Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İslâm’da Ta’zîmü’ş-Şeâir: Mukaddesata Hürmet ( İkininci bölüm )

Posted by Site - Yönetici Kasım 23, 2010

Cinlerin İslâm İçin Mücâdeleleri

İslâm’da Ta’zîmü’ş-Şeâir: Mukaddesata Hürmet ( İkininci bölüm )

3. EZANA HÜRMET

Bilindiği gibi vakitler, Cenab-ı Hakk’ın ilahi birer nimeti olan namazlar için zahirî bir sebep ve namazı kullarına farz kıldığının bir alâmeti olduğu gibi, ezan da vaktin alâmetidir.

Ezan’ın lûgavi manası/sözlük anlamı “bildirmek”tir. Yani ezan i’lâmdır, bildirmedir. Gerçi aslında vakit de bir i’lâmdır, fakat seçkinlere… Ezan ise herkese i’lâmdır; avam-havas, ehassu’l-havas… O bakımdan Müslümana yakışan, vakit ile kendine gelmektir. Vakit ile kendine gelemeyeni ise ezan uyarır.

Fıkıh lisanında ezan, “Hususi bir şekilde yapılan bildirim”in adıdır. Ezan okuyana müezzin denir.

Diğer şeâire olduğu gibi ezana da hürmet etmek gerekir. Bizzat Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) ezana hürmet ederek Müslümanlara örnek olmuştur… Keza ezanın hikmet ve faydasına da işaret ederek, müezzini Bilâl’e ezan okuyacağı zaman, “Ey Bilâl! Ezanla bizi rahatlat” buyurmuşlardır.

EZANIN MEŞRUİYETİ

İmam Cüveyni İmam Dahhak’dan naklediyor: Hz. Ömer dahil Ashap’tan tam 20 kişi aynı gecede, aynı rüyayı görüyorlar. Ki bu da rüyalarında görmüş oldukları bir melekdir. Bu melek mescidin damına çıkmış, aynı bugünki okunan ezanı okuyor. Hz. Ömer ile beraber bu 20 kişi sabahleyin birbirinden habersiz, hepsi Huzur-i Rasûlüllah’a koşup, teker teker rüyalarını anlatınca, Peygamberimiz, “Bu ezanı Bilâl’a öğretin onun sesi daha gürdür, namaz zamanı gelince aynı ezanı okusun”, buyuruyor. Bilâl mescidin damına çıkıp, Allahü Ekber, Allahü Ekber… diye o lâhûti (İlâhi-Rabbâni) sesi ile ezan okumaya başlayınca, Medine müthiş bir çatırtı sesi ile sarsılıyor ve herkes bunu duyup irkiliyor.

Peygamberimiz, “Nedir bu ses biliyor musunuz?” deyince Ashap, “Hayır ya Rasûlellah!” diyorlar. Peygamberimiz, “Hz. Allah bütün gök kapılarına emir verdi; ferş’ten (yeryüzünden) Arş’a kadar bütün gök kapıları çatırdayarak, Bilâl’ın ezanına açıldılar. İşte bu ses o sestir” buyurdu. Hz. Ebu Bekir, “Ya Rasûlellah! Ezandaki bu keramet, sadece Bilâl’in ezanına mıdır?” diye sordu. Peygamberimiz, “Hayır! Allah için ezan okuyan müezzinlerin ezanınadır ve muhakkak ki, Allah için ezan okuyan müezzinlerin ruhları, şehitlerin ruhları ile beraber haşr olacaktır” buyurdu. İşte bundan sonradır ki Hz. Ali, “Rasûlüllah Efendimiz tarafından müezzinlik görevinin oğullarım Hasan ve Hüseyin’e tevdi’ edilmesini çok arzu ettim” diyor. (Tenbihu’l-Gafilin Tercümesi, C. 1, S. 330)

Rasûlüllah Efendimizin irtihalinden sonra değil Medine’de ezan okumak, Medine’de bulunmaya ve yaşamaya bile tahammül edemeyen Bilâl-ı Habeşi, ilerlemiş yaşına rağmen orduya katılıp, Tarsus’lara kadar geliyor… Nitekim Tarsus’ta makamı bulunuyor. Tarsus’tayken bir gece rüyasında Rasûlüllah’ı görüyor.., Peygamberimiz ona, “Bizi özlemedin mi ya Bilâl?” diye buyuruyor. Hz. Bilâl komutanına rüyasını anlatıyor, ondan izin alıp iki gözü iki çeşme ağlaya-sızlaya Medine’nin yoluna düşüyor. Günler sonra aç- susuz, yorgun-perişan, Medine’ye varıp Ravza-i Mutahhare’ye kapanıyor. Onu Ravza’da görenler bir ezan okuması için, kendisine çok yalvarıyorlar ama Bilâl, “Tahammül edemem, Rasûlüllah’ın olmadığı bir Medine’de ezan okuyamam” diye reddediyor. Bütün ısrarlara karşı ezan okumayacağını anlayan Ashap, Hz. Hasan’la Hz. Hüseyin’e gidiyorlar ve onları Hz. Bilâl’in yanına getiriyorlar. Hz. Bilâl hasret ve hürmet ile onların yüzlerini, gözlerini öpüyor. Onların biri, Hz. Bilâl’in bir elini, diğeri de öteki elini tutuyor ve “Dedemiz hakkı için, ne olur bize bir ezan daha oku!” diye yalvarıyorlar. Rasûlüllah’ın iki gözünün nuru Hz. Hasan ve Hüseyin’in bu arzularını kıramayan Hz. Bilâl, yavaş yavaş eskiden ezan okuduğu mescidin damına çıkıyor ve, Allahü Ekber, Allahü Ekber… diye gözyaşları içinde ezana başlıyor. Ne zaman ki, “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlüllah” kısmına geliyor ve bunu bir kere söyleyince bayılıp düşüyor. Bütün Medine halkı altı ay sonra tekrar onun ezanını duymakla evlerinin kapılarını, pencerelerini Bilâl’ın ezanı evlerimize dolsun diye açıyorlar… Kendileri de, Bilâl ezan okuyunca Rasûlüllah da dirilmiş zannederek, mescide koşuyorlar ama Mescit’te Rasûlüllah ile değil, Hz. Bilâl’in bayılıp, cansız yere serilmiş cesedi ile karşılaşıyor ve Rasûlüllah’ın vefat ettiği ilk gün gibi bir gün daha yaşayıp, ağlaşıyorlar. (Bkz. Eyüp Sabri Paşa, Miratü’l-Haremeyn)

EZAN-I MUHAMMEDİ İLE İLGİLİ BAZI ŞİİRLER

Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya diyor ki:

Uyan da o güzel nida’ya aç odanı

Açıp güzelliği en güzel çağında tanı

Vakit seher vakti, ezan sabah ezanı

Uyan ey arif, uyar uyuklayanı

Ki yer ile gök şimdi, ezanlar vatanı

Vakit seher vakti, ezan sabah ezanı

Milli şairimiz Mehmet Akif de diyor ki:

Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli

Ebediyen yurdumun üstünde benim inlemeli

4. İLİM-İRFAN VE YAŞÇA BÜYÜKLERE HÜRMET

Hz. Cabir (r.a.) Peygamberimizden (s.a.v.) şöyle naklediyor:

Uhut Harbi’nde şehitlerimiz çok olunca bir kabir açıp içine iki kişi defn ediyorduk. Bu 2 kişiden hangisini alta, hangisini üste koyalım diye Peygamberimize sorduk. Peygamberimizde bize, “Bu ikisinden hangisi, Kur’an-ı Kerimi daha çok ve daha iyi biliyor idi ise, evvela onu koyunuz. Biz de hangisini gösterir isek, evvela lahde (kabre) onu yerleştirin” buyuruyordu. (Riyazu’s-Salihin, Hadis No: 351)

Ve yine buyuruyorlardı ki: “Şu hal, Allah’ı tâzim etmektendir ki; yaşlı bir Müslümana hürmet gösteresin… Bir de hafız-ı Kur’an’a ki, onun içindeki ahkâm ile amel ediyor ise… Bir de adalet sahibi Sultana hürmet ve ikram gerek.” (Riyazu’s-Salihin, Hadis No: 353)

“Bizim küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizin şerefini tanıyıp hürmet etmeyen, bizden değildir.” (Riyazu’s-Salihin, Hadis No: 354)

Hz. Enes (r.a.) Peygamberimizden (s.a.v.) rivayet ediyor. Buyurmuş ki Peygamberimiz, “Herhangi bir genç yoktur ki, yaşından dolayı bir ihtiyara hizmet ve hürmet etsin de, Allah, ihtiyarladığında ona hizmet edecek birini görevlendirmesin.” (Riyazu’s-Salihin, Hadis No: 358)

Menâkıb-ı Cihâr-ı Yâr-ı Güzîn’de geçen bir menkabeye göre, Hz. Ali bir sabah namazı için mescide geliyordu, biraz da geç kalmıştı acele ediyordu… Ama yolda önüne bir ihtiyar çıkmıştı, alacakaranlıkta tanımadığı bu ihtiyarın önüne geçmekten hayâ etti. İhtiyar ise oldukça yavaş yürüyordu. Mescidin kapısına kadar geldiler, meğer ihtiyar Müslüman değilmiş, mescide girmeyip geçip gidiyor. Hz. Ali derhal mescide daldı. Rasûlüllah (s.a.v.) birinci rek’atın rükûunda idi. Hemen Rasûlüllah’a uydu ve rükuya eğildi. Namazdan sonra Peygamberimiz, “Ya Ali! Neden geç kaldın? Cibrîl (a.s.) gelip kanadını sırtıma koydu ve sen mescide girip, rüku edinceye kadar kanadını sırtımdan kaldırmadı” buyurdu. Hz. Ali durumu anlatınca Rasûlüllah (s.a.v.) memnun olup tebessüm etti.

***

GÜNÜMÜZDE MUKADDESATIN BAŞINA GELENLER VE BİZİM HALİMİZ

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), bir hadislerinde günümüz Müslümanlarından bahsederken, acaba neden camiler süslü ama kalpler harap… Elbiselerine verdikleri değeri dinlerine vermeyecekler… Ve yine acaba neden, günümüzden bahsederken, bir camide bin veya bin’den fazla kişi namaz kılacak, amma içinde bir tek hakiki mümin bulunmayacak, buyuruyor.

Günümüzü ve günümüz Müslümanlarının halini şöyle bir düşünelim…

Bir zamanlar, camiler depo yapıldı veya yıkılıp yerlerine başka binalar inşa edildi. Kimseden ses çıktı mı?

Keza, ezanlar-Kur’an’lar asli mahiyetinden çıkarıldı, toplumdan “tıs” çıktı mı?

Ve yine gün oldu camileri kışla, hatta atlara ahır olarak bile kullandılar, yine kimseden en küçük bir ses-nefes duyuldu mu?

Bütün bu soruların cevabı, maalesef ki hayır!

Bu memleketin, manevi tapusu olan camilerin bir kısmının minarelerini yıktılar, bir kısmını gayr-i müslimlere kiraya verdiler veya sattılar… Hatta Sirkeci garındaki camiyi gayr-i müslimlere kiraladılar, onlar da İstanbul’un en merkezi yerindeki bu camiyi, Müslümanlara hakaret için, senelerce caz-saz-bar salonu olarak kullandılar… Yıllar yılı kimseden bu şeni duruma itiraz mahiyetinde maalesef bir ses çıkmadı! Nihayet bir gün o güzel mescidin çilesi dolmuş olacak ki, birileri el attı da tekrar cami olarak –aslına uygun şekilde- inşa ettirdi.

Daha daha neler neler…

Bu müminler (!) den oy alan bazı siyasiler, “Avrupa’ya gittim, bacalar gördüm. Türkiye’ye döndüm minareler gördüm, işte geri kalışımızın asıl sebebi” diye nutuk atarlar ve Müslümanlar tarafından alkışlanır, omuzlara alınıp taşınırlar, hatta iktidar yapılırlar. Diğer bazıları ise, “Bu memlekette 3 tane fabrika bacası tüttürmekten, bir Kur’an Kursu kapatmak bu memleket için daha büyük iyiliktir” der ve o sözde Müslümanlar tarafından alkışlanırsa… Ve yine bin sene Kur’an’a sarılarak, ona sırtını dayayarak, Allah’ın lûtfuna, Rasûlü’nün himmetine güvenerek dünyaya hükmeden bu necip milletin evladına, 12 yaşına kadar Kur’an Kursu’na gidip Kur’an okumayı yasaklayanlara, bu Müslüman geçinenlerden kimse bir şey demezse… İncil, Tevrat kursları, bale dersleri, serbest bırakılırken, sadece Allah’ın Kitabı’nı okuma yasağı getirilir, kimseden ses çıkmazsa… Maaşlarına yapılan zammı az bulup sokağa dökülür, fakat nesil ve din elden giderken kimse bir şey demez ise… İşte böylelerinin doldurduğu camilerdeki insanların kalıpları Müslüman ama, kalpleri fasık olan kimselere de Hz. Muhammed (s.a.v.) hakiki Müslüman demiyor. Çünkü bugün öyle bir devirde yaşıyoruz ki; Müslümanın midesine karışma, giyimine-kuşamına dokunma, hatta tavuğuna kışt, köpeğine hoşt deme de, dinine-mukaddesatına sen ne yaparsan yap, ister söv ister say…

İşte Allah’ın Rasûlü’nün yukarıdaki hadislerinde geçen, ismi Müslüman cismi fasık olanlar, herhalde bunlar olsa gerek…

***

Dilerseniz mevzuumuzu Tâbiin’in büyüklerinden Hasan-ı Basri Hazretlerine ait bir menkıbeyle noktalayalım…

Büyük velilerinden olan ve 30 kadar Sahabe’ye yetişip onların İslâm’ı anlayışlarını ve yaşayışlarını görüp, onlardan feyz alan bu mübarek zata soruyorlar, diyorlar ki:

“Sen ashab-ı kiram’dan 30 kişiye yetiştin, onlar nasıl Müslümanlardı, biz nasıl Müslümanız? Bir mukayese yapar mısınız?”

Hasan-ı Basri Hazretleri cevaben buyuruyor ki:

“VAllahi sizler onları görse idiniz, bunlar meczup (kendilerini ilahi cereyana kaptırmış) kimseler derdiniz. Eğer onlar sizleri görse idi; bunlar hayatta-yaşıyor ve mümin demezler idi. Belki sizi görünce, cenaze görmüş gibi olurlar ve, ‘Biz Allah için varız ve biz sonunda (öldükten sonra da) muhakkak ona döneceğiz” (el-Bakara, 2/156) mealindeki ayeti okurlar ve sizleri ölmüşlerden sayarlardı.

(*) Kaynak: “el-Mevaiz li’l-İhvân mi Şuabi’l-İman

Bu yazıyı gönderen degerli  ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,Sizlerinde dualarını bekleriz.

.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

 
%d blogcu bunu beğendi: