ekber… diye o lâhûti (İlâhi-Rabbâni) sesi ile ezan okumaya başlayınca, Medine müthiş bir çatırtı sesi ile sarsılıyor ve herkes bunu duyup irkiliyor.

Peygamberimiz, “Nedir bu ses biliyor musunuz?” deyince Ashap, “Hayır ya Rasûlellah!” diyorlar. Peygamberimiz, “Hz. Allah bütün gök kapılarına emir verdi; ferş’ten (yeryüzünden) Arş’a kadar bütün gök kapıları çatırdayarak, Bilâl’ın ezanına açıldılar. İşte bu ses o sestir” buyurdu. Hz. Ebu Bekir, “Ya Rasûlellah! Ezandaki bu keramet, sadece Bilâl’in ezanına mıdır?” diye sordu. Peygamberimiz, “Hayır! Allah için ezan okuyan müezzinlerin ezanınadır ve muhakkak ki, Allah için ezan okuyan müezzinlerin ruhları, şehitlerin ruhları ile beraber haşr olacaktır” buyurdu. İşte bundan sonradır ki Hz. Ali, “Rasûlüllah Efendimiz tarafından müezzinlik görevinin oğullarım Hasan ve Hüseyin’e tevdi’ edilmesini çok arzu ettim” diyor. (Tenbihu’l-Gafilin Tercümesi, C. 1, S. 330)

Rasûlüllah Efendimizin irtihalinden sonra değil Medine’de ezan okumak, Medine’de bulunmaya ve yaşamaya bile tahammül edemeyen Bilâl-ı Habeşi, ilerlemiş yaşına rağmen orduya katılıp, Tarsus’lara kadar geliyor… Nitekim Tarsus’ta makamı bulunuyor. Tarsus’tayken bir gece rüyasında Rasûlüllah’ı görüyor.., Peygamberimiz ona, “Bizi özlemedin mi ya Bilâl?” diye buyuruyor. Hz. Bilâl komutanına rüyasını anlatıyor, ondan izin alıp iki gözü iki çeşme ağlaya-sızlaya Medine’nin yoluna düşüyor. Günler sonra aç- susuz, yorgun-perişan, Medine’ye varıp Ravza-i Mutahhare’ye kapanıyor. Onu Ravza’da görenler bir ezan okuması için, kendisine çok yalvarıyorlar ama Bilâl, “Tahammül edemem, Rasûlüllah’ın olmadığı bir Medine’de ezan okuyamam” diye reddediyor. Bütün ısrarlara karşı ezan okumayacağını anlayan Ashap, Hz. Hasan’la Hz. Hüseyin’e gidiyorlar ve onları Hz. Bilâl’in yanına getiriyorlar. Hz. Bilâl hasret ve hürmet ile onların yüzlerini, gözlerini öpüyor. Onların biri, Hz. Bilâl’in bir elini, diğeri de öteki elini tutuyor ve “Dedemiz hakkı için, ne olur bize bir ezan daha oku!” diye yalvarıyorlar. Rasûlüllah’ın iki gözünün nuru Hz. Hasan ve Hüseyin’in bu arzularını kıramayan Hz. Bilâl, yavaş yavaş eskiden ezan okuduğu mescidin damına çıkıyor ve, Allahü Ekber, Allahü Ekber… diye gözyaşları içinde ezana başlıyor. Ne zaman ki, “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlüllah” kısmına geliyor ve bunu bir kere söyleyince bayılıp düşüyor. Bütün Medine halkı altı ay sonra tekrar onun ezanını duymakla evlerinin kapılarını, pencerelerini Bilâl’ın ezanı evlerimize dolsun diye açıyorlar… Kendileri de, Bilâl ezan okuyunca Rasûlüllah da dirilmiş zannederek, mescide koşuyorlar ama Mescit’te Rasûlüllah ile değil, Hz. Bilâl’in bayılıp, cansız yere serilmiş cesedi ile karşılaşıyor ve Rasûlüllah’ın vefat ettiği ilk gün gibi bir gün daha yaşayıp, ağlaşıyorlar. (Bkz. Eyüp Sabri Paşa, Miratü’l-Haremeyn)

EZAN-I MUHAMMEDİ İLE İLGİLİ BAZI ŞİİRLER

Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya diyor ki:

Uyan da o güzel nida’ya aç odanı

Açıp güzelliği en güzel çağında tanı

Vakit seher vakti, ezan sabah ezanı

Uyan ey arif, uyar uyuklayanı

Ki yer ile gök şimdi, ezanlar vatanı

Vakit seher vakti, ezan sabah ezanı

Milli şairimiz Mehmet Akif de diyor ki:

Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli

Ebediyen yurdumun üstünde benim inlemeli

4. İLİM-İRFAN VE YAŞÇA BÜYÜKLERE HÜRMET

Hz. Cabir (r.a.) Peygamberimizden (s.a.v.) şöyle naklediyor:

Uhut Harbi’nde şehitlerimiz çok olunca bir kabir açıp içine iki kişi defn ediyorduk. Bu 2 kişiden hangisini alta, hangisini üste koyalım diye Peygamberimize sorduk. Peygamberimizde bize, “Bu ikisinden hangisi, Kur’an-ı Kerimi daha çok ve daha iyi biliyor idi ise, evvela onu koyunuz. Biz de hangisini gösterir isek, evvela lahde (kabre) onu yerleştirin” buyuruyordu. (Riyazu’s-Salihin, Hadis No: 351)

Ve yine buyuruyorlardı ki: “Şu hal, Allah’ı tâzim etmektendir ki; yaşlı bir Müslümana hürmet gösteresin… Bir de hafız-ı Kur’an’a ki, onun içindeki ahkâm ile amel ediyor ise… Bir de adalet sahibi Sultana hürmet ve ikram gerek.” (Riyazu’s-Salihin, Hadis No: 353)

“Bizim küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizin şerefini tanıyıp hürmet etmeyen, bizden değildir.” (Riyazu’s-Salihin, Hadis No: 354)

Hz. Enes (r.a.) Peygamberimizden (s.a.v.) rivayet ediyor. Buyurmuş ki Peygamberimiz, “Herhangi bir genç yoktur ki, yaşından dolayı bir ihtiyara hizmet ve hürmet etsin de, Allah, ihtiyarladığında ona hizmet edecek birini görevlendirmesin.” (Riyazu’s-Salihin, Hadis No: 358)

Menâkıb-ı Cihâr-ı Yâr-ı Güzîn’de geçen bir menkabeye göre, Hz. Ali bir sabah namazı için mescide geliyordu, biraz da geç kalmıştı acele ediyordu… Ama yolda önüne bir ihtiyar çıkmıştı, alacakaranlıkta tanımadığı bu ihtiyarın önüne geçmekten hayâ etti. İhtiyar ise oldukça yavaş yürüyordu. Mescidin kapısına kadar geldiler, meğer ihtiyar Müslüman değilmiş, mescide girmeyip geçip gidiyor. Hz. Ali derhal mescide daldı. Rasûlüllah (s.a.v.) birinci rek’atın rükûunda idi. Hemen Rasûlüllah’a uydu ve rükuya eğildi. Namazdan sonra Peygamberimiz, “Ya Ali! Neden geç kaldın? Cibrîl (a.s.) gelip kanadını sırtıma koydu ve sen mescide girip, rüku edinceye kadar kanadını sırtımdan kaldırmadı” buyurdu. Hz. Ali durumu anlatınca Rasûlüllah (s.a.v.) memnun olup tebessüm etti.

***

GÜNÜMÜZDE MUKADDESATIN BAŞINA GELENLER VE BİZİM HALİMİZ

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), bir hadislerinde günümüz Müslümanlarından bahsederken, acaba neden camiler süslü ama kalpler harap… Elbiselerine verdikleri değeri dinlerine vermeyecekler… Ve yine acaba neden, günümüzden bahsederken, bir camide bin veya bin’den fazla kişi namaz kılacak, amma içinde bir tek hakiki mümin bulunmayacak, buyuruyor.

Günümüzü ve günümüz Müslümanlarının halini şöyle bir düşünelim…

Bir zamanlar, camiler depo yapıldı veya yıkılıp yerlerine başka binalar inşa edildi. Kimseden ses çıktı mı?

Keza, ezanlar-Kur’an’lar asli mahiyetinden çıkarıldı, toplumdan “tıs” çıktı mı?

Ve yine gün oldu camileri kışla, hatta atlara ahır olarak bile kullandılar, yine kimseden en küçük bir ses-nefes duyuldu mu?

Bütün bu soruların cevabı, maalesef ki hayır!

Bu memleketin, manevi tapusu olan camilerin bir kısmının minarelerini yıktılar, bir kısmını gayr-i müslimlere kiraya verdiler veya sattılar… Hatta Sirkeci garındaki camiyi gayr-i müslimlere kiraladılar, onlar da İstanbul’un en merkezi yerindeki bu camiyi, Müslümanlara hakaret için, senelerce caz-saz-bar salonu olarak kullandılar… Yıllar yılı kimseden bu şeni duruma itiraz mahiyetinde maalesef bir ses çıkmadı! Nihayet bir gün o güzel mescidin çilesi dolmuş olacak ki, birileri el attı da tekrar cami olarak –aslına uygun şekilde- inşa ettirdi.

Daha daha neler neler…

Bu müminler (!) den oy alan bazı siyasiler, “Avrupa’ya gittim, bacalar gördüm. Türkiye’ye döndüm minareler gördüm, işte geri kalışımızın asıl sebebi” diye nutuk atarlar ve Müslümanlar tarafından alkışlanır, omuzlara alınıp taşınırlar, hatta iktidar yapılırlar. Diğer bazıları ise, “Bu memlekette 3 tane fabrika bacası tüttürmekten, bir Kur’an Kursu kapatmak bu memleket için daha büyük iyiliktir” der ve o sözde Müslümanlar tarafından alkışlanırsa… Ve yine bin sene Kur’an’a sarılarak, ona sırtını dayayarak, Allah’ın lûtfuna, Rasûlü’nün himmetine güvenerek dünyaya hükmeden bu necip milletin evladına, 12 yaşına kadar Kur’an Kursu’na gidip Kur’an okumayı yasaklayanlara, bu Müslüman geçinenlerden kimse bir şey demezse… İncil, Tevrat kursları, bale dersleri, serbest bırakılırken, sadece Allah’ın Kitabı’nı okuma yasağı getirilir, kimseden ses çıkmazsa… Maaşlarına yapılan zammı az bulup sokağa dökülür, fakat nesil ve din elden giderken kimse bir şey demez ise… İşte böylelerinin doldurduğu camilerdeki insanların kalıpları Müslüman ama, kalpleri fasık olan kimselere de Hz. Muhammed (s.a.v.) hakiki Müslüman demiyor. Çünkü bugün öyle bir devirde yaşıyoruz ki; Müslümanın midesine karışma, giyimine-kuşamına dokunma, hatta tavuğuna kışt, köpeğine hoşt deme de, dinine-mukaddesatına sen ne yaparsan yap, ister söv ister say…

İşte Allah’ın Rasûlü’nün yukarıdaki hadislerinde geçen, ismi Müslüman cismi fasık olanlar, herhalde bunlar olsa gerek…

***

Dilerseniz mevzuumuzu Tâbiin’in büyüklerinden Hasan-ı Basri Hazretlerine ait bir menkıbeyle noktalayalım…

Büyük velilerinden olan ve 30 kadar Sahabe’ye yetişip onların İslâm’ı anlayışlarını ve yaşayışlarını görüp, onlardan feyz alan bu mübarek zata soruyorlar, diyorlar ki:

“Sen ashab-ı kiram’dan 30 kişiye yetiştin, onlar nasıl Müslümanlardı, biz nasıl Müslümanız? Bir mukayese yapar mısınız?”

Hasan-ı Basri Hazretleri cevaben buyuruyor ki:

“VAllahi sizler onları görse idiniz, bunlar meczup (kendilerini ilahi cereyana kaptırmış) kimseler derdiniz. Eğer onlar sizleri görse idi; bunlar hayatta-yaşıyor ve mümin demezler idi. Belki sizi görünce, cenaze görmüş gibi olurlar ve, ‘Biz Allah için varız ve biz sonunda (öldükten sonra da) muhakkak ona döneceğiz” (el-Bakara, 2/156) mealindeki ayeti okurlar ve sizleri ölmüşlerden sayarlardı.

(*) Kaynak: “el-Mevaiz li’l-İhvân mi Şuabi’l-İman

Bu yazıyı gönderen degerli  ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,Sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | Leave a Comment »

GÜZEL SÖZLER

Posted by Site - Yönetici Kasım 22, 2010

Osmanli armasi.. hnm

GÜZEL SÖZLER

* Konuşmadan bir köşede oturan sağırlarla dilsizler, dilini tutamayan kimseden daha üstündür.

* Ağızda dil nedir, a akıl sahibi? Hünerli kimsenin hazine anahtarı değil mi? İçerdeki cevahirci midir, çerçi midir, kapı kapalı iken kim ne bilecek?

* Akıllının önünde susmak terbiye gereği ise de, sen yeri gelince söylemeğe bak. İki şey insanı çileden çıkarır: söylenecek yerde ağız açmamak, susacak yerde lakırdı etmek.

* Eğer cenk eri isen, öyle bir kimseyle savaş ki, ya ona ihtiyacın olmasın, ya da kaçıp ondan kurtulabilesin.

* Bahçenin gülünde beka ve gül mevsiminde vefa yoktur. Zaten bilgeler ? kalıcı olmayan şey gönül bağlamağa deymez ? demişler…

* Düşün, sesini ondan sonra çıkar ve ? kes ? dedirtmeden önce sözü kes.

* İnsan hayvandan konuşmakla üstündür. Ama doğru konuşmazsan hayvanlar senden üstün olurlar…

* Fareyi tutarken kedi aslandır; kaplanla savaşınsa fareye döner..

* İyilik için söylenen yalan, fitne koparan doğrudan iyidir…

* Her sözü padişaha geçen kimse iyilik dışında bir şey söylerse yazık olur.

* Yeryüzünün en küçük dağı ? Tur ? dur. Ama Allah katında değeri en yüce olan da odur…

* On tane derviş bir kilimde uyur da iki padişah bir iklime sığmaz.

* Allah adamı ekmeğin bir yarısını yerse öbür yarısını yoksullara verir. Padişah, yedi ülkeyi alsa bile, bir başka ülkenin sevdasındadır…

* Tıyneti kötü olan kişi iyilerin nurunu kabul etmez. Kabiliyetsizi terbiye etmek, kubbede ceviz durdurmak gibidir..

* İnsanla birlikte büyüse bile, kurdun eniği yine enik olur..

* Çorak toprak sümbül bitirmez. Kötülere iyilikte bulunmak, iyilere kötülük etmek gibidir…

* Ben kimsenin gönlünü kırmayabilirim. Ama hasetçiye ne yapayım, o kendiliğinden azap içinde…

* Adem oğulları aynı vücudun uzuvlarıdır. Çünkü aynı cevherden yaratılmışlardır. Felek bir uzva elem getirirse, öbürlerinin huzuru kalmaz. Ey başkalarının acısıyla kaygılanmayan, sana insan demek yakışık almaz…

* Nimet içinde iken dostluktan söz açıp, kardeşim! Diyeni dost sayma. Dost, dostunun elini onun perişanlığında, çaresizliğinde tutan kimsedir..

* Mazlumun gönül dumanının zalime ettiğini, kızgın ateş üzerliğe yapamaz…

* Aslan hayvanların başında gelir. En adi hayvansa eşektir. Oysaki akıllıların hepsi, yük çeken eşeği, adam paralayan aslandan üstün görürler.

* Her an sana lütufkar olan kişi bu uzun zamanda bir defa sana sitem ettiyse onu hoş gör.

* Dostuna sana düşmanlık edebilecek kadar kuvvet verme.

* Alemde zaten vefa yok imiş, yahut şu zamanda herkes vefasız. Kimse yoktur ki; ok atma ilmini benden öğrensin de sonunda beni nişan almasın.

* Koyun çoban için değildir. Belki çoban onun hizmeti içindir.

* Dünya dirliği çöl gibi rüzgarı gibi geçti. Acılık da, tatlılık da, güzel de, çirkin de geldi gitti. Zalim sandı ki bize zulmediyor; ettikleri kendi boyunda kaldı, bizden geçip gitti.

* Kükremiş fille savaşa kalkışan kişi, akıllı kimsenin nazarında adam değildir. Gerçek adam odur ki; öfkelense dahi saçma söylemez.

* Kendi ekmeğini yiyip oturmak, altın kemer takıp el pençe divan durmaktan hoştur.

* İnsan iyilik de etse, kötülük de etse kendisi içindir.

* Başkalarının ayıbını senin önünde sayıp döken,senin ayıbını da mutlak başkalarına söyleyecektir.

* Allah?ın kapısından kovulan kimse her yana koşar. O? nun çağırdığı, kimsenin kapısına koşmaz.

* Pas yeniği demirin küfünü cila vurup gideremezsin. Kara yürekliye öğüt vermenin ne faydası var. Demir çivi taşa girmez ki…

* Esenlik günlerinde düşkünleri bırakma. Yoksul gönlü almak belayı savar. Dilenci yalvara yakara bir şey isteyince ver. Yoksa zalim zorla alır.

* İçini yemekle doldurma ki orada marifet nuru göresin. Burnuna kadar tıkındığın için hikmetçe boşsun.

* Dünyalığımız yok mu, derde düşeriz; olunca da gönlümüz ona takılır.

* Yoksulun sabrı zenginin ihsanından üstündür.

* Onu bunu yoklamak ayıp değildir, elverir ki; ? artık yeter ? dedirtmeyesin. Eğer sen kendini kınayabilirsen, başkaları seni ayıplayamaz.

* Yaptığı sözüne uymasa bile, bilginin sözünü sen candan dinle. İddiacının lafları boştur. Uyuyan uyuyanı nasıl uyandırır.

* Engin deniz taş atmakla bulanmaz. Gücenen bir arif henüz sığ sudur.

* Kendine zarar gelince katlan. Çünkü affetmekle günahtan arınırsın. Mademki her şeyin sonu topraktır, sen, toprak olmadan önce toprak ol.

* Acele yürüyen yol arkadaşı senin yoldaşın değildir. Gönlü sana bağlı olmayan kimseye gönül bağlama.

* Hısımın dindarlığı, takvası yoksa hısımlık bağlarını kesmek, akraba sevgisi taşımaktan daha iyidir.

* Allah?ı tanıyan bir yabancı için, O? na yabancı olan bin hısım feda.

* Bilge, söylenmemesinden zarar geleceği zaman söze başlar ve yememekten canına doyduğu zaman lokmaya uzanır. Şüphesiz sözü hikmet olur, yemesi de sağlık getirir.

* Kişi az yemeği adet edince, gelen sıkıntıyı kolay karşılar. Eğer bolluk içinde can beslemişse, bir darlık görünce mihnetten ölür.

* Asık suratlıdan bir şey isteme, onun kötü huyundan elem duyarsın. Gönlünün gamını anlatacaksan bir kimseye anlat ki, yüzünü görünce ferahlayasın.

* Acizin eline kudret geçince, tutar, acizlerin kolunu büker.

* Hırs azgınlığı akıllı adamın gözünü bağlar; tamah, kuşu da balığı da tuzağa düşürür.

* Birinin gönlünü bir kere kırdın mı, sonradan yüz türlü iyilik etsen de, o bir tek kırgınlığın öcünden sakın. Temren yaradan çıkar, acısı gönülde kalır.

* Eğer bir gönül kırdınsa senin gönlün de mutlaka kırılacaktır. Kale duvarına taş atma, çünkü kaleden de taş gelebilir.

* Dostların sohbetinden ıstırap duyarım. Çünkü çirkin huylarımı güzel gösterirler. Kusurumu hüner ve olgunluk sayarlar, dikenimi gül ve yasemin yaparlar. Nerde o pervasız, küstah düşmanlar ki, bana benim ayıbımı göstersinler…

* Gönle giren her şey göze hoş gelir.

* Can kaygısıyla sevgilinin muhabbetinden gönlü ayırmak dostluğa sığmaz.

* Dost kapısında ölene değil, canını sağ salim kurtarana şaşılır.

* Kişi nefsinin kötülüklerinden kurtulabilir. İftiracının zannından kurtulamaz.

* Sen işinle gücünle kalsan da elalemin dilini zaptedemezsin.

* Bir şeye, bir kimseye gönül bağlama. Çünkü gönül ayırmak müşkül bir iştir.

* Hepiniz kendi ayıplarınızın hamalısınız. Başkalarının kusurlarını kınamayınız.

* Her işte kendinden üstününü ara, bunu fırsat bil; kendin gibilerle vaktini heder edersin.

* Bir yoksul yüz türlü uygunsuz iş görse, bunun yüzde birini dostları bilmezler. Ama sultan bir tek kötülük etse, ülkeden ülkeye ulaştırırlar.

* Tam manası ile doğru olduğunu bilmediğin bir sözü söyleme. Karşılığının iyi olmadığını bildiğin sözü de söyleme.


Bu yazıyı gönderen degerli  ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,Sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | 3 Comments »

Kur’an’ın muhtevası

Posted by Site - Yönetici Kasım 21, 2010

kuran,1980 - Diyanet -İmam-ı Gazali, Çankaya ve Şeyh Süleyman Hilmi Efendi

Kur’an’ın muhtevası

İnsanları hem bu dünyadan hem de ahirette mutluluğa kavuşturmak için gönderilmiş bulunan Kur’an-ı Kerim’in muhtevasını şu şekilde özetleyebiliriz:

1- İtikad: Kur’an’ın kapsadığı konuların başında gelir.

2- İbadetler: Müslümanların yapmakla yükümlü bulundukları ibadetler Kur’an’da yer alır.

3- Muamelat: Kur’an bir toplumun devamını sağlayan ve toplumu fertlerinin aralarındaki ilişkileri düzenleyen bir takım hükümleri kapsar.

4- Ukubat: Toplumun düzenini bozan, insanın haklarını ve yasakları çiğneyen kimseler cezayı hak edecekleri için Kur’an bu konudaki hükümleri de kapsamaktadır.

5- Ahlak: Kur’an kişilerin dünya ve ahiret mutluluğunun sağlanmasına yardımcı olmak üzere onların uyması gerekli ahlaki kuralları vaz eder.

6- Nasihat ve Tavsiyeler: İnsanlara emir ve yasakları konusunda duyarlı olmalarını, nefislerine esir düşmemelerini, dünyayı ahirete tercih etmemelerini, dünyada imtihana çekildiklerini hatırlatan, çeşitli tehlikelerden koruyan çeşitli nasihatler ve tavsiyeler de Kur’an’ın içerdiği konular arasındadır.

7- Vaad ve Vaid: İman eden ve salih amel işleyen mü’minlerin cennetle mükafatlandırılacağını, isyan edip, inkar edenlerin ise cehenneme atılacaklarını haber veren pek çok ayet-i kerime vardır.

8- İlmi Gerçekler: Kur’an, insanlığa gerekli olan ilmi gerçeklerin ve tabiat kanunlarının ilham kaynağını teşkil eden ayetleri de kapsamaktadır.

9- Kıssalar: K. Kerim önceki ümmetler ve peygamberlerin hayatından da söz eder.

10. Dua: İnsan yapacağı işlerde sürekli Allah’ın yardımına muhtaç olduğu için Kur’an’da çeşitli dualar da yer almıştır.


Bu yazıyı gönderen degerli  ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,Sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kur`anı Kerim, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 2 Comments »

Kabir Azabı Yok Diyenlere

Posted by Site - Yönetici Kasım 19, 2010

Kabir hayatı ve azabı,ölüm hakkında,kabir azabı,mezarlık,kabir hakkında,Berzah Nedir, Berzah Hayatı Nasıldır

Kabir azabı yok diyenlere

Kabir azabı nedir? Kabir azabı var mıdır? Kuran-ı Kerim’de kabir azabıyla ilgili her hangi bir ayet bulunmakta mıdır?

Kabir azabı birçok nassla sabit olan bir gerçektir. Dünya hayatı ile kıyametin kopmasına kadar geçen zamanda berzah denen ara bir devre vardır, buna kabir hayatı da denebilir.

Kabir hayatı, bir bakıma ahiretin giriş kapısı ve başlangıcı sayılır. Ölen kimse, ister kabre defnedilsin, yırtıcı hayvanlarca parçalansın; ister ateşte yanıp külleri savrulsun ya da denizde kaybolsun, onun için kabir hayatı başlamış olur.

Ehl-i Sünnet’e göre, kâfirlere ve bazı günahkâr müminlere kabir azabı vardır. Kabir, iman ve salih amel sahipleri için Cennet bahçelerinden bir bahçe; kâfirler için de Cehennem çukurlarından bir çukurdur. Kabir hayatının, azap şeklinin mahiyeti hakkında, âlimler ayrı görüşler ileri sürmüşlerdir. Azabın ruha, bedene veya her ikisine birlikte yapılması, sonucu değiştirmez. Çünkü salih amel sahibi insanlar kabirde güzel bir hayat yaşarken, kâfirler, büyük bir sıkıntı ve ızdırap içinde bulunacaklardır. (Şamil İslam Ansiklopedisi)

Kabir azabı meselesi Kur’anda hem açıkça hem de işarî olarak zikredilmiştir. Kapalı olan kısımları Allah Rasulü’nün (asm) hadislerinden ve bu meselenin mütehassısı olan İslam âlimlerinden öğrenilir. (Kütüb-i Sitte)

Ayet ve hadislerde ise kabir azabı şu şekilde geçmektedir:

Onları biz biliriz. Onlara yakında iki def‘a (dünyada ve kabirde) azâb edeceğiz; sonra da (âhirette) büyük bir azâba döndürüleceklerdir.” (Tevbe, 101)

“… Biz onları, muhakkak ki iki kere cezalandıracağız. Ki bunun biri dünya azabı, biri kabir azabıdır. Sonra azim (yani azametli) bir azaba uğratılacaklar ki bu da kıyamette ebedi olarak kalacakları cehennem azabıdır.” (Hak Dini Kur’an Dili)

“(O kötü azab) ateştir! (Onlar) sabah akşam ona arz olunurlar. Kıyâmet kopacağı gün ise:Fir‘avun âilesini azâbın en şiddetlisine sokun!” (denilecektir).” (Mü’min, 46)

Bu ayette kabir azabının varlığı açıkça ifade edilmiştir. Çünkü ayette kıyamet azabından ayrıca söz edilmekte ve bunun kabirde her gün çektikleri azaptan daha şiddetli olacağı belirtilmektedir. (Kütüb-i Sitte)

Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar bir geçim vardır.” (Taha, 124)

Resulullah (asm), ayetindeki “dar bir geçim” ifadesi için:

Bu kabir azabıdır. Onun kabri, üzerine daraltılır da, kaburgaları orada darmadağınık olur.” buyurmuşlardır. (Bezzar, İbni Ebu Hatim) (İbn-i Kesir)

Allah îmân edenlere, dünya hayâtında da, âhirette de sağlam sözle (kelime-i şehâdetle) sebat verir.” (İbrahim, 27)

Resulullah (asm) ayetinin manasını açıklarken:

Müslüman’a kabirde sorulduğu zaman Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet eder.” demiştir. (Buhari, Müslim)

Bir yahudi kadın Hz. Aişe’nin yanına girdi. Kabir azabından bahsederek:

Allah seni kabir azabından korusun!” dedi. Hz. Aişe de Resulullah’a (asm) kabir azabından sordu. Aleyhissalatü vesselam:

Evet, kabir azabı haktır. Onlar kabirde azap çekerler, onların azabını hayvanlar işitir.” buyurdu. Hz. Aişe der ki:

Bundan sonra Resulullah’ın (asm) namaz kılıp da, kabir azabından istiaze etmediğini hiç görmedim.” (Buharî, Müslim, Nesaî)

İbn-ı Abbas (ra) anlatıyor:

Resulullah (asm) bir gün iki kabre uğradı ve:

Burada yatanlar azap çekiyorlar. Azabları da büyük bir günahtan değil.” buyurdular.

Sonra sözlerine şöyle devam ettiler:

Evet! Biri nemimede (laf getirip, götürmede) bulunurdu. Diğeri de idrar sıçrantısına karşı korunmazdı.”

Resulullah (asm) sonra yaş bir hurma dalı istedi, ikiye böldü. Birini birinin üzerine, diğerini diğerinin üzerine dikti. Sonra da:

Belki bunlar yaş kaldıkça azabları hafifler.” dedi.” (Müslim)

Bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır:

Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki:

Şu Muhammed (asm) denilen zat hakkında ne dersin?” O da şöyle cevap verir:

O, Allah’ın kulu ve Resulüdür. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir. Bunun üzerine melekler:

Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik.” derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye:

Yat ve uyu” derler. O da:

Aileme gidin de durumu haber verin.” der. Melekler ona:

Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et.” derler. Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der:

Şu Muhammed (asm) denilen zat hakkında ne dersin?” Münâfık da şöyle cevap verir:

Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum. Melekler ona:

Böyle diyeceğini zaten biliyorduk” derler. Daha sonra yere:

Bu adamı alabildiğine sıkıştır” diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder.” (Tirmizi)

Zeyd ibnü Sabit (ra) anlatıyor:

Resulullah (asm) bizimle birlikte, Beni Neccar’a ait bir bahçede bulunduğu bir sırada bindiği katır, onu aniden saptırdı neredeyse (sırtından yere) atacaktı. Karşımızda beş veya altı kabir vardı. Aleyhisselatü vesselam:

Bu kabirlerin sahipleri var mı?” buyurdular. Bir adam:

Ben biliyorum” deyince, Resulullah (asm):

Ne zaman öldüler?” dedi. Adam:

Şirk devrinde!” deyince, Resulullah (asm):

Bu ümmet kabirde fitneye maruz kılınacak. Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım şahsen işitmekte olduğum kabir azabını size de işittirmesi için Allah’a dua ederdim.” Oradakiler:

Kabir azabından Allah’a sığınırız” dediler. Resulullah (asm):

Cehennem azabından da Allah’a sığının!” dedi.

Cehennem azabından da Allah’a sığınırız!” dediler.

Fitnelerin açık va kapalı olanından Allah’a sığının!” dedi:

Fitnelerin açık va kapalı olanından Allah’a sığınırız!” dediler:

Deccal’in fitnesinden Allah’a sığının!” buyurdu.

Deccal’in fitnesinden Allah’a sığınırız!” dediler.” (Müslim)

Ebu Eyyüb El- Ensari (ra) anlatıyor:

Güneş battıktan sonra Rasulullah (asm) çıkmıştı, bir ses işitti:

Bu kabirlerde azap çeken yahudilerin sesidir.” buyurdular.” (Buhari, Müslim)

Hz. Enes (ra) anlatıyor:

Hz. Peygamber (asm) şöyle istiaze ederlerdi:

Allah’ım! aczden, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan, cimrilikten sana sığınırım. Keza, kabir azabından sana sığınırım, hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım!” (Ebu Davud)

Bu yazıyı gönderen degerli  ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,Sizlerinde dualarını bekleriz.

.

 

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, Şerife Şevval Kardelen | Etiketler: | 4 Comments »

İLAHİ – Aglama Annem – Mustafa Hilmi Bilican.

Posted by Site - Yönetici Kasım 16, 2010

İLAHİ – Aglama AnnemMustafa Hilmi Bilican –Dinlemenizi Tavsiye Ederim.

Bu ilahiyi bize gønderen Hafize kardesimize ve Klibi hazirlayan ben fakire bir dua edin lutfen.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlahi Ve Kasideler | Etiketler: | 7 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: