Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Ağustos 2010

Ramazan’a neden “Sultan” denilir?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 31, 2010

fitne zamaninda ibadet imami rabbani,Ramazan'a neden “Sultan” denilir

Ramazan’a neden “Sultan” denilir?

İradi bir mahrumiyet ve meşakkat ayı olmasına rağmen Ramazan ayına “sultan” denmesinin sebebi, Müslümanların hayatında orucun taşıdığı büyük ehemmiyettir. Ramazan’ın bir başka özelliği “bin geceden hayırlı Kadir Gecesi”nin bu ayda olması ve Kur’an’ın yine bu ayda indirilmeye başlanmasıdır.

Sahuru ihmal etmeyin

Sahurda kalkıp yemek müstehaptır. Peygamberimiz: “Sahurda yemek yeyiniz, çünkü sahurda bereket vardır” (Buhârî, Savm, 20) buyurmuştur. Sahur yemeği, oruca dayanma gücü verir. Duaların kabul edildiği vakitlerden biri de sahurdur. Oruçlu sahura kalktığı zaman, dilekleri için dua etmeli ve Allah’tan günahlarının bağışlanmasını istemelidir. Hele tam da zamanı olan sahurda iki rekat teheccüd kılıversek, sahurumuz teheccüdle bereketlenmiş olur.

İftarı yalnız yapmayın

Oruçlulara iftar yemeği vermek hayırlı bir davranış olduğu gibi bu sofralarda misafir ağırlamak unutulmaması gereken geleneklerimizdendir. Herkes imkanları nisbetinde evinde ya da dışarıda iftar verebilir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Bir oruçluya iftar veren kimseye, o oruçlunun sevabı kadar sevap verilir. Ancak o oruçlunun sevabından da bir şey eksilmez.” (Et-Terğib ve’t-Terhib, c.2, s.144)

Oruçlunun sevinci

Oruç ibadetini tamamlayıp iftar vaktine yetişen kimse, bundan büyük bir mutluluk ve sevinç duyar. O, tuttuğu orucun mükâfatını almak üzere, kıyamet gününde Allah’ın huzuruna vardığı zaman en büyük sevinci tadacaktır. Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Oruçlunun iki sevinci vardır: Biri iftar ettiği vakit, diğeri de Allah’a kavuştuğu zamandır.” (Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyam, 9)

Dualar kabul edilir

İftar vakti yapılan dualar kabul edilir. Peygamberimiz (sas) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Üç kimsenin duası geri çevrilmez, kabul edilir:

1- Oruçlunun iftar vaktindeki duası,

2- Adaletli hükümdarın duası,

3- Mazlumun duası.

(Tirmizî, Deavât, 128)

Ramazan’ın hikmetlerinden haberimiz var mı?

Oruç, nefsin ve dolayısıyla onun üzerinden bizimle uğraşmaya azmetmiş Şeytan’ın zincire vurulduğu bir aydır. Eğer oruç yanında affedici, fedakar, cömert, sakin olamıyorsak, kin ve düşmanlık gibi hastalıkları içimizden atamıyorsak Ramazan’ın hikmetlerinden habersiz kalmışız demektir.

Ramazan dünyevileşme ara verdiğimiz zaman dilimi

Sanki Allah, dünyevi tarafı ağır basan meşguliyetlerimizin senede bir ay beklemeye alınmasını murat etmektedir. Hele kapitalist üretim ve tüketim süreçlerinin hayatımızın her anını işgal etmeye çalıştığı böyle bir dünyada bu daha da önemli olmaktadır.

Kur’an’ın muhtevasını kimler anlayabilir?

Kurân’ın ledünnî muhtevasını ancak, onda bütün varlığın sesini duyabilenler ve onun derinliklerinde insan ruhuna ait korku ve ümit, tasa ve sevinç, keder ve neş’e mûsikîsini birden dinleyebilenler anlar.

Orucu ve namazı gösteriş oluyor diye terketmek doğru mudur?

Zaman olur kişi namaz, oruç ve benzeri ibadetlerini riya ve yapmacıktan kurtulamıyor endişesiyle terk eder. Hâlbuki, Allahu Teâlâ bunların yapılmasını emretmektedir. Bu yanlıştır. Nefsiyle zor bile olsa mücadele etmelidir. Şayet bu endişesiyle hareket edip ibadetleri terk ederse riya korkusu girmediği hiç­bir ibadet kalmaz. Zaten insanlar bu noktadan sorumlu tutul­mamışlardır. Veya alenî yaptığı ibadeti gizli yapmak üzere terk eder. Hâlbuki, gizli yapılmak istenen birçok ibadetin nefsin aldatmasıyla yapılmadığı tecrübeyle sabittir. Ancak gerçekten söz konusu ibadeti gizli yapmaya Allah tarafından verilen üstün bir güce sahipse, o zaman gizli yapsın. Çünkü, gizlisi daha faziletli ve oturaklıdır.

Oruçlu kişinin etrafına kötü davranması orucunu etkiler mi?

Bu soruya iki açıdan cevap vermek mümkün, bir; ahlakî, iki; hukukî. Hukukî açıdan cevap verecek isek, soruyu şöyle düzeltmemiz gerekir; oruçlunun etrafına kötü davranması orucunu bozar mı? Bozarsa, kaza mı, keffaret mi gerekir? Bunun cevabı basit; hayır, bu davranış şekli orucu bozmaz. Dolayısıyla ne kaza ne keffaret gerekir. Çünkü orucu bozan şeyler, orucun tanımında belirttiğimiz yeme, içme ve cinsel ilişki yasağına aykırı olan davranışlardır.

Ahlakî açıya gelince; bir müslümanın etrafındakilere daima iyi davranması onun müslüman olmasının gereğidir. Oruçlu olunca şöyle, oruçlu olmayınca böyle …vb gibi ikili bir davranış şekli yoktur İslam’da. Hatta oruçlu olmak iyi davranmayı zorunlu hale getiren bir unsurdur. Buna rağmen kişi, etrafına kötü davranıyorsa, o davranışının Allah nezdindeki cezası -tabii varsa, o davranışa göre değişir- neyse, onu görecektir. Belki Allah’a her zamankinden daha çok yakın olması gerektiği bir zaman diliminde böyle davrandığı için, cezası katmerli olarak verilebilir. Bunu sadece Allah bilir.

Oruca niyet nasıl olmalıdır?

Niyet, vakti, şekli ve sıhhati gibi farklı yönleri bulunan bir ibadettir. Okuyucunun niyet nasıl olmalıdır sorusu ise, oruca ait bu yönlerin hepsini içine alabilecek ölçüde genel bir sorudur. Soruda bir alan belirlemesi yapılmadığına göre, biz bu üç yöne ait tesbitleri kısa kısa ifade edelim. Tabii Ramazan orucu ile ilgilidir söyleyeceklerimiz.

Niyetin vakti; vakit bir önceki günün akşam vaktinin girmesi ile başlar, ertesi günün kuşluk vaktinde sona erer. Bazı İslam fakihleri bu vaktin öğle namazı vaktinin az öncesine kadar uzanabileceği kanaatındadır. Vakit noktasında ihtilaflardan kurtulmak için, niyeti sabah vakti girmeden önce mutlaka yapmak gereklidir.

Niyetin şekli; niyet, arapça ifadesiyle “kasdü’l-kalb” yani kalbin kasdetmesidir. Dil ile bunu söyleme ise şart değildir. Fakat dil ile niyet kalben yapılan niyeti destekler, kesinlik kazandırır gibi bir düşünceye de açık olmak lazım. Bunun için İslam fakihleri niyetin dil ile yapılmasına mendup demişlerdir. Ama bu “dil ile söylenmeyen niyet niyet değildir, oruç geçerli değildir” şeklinde anlaşılmamalıdır.

Niyetin sıhhati; Ramazan orucu için her gün ayrıca niyet etmek şarttır. Hem Ramazan hem de sözgelimi nafile oruca niyetin olmaması gerekir. Böyle niyet yapıldığı takdirde, niyet Ramazan orucu için geçerlidir. “Hasta olmazsam, yolculuğa çıkmazsam, misafirliği çağırılmazsam orucum, aksi takdirde değilim” gibi tereddütlü bir niyet sahih değildir.

Oruç hangi durumlarda bozulur?

Beslenme amacı taşımayan, yenip içilmesi normal olmayan ve normal insanın fıtraten yiyip içmek istemeyeceği şeyleri alması durumunda oruç bozulur, fakat keffaret yerine sadece kaza orucu tutması gerekir. Bunların bir kısmı şöyledir.

1- Çiğ pirinç gibi, çiğ olarak yenmesi âdet olmayan şeyleri yemek

2- Katkısız un ve hamur yemek

3- Taş, toprak, altın, demir gibi cisimleri yutmak

4- Kabuğuyla beraber yenmeyen, fındık, ceviz ve badem gibi şeyleri yemek

5- Boğaza kaçan, yağmur, kar ve doluyu istemeyerek yutmak.

6- Abdest alırken genze ve boğaza hatayla su kaçırmak

7- Uyurken kendi kendine veya başkası tarafından bir şey yiyip içmek, mesela, boğazına su dökülmesi de orucu bozar; keffaret gerektirmez.

8- Kendi isteğiyle ağız dolusu kusmak.

9- Sahurdan dişleri arasında kalan nohut tanesi büyüklüğünde olan bir şeyi yutmak.

10- Eşine sarılıp öperken meni gelmesi de orucu bozar. Genel olarak orucun manası Allah rızası için beslenme, tat ve keyif alma isteğinin bir sonucu olarak yapılan yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmaktan uzak durmak, yani nefsi, istek, iştah ve şehvet duyduğu şeylerden uzak tutmak olunca, nefse bu hazlarını veren şeylerin orucu bozduğu açıktır. Bunların belli başlı olanlarını sıraladıktan sonra herkesin kendi durumunu gözden geçirmesini, yaptığı işlerde bu duyguların yerinin ne olduğunu kendisinin gözden geçirmesini ve orucu manasına uygun olarak tutmaya çalışmasını söylemek gerekiyor.

Orucu bozmayan şeyler

Bazı durumlar vardır ki, insan orucunun bozulduğunu zannedebilir. Ancak bu durumlarda oruç bozulmaz.

1. Unutarak az veya çok bir şey yemek. İnsan unutarak karnını doyursa sonra da çay içerken aklına oruçlu olduğu gelse, çayını hemen bırakır ve orucuna devam eder. Bu kişinin orucu bozulmadığı için ne kaza ne de keffaret gerekir.

2. İstemeyerek kusmak orucu bozmaz.

3. Abdestte ağza su alındıktan sonra kalan az bir yaşlığı tükürük ile yutmak orucu bozmaz.

4. Boğaza bir sineğin kaçması gibi yenilmesi kastedilmeyen ve kaçınmanın da mümkün olmadığı şeyler orucu bozmaz.

5. İnsanın derisinden içeriye sızan şeyler orucu bozmaz. Bunun için vücuda sürülen bir krem, koku veya vücudun soğukluğunu hissettiği su orucu bozmaz.

6. Baştaki veya karındaki bir yaraya konulup yaranın ıslaklığı ile damağa veya boşluğa gitmeyen bir ilaçtan dolayı oruç bozulmaz


Kaynak : Habervakti.com

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Oruç, Ramazan-ı Şerif, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Çocukları Yaşamayan Kadın

Posted by Site - Yönetici Ağustos 30, 2010

Çocukları Yaşamayan Kadın afrika,

Çocukları Yaşamayan Kadın

Bir kadın vardı. Her yıl doğurur, çocukları ise, altı aydan fazla yaşamazdı. Kadın yirmi çocuk doğurmuş yirmisi de ölmüştü. Her çocuğun ardında feryat ederdi.

Sonunda, ”Ey Allahım! Bu çocuklar bana dokuz ay yük olur, bense onlar altı aydan fazla sevemem. Altı ay geçmeden elimden alırsın” diyerek canını yakan ıstıraptan şikâyet etti.

O gece rüyasında cenneti gördü. Cennetteki sayısız nimetlerin arasında kendi adının yazılı olduğu bir köşk vardı. Kadına, ”Bu köşk acılara katlanan, ıstıraplara tahammül eden, Allah sevgisiyle her şeyini feda edenindir. İbadetlerinde gevşeklik gösteren kullarını, Allah musibetleriyle sınar” dediler.

Cennet nimetlerini görmenin sarhoşluğuyla kadın, ”Allah’tan gelen başım gözüm üstüne” dedi. Yavaş yavaş cennet bahçesinde ilerleyip köşküne girdiğinde, bütün çocuklarının orada olduğunu gördü.

***

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

Bir annenin çocuğu ölünce Allah (c.c) meleklerine,

Kulumun çocuğunun ruhunu aldınız mı?” der. Melekler,

Evet” derler.

Cenâb-ı Hak, ”Onun kalbinin yemişini, hayatının meyvesini kopardınız mı?” der.

Melekler, ”Evet” derler.

Allah Teâlâ, ”Kulum ne dedi?” diye sorar.

Melekler, ”Sana hamdetti. ‘Biz Allah’a teslim olmuşuz, ancak ona döneriz’ dedi” derler.

O zaman Allah Teâlâ, ”Kulum için cennette bir ev yapın, o evin adını da, hamd evi diye koyun” buyurur.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

..

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Cennet, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ramazan ve oruç için bazı terimler

Posted by Site - Yönetici Ağustos 30, 2010

2015-11-07 14.19.09 copy

Ramazan ve oruç için bazı terimler

Ramazan kelimesinin bir manası ‘sonbahar yağmuru’dur. Ramazan ayı ve oruç, sonbahar yağmurunun etraftaki tozları ve pislikleri götürüp temizlediği gibi günah kirlerini götürüp kalbimizi temizler. Ramazan kelimesinin ‘ramad‘ kelimesinden türediği de düşünülmüştür ki, bu da güneşin ısısından taşların yanıp kızması manasına gelir. İşte mümin de oruçla böyle yanar kavrulur ve günahları eriyip gider.

İmsak

Oruçlu olan insanın orucu bozan şeyleri yapmamaya başlaması gereken zamandır. İmsak vaktinde tan yeri ağarmaya başlar. İmsakla beraber artık oruç başlamıştır.

Sahur

Oruç tutmak için gecenin imsaktan önceki vaktinde yenen yemeğe sahur denir. Efendimiz bir hadislerinde “Sahura kalkıp sahur yemeği yiyin. Zira sahurda bereket vardır.” (Buhari, Savm 20) buyuruyorlar.

Oruç

İmsak vaktinden (ikinci fecir) akşam güneş batıncaya kadar hiçbir şey yememek, içmemek ve cinsel münasebette bulunmamaktır.

İftar

Orucun bitirilmesi gereken vakittir. Bu da akşam güneşin batmasıyla olur. Akşam namazını bildirmek üzere okunan ezan aynı zamanda iftar vaktini de bildirmektedir. Akşam ezanı okununca geciktirmeden iftar yapılmalıdır. Bir hadis, iftarda acele edilmesi gerektiğini şu şekilde ifade eder: “İnsanlar iftarı yapmakta acele ettikleri sürece, hayır üzere devam etmiş olurlar.” (Buhari, Savm 45)

Teravih

Ramazan ayında yatsı namazıyla birlikte kılınan, yirmi rekatlık bir namazdır.

Fidye

Sürekli bulunan bir hastalıktan veya yaşlılıktan dolayı oruç tutamayanların tutmaları gereken her gün için bir fakiri doyuracak miktarda tasaddukta bulunmalarına fidye denir. Fidye sürekli hastalar, çok yaşlı kimseler için bir sevaba ortak olma vesilesidir.

Fitre

Temel ihtiyaçlarının dışında belli bir miktar mala sahip olan Müslümanların Ramazan bayramına ulaşmalarının bir şükrü olarak yerine getirmeleri gereken bir ibadettir. Buna fıtır sadakası da denmektedir. Aile reisi bütün aile fertleri adına, fakirlerin de bayrama aynı toplumun bir ferdi olarak kavuşması ve sevinmesi için fitreyi verir. Müslüman’ın, normal bir insanın bir günlük yiyeceği miktarda fitre vermesi en uygun olandır.

İ’tikaf

Ramazan ayının son on gününde ibadet niyetiyle bir insanın, belli kurallara uyarak bir mescitte inzivaya çekilmesidir. Allah Rasulü (sas) Medine’ye hicretten sonra Ramazan’ın son on gününü i’tikafta geçirirdi. Bazı alimler bir saat bile i’tikaf yapılabileceğini söylerler. Önemli olan insanın, hayatın bunca telaşesi içinde belli bir süre de olsa Rabbiyle baş başa kalması ve kendini ibadete vermesidir.

Keffaret

Ramazan orucunu kasten bozan kimsenin bir günlük Ramazan orucu yerine, ceza olarak peşi peşine iki ay oruç tutmasıdır. Keffaret, orucu tutmamanın değil; tutulan orucu kasten bozmanın cezasıdır. Oruçlunun dikkat etmesi gereken durumlar: Başlanmış olan orucu bilerek bozmanın dünyevi bir karşılığı olarak keffaret orucu cezası vardır. Ramazan’da bile bile yemek yiyip bir şeyler içmek ve cinsel ilişkide bulunmak orucu bozduğu gibi keffaret gerektirir. Bu keffaretin peşi peşine olması şarttır. Kısaca ifade etmek gerekirse, bir şey yiyip içme ve cinsel ilişkide bulunmayla, bu kapsamda değerlendirilen şeyler orucu bozar. Bunlar bilinçli ve kasten olursa orucu bozdukları gibi keffaret gerektirirler. Ancak unutarak bunları yapan bir kimse, ne yaptığının farkına vardığı an bunları terk ederse orucu bozulmayacağı için kaza ve keffaret orucu tutmasına gerek yoktur.

Kaynak : Habervakti.com

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Oruç, Ramazan-ı Şerif, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Usame Bin Ladin CIA ajanı!

Posted by Site - Yönetici Ağustos 29, 2010

Usame Bin Ladin CIA ajanı!

Usame Bin Ladin CIA ajanı!

Usame Bin Ladin CIA ajanı!

ABD karşıtı sert açıklamalarına alışık olduğumuz eski Küba lideri Fidel Castro bu kez kesin konuştu. Litvanyalı ünlü bir komplo teorisyeni olan Daniel Estulin’i ziyaretinde çarpıcı açıklamalarda bulunan Castro, 11 Eylül saldırılarını düzenlediği varsayılan El Kaide örgütünün lideri Usame bin Ladin’in aslında CIA ajanı olduğunu ve son dönemde ABD istihbaratına ait gizli belgeleri ifşa ederek tartışma konusu olan Wikileaks sitesinin de bizzat bin Ladin tarafından kurulduğunu söyledi. Castro, iddiasına gerekçe olarak da yine Wikileaks’de yayınlanan belgeleri gösterdi.


“WiKiLEAKS BELGELERi BUNUN KANITI

CIA’in Usame’yi ‘satın aldığını’ iddia eden Castro, eski ABD Başkanı George W. Bush’un korku ortamına ihtiyaç duyduğu her dönemde bin Ladin’in derhal devreye girerek tehditler savurduğunu anımsattı. “Bush hiçbir zaman bin Ladin’in desteğinden mahrum kalmadı. O başkalarının adamıydı” diyen Castro “Bush ne zaman dünyayı korkutmak istese o (Usame) ortaya çıkıyor ve yapacaklarına dair bir hikaye uydurarak insanları korkutuyordu” şeklinde konuştu. Binlerce gizli ABD belgesinin Wikileaks’de yayınlanması Usame’nin gerçekte kimin için çalıştığının bir kanıtı olduğunu söyleyen Castro, “Belgeler kanıtlıyor ama tam olarak bunun nasıl olduğunu göstermiyor” iddiasını dile getirdi. Sağlık sorunları nedeniyle uzun süre ortalıkta görünmeyen Küba lideri, dünyanın bir nükleer savaşın kıyısında olduğu uyarısında da bulundu.

Habervakti

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

İtikâfa Dair Bazı Meseleler

Posted by Site - Yönetici Ağustos 29, 2010

salah-itikaf itikaf,muslim prayer,

İtikâfa Dair Bazı Meseleler

Belli bir mescidde, Mescid-i Haram’da itikâfa niyet eden kimse, başka bir mescidde itikâfa girebilir.

Bir ay itikâf adansa ve bundan yalnız gecelere veya gündüzlere niyet edilse, bu niyet sahih olmaz. Çünkü ay, belli mikdardaki geceler ile gündüzlerden ibarettir. Onun için geceli ve gündüzlü bir ay itikâf gerekir.

Yalnız gündüzleri itikâfda bulunmaya niyet edilmesi sahihdir. Bu durumda her gün fecrin doğuşundan önce mescide girip güneşin batışından sonra çıkılır. Fasılasız itikâfa niyet edilmemişse, istenilen günlerde itikâf yapılabilir. Bir gün için itikâfa niyet edildiği zaman da, buna gece dahil olmaz. Fakat fasılasız şu kadar gün itikâfa denilerek nezredilse, geceler de bu nezre girer. Aksi de böyledir. Bu durumda itikâf için güneşin batışından önce mescide gidilir. Belli olan geceler ve gündüzler mescidde kalınır. Son günün güneş batışından sonra mescidden çıkılır. Böylece itikâf sona erer.

Muayyen bir ramazan ayını itikâfla geçirmeğe nezredilse, o ramazan orucu bu itikâf orucu içinde yeterli olur. Böyle bir nezir yapıldığı halde, ramazan orucu tutulup da itikâf yapılmasa, başka bir zamanda oruçlu olarak fasılasız bir ay itikâf edilmesi gerekir. Eğer itikâf yapılmaksızın diğer bir ramazan girecek olsa, artık bunda yapılacak itikâf yeterli olmaz. Çünkü bu takdirde kazaya kalan itikâfın orucu, insan üzerine düşen bir borç olmuştur. Bu, ikinci ramazan orucu ile ödenmiş olamaz.

Belirtilmeksizin bir ay itikâf yapmayı nezreden kimse, ramazanda bir ay itikâfda bulunmakla bu nezrini yerine getiremez. Çünkü bu itikâf için, bir ay oruç tutmayı da bu nezirle üzerine yüklenmiş bulunur. Ramazan orucu ise, kendisine ayrıca farz olan bir ibadettir.
Bir kimse nezrettiği bir itikâfı yapmadan ölecek olsa, her gün için bir fidye ödenmesini vasiyet etmiş olması gerekir. Çünkü vacib olan bir itikâf, orucun bir parçasıdır. Onun için oruçtaki fidye, bunda da gerekli olur. Ancak fakir ise, o zaman Yüce Allah’dan af ve mağfiret dilemelidir.

İtikâfı Bozan ve Bozmayan Şeyler
İtikâf halinde olan bir kimsenin dinî ve tabiî ihtiyaçları için zaruri olarak mescidden dışarı çıkması, itikâfı bozmaz.
Örnek: İtikâfda bulunanın (mutekifin) cuma namazını kılmak için mescidden çıkması, din bakımından bir özür olduğundan itikâfına engel değildir. Zaten cuma namazının süresi bilinmiş olduğundan, adağın dışında kalmış olur.
Yine, abdest ihtiyaçlarını gidermek ve gusletmek için çıkması da tabiî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.
Yine, bulunduğu mescidin yıkılmaya yüz tutması veya oradan zorla çıkarılması da zarurî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.
(Şafiî’lere göre, cuma namazı için başka bir camiye çıkılıp gidilmesi itikâfı bozar. İtikâf bir hafta devam edecekse, cuma namazı kılınan bir mescidde itikâfa girmelidir.)

Cuma namazını kılmak veya ihtiyacı gidermek için en yakın olan yere gidilir, arkasından mescide dönülür. Bir özürden dolayı mescidden çıkılınca, başka bir mescidde o itikâf tamamlanır.
Bir özür olmaksızın mescidden çıkmak itikâfı bozar. Onun için itikâf yapan bir kimse, geceleyin veya gündüzün özür bulunmaksızın bir müddet kasden veya sehven mescidden çıkarsa itikâfı bozulur. Bu müddet, iki İmama göre, bir günün yarısından ziyade bir zamandır. Bir görüşe göre de, günün belirsiz bir saatinden ibarettir. Kadın da itikâf ettiği odadan özürsüz evinin içine çıksa, itikâfı bozulur.

Şu işleri yapmak için mescidden dışarıya çıkmak da itikâfa engel olur: Hasta ziyaretinde bulunmak, cenaze hizmetinde bulunmak, cenaze namazı kılmak, şahidlik etmek, bir hastalık sebebiyle bir saat kadar dışarı çıkmak da itikâfı bozar. Ancak itikâf adağı yapılırken, hastaları ziyaret ve cenaze namazında bulunmak şart kılınmışsa, bunlar için çıkılması itikâfı bozmaz.
Pek az rastlanan bir özürden dolayı da dışarı çıkmak itikâfı bozar. Boğulmakta olan veya yangına düşmüşü kurtarmak için dışarı çıkmak itikâfı bozduğu gibi, cemaatın dağılmasıyla dışarıya çıkmak da bozar.

İtikâfda bulunan bir kimseye, bu ibadeti esnasında birkaç gün baygınlık veya cinnet gelse, itikâfı bozulur. İyileşip kendine gelince yeniden itikâfa başlar. Öyle ki, bu durum devam ederek birkaç sene sonra üzerinden kalksa, yine itikâfı kaza etmesi gerekir.
Yukarıda anlatılan meseleler, vacib olan itikaflar içindir. Nafile olan itikaflarda, bir özür bulunsun veya bulunmasın, dışarı çıkmakla veya hastayı ziyaret etmekle itikâf bozulmaz.
Vacib olan bir itikâf bozulunca, onun kazası gerekir. Meselâ: Belli bir ay için yapılan itikâf esnasında bir gün oruç bozulsa veya dışarıya çıkılsa, yalnız bir günlük itikâf için kaza gerekir. Fakat belirsiz olarak fasılasız bir ay için nezredilmiş bir itikâf esnasında, böyle bir gün oruç bozulacak veya dışarıya çıkılacak olsa, yeniden bir aylık itikâfa başlamak gerekir. İtikâf yapan kimse ister kendi iradesi ile oruç yesin ve dışarı çıksın, ister iradesi dışında olarak cinnet ve bayılma durumuna düşsün, eşittir.

Başladıktan sonra bırakılan nafile bir itikâfın, tercih edilen görüşe göre, kazası gerekmez.
İtikâf eden kimse için, zevcesi ile cinsel ilişki kurmak veya buna sebeb olacak öpme ve okşama gibi herhangi bir hareket, gerek gündüz ve gerek geceleyin olsun, haramdır. Cinsel ilişki ister kasden, ister unutarak olsun, itikâfı bozar. İnzal olması şart değildir. Diğer hareketler ise, inzal olmadıkça itikâfı bozmaz. Bakmak ve düşünmek sonunda meydana gelecek inzal ve ihtilâm da itikâfı bozmaz.

İtikâf halinde olan kimse, muhtaç olduğu şeyleri mescidde bulundurmaksızın mescidde satın alabilir. Mescide zarar vermeyecek şeyleri mescide getirebilir. Mescid içinde yer-içer. Mescid içinde hazırlanmış uygun bir yer varsa orada abdest alıp gusledebilir. Böyle bir yer yoksa, dışarıya çıkar ve en yakın yerde abdestini alır ve yıkanır, beklemeksizin hemen mescidine döner.

İtikâfda olan kimse, ezan okumak için minareye çıkabilir. Minarenin kapısı mescidin dışında olsa bile zarar vermez.
Allahım, bizi kendini senin kulluğuna adamış, emirlerine ve yasaklarına titizlikle uyan kullarından eyle. Amin. Ve övgü, âlemleri terbiye eden Allah’a mahsustur.

İtikâfın Mahiyeti, Nevileri ve Teşriî Hikmeti
İtikâf lûgat deyiminde bir şeye devam etmek manasındadır. Bir şeye devam eden kimseye de mutekif (itikâf yapan) denir. Şeriatta ise itikâf: Bir mescidde veya o hükümdeki bir yerde itikâf niyeti ile durmaktan ibarettir.

İtikâflar: Vacib, müekked sünnet ve müstahab nevilerine ayrılır. Şöyle ki: Dil ile nezredilen bir itikâf vacibdir. Ramazan ayının son on gününde itikâf, kifaye yolu ile bir müekked sünnettir. Başka bir zamanda ibadet niyeti ile bir mescidde bir müddet yapılan itikâf da müstahabdır.

Bir itikâfın en az müddeti, İmam Ebu Yusuf’a göre bir gündür. İmam Muhammed’e göre bir saattir. Bir saat, fıkıh alimlerine göre, zamanın belirsiz olan az veya çok bir parçası demektir. Yoksa bir günün yirmi dört saatte biri demek değildir.
(İtikâfın en az müddeti, Malikî’lerce tercih edilen görüşe göre bir gündüz kadar, bir gecedir. Şafiîlere göre de, “Sübhanellah” denilmesinden bir an kadar fazla olan pek az bir zamandır.)

İtikâfın meşru olmasındaki hikmet ve yarara gelince, bu pek önemlidir. Resulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Medine-i Münevvere’ye hicretinden sonra ahirete göçüşlerine kadar her Ramazanın son on gününü itikâf ile geçirirlerdi.
İhlâs ile olan bir itikâf, amellerin pek şereflisi sayılmaktadır. Bu sayede kalbler bir müddet olsun, dünya işlerinden uzak kalır ve Hakka yönelir, birer Beytullah olan mescidlerden birine şu şekilde devam eden bir mü’min çok kuvvetli bir kaleye sığınmış, kerim olan mabudunun feyiz ve yardım kapısına sığınmış olur.
İslâm büyüklerinden ünlü Ata demiştir ki: “İtikâf yapan, ihtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup dilediğini elde etmedikçe buradan ayrılıp gitmem, diye yalvaran bir kimseye benzer ki, Allah’ın bir mabedine sokulmuş, beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem demektir.
Bir mü’minin her gün azalmakta olan hayat günlerinden faydalanarak böyle kutsal bir yerde bir zaman ebedi ve ezelî yaratıcısına olanca varlığı ile yönelip saf bir kalb ve temiz bir dil ile ibadette bulunması, manevî bir zevke dalması ne büyük bir nimettir.
İtikâf yapan bir kimse, bütün vakitlerini ibadete, namaza ayırmış demektir. Çünkü fiilî olarak namaz kılmadığı vakitlerde de mescid içinde namaza hazır bir haldedir. Bu bekleyiş ise, namaz hükmendedir.
Sonuç: İtikâf sayesinde insanın maneviyatı yükselir, kalbi nurlanır, simasında kulluk nişanları parlar, ilâhi feyizlere kavuşur. Ne mübarek, ne güzel bir hayat anı!..

İtikâfın Şartları
Bir itikâfın sıhhati şu şartların bulunmasına bağlıdır:
1) İtikâf yapan, müslüman, akıllı ve temiz bulunmalıdır. Onun için müslüman olmayanın, delinin, cünubun, hayız ile nifastan temiz bulunmayanın itikâfı olmaz.
Gayr-i müslim ibadete, mecnun da niyete ehil değildir. Temiz olmayanların da mescidlere girmesi yasaktır.
2) İtikâfa niyet edilmiş olmalıdır. Buna göre niyetsiz olarak yapılan bir İtikâf geçerli değildir. Çünkü bunun bir ibadet olabilmesi niyete bağlıdır.
3) İtikâf, mescidde veya o hükümdeki bir yerde yapılmalıdır. Şöyle ki: İçinde cemaatla namaz kılınan herhangi bir mescidde İtikâf yapılabilir. Büyük camilerde yapılması daha faziletlidir. Kadınlar da kendi evlerinde mescid edinilen veya mescid olarak ayıracakları bir odada itikâfda bulunurlar. Buraları onların hakkında birer mescid sayılır. Kadınların dışardaki mescidlerde itikâf etmeleri caiz ise de, kerahetten kurtulamaz. Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescidlerde namaz kılmalarında daha faziletli olduğu gibi evlerinde itikafları da her türlü fitne ve fesad düşüncesinden beri olacağı cihetle mescidlerde itikâfda bulunmalarından daha faziletlidir.
(İmam Şafiî’ye göre , itikâf tazime lâyık bir yerde yapılabilir ki, o da mescidlerdir. Evlerde mescid edinilen yerler, bu tazime lâyık değildir.)
4) Vacib olan bir itikâfda, itikâf yapan oruçlu bulunmalıdır. Bu halde orucun yanılarak bozulması itikâfa zarar vermez. Diğer itikâflar için oruç şart değildir. Çünkü onlar için bir müddet yoktur. Öyle ki camiden bir iki saat içinde çıkıncaya kadar itikâfa niyet edilmesi de sahihdir.
(Şafiî’lere göre, vacib bir itikâfda da oruç şart değildir.)

İtikâf için büluğ, erkeklik, hürriyet şart değildir. Buna göre akıllı olan çocuğun, kadının, kölenin itikâfları sahihdir. Şu kadar var ki, kadının itikâfı kocasının ve kölenin itikâfı da efendisinin iznine bağlıdır. İsterse bunlar itikâfı nezretmiş olsunlar, hüküm aynıdır. İzin bulunmayınca kadın, nezretmiş olduğu itikâfı kocasından ayrıldıktan sonra, köle de azad edildikten sonra kaza eder.

Bir kimse, itikâf için zevcesine izin verse bundan dönemez, artık engellenmesi doğru olmaz. Efendi ise, kölesine verdiği izinden dönebilir.
Mükâteb (sözleşmeli) bir köle ise, efendisinin izni olmasa da, itikâfda bulunabilir. Çünkü kısmen hürriyetine sahibdir.

Kaynak : Büyük islam ilmihali

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

DUA ŞEKLİ

Posted by Site - Yönetici Ağustos 29, 2010

DUA ŞEKLİ

Allah Rasulü (sav) hayat-ı seniyeleri içinde dua esnasında ellerini farklı farklı şekillerde tutmuştur. Mesela; Bedir’de ellerini koltuk altları gözükecek derecede kaldırmış gece yatarken döşekte ellerini birleştirmiş namazların arkasında yaptığı dualarda omuz aralığı ölçüsünde ellerinin aralarını açmış yağmur duası ya da bela ve musibetlerin def’i için yaptığı dualarda da avuç içlerini aşağıya doğru çevirmiştir.

Dua esnasında ellerin alacağı şeklin hükmü ne farz ne vacib ne de müstehaptır. Fukaha buna âdab hükmünü vermiş ve hadis kitaplarında da bu mesele âdâb bölümünde yer almıştır. Bu sebeple kim ne şekilde ve nasıl dua ederse etsin ya da bunlardan sadece bir tanesini benimsesin netice itibariyle Allah Rasulünün sünnetine ittiba etmektedir.

Allah Resulü Efendimiz her gece yatmadan evvel iki elini açarak birleştirir, ihlas, felak ve nas surelerini okuyarak ellerinin içine üfler sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eriştiği kadarıyla bütün vücudunu sıvazlar ondan sonra yatardı. Hz Aişe Validemiz Efendimizin bunu her gece üç defa yaptığını rivayet etmektedir. Günümüzde ellerini kapalı şekilde dua eden insanlar unutulmuş bir sünnetin ihyasını gerçekleştirmektedirler. Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Kim benim sünnetimi ihya ederse (tatbik ederse) beni sevmiştir. Beni seven, cennette benimle beraberdir.” Kenzul Ummal: 1/184

DUÂDA ELLER  NASIL TUTULACAK

DUÂNIN ÂDÂBI ve BİR SÜNNETİN İHYASI

HADİS-İ ŞERİF MEALİ : Eshab-ı Kiramdan İbn-i Abbâs (r.a.) buyurdu : ” Efendimiz Hazretleri duâ ettikleri zaman iki ellerini birbirine birleştirirlerdi ve ellerinin içini mübârek yüzlerine mütemâyil kılarlardı. İşte ellerin duâda tutuluş şekli şöyledir ( deyip bizzat ellerini birleştirerek göstermişlerdir… Duâda Resûlullah (S.A.V.) gözlerini semaya kaldırmazlardı.

Duâda ellerin birleştirerek yapılmasının evla ve efdal olduğuna dair birçok delil vardır. Şöyleki :

1- Çeşitli ilimlere âid eserler yazmış , İslâm âleminin şarkında garbında pek meşhur olan Huccet’ül-İslam ( İslâmın parlak delil ve yıldızı ) diye anılan İMAM-I GAZÂLİ Hazretlerinin dört ciltlik ölümsüz eserinde yukarıdaki Hadis-i Şerif zikredilmektedir.

(KAYNAKLAR : 1- İhyâ Ulûmü’d-diyn’de . Cilt.1 Sahife 305 Mevzuu: Âdâbü’d-duâ- BULUNDUGU YER: Eski eser Kütüphaneleri ve Arapça kitap bulunduran kitapçılar.2-İhyâü Ulûmü’d-diyn Tercemesi- Tercüme Eden:Ahmed Serdaroğlu(Diyanet İşleri Müfettişi) Eseri Takdim eden : Ahmed Davudoglu,Yayınlayan:Bedir Yayınları CİLT.1 Sahife :880.)

2- Ayrıca, İmâm Şeyh Hüsâmüddin Hazretleri’nin ” Eddürretü’l-Fahireh f î Eşrâti’s-sâa ” adlı eserinde ” Ve min âdâbihi cem’ul-keffeyni  inde  raf’ihima felâ  yüferrikuhüma ” (Eller , duâya kalktıgı zaman birleştirmek, aralarını ayırmamak  duânın âdâbındandır.)  diye geçiyor.

3TAHTÂVΠ adlı Fıkıh Kitabının 173 ncü sahifesinde :Duâda elleri zammetmek , yani birleştirmek duânın âdâbındandır. ”  diye geçiyor.

4- MEVZÛÂTÜ’L-ULÛM Tercemesi, Yazarı :Taşköprülüzâde Ahmed Efendi- Baskı Tarihi : 1313 Hicri -İkdam Matbaası – Cilt.2 Sahife 410 da :  ” Ve dahi lâyık olan oldurki, iki keffini (elini ) bir yere getirip , zamm eyleyip batınlarını ( avuçlarının içini ) vechine mukâbil ( yüzüne karşı ) eyleye. ”  diye geçmektedir. (5-6/Temmuz/1984 Fazilet Takvimi)

DİĞER DELİLLER :

5– SAHİH-İ BUHÂRİ’DE  ( En muteber hadis kitabı ) Cilt: 4-6 Bab: 14-17 Mevzuu: Kitabü Fezâili’l-Kur’an. Sahife :106 da, şöyle geçmektedir : Hazreti Aişe’den (R.A.) rivâyet olunmuştur. ” Nebi ( S.A.V) her gece yatagına geldiği zaman İKİ ELİNİ BİRLEŞTİRİR ,bunlara nefes eder ve İhlas, Felak ve Nas sûrelerini okurdu. Sonra iki eliyle, başından,yüzünden  ve vücûdunun  ön tarafından başlayarak ( bütün ) vücûdunu sıvazlardı. Bunu üç defa  tekrar ederdi. ”  diye yazzmaktadır.

6- SAHİH-İ BUHÂRÎ MUHTASARI TECRÎD-İ SARÎH TERCEMESİ’NDE .  Cilt.11 Yayınlayan: Diyanet İşleri Başlkanlığı Mevzuu: Peygamberin İhlasa devamı , Sahife 236,bulunan  Hadis-i şerif de,

7- SÜNEN-İ TİRMİZÎ’DE  Cilt: 4-5 Bâb: 20-21 Numarası : 3402 , deki Hadis-i Şerif de,

8- SÜNEN-İ EBÎ DÂVÛD’DA  Cilt: 5 Sahife 303, de bulunan Hadis-i Şerif  de,

9- RİYAZU’S- SÂLİHIYN ve TERCEMESİ ( Hadis Kitabı ) Cilt :3  Numarası :1490 Yayınlayan : D.İ.Başkanlığı.Sahife 61 deki Hadis-i Şerif te, dua edenin iki ellerini birleştirerek duâ etmesi gerektiği beyan edilmektedir.

KİM BENİM BİR SÜNNETİMİ İHYA EDERSE ( DİRİLTİRSE ) , BENİ SEVMİŞ OLUR.  KİM DE BENİ  SEVERSE CENNETTE BENİMLE BERABER OLUR. ”   Hadis-i Şerif   Sünen-i Tirmizî – İlim-16  –

BİRBİRİMİZE DUA EDELİM

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ey Ka’b! Bize ölümü anlat!

Posted by Site - Yönetici Ağustos 28, 2010

Ey Ka’b! Bize ölümü anlat,c3b6lc3bcm-hakkc4b1ndakabir-azabc4b1mezarlc4b1kkabir-hakkc4b1nda

Ka’b el-Ahbâr Hazretlerine denildi:

-“Ey Ka’b! Bize ölümü anlat!” Buyurdu:

-“Ölüm diken ağacı gibidir. Ademoğlunun içine girer. 0 ağacın her bir dikeni insanın bir damarını tutar. 0 dikenleri insanın bedeninden çıkartmak için çok kuvvetli ve şiddetli bir adam bütün kuvvetiyle onları çekip çıkartmaktadır. 0 dikenlerden koparılan koparılana, içinde kalan kalana. 0 dikenler kendileriyle beraber insanın belki içini dışına getirirler. İşte ölüm budur. Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular:

Ölüm acısından bir kıl (kadar bir şey) göklerin ve yerin ehlinin üzerine konulsa, hemen hepsi ölürlerdi. Muhakkak ki bunların yetmişi (ölüm acısının yetmiş katı) o günün korkularının yanında daha küçüktür.” [1]

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi- İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri


[1] İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 1/691.

..

Posted in Ölüm - Ecel, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

MELEKLERİN UĞRAMADIĞI İFTAR SOFRALARI

Posted by Site - Yönetici Ağustos 27, 2010

meleklerin uğramadığı iftar sofraları,Iftar1-1373795374

MELEKLERİN UĞRAMADIĞI İFTAR SOFRALARI

Melekler neden bazı iftar sofralarına uğramaz?… Bizim kültür ve geleneğimizde “meleklerin uğramadığı iftar sofraları” tabiri neden kullanılır?

Hâlbuki o sofraları hazırlayanlar, Ramazanın bolluk ve bereketini göstermek istemekte ve iftarda insanların değişik nimetlerle oruçlarını açıp şükretmelerini dilemekte. Gelin bu tezat gibi görünen duruma açıklık getirmek için ilk önce Ramazan orucunun hikmetini irdeleyelim. Belki bu mesele, o zaman hikmetleriyle daha iyi anlaşılır.

Ramazanın hikmeti

Meleklerin, insanların ve hayvanların yaratılışını bize bildiren çokça hadis-i şerif vardır. Bu hadislere göre melekler, saf akıl ve ruhtan yaratılmıştır. Yani topraktan yaratılanlarla aynı özelliklere sahip değiller; maddî, şehevî, asabî boyutları yoktur meleklerin.

Hayvanlar ise meleklerin tam tersine saf topraktan yaratılmışlar. Allah-u Teâlâ’nın Kur’an’da “ilâhî ruh” adıyla zikrettiği ruhtan tamamen mahrumdurlar. Hem meleklerin ve hem de hayvanların sahip olduğu her şeye sahip olan tek mahlûk insandır. Hem ulvî hem süflî bir yaratıktır. Keza Hz. Mevlâna, bu konuda rivayet edilen bir hadis-i şerifi şiir tadında beyan etmiş ve her iki kelimeyi de Mesnevî’de şöyle açıklamıştır: “Hadis-i şerifte şöyle buyrulur: ‘Yüce Allah, mahlûkat âlemini üç türlü yaratmıştır: Bunlardan bir kısmı sırf akıl, bilgi ve cömertlikten yaratılmıştır; bunlar meleklerdir; secdeden, Allah’a itaatten başka bir şey bilmezler. Mayalarında heva ve hevesten, hırs ve tamahtan eser yoktur; Allah aşkıyla yaşayan mutlak nurdurlar.

Diğer kısım ise bilgi denilen şeyden tamamen yoksun olan hayvanlardır. Otlayıp semirirler yalnızca. Süflîliğin ne olduğunu bilmez, ulvîliğin de…

Üçüncü kısmı ise insanoğlu teşkil eder. Yarısı melek, yarısı eşektir onun. Eşek olan yarısı “süfliliğe (alçaklığa) yatkın, diğer yarısı “ulvî”liğe (yüceliğe) eğilim gösterir.
Çatışma bu ikisinin arasında. Hangisi üstün gelirse insan o olur…”

İnsanlaşma ayı Ramazan

Bu çatışmada hangi tarafı beslerseniz, o taraf güçlü olur. Bir yılın on bir ayında insan, sürekli yer içer ve gündelik hayatını idame eder. Ticaretle uğraşır, çalışır, didinir. Sosyal hayat içinde konuşur, insanlara fikir beyan eder, onlarla tartışır. Vs. vs…

Derken, insan farkına varmadan manen yıpranır, nefsin yani hayvanî tarafın kıskacına girmek üzeredir. Manevî yönünün zayıflaması neticesinde, hâl ve davranışlarına melekî tarafın güzellikleri, artık kalbe yansımamaya başlar. Allah muhafaza, eğer Ramazan imdada yetişmese belki de insanların büyük bir çoğunluğunun, iman ettik dedikleri, İslâm’ın ahlâkî ve nuranî güzellikleri hayatlarına yansımaz olurdu.

Esasında Ramazan, bir insanlaşma ameliyesidir. Yani yukarıda belirttiğimiz çatışma alanında, melekî olan tarafı güçlendirmek ve hayvanî olan tarafı güçsüzleştirip dizginlemek içindir. Hayvanî tarafın güçsüzleştirilmesi, ancak onu besleyen nefsin arzularını ve günahları terk ile mümkündür. Bu günahlar da elbette nefsanî isteklerdir.

On bir ay boyunca işlediğimiz günahlar neticesinde, nefsimiz azgınlaşmış ve nerdeyse bütün hâl ve davranışlarımıza tesir etmek üzeredir. Ramazan boyunca onu, Allah-u Teâlâ’nın farz kıldığı üzere, ilk önce açlıkla dizginleyeceğiz. Geceleri az yatacağız. Kötü fiil ve konuşmalardan uzak, kendimizi tamamen Kur’an’ın edebine teslim edeceğiz. Her Müslümana farz olan emri bil maruf ve nehyi anil münker sorumluluğumuzu yerine getireceğiz.

Melekî yönümüzün güçlendirilmesi

Bize küs olanlarla barışacağız. Bizimle sıla-i rahimi terk edeni, biz ziyaret edeceğiz. Velhâsıl şeytanın hoşuna giden tüm fiillerden uzak duracağız. Böylelikle on bir ay boyunca azgınlaşmış, şımarmış nefsimiz, dizginlenmiş olacak ve nefsanî dürtülerin zayıflamasıyla beraber, hâl ve davranışlarımız onun tesir sahasının dışına çıkmış olacak inşaallah.

Melekî tarafımızın güçlenmesi için yoğun bir çabaya ihtiyaç vardır. Peygamberimiz, Ramazanda çokça Kur’an okurdu. Ondan dolayı Ramazan ayına Kur’an ayı da denmiştir. Zengin Müslümanların Allah yolunda infakta bulunmaları lâzım. Fitre, zekât, sadakanın dışında kendi öz mallarından, sermayelerinden vermeleri lâzım. İslâm’da mal yığmak yoktur. Servete servet katmak yoktur. “Ben zekâtımı veriyorum, arada bir sadaka da veriyorum, geri kalanı benim malım, istediğim gibi harcarım” demek İslâmî bir anlayış değildir. Bu, kapitalist bir zihin bulanıklığıdır.

Oruç açlık değil!

Bir kere, herkesin şunu kesin olarak bilmesi lâzım: Ramazanda oruç tutmak, aç kalmak değildir. İslâm’da oruçlu olmak, Alman orucu “fasten” (açlık orucu) gibi değildir. Peygamberimizin şu hadisi meseleye açıklık getirmektedir: “Kimisine orucundan sadece açlık kalır.” Demek ki aç kalmak yetmiyor, yapmamız gereken başka şeyler var.

Ramazanda her Müslümanın aç kaldığı süre içerisinde kendisini sorgulaması gerekir. Açlık neticesinde bir nebzecik dizginlenmiş nefsimizin tasallutundan kurtulmanın fırsatını değerlendirmemiz lâzım.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “Oruç, bütün fenalıklara ve cehenneme karşı bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu vakit, cahillik edip kötü söz söylemesin. Şayet birisi kendisiyle itişir veya kendisine karşı ta’n eder, çirkin kelimeler kullanırsa (ona) ben oruçluyum, desin.”

Ramazan… Zenginlerin asıl imtihanı

Ramazan ayı her geldiğinde, geleneksel olarak Müslüman zenginler zekâtlarını dağıtırlar. Bayrama az bir süre kala da fitrelerini verirler. Bu, güzel bir davranıştır. Yalnız tasadduk, infak, mal ile mücahedeyi sadece bundan ibaret sanmaları büyük bir yanlıştır. İslâm’a göre zengin çalışır, çabalar, büyük kazanç elde eder ama biriktirmez. Onu Allah yolunda ve Allah’ın mahlûkatının istifadesine harcamalıdır. Hz. Ebubekir’in, Hz. Ebu Zer’in ve İmam Ebu Hanife’nin hayatlarını inceleyen herkes, bunu net bir şekilde görecektir.

Bir insan nasıl olur da hem ben Müslümanım der hem de trilyonluk servete sahip olur. Bu, İslâm’ın ruhuna zıt bir durumdur. Bu anlayış, maalesef tarih boyunca saltanatın, cehaletin ve kapitalizmin tesirinde kalışın gayri İslâmî neticesidir.

Yaklaşık bir yıl önce televizyonlarda konuşan zengin birisi, Müslüman zenginin resmini çiziyordu. Doğrusu ben onu izlerken hayretler içinde kalmıştım. Bu zat şöyle diyordu: “Elbette bir insan zengin ise zengince yaşamalı, yani Allah’ın verdiği o malın bir şükrü olarak onu sosyal hayatına yansıtmalı.” Aman Allahım! Bu nasıl anlayış, yani bir Müslüman zengin, beş yüz milyarlık arabaya binebilir. Hanımı, oğlu, kızı, bütün aile bireyleri ayrı ayrı lüks arabalara binebilirler. Başka Müslümanların ne halde olduğu veya yeryüzünde milyonların açlıktan ölmesi önemli değil, bu anlayışa göre. Bu, çok yanlış bir anlayıştır.

Mimar Şafak ÇAK, daha çok Müslüman zenginlerin evlerini düzenlemekle ünlenmiş. Kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle diyor: “Ev diyemeyeceğim, villâ mı saray yavrusu mu desem daha iyi anlatır, tam bilemiyorum, varaklar, aynalar, pırıltılar… Evde tahtlar var.Fatih Sultan Mehmed’in tahtından esinlendikdiyor Çak. Tam sekiz taht konmuş eve. Evin içine yerleştirilen plazma ekranlardan 24 saat Boğaz manzarası izleniyor. Mimber hayli şatafatlı. Yani mimber de var evde. Zaten evin her köşesi şatafatlı. Swarovski taşın girmediği nokta yok, tuvaletler bile taşlı.

Böyle şatafat içinde yaşamak olmaz; İslâm lüksü, israfı men etmiştir. Bu insanların Ramazan adına yaptıkları da dikkat çekici; özellikle düzenledikleri iftar sofraları gerçekten yürek burkan cinsten. Bunun neticesi olarak Ramazanda kilo almak, sadece bizim asrımıza mahsus bir garaiptir.

Meleklerin uğramadığı iftar sofraları

Rivayet edilir ki Suriye’nin kuzeyinde yaşayan Şeyh Muhammed Sadaka (ks), bir gün komşu bir köye iftara davet edilir. Bu mübarek zat, talebe, müridan ve mollalarını yanına alarak, davete icabet eder.

O köye vardığında, bütün ahali köy odasına toplanmış, iftarı beklemektedir. Şeyh Muhammed Sadaka, köy odasına girdiğinde, bütün kalabalık ayağa kalkar ve adapla onun oturmasını beklerler. Bu ara Şeyh Muhammed Sadaka, durduğu yerde cemaati süzer, bir süre öyle kalır ve sonra: “Nerde falan fakir, nerde falan hasta, nerde falan yoksul?” diyerek uzun uzun bir konuşma yapar.

Daha sonra şöyle devam eder: “Bakıyorum falan ağa burada, falan zengin burada, falan aşiret reisi burada… Vallahi, bu iftar sofrası, meleklerin uğramayacağı bir sofradır ve ben, bu sofrada yemek yemeyeceğim” deyip merdivenlerden aşağı iner ve iftar açmadan atına bindiği gibi oradan uzaklaşır…

Bu menkıbeyi şunun için naklettim: Bugün Ramazanlarda iftar davetiyeleri dediğimiz etkinlikler, maalesef bu minval üzeredir. Zenginlerin iftar sofralarında yine zenginler bulunmakta; kimimiz şirket ortaklarını çağırmakta, kimimiz varlıklı vakıf üyelerini, kimimiz şehir eşraf ve yöneticilerini… Fakirler yine unutulmakta…

Ayrıca sadece zenginlerin değil, çoğumuzun iftar sofrasında çeşit çeşit yemekler vardır. Tıka basa yer, kilo alırız Ramazan’da. Midesini tıka basa, çeşit çeşit yemeklerle dolduranın göğsünden, hiç hikmet sadır olur mu? Bu, çok acı verici bir durumdur. “O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin!(Haşr, 7) diyor Allah-u Zülcelâl.

Bendeniz âcizane Müslüman zenginlerin şu noktaya dikkatlerini çekmek istiyorum: “O mülkü sizlere bahşeden Allah-u Zülcelal’in rızasına muvafık hareket etmeniz, ancak Resulullahın ve Selefi Salihin’in yaşantılarını örnek almanızla mümkündür. Zenginlerin bir arada yaşamaları doğru değildir. Kendi refah alanlarınızın dışına çıkınız. Mütevazı yaşayınız. Şatafattan ve debdebeden uzak durunuz. O malın, Allah’ın bir emaneti olduğunu unutmayınız. Allah yolunda mallarınızı harcayınız, bunu sadece zekât ve fitre ile değil, bizzat kendi öz servetinizi dağıtarak yapınız. Sizin yaşam standardınız, toplumun genel yapısından farklı olmasın.

İçimizdeki o “süflî” ve “ulvî” hâl çatışmasında, biz hangisini beslersek, insan o olur demiştik. Netice itibarîyle, bizi ancak Nebevî ölçülere göre ve vahyin terbiyesine göre idame edilecek bir hayat, “ilâhî ruh”u taşıyan ve meleklerden üstün olan insan-ı kâmil mertebesine ulaştıracaktır.

Peygamberimiz, hem rehber idi hem de yoksul gibi yaşardı, bunun bir izahatı ve anlamı olmalı değil mi…?

MUHAMMED Z. YILDIZ                                      gülistan dergisi

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Oruç, Ramazan-ı Şerif, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Müslümana domuz eti yediriyorlar

Posted by Site - Yönetici Ağustos 26, 2010

Müslümana domuz eti yediriyorlar

Müslümana domuz eti yediriyorlar

Müslümana domuz eti yediriyorlar

DAHA önce de yazmıştım, tekrarlamakta yarar var: İstanbul Eminönü’nde Mısır Çarşısından Rüstem Paşa Camiine doğru giderken, tarihî bir hanın birinci katında “Levi Koşer EtLokantası adında” bir Yahudi lokantası vardır. Sahipleri Müslümandır, Hahambaşılık ile anlaşmışlardır, Yahudiliğe göre helal/koşer yemek yapıp satarlar.

Orada başında siyah şapkası ile sakallı bir haham bulunur sabah 9’dan öğleden sonra 4’e kadar (Levi Lokantasında akşam servisi yoktur). Hahambaşılık tarafından vazifelendirilmiştir. Lokantaya giren kırmızı etlerin, tavukların, balıkların, yağların ve diğer malzemenin koşer olması konusunda denetleme yapar, koşer olmayan malzemenin içeriye girmesine izin vermez. Sütlü maddelerle etli malzemelerin birlikte pişirilmesine engel olur.Velhasıl Yahudi Şeriatının yeme içme ile ilgili hükümlerinin uygulanmasına çalışır.

Biz Müslümanların lokantalarında böyle dinî denetimimiz yoktur. Her lokantaya bir din müfettişi konulsun demiyorum, böyle bir şeye imkan bulunmaz.

İsteğim şudur: Diyanet İşleri Başkanlığımız ülke çapında helal gıda, helal et ve tavuk konusunda söz sahibi olmalıdır.

Medya sık sık dile getiriyor: Birtakım vicdansızlar halka evcil domuz eti, yaban domuzu eti, eşek eti yediriyorlar.

Batı Anadolu’daki ve Trakya’daki domuz çiftliklerinin sayısı çok artmıştır.

Avcılarımız cayır cayır yaban domuzu vuruyor. Bu hayvanların leşleri yol kenarlarına getiriliyor. Üstü kapalı kamyonlar geliyor, tartıp parasını verip alıyorlar.

Tavuklar, İslâm dininin ve Şeriatının uygun görmediği sıcak sulu usul ile yolunuyor, murdar oluyor.

Pastacılıkta domuzlu jelatin kullanılıyor.

Peynir mayalarının bazısı domuz midesinden çıkartılan usarelerle yapılıyormuş.

Bazı restoranlarda etleri yumuşatmak için şaraba batırıyorlar.

Herkes için söylemiyorum: Bazı vicdansızlar uykuluk diye domuz eti kullanıyormuş.

Bazı ilaçlarda domuzdan çıkartılan maddeler var.

Bazı kremlerde, şampuanlarda…

Sabunlarda…

Domuz derilerinden çanta ve ayakkabı yapılıyor.

Velhasıl, dinimizin kesinlikle haram li aynihi kılmış olduğu domuz her yere girmiştir.

Diyanet’in, bu konularda halkımızı uyarması, elden geldiği kadar nehy-i münker yapması gerekmez mi? Diyanetin denetimi elbette Belediyelerinki gibi olmaz ama yine de bir şeyler yapılamaz mı?

Müslümanlara domuz, eşek eti yedirilirken ulemanın, fukahanın, sorumluların susması caiz midir?.. Haksızlık karşısında susulur mu?..

Mehmed Şevket Eygi

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Danyâl Aleyhisselâm’ın Gördüğü İbretli Hadise

Posted by Site - Yönetici Ağustos 26, 2010

1

1

Danyâl Aleyhisselâm’ın Gördüğü İbretli Hadise

Sarih el-Hattab, Vehb bin Münebbih’ten rivayet etti. O buyurdu. Danyâİ Aleyhisselâm, ıssız bir çölde yürüyordu. Bir ses işitti:

-“Ey Danyâl! Dur! Acâiblikler gör!” Danyal Aleyhisselâm sağma soluna baktı bir şey göremedi. Yine yoluna devam etti. İkinci kere bir ses işitti. Danyal Aleyhisselâm, ikinci ses üzerine durdum, dedi. Bir de ne göreyim bir ev beni kendisine çağırıyor. Ben de o evin içine girdim. Altından yapılmış bir yatak gördüm. Misk ye anber ile donatılmış. Üzerinde ölü bir genç vardı. Genç, ölü değil de sanki uyuyordu. Gencin üzerinde anlatılmayacak vasıfta birçok güzel süs eşyaları, altın ve mücevherat vardı. Sağ elinde altından bir yüzük, başında altından yapılmış taç vardır. Başı ucunda bir kılıç vardı. Yapraktan ve yeşilliklerden daha yeşildi. Bir baktım yataktan bir ses geldi:

-“Bu kılıcı al ve üzerindekini oku!” Bunun üzerine ben kılıcı aldım ve üzerindeki yazılan okudum O kılıcın üzerinde şu yazılıydı:

-“Bu, Samsam bin Avc bin Unuk bin Âd bin İrem’in kılıcıdır. Ben binyediyüz (1700) sene yaşadım. Ben on iki bin cariye (kadın) ile temasta bulundum. Ben kırk bin şehir bina ettim. Ben zulüm, zorbalık ve ahmaklık ile insaf dâiresinden çıktım. Benim hazinelerimin anahtarlarını, dörtyüz katır taşırdı. Dünyanın haracını (vergisini) ben alırdım. Dünya ehlinden benimle münazara edebilecek ve çekişebilecek kimse yoktu. Kimse benim karşıma çıkıp benimle harbedemiyordu. Ben Rubûbiyeti (Rab olduğumu) iddia ettim. Bana açlık isabet etti. Öyle bir duruma düştüm ki, açlığımı gidermek için, bir avuç içi kadarcik bir tane (yenecek maddesi, buğday ve arpa için) bin (1000) kafîz ( eskı bır şlcu bırımıdırö bır kafız 18 kılo agırlıgına tekabul etmektedır ) kadar inci (ve altın) verdim. Gün geldi, bunu bulamadım. Bulmaya gücüm yetmedi. Varlığın içinde açlıktan öldüm. Ey dünya ehli! Ölümünüzü zikredin. Hem de çok zikredin. Benden ibret alın. Beni aldattığı gibi, dünya hayatı sizi aldatmasın. Muhakkak ki, ehlim (ailem ve avânelerim) benim günahımdan hiçbir şeyi üzerimden kaldıracak değiller. Kimse benim günah yükümü yüklenmez.

Sadî buyurdu:

Ey Efendiî Mağrur olma.

Ömür tükendi. Ferasetli davran.

Zaman geçip gidiyor.

Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi- İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri


Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 2 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: