Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Âlemin Devamı Rızık Temini İledir

Posted by Site - Yönetici Temmuz 21, 2010

Âlemin Devamı Rızık Temini İledir

Âlemin Devamı Rızık Temini İledir

Âlemin Devamı Rızık Temini İledir

Mâkul olan, dünyanın nizamının kesb, yani çalışıp gayret etme üzerine kurulmuş olmasıdır. Allahü teâlâ kıyamete kadar bu âlemin devamını istedi. Onun intizam içinde devam etmesi ve bekası için de, kulların çalışıp çabalamalarını sebeb yaptı. Bunun terkedilmesinde, dünyanın nizamını yıkmak vardır ki, kul bundan menedilmiştir.

Şayet denilse ki: Bu dünya hayatının devamı, hayvanlar arasındaki çiftleşme ile ilgilidir. Hiç kimse de bunun farz olduğunu söyleyemez.

Biz de deriz ki: Evet, Allahü teâlâ dünyanın bekasını hayvanların çiftleşmesi ve onların tabiatlarına şehvetin konulmasına bağlı kıldı. Bu şehvet onları bu fiili bizzat yapmağa sevkeder. Bundan kaçınmamaları için, bunu onlara farz kılmaya ihtiyaç yoktur. Çünkü insanın yaratılışı, şehevî arzulan yerine getirmeye daha çok eğilimlidir.

Rızık temini meselesine gelince, bu zaten başlangıçta bir gayreti ve yorulmayı gerektirir. Âlemin bekası da şüphesiz bununla ilgilidir. Şayet bunun aslı farz olarak kabul edilmezse, sonunda insanların hepsi onu terketme hususunda birleşecekler. Çünkü bir gayreti ve yorulmayı netice veren şeyler, onların yaratılışlarına uygun değildir. Bunun için de insanların onu terketme hususunda birleşmemeleri için, şeriat bunun aslını farz kıldı. Böylece maksud olan gaye de meydana geldi.

Onların zikretmiş oldukları fikirlerin hepsi, İmam Muhammed’in şu sözü ile bâtıl olur: Rızık peşinde koşmak, ilmi aramanın farz olduğu gibi farzdır. Bütün bu fikirler ilim için de geçerlidir. Bununla beraber ulemânın ittifakı ile, ilim öğrenmek’te aslında farzdır. Rızkı aramak ta aynen böyledir. Bu farziyyetin manası, yukarıda açıkladığımız gibi, âlemin nizamının bekası, bununla ilgili olduğu içindir. Fakat bu maksad, sadece övünme kasdı ile malı arttırmada yoktur. Çünkü bu gaye ile olduğu zaman, malın çoğalmasını Allahü teâlâ hoş görmemiştir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Bilin ki (âhiret kazancına yer vermeyen) dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süsdür, aranızda bir öğünmedir. Mallarda ve evlâtlarda bir çoğalıştır.. .”64

Zarurî Olan Rızkın Temininden Sonra da Kazanmaya Devam Etmek Caiz Olur mu?

Bu hususu böylece izah ettikten sonra, peşinden şöyle bir mesele daha geliyor: Bir kimse kendisi için lüzumlu olan rızkı temin ettikten sonra, kesble meşgul olmayı devam ettirmesi mi daha faziletlidir? Yoksa o işi bırakıp ibâdetle mi meşgul olmalıdır? Fukahanın bazıları dediler ki: Kesble meşgul olmak daha faziletlidir. Fakat meşayihimizin çoğunluğu ise ibadetle meşguliyetin daha faziletli olduğunu söylediler.

Birinci görüşün delili şöyle: Şüphesiz kazancın menfaati daha umûmîdir. Meselâ çiftçinin elde ettiği mahsulün faydası âdeten bütün halka ulaşır. İbadetle meşgul olan ise, sadece kendi menfaatına çalışır. Çünkü âbid bu çalışması ile sadece kendi nefsini kurtarır. Sevabı ancak kendi cismi içindir. Rasûlullah (sas) “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır. “65 hadîsine göre, faydası umûmî olan daha faziletlidir. Meselâ ilimle meşgul olmak, ibadetle uğraşmaktan daha faziletlidir. Çünkü bunun faidesi daha umûmîdir. Bunun için Hulefâ-i Râşidîn’in yaptıkları gibi, adaletle devletin başında olmak, ibadet için bir köşeye çekilmekten daha faziletlidir ve faydası da daha umûmîdir.

Nitekim bu manaya işaret eden Rasûlullah (sas) bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar: “İbadet on kısımdır. “66 Bir başka rivayette de’Cihad on kısımdır. Bundan dokuzu helâl olanı aramaktır.” Yani helâl olanı aramak, aile efradına harcamak içindir. Bunun delili de şudur: Bazı ibâdetler vardır  ki,   bunların yapılması  ancak maddî imkânlarla mümkün olur. Cihad, hac, zekât, anne ve babaya iyilik yapmak, sıla—i rahim yapmak, yakın akraba ve yabancılara ihsanda bulunmak gibi. Sırf ibadetle meşgul olunduğu zaman ise, namaz ve oruç gibi sadece bunlardan bir kısmını yapma imkânı olur.

İkinci görüşün delili de şu şekildedir: Bu görüş daha isabetli ve doğrudur. Enbiyâlar ve Peygamberler (as), bütün vakitlerini rızık temini ile meşgul olarak geçirmedi-ler. Şu husus hiç kimseye gizli değildir ki, onların ömürleri boyunca ibâdetle meşgul oldukları vakitler, rızık temini ile uğraştıkları vakitlerden daha fazladır. Onların kendileri için derecelerin en yükseğini seçtikleri de malûmdur. Dinî yollar içerisinde en yücesinin de peygamberlerin (as) yollarının olduğunda da şüphe yoktur. Diğer taraftan insanları, dünyevî bir iş sıkıştırdığında, nefislerinden onu atmak için, kazançla meşgul olmaya değil de ibadetle meşgul olmaya muhtaçtırlar. İnsanlar çok kazananlara değil de, daha çok ibadetle meşgul olanlara yaklaşırlar.

Buna bir başka delil de şudur: Para kazanma işi, ister kâfir, isterse müslüman olsun, herkes tarafından gerçekleştirilebilir. İbadet gibi sadece mü’minin yapması sahih olan bir şeyin önüne böyle bir şeyi geçirmemiz nasıl doğru olabilir?

Bir diğer delil de Rasûlullah’ın (s.a.v) şu hadisleridir: Rasûlullah’a (s.a.v) amellerin en faziletlisi olanı sorulduğunda, “En ağır olanı“**7, yani bedene en meşakkatli geleni, buyurdular. Bu hadis gösteriyor ki, bir kimse kendisini nefsinin arzularına uymaktan menederse, derecelerin en yükseğine nail olur. Nitekim Kur’an’da da şöyle Duyuruluyor: “Amma kim Rabbinin azametinden korkup da kendisini kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz Cennettir.“^8 İbadetlerde başlangıçta bu şekilde başlama ve böylece devam ettirme vardır. Kazançla meşgul olmaya gelince, başlangıçta biraz yorgunluk vardır. Fakat sonunda ise, şehevî arzulan yerine getirme ve nefsin isteklerini elde etme vardır. Bu duruma göre, şöyle demek daha uygun olur. Başlangıç ve netice itibarı ile, nefsin arzularının hilâfına hareket etmek daha faziletlidir.

Ancak bu zikrettiğimiz şeylerden hiç birisi evlilik meselesi ile ilgili değildir. Bize göre evlenmek, ibadet için bir köşeye çekilmekten daha faziletlidir. Çünkü ibadetteki mana bunda da mevcuttur. Evlilik, ibadet ile meşgul olmaktan, şundan dolayı daha faziletlidir: Çünkü evlilikte, Allah’ın kullarının ve Rasûlullah’ın (sas) ümmetinin çoğalması ve böylece Rasûlullah’ın (sas) ümmeti ile övünmesi vardır. Bu ise ibadette yoktur.

Fakirlik mi Daha Faziletlidir, Yoksa Zenginlik mi?

Bir kimsenin kendisi için lüzumlu olanını temin ettikten sonra, ibadetle meşgul olmasının kesble meşgul olmaktan daha faziletli olduğunu gördük. Bu mesele, diğer bir meseleyi de beraberinde getiriyor. Bu hususta da âlimler ihtilâf ettiler. Mesele şudur: Fakirlik vasfı mı daha yücedir, yoksa zenginlik mi? Bize göre tercih edilen görüş, fakirliğin daha faziletli olduğudur. Bazı fukaha da zenginliğin daha faziletli olduğunu söylediler. İmam Muhammed bu kitabının iki ayrı yerinde tercih ettiğimiz görüşe işaret etmiştir. Bu iki yerin birinde şöyle diyor: “Eğer insanlar, kendilerine yetecek kadarına kanaat etseler, fazla olanını bıraksalar, sonra da âhiret işlerine yönelseler, onlar için daha hayırlı olur.”

Diğer bir yerde de şöyle diyor: “İnsanın, kendisi için yeterli olandan fazlasının hesabını vermesi gerekir. Fakat hiç kimse fakirlikten dolayı hesaba çekilmez. Hiç şüphesiz bir kimsenin hesaba çekilmediği şey, hesaba çekildiği şeyden daha faziletlidir.”

Zenginliği daha faziletli görenler ise, şu delilleri ileri sürüyorlar: Zenginlik bir nimettir. Fakirlik ise muhtaç olmaktır, bir cezadır ve bir sıkıntıdır. Akıllı olan için, nimetin ceza ve sıkıntıdan daha üstün olduğu gizli değildir. Buna delil de şudur: Allah Kur’an’da malı “fadl olarak isimlendiriyor ve şöyle buyuruyor: “...Allah’ın fadlından (nasibinizi) arayın...”69 “(Hac mevsiminde ticaretle) Rabbinizden rızık istemenizde bir günah yoktur...”70 “Allah’ın fad-lı“, derecelerin en yükseği demektir.

Yine Kur’an’da mal, “hayır” olarak tesmiye ediliyor. Bakara Suresi’nin 180. âyetinde mal, “hayır” diye isimlendirilmiştir. Bu lâfız gösteriyor ki, mal, yani zenginlik fakirlikten daha hayırlıdır. Bir başka âyette “Andolsun ki biz Davud’a katımızdan bir lütufda bulunduk.. “71 buyuruluyor. Bundan maksad, ona verilen servet ve maldır. Hatta rivayet edildiğine göre onun yüz cariyesi vardı. Allah ona böylece iyilikte bulundu ve buna “fadl” ismini verdi. Süleyman (as) hakkında da şöyle buyuruluyor: “(Hz. Süleyman) dedi ki: Rabbim, beni bağışla, bana bundan sonra kimsenin ulaşamayacağı hükümranlık ver. Şüphesiz bütün muradları ihsan eden Sensin.“73 Peygamberler-den hiçbirinin Allah’tan yüksek derecede olanı bırakıp da ednâ olanı istediği gibi bir kanaata varılamaz.

Bu görüşe delil olarak şu hadisleri de kaydedebiliriz: Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Eller üçtür: Allah’ın eli, sonra verenin eli, sonra alanın eli. Üçüncüsü Kıya-met’e kadar aşağıdadır.“74 Diğer bir rivayette de şöyle buyuruluyor: “Veren el, alan elden hayırlıdır.”75 Üstteki el, veren eldir. Rasûlullah (sas) Sa’d b. Ebî Vakkâs’a (ra) şöyle diyordu: “Vârislerini zengin olarak bırakman, onları diğer insanlara el açar vaziyette terketmenden daha hayırlıdır.”76 Hz. Ebû Bekir (ra) hastalığı ânında, Hz. Âişe (ra)ya şöyle diyordu: “İnsanların zenginliğe en çok yakışanı sensin. Fakirlikten dolayı en izzetlisi de yine sensin.” Bu da zenginlik vasfının, fakirlikten daha faziletli olduğunu gösteriyor. Yine Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Fakirlik küfre yakındır.“77 “Ya Rabbî, fakirlikten ancak sana sığınırım.” Diğer bir rivayette, “Ey Allah’ım, fakirlikten, miskinlikten sana sığınırım.”78 buyuruyorlar. Rasûlullah’ın (sas) derecelerin en yükseğinden Allah’a sığındığı düşünülemez.

Bu meselede bizim de delilimiz şunlardır: Fakirlik kullar için daha emniyetlidir. Kul için derecelerin en yükseği de, onun için en emniyetli olanıdır. Bunun izahına gelince; kul, fakirlikle zenginliğin doğuracağı azgınlıklardan emin olur. Kur’an’da bunlar hakkında şöyle buyuruluyor: “Sakın, (dikkat et), insan kendisini müsteğni sayarak azgınlık eder.“79 “(Bütün) bunlar memleketlerinde azgınlık edenlerdi.”80 Bütün bu kavimleri, isyana zenginliğin azgınlığı şevketti. Yani bunlar, kendilerine ve insanlardan hiçbir kimseye gerekli olmayan miktarda mal istediler. Fakirlerden hiçbirinin böyle bir duruma düştüğü nakledilme-miştir. Bu da gösteriyor ki fakirlik daha emindir.

Hem sonra, zenginlik nefsin istediği bir şeydir. Yaratılışta insanın ona meyli vardır. Onunla şehevî arzularını yerine getirmeye imkân bulur. Fakirlikte bunların hiçbirisini yapamaz. Derecelerin en yücesi, şehevî arzuları yerine getirmeğe en uzak olanıdır. Nitekim Kur’an’da şöyle buyuruluyor: “Onların aramdan namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil geldi. İşte bunlar azgınlıklarının karşılığını göreceklerdir.”81 ‘Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir. Oysa gidilecek yerin güzeli, Allah katındadır “82

Delil olarak şu hadisleri de verebiliriz: “Cennet güçlüklerle, Cehennem de şehevî arzularla kuşatılmıştır.”^ “Fakirlik, mü’min için gelinin yüzündeki taze perçemden daha çok süsleyicidir.”84 “Ümmetimin fakirleri, zenginlerden yarım gün önce Cennet’e gireceklerdir. O da beşyüz yıl eder.”85

Bu hususta şu eserler naklediliyor: Peygamberler (as) içerisinde Cennet’e en son girecek olan, mülkünün çokluğundan dolayı Süleyman (as) dır.

Bir gün Rasûlullah (sas) Abdurrahman b. Avf a (ra) dedi ki: “Yâ Abdurrahman, seni benim yanıma gelmekten alıkoyan nedir?” Abdurrahman b. Avf (ra) “Mesele nedir yâ Rasûlallah (sas)?” diye sordu. Rasûlullah (sas) şöyle cevab verdi: “Kıyamet günü bana en son kavuşacak sahabem sensin.” Abdurrahman sordu: “Seni benden uzaklaştıran şey nedir?” Rasûlullah (sas) “Maldır, sen şu âna kadar hesabla meşguldün ve dolayısıyla bana gelemedin.” buyurdular. Abdurrahman b. Avf (ra), dünyada iken Rasûlullah’ın (sas) Cennetle müjdelediği on kişiden birisi idi. Allah için malını dört defa taksim etti. Yarısını Allah için harcadı, yarısını kendisi için alıkoydu. Birincisinde malı sekiz bin dirhem idi. Dört bin dirhemi ta-sadduk etti. İkicisinde sekiz bin dinarı vardı. Dört bin dinarını tasadduk etti. Üçüncü defasında onaltı bin dinarı vardı. Bunun da yarısını Allah yolunda harcadı.8^ Böyle olmasına rağmen Rasûlullah (sas) onun hakkında diyeceğini dedi. Bu da gösteriyor ki, fakirlik daha faziletlidir.

Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Bana yeryüzünün hazinelerinin anahtarları arzedildi. Bu hususu kardeşim Cebrail’e arzettim. Bana tavazu tavsiye etti. Ben dedim: Bir gün aç, bir gün tok olan bir kul ve peygamber olurum. Acıktığım zaman sabrederim. Doyduğum zaman da şükrederim.”87

Yine, Rasûlullah (sas)’in şöyle duâ ettiğini görüyoruz: “Ey Allah’ım, beni fakir olarak yaşat ve fakir olarak öldür. Beni fakirler zümresi ile haşreyle.”88 Rasûlullah (sas)’in kendi nefsi için mertebelerin en yükseğini isteyeceğinden şüphe yoktur. Bizim için de en faziletli olan Rasûlullah (sas)in istediği şeydir. Rasûlullah (sas) buyuruyor: “Ben Peygamberlerden sizin nasibinizim. Siz de ümmetlerden benim nasibimsiniz.”89 Bu hadis de işaret ediyor ki, bizim onun çizdiği yola tabi olmamız gerekiyor.

Zikrettiğimiz hadislerde görüldüğü gibi, Rasûlullah (sas), mutlak fakirlikten değil de, Allah’ı unutturan fakirlikten yine Allah’a sığınmıştır. Diğer bir rivayet te şöyledir: “Ey Allah’ım, Seni unutturan fakirlikten ve azdıran zenginlikten sana sığınırım.”9° Rasûlullah (sas) bazan kayıdlı, bazan da mutlak olarak istediler. Mutlak olarak istediği zaman da asıl niyeti, Allah’ı unutturan fakirliktir. Fakat hadisin lâfzını mutlak olarak işiten sahabe, yine mutlak olarak nakletmiştir.

Zenginliğe Şükretmek mi, Yoksa Fakirliğe Sabretmek mi Daha Faziletlidir?

Bu hususta âlimler ihtilâf ettiler. Neticede dört görüş karşımıza çıkıyor:

1) Bu meseledeki eserler tearuz ettiği için, bazı âlimler bu suale cevab vermede tevakkuf ettiler ve şöyle dediler: Eserler tearuz ettiği için Ebû Hanife (ra) da müşriklerin çocukları meselesinde tevakkuf etti. Biz de ona uyarak nass-lar tearuz ettiği için bu meselede tevakkuf ediyoruz.

2) Bir kısmı da şöyle dediler: Her ikisi de müsavidir. Bu görüşlerine şu hadisi delil getiriyorlar. “Şükreden zengin, sabreden fakir gibidir.”91 Allah Kur’an’da iki kişiyi övdü ve onların herbirisi için de “Ne güzel kul” tabirini kullandı. Bunlardan birincisine ikramda bulundu. O da şükretti. Bu Süleyman (as)’dır. Onun hakkında Allah şöyle buyuruyor: “Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O ne güzel bir kuldu. Doğrusu o daima Allah’a yönelirdi.”92 Diğerini ise imtihan etti. O da bu imtihana sabretti. Bu da Ey-yüb (as)’dır. Allah onun hakkında da Kur’an’da şöyle buyuruyor: “…Doğrusu biz onu sabırlı bulmuştuk. O ne iyi bir kuldu. Doğrusu o daima Allah’a yönelirdi. “93 Bunlar gösteriyor ki, her ikisi de müsavidir.

3) Bazılarına göre, zenginliğe şükretmek daha faziletlidir. Çünkü Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyor: “Her nimetin karşılığı Allah’a hamdetmektir.”94 Diğer bir ifade ile “Elhamdülillah, her nimetin karşılığıdır.” “Şayet dünyanın hepsi bir lokma olsa da, onu bir kul alsa ve ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun’ dese, kendisine verilen şeyin karşılığını ödemiş olur.”95 Yani bu cümledeki Allah için olan sena ile borcunu ödemiş olur.

Birinci hadisle anlaşıldı ki, şükür Allah’a sena ile oluyor. Bu sabırdan daha faziletlidir. Buna delil de şu âyet-i kerimedir: “…Ey Davud hanedanı, şükredin. Kullarımdan şükredenler pek azdır.”9^ Bu gösteriyor ki şükür, bütün tâat çeşitlerini içine alıyor. Bütün ibadet çeşitlerini içine alan şükür ve aslında işleme imkânı varken bütün kötülükleri işlemekten kaçınmak gibi hasletler, şüphesiz fakirliğe sabretmede mevcud değildir.

4)  Bize göre ise, fakirliğe sabretmek daha faziletlidir. Rasûlullah (sas) “Sabır imanın yarısıdır.”97 buyuruyorlar. Bir başka hadisde de “İman üzere sabır, ceseddeki baş mesabesindedir.”98 buyuruluyor. Diğer taraftan fakirlikte imtihan vardır. İmtihana sabır ise, nimete şükürden daha faziletlidir. Bu ölçü diğer imtihan şekilleri için de geçerlidir. Hiç şüphesiz hastalığın elemine sabır, bedenin sıhhatine şükürden sevab ciheti ile daha büyüktür. Aynı şekilde âmâ olanın bu haline sabrı, gözleri görenin şükründen daha faziletlidir. Nitekim Rasûlullah (sas) de Allah’tan gelene razı olan için şöyle buyuruyor: “Kimin iki gözünü alırım da, buna sabrederse, benim katımda onun için ancak Cennet vardır.”99 Bir başka rivayette de “Cennet ve cemâlullah var.” buyuruluyor. Bu nimet yokluğa sabırdan dolayıdır. Bu hadis gösteriyor ki, mü’min için bizzat musibetin kendisinde sevab vardır.

Bir başka hadisde de şöyle buyuruluyor: “Mü’min her-şeyden ecir alır. Hatta ayağına batan dikenden bile.”100 Buna diğer bir delil de zina yaptığı için recmedilen Maiz’in (ra) hadisesidir. Maiz (ra), taşların acısı kendisine isabet ettiğinde kaçıyordu. Bunda onun için bir çeşit ıztırab vardı. Fakat bununla beraber Rasûlullah (sas) onun hakkında şöyle buyurdu: “Öyle bir tevbe etti ki, şayet onun tevbesi yeryüzünde bulunan herkese taksim edilseydi, onların hepsini içine alır, kaplardı.”101

Bu hadislerden de anlıyoruz ki, bizzat musibetin kendisinde mü’min için sevab vardır. Ona sabretmede de aynı şekilde diğer bir sevab vardır.

Zenginliğe gelince, onun bizzat kendisinde bir sevab yoktur. Sevab ancak zenginliğe şükürde vardır. İki cihetten sevab getiren, bir cihetten sevab getirenden daha yücedir. Zenginlik için şükürde, Allahü teâlâ’yı sena vardır. Musibete karşı sabırda da aynısı vardır. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Onlara bir musibet geldiğinde, biz Allah’tanız ve elbette Ona döneceğiz, derler.”102

Hikâye edildiğine göre, zengin ile fakir bir meselede münazara ettiler. Zengin dedi ki: Şükreden zengin daha faziletlidir. Çünkü Allahü teâlâ zenginlerden borç istedi ve buyurdu ki: “Kimdir o ki, Allah’a güzel bir ödünç versin de (Allah da) ona kat kat, bir çok arttırsın?.. .nl°3 Fakir de dedi ki: Allah zenginlerden fakirler için borç istedi. Borcu sevdiğinden de sevmediğinden de ister. Fakat borç ancak sevilen birisi için istenilebilir. Sevilmeyen için istenilmez.

Diğer bir tercih sebebi de şudur: Zengin fakire muhtaçtır. Fakat fakir zengine muhtaç değildir. Çünkü zenginin malının hakkını eda etmesi gerekir. Meselâ zekât gibi. Fakirlerin hepsi zenginden bir şey almamak üzere anlaşsalar, almaları için zorlanamazlar. Şer’an da başkasından bir şey almaktan kaçındıkları için mesul olmazlar, aksine sevab kazanırlar. Allah onların rızkını nereden olsa gönderir. Meselenin zahirine bakıp ta manayı düşünmeyenlerin aksine, zenginlerin fakirlere muhtaç oldukları, fakat fakirlerin zenginlere muhtaç olmadıkları böylece ortaya çıkmış oldu. Yukarıda sıraladığımız delillerden hareketle diyebiliriz ki, sabreden fakir, şükreden zenginden daha faziletlidir. Bununla beraber, her birinde de hayır vardır.

Kaynak : İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

Dipnot:

64.  Hadîd (57): 20.

65. Câmiu’s-Sağîr, III, 481.

66.  Kenzu’l-Ummâl, IV, 6.

56

57

67.  Hadis için bkz. tbnü’1-Esîr, en-Nihâye, I, 440, el-Harbî, Garîbü’l-Hadîs, II, 480, Keşfu’1-Hafâ, I, 155.

68.  Nâziât (79): 40, 41.

58

59

69.  Cuma (62): 10.

70.  Bakara (2): 198.

71.  Sebe (34): 10.

72. ?????????????

73.  Sa’d (38): 35.

74.  Beyhakî, es-Sünenü’1-Kübrâ, IV, 198.

75.  Buhârî, Zekât, 18, II, 117, Müslim, Zekât, 95, H. No: 1034, Ebû Da-vud, Zekât, 28, H. No: 1648.

76.  Buhârî, Vesâyâ, 2, III, 186, Tecrîd-i Sarih, VIII, 212.

60

77. Künûzu’l-Hakâyık, II, 37, Keşfu’1-Hafâ, II, 107.

78. Ahmed b. Hanbel II, 305.

79. Alâk (96): 6,7.

80.  Fecr (89): 11.

81.  Meryem (19): 59-

82. Âl-i îmrân (3): 14.

61

83.  Müslim, Cennet, 1, H. No: 2822, Ebû Davud, Sünnet, 25, H. No: 4744, V, 108, Tirmizî, Cennet, 21, H. No: 2559, IV, 693, Ahmed b. Hanbel, II, 260, 333, 354, 380, III, 153, 254, 284, Dârimî, Sünen, II, 339.

84.  lbnü’1-Esîr, en-Nihâye, III, 189, Tenzîhu’ş-Şerîa, II, 311.

85.  tbn Mâce, Zühd, 6, H. No: 4122, II, 1380, Ahmed b. Hanbel, III, 63.

86.  Hayaü için bkz. tbn Hacer, el-lsâbe, II, 416, 417.

87.  Tirmizî, Zühd, 35, H. No: 2347, IV, 575, Ahmed b. Hanbel, III, 489, V, 254.

88.  tbn Mâce, Zühd, 7, H. No: 4126, II, 1381, 1382. 89- Ahmed b. Hanbel, IV, 266.

90. Ahmed b. Hanbel, II, 305, Künûzü’l-Hakâyık, I, 46, Keşfu’l-Hafâ, I, 191.

63

91. Ahmed b. Hanbel, IV, 343-

92.  Sad (38): 30. 93- Sad (38): 44.

94.  Câmiu’s-Sağîr, III, 418.

95.  Câmiu’s-Sağîr, III, 418.

96.  Sebe’ (34): 13.

97.  Câmiu’s-Sağîr, IV, 233.

64

98.  Câmiu’s-Sağîr, IV, 234.

99.  Tirmizî, Zühd, 57, H. No: 2400, IV, 602.

100.  Buhârî, Merdâ, 1, VII, 2, Müslim, Birr, 50, 51, 52, H. No: 2572, Tirmizî, Tefsir, 5, H. No: 3038, V, 247, Ahmed b. Hanbel, VI, 39.

101.  Müslim, Hudûd, 23, H. No: 1695, 1696, Ebû Davud, Hudûd, 25, H. No: 4440, IV, 587, Tirmizî, Hudûd, 9, H. No: 1435, IV, 42, Ahmed b. Hanbel, IV, 430, VI, 399, Neseî, Cenâiz, 64, İbn Mâce, Hudut, 9.

65

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

 
%d blogcu bunu beğendi: