Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Haziran 2010

ABDULLAH İBN AMR İBN EL-AS

Posted by Site - Yönetici Haziran 30, 2010

ABDULLAH İBN AMR İBN EL-AS

ABDULLAH İBN AMR İBN EL-AS

ABDULLAH İBN AMR İBN EL-AS

Ihlâslı, âbid ve çok tövbe eden…

Şimdi kendisinden söz ettiğimiz abid, zâhid ve çok tövbe eden şahıs Abdullah İbn Amr İbn  el-As’tır…

Babası; zekâ, deha ve kurnazlıkta üstâd olduğu kadar o da âbid-ler, zâhidler ve her şeyi açık olanlar arasında yüce bir yere sahip üstâddı…

O bütün zamanını ve hayatını ibadete vermişti…

O, imanın tadıyla kendisinden geçmiş ve artık gece gündüz onun kulluk ve ibâdetine yetmez olmuştu.,.

O, babasından önce müslüman olmuştu. Sağ elini biat etmek üzere Resûlüllah’ın (s.a.v.) sağ eline verdiğinde kalbi parlak sabah gibi Allah’ın nuruyla ve ona itaatin nuruyla aydınlanmıştı…

Önce, azar azar inen Kur’ân’a yöneldi. Kur’an’ın bazı âyetleri indiğinde onları ezberleyip anlamaya çalışırdı. Kur’ân tamamlandığında o da tamamını ezberlemişti…

Onu, sadece mahfuz bir kitabı iki kapağı arasında toplayan güçlü bir hafıza meydana getirmek için ezberlemiyordu…

Aksine, kalbinin onunla şenlenmesi ve bundan sonra onun itaatkâr kulu olması için ezberliyordu. Onun helâl kıldığını helâl kılar, haram kıldığını haram kılar. Davet ettiği her şeyde ona icabet eder sonra, olgun meyveleri olan bahçelerinde mutlu, âyet-i kerimelerinin verdiği sevinçten gönlü rahat, uyandırdığı haşyetten gözü yaşlı olarak Kur’ân okumaya ve onu düşünmeye yönelir!

Abdullah bir ermiş ve âbid olmak için yaratılmıştı. Dünyada hiç­bir şey onu bu yaratıldığı halden uzaklaştırmaya kadir değildi…

İslâm ordusu, kendilerine savaş açan müşriklerle karşılaşmak üzere bir cihada çıktığı zaman onu bir sevgilinin ruhuyla ve bir aşığın ısrarıyla şehidiiği temenni ederek safların önünde buluruz!…

Savaş bitince onu nerede görürüz? Ya camide, ya da evindeki seccadesinde, gündüz oruçludur, gece ayaktadır (yani namaz kılmaktadır). Dili, helâl da olsa dünya kelâmından hiçbir sözü bilmez. Ancak onun dili, Kur’ân’ını okurken, ona olan hamdini yaparken veya günâhından dolayı istiğfar ederken Allah’ı zikretmekten dolayı daima  ıslaktır…

İnsanları Allah’a ibâdete davet etmeye gelmiş olan Resûlüllah’ın, (s.a.v.) Abdullah’ın aşırı ibadet etmesine engel olmak için duruma müdâhale etme ihtiyacını duyması, onun kulluk ve ibadetinin boyutlarını anlamamıza kâfidir!…

Öyie olunca, Abdullah İbn Amr’ın hayatı hakkında alınacak dersi iki yönünden birisi, kulluk ve doğruluğun en ileri derecelerine ulaşmada insan ruhunu coşturan üstün bir gücü ortaya çıkarmak ise, diğer yönü de bütün üstünlük ve olgunluğu aramada i’tidâl ve orta yolu takip etmede dinin titizliğidir, böylece ruh arzu ve özlem içinde kalır…

Vücûd da sıhhat ve afiyet içinde kalır!.

Resûlüllah [s.a.v.) Abdullah İbn Amr İbn es-As’ın hayatını aynı tarzda geçirdiğini öğrenmişti…

Bu arada olmayan tek şey bir savaşa çıkmaktı. Onun bütün gün­lerini şöyle özetlemek mümkündü. Sabahtan, sabaha kadar devamlı ibadet… Oruç, namaz ve Kur’ân okumak…

Peygamber (s.a.v.) onu çağırttı ve onu İbadete i’tidalden ayrılma­maya davet ediyordu…

Resûlüllah (s.a.v.) ona şöyle dedi: «— Bana senin gündüzleri yemeyip oruç tuttuğun, gecelen  de uyumayıp namaz kıldığın  haber verilmedi mi sanıyorsun? Her ay üç gün oruç tutman sana yeter».

Abdullah:

«— Benim bundan daha fazlasına gücüm yeter...» dedi.

Peygamber (s.a.v.):

«— Her cumadan itibaren iki gün oruç tutman sana yeter bu yurdu.

ResûlüIIah (s.a.v.) tekrar sordu:

«— Öğrendim ki, Kur’ân’ı  bir gecede hatmediyormuşsun?

Ömrünün uzun olmasından ve onu okumaktan usanmandan endişe ediyorum!

Kur’ân’i her ayda bir defa hatmet…

Onu her on günde bir defa hatmet…

Onu her üç günde bir defa hatmet...»

Sonra sözüne şöyle devam etti:

«— Ben hem oruç tutuyorum, hem tutmuyorum.

Namaz da kılıyorum, uyuyorum da…

Kadınlarla da evleniyorum. Kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir..

Abdullah İbn Amr uzun bir ömür sürmüştür… Yaşı ilerleyip kemikleri zayıflayınca daima Resülüilah’ın (s.a.v.) tavsiyesini hatırlar ve şöyle derdi:

«— Keşke Resûlüllah’ın (s.a.v.) ruhsatını kabul etseydim...»

Bu tip bir mü’mine, iki müsiüman topluluk arasında meydana gelen bir çarpışmada rastlamak zordur.

Öyleyse bacakları onu, Medine’den, Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’ye karşı hazırladığı orduda yer aldığı Siffîn’e nasıl taşımıştı?

Gerçekten Abdullah’ın bu davranışı onu anladıktan sonra saygıya lâyık olacak kadar düşünmeye değer…

Abdullah İbn Amr’ın hayatı için ciddi bir tehlike teşkil etmeye varan bir şekilde ibadete nasıl yöneldiğini ve babasının zihnini devamlı meşgul eden bu durumu birçok defa Resûlüllah’a (s.a.v.) şikâyet ettiğini gördük.

Hz. Peygamber’in ibadette mutedil olmasını ve ona sürelerini kısıtladığı son defada Amr da hazırdı. ResûlüIIah (s.a.v.) Abdullah’ın elini tutup babası Amr ibnu’l-As’ın elinin içine koydu ve ona şöyle dedi:

«— Sana emrettiğimi yap ve babana itaat et».

Abdullah dini ve ahlâkı gereğince anne ve babasına itaatkâr olmasına rağmen Resûlüllah’ın bu usûlle ve bu münasebetle ona emretmesi kendine has bir etkiye sahipti.

«— Abdullah benim bundan daha fazlasına gücüm yeter» dedi.

ResûlüIIah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | 1 Comment »

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

Posted by Site - Yönetici Haziran 29, 2010

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

Burada çok kısa bir sûrette tahlîl etmeye çalıştığımız bu gerçekler ve onların Dünya’nın geleceğine te’siri uzun uzadıya anlatılması gereken ehemmiyetli bir meseledir. Bundan dolayı “Türkiye, İslâm Âlemi ve Siyonizm’in geleceği”ne dâir birkaç husûsu kısaca arz etmek istiyorum

Gitgide dehhâmeleşen Siyonizm zulüm ve istismârının, tarihte bir çok ülkede ve pek çok kereler müşâhede edilegelmiş olduğu sûrette, ciddî aksülamellerle karşılaşması mukadderdir. Üstelik bu defa bu aksülameller Araplar’a mahsus ve “millî” vasfında değil, âlemşümûl bir karakterde zuhûra gelecektir. Dünya’nın globalleşmesi, Siyonizm’e hep fayda sağlayacak değil ya!..

Diğer taraftan İsrail’in Kudüs gibi, üç dine âid bir mukaddes toprak üzerindeki ısrarlı iddiası Müslümanlar kadar, Hıristiyanlar’ın da bu hususta hareketlenmesine sebep olacaktır. Daha şimdiden, İsrail’in -itibar olarak- dönüşe geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira O, bütün insanlığa karşı -adetâ- müşahhas bir husûmet ve nefret hedefi hâline gelmiş bulunmaktadır.

Türkiye ise, aksine yeniden büyük bir şahlanışın arefesindedir. Bu görüşü haklı kılan esbâb-ı mûcibe ve onun fiiliyâttaki tezâhürlerini anlatmadan önce İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dâir düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

a- “Hıttîn KorkusuPerspektifinden

b- Kader Perspektifinden

A- HITTÎNKORKUSU VE BUNUN ÂMİL OLDUĞU PLÂN

Ortadoğu coğrafyasına yabancı bir unsur olarak Yahudiler’den önce hristiyan Batılılar gelip yerleşmişlerdi. Onların âkıbeti Yahudiler’in tarih boyunca kulaklarına küpe olmuş ve onlar gibi yok edilmek korkusuyla kendilerini dâimâ bıçak sırtında hissetmişlerdir.

Gerçekten Haçlılar, 1095 yılında tertipledikleri bir seferle 1099’da Kudüs’ü zabtedip büyük bir katliâm yaparak buraya yerleşmişlerdi. Kısa zamanda Antakya’ya kadar uzanan bir “Haçlı Krallığı” kurmuşlardı. Fakat İslâm Âlemi’nin o zamanki dağınıklığından istifâde ederek gerçekleştirdikleri bu zafer uzun sürmemiştir. 1187 yılında “Taberiye Gölü” yakınındaki “Hıttîn” adlı tepenin eteklerinde Selahaddin-i Eyyubî tarafından müdhiş bir bozguna uğratılmış, çoğu susuzluktan helâk olmuştur. Haçlıların bu mağlubiyeti üzerine 2 Ekim 1187’de Kudüs’e giren Selahaddin-i Eyyubî insanlık tarihinde emsâli görülmemiş bir sûrette büyük bir adâletle Kudüs halkının yaralarını sarmış ve bu kadîm İslâm diyarını yeniden Müslümanlar’a kazandırmıştır. O gece Miraç kandilinin yıldönümüydü. Selahaddin Eyyubî bu vesîleyle afv-ı umûmî ilân etmişse de kılıç artığı Haçlılar, bu eşsiz merhameti bir taktik eseri zannederek kaçıp Akra Kalesi’ne sığınmışlardı. Bu kale ve civarında bir müddet daha mukâvemete devam etmişlerse de meşhur Memlük Emîri Sultan Halil tarafından 1291’de kılıçtan geçirilip denize dökülmüşlerdir.

Bu topyekûn yok edilme, Roma İmparatoru Titus’un zaferine benzemiyordu. O Mabed-i Süleyman’ı yıkmıştı, fakat yahudileri kılıçtan geçirip yok etmiş değildi. Ancak Müslümanlar’ın bu zaferiyle o coğrafî bölgeye hâriçten dâhil olmuş hıristiyan unsur tamamen yok edilip ortadan kaldırılmıştır.

Şimdi şu kadar asır sonra yahudiler de aynı coğrafyaya yabancı bir unsur olarak hulûl edip devlet kurmuşlardır. Ancak vaktiyle Hıristiyanlar’ın yaşadığı mâcerâ dolayısıyla “Hıttîn, yani yok edilme korkusu” her yahudinin şuuraltında derin izler bırakmıştır. Bunun için yahudiler aynı âkıbete uğramamak maksadıyla sırf Ortadoğu milletleri, hâssaten Araplar’a karşı çeşitli plânlar yapıp geliştirmişlerdir. İsrail Devleti’nin bekasını temin maksadına bağlı olan bu plânlar her ne kadar gizli tutulmakta ise de, bunlardan zaman zaman bazı sızıntılar ve bu bâbda bazı bilgiler Dünyâ umûmî efkârının ıttılâına mâruz kalmaktan kurtulamamıştır.

Gerçekten İsrail Dışişleri’nde vazifeli Oded Yinon’un 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilâtı’na bağlı Enformasyon Dairesi’nin ibrânice yayın organı olan “Kivunim”de yer alan bir rapor işte bu sızıntıların en dikkat çekici olanıdır. “1980’lerde İsrail İçin Strateji” adını taşıyan bu rapor, İsrail’in bütün Ortadoğu’yu kendi beka stratejisi icabı olarak nasıl şekillendirmek lâzım geldiğini gözler önüne koymaktadır. Buna göre 20. asrın başlarında Ortadoğu’daki devletlerin hududları İngilizler tarafından âdetâ cetvelle çizilmiş olup tamamen sunî bir mâhiyet arz etmektedir. Mezkûr rapora göre ne Irak’ta bir ırak milleti, ne Suriye’de bir Suriye milleti, ne Ürdün’de veya Mısır’da… bir millet olmanın icâbına göre tekevvün etmiş bir siyâsî câmiâ mevcud değildir. Bunlar kâh ırk ve kâh da mezhep itibariyle kozmopolittirler.

Bu bölünme, İsrail’in Ortadoğu’da tutunması maksadıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen bu hususta kâmil bir netice hâsıl olmak için bir kere daha tekrarlanmalıydı. Kısacası İsrail’in etrafındaki bütün devletler ki, buna Türkiye de dâhildir- yeniden birer ikişer ve bazı ahvâlde üçer yeni parçaya ayrılmalı, Osmanlı mirasında teşekkül etmiş olan devletçikler daha da ufalanıp İsrail karşısında mukavemet gücünü büsbütün kaybetmeliydiler. 1982 tarihli bu rapora rağmen, raporun mantığı 1975’ten itibaren fiilen tatbik sahasına konulmuştur. Küçücük Lübnan bu yahudi emeline ilk olarak muhatab olmuş ve onun beş bölgeye bölünmesi plânlanmıştır: Hıristiyan Mârûnî, müslüman sünnî, müslüman alevî, dürzî vs. Henüz yaraları kapanmamış bulunan Lübnan iç harbinin derûnî sebebi bu yahudi emelidir.

Bahsi geçen raporda komşu Suriye’nin de alevî-sünnî, kürt vesâir sûretle en az üçe bölünmesi plânlanmıştır. Bu kader aynen Irak için de mevzuubahistir. O da kürt, sünnî ve alevî olarak parçalanacaktır.

Adı geçen rapor Mısır’ın nasıl bölüneceğini anlatırken daha önce diğer arap memleketlerinde vâkî olan bölünmenin bir domino tesiri icrâ edeceği ve bunun aynen Mısır’da, Sudan’da, Libya’da, hatta Libya’nın güneyindeki Çad’da nasıl vâkî olabileceği uzun uzun anlatılmıştır.

İsrail Devleti’nin bekası hesabına plânlanan bu parçalanmanın asıl ve ehemmiyetli mihrak noktası ve hedefi Türkiye’dir. Türkiye de kürtlerle bölünecek bu sûretle Türkiye’nin “arz-ı mev’ud”a dahil olan parçası bilâhare ve daha kolaylıkla yahudinin eline geçebilecektir. İsrail’in Kuzey Irak’taki kürt oluşumuna desteğinin asıl sâiki budur.[1] Fakat İsrail kendisiyle hem-hudud olmayan Yemen, Sudan ve Çad gibi diğer arap memleketlerinde dahî bölünmenin hangi usûl ve esaslara dayanarak gerçekleştirilebileceğini dakîk bir sûrette plânlamış ve zikri geçen rapor üzerinde imal-i fikr eden ve onu geliştiren çeşitli raporlar ve eserler ortaya konulmuştur.[2]

Bugün ortalıkta dolaşan “Büyük Ortadoğu Projesi” aslında yahudinin bu emelini setretmek için ortaya atılmış ve mürevvici Amerika olarak gösterilmiştir. Hiç şüphesiz bu projede Amerika’nın da takip ettiği emeller mevcuddur. Fakat temel sâik İsrail’in bekası endişesidir ki, bu durum ileride anlatılmıştır.

Bütün bu anlatılanlar gerçekleşecek midir?!.. Bize göre hayır!.. Bunlar yahudinin kursağında kalmaya mahkûm birer hamhayaldir. Zira Kur’ânî bir hakikat olarak “Ve mekerû ve mekerallah. Vallâhu hayru’l-mâkirin”, yani “İnsanlar plân yapar, Allah’ın da bir plânı vardır. Muhakkak ki, eninde onunda Allah’ın plânı gâlip gelir.”[3] Lâkin Allah’ın plânının, yani murâd-ı ilâhînin ne olduğunu bilmek biraz zordur. Bununla beraber imkânsız da değildir. Bugün Âlem-i İslâm kaç asırdır terâküm etmiş bulunan ihmalin doğurduğu istihkâkına kefâret teşkil etmek üzere bedel ödemektedir. Türkiye’deki başörtüsü zulmünden Filistin’de yarım asırdır devam eden mezâlime ve hatta bugün Irak’taki zulümlere kadar bütün olup bitenler İslam Âlemi çapında Müslümanlar’ın istihkâkını tebdîle medar olacak bir kefâretten ibârettir. Bu kefâret üzerimizdeki celâlî tecellîyi cemâle inkılab ettirinceye kadar devam edeceğe benzer. Bu da uzak değildir. Zira herhangi bir müslümana sırf imanından ve bundaki ısrarından dolayı vâkî zulüm yalnız onun şahsî günahlarına değil; tekmil İslâm Âlemi’nin günahlarına kefâret teşkil eder. Zulüm ne kadar çoğalırsa Müslümanlar’ın tecellî-yi ilâhîde kahırdan lütfa muhatab olmaları o kadar yakınlaşmış demektir. Şimdi de bu zikrettiğimiz delile munzam delillerle önce Türkiye’nin, sonra da İslam Âlemi’nin murâd-ı ilâhî icabınca arz edeceği vecheyi bir nebze izah edelim. Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Mısıroglu, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 2 Comments »

Cennet Nehirleri

Posted by Site - Yönetici Haziran 28, 2010

20,cennet nehirleri,havzi kevser,cennet,Dinler Arası Diyalog Tuzagı

Cennet Nehirleri

Eğer sen: “Nehirler nasıl cennetlerin altından akar?” diye sorarsan, cevaben derim ki: “(Bu durum) Senin akar suların kenarında bittiğini gördüğün ağaçlar gibidir.

Mesrûk’tan[1] (rivayet edildiğine göre,) Cennetin nehirleri hendeksiz olarak akar. Hendek, yerin uzunluğuna yarılıp (su kanal ve yataklarının meydana gelmesine) denir. Bahçelerin en temizi ve manzara bakımından en hoş ve güzeli ağaçları gölge veren ve aralarında su nehirlerinin aktığı bahçelerdir. Çünkü akar su en büyük nimetlerdendir. Gerçekten bahçeler, ne kadar güzel olursa olsun, içinde sular akmadıkça neşeyi celbetmez. Eğer bahçelerde su akmazsa insana sevinç vermez ve ürünlerini de kaybeder. Susuz olan bir bahçe, ruhsuz bir heykel ve cansız bir suret gibidir. Allahü Teâlâ Hazretleri cennetleri zikrettiği zaman elbette onlara bağlı olarak, altlarında nehirlerin aktığını zikretti.

Cennetteki nehirler: Şarap, süt, bal ve su (nehirleridir).

Su nehrinden içtikleri zaman hayat bulurlar. Bundan sonra onlar asla ölmezler.

Süt’ten içtikleri zaman ise, bedenlerinde terbiye hasıl olur. (1/82) Bedenlerinde düzelme ve arınma olur. Bundan sonra noksanlık olmaz (eksiklik diye bir şey hissetmezler).

Bal nehrinden içtikleri zaman şifâ ve sıhhat bulurlar. Bundan sonra onlar hastalanmazlar.

Şurup nehrinden içtikleri zaman, içlerinde bir neşe, huzur ve sevinç duyarlar. Bir daha üzülmezler.

Mesnevi de buyuruldu: Sabrın, cennet ırmağı olur. Sevgin oradaki sütten pınarlar gibidir. İbâdet zevki, bal ırmağı, kullukta duyduğun şevk, şarap pınarlarıdır. Bu sebepler, o eserlere benzemez. Bunun nasıl böyle olduğunu kimse bilmez. [2]

Cennet Nehirlerinin Kaynağı

Rivayet olunduğuna göre, Arşın direklerine enine yazıldı.

Su pınarı, mim’inden kaynamaktadır.

Süt pınarı, “Allah” kelimesinin he harfinden kayna­maktadır.

Şarap pınarı  “Rahman” kelimesinin mim harfinden kaynamaktadır.

Bal pınarı,”Rahim” kelimesinin  mim harfinden kaynamaktadır. [3]

Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri : 1/320-321

[1] Mesrûk: Tabiinden meşhur fıkıh ve hadis âlimidir. İlk adı Mesrûk bin Ecdâ bin Mâliktir. Ecdâ kelimesi, çekişen, şeytan ve kötü insan manasına olduğu için Hazreti Ömer onun adını Mesrûk bin Abdurrahman bin Mâlik diye değiştirdi. Doğum tarihi bilinmemektedir. 683 (H, 63) yılında Hazreti Ali {k.v.) döneminde şehld oldu.

..

Posted in Cennet, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Cennetin Meyveleri

Posted by Site - Yönetici Haziran 27, 2010

Cennetin Meyveleri

Cennetin Meyveleri:

Cenab-ı Allah’tan, kendi lütuf ve keremiyle bize o meyvelerden yedir­mesini diliyoruz. Amin.

Cennet meyveleriyle ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:

İkisinde de türlü türlü meyveler hurmalıklar ve nar ağaçları vardır.” (Rahman, 55/68)

Bu cennetlerde her türlü meyveden çift çift vardır.” (Rahman, 55/52)

Orada örtüleri parlak atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin meyve­lerini de kolayca toplarlar.” (Rahman, 55/54)

Meyve ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış ve onların koparılması kolaylaştırılmıştır.” (İnsan, 76/14)

Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara! Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında, bitip tükünmeyen ve yasak da edilmeyen bol mey­veler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler.” (Vakıa, 56/27-34)

Oranın yiyecekleri ve gölgeleri devamlıdır. Bu, sakınanların elde ede­ceği sonuçtur.” (Ra’d, 13/35)

Orası, yani cennet; meyveleri bazı mevsimlerde ortaya çıkan, bazı mev­simlerde yok olan, ağaçları bir zaman yapraklanan, bir zaman da ağaçları yaprak döken dünyâ gibi değildir. Meyveleri her zaman mevcud olup yasak da değildir. İsteyene vardır ve elde edilmesi de kolaydır. Meyvelerle, onları koparmak isteyenler arasında bir engel yoktur. Hatta meyve, ağacın en yük­sek yerinde olsa bile kişi onu koparmak istediğinde  aşağı doğru sarkıp kendisini koparmak isteyene yaklaşır.

Onların koparılması kolaylaştırılmıştır.” (insan, 76/14) Yani onlar uzanmaktayken meyveler onlara yaklaştırılır ki koparabilsinler. Ebû İshak, Berâ’ın bu âyeti böyle açıkladığını söylemiştir. Nitekim Yüce Allah buyurmuş ki:

İnananlar ve yararlı işler yapanlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan cennetler olduğun müjdele. Onlara buranın bir ürünü rızık olarak veril­diğindeBu, daha önce de rızıklandığımizdırderler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur. Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada te­melli kalırlar.” (Bakara, 2/25)

Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlar, elbette gölgeliklerde ve pı­nar başlarındadırlar. Canlarının istediği meyveler arasmdadrılar. Onlara de­nir ki:İşlediklerinize karşılık afiyetle yeyiniz, içiniz. Biz, iyi davrananlara işte böyle karşılık veririz.” (Mürselât, 77/41-44)

Seçecekleri meyveler, arzulayacakları kuş eti ile dolaşırlar. İşledikleri­ne karşılık olarak, sedeflerdeki inciler gibi ceylan gözlüler vardır.” (Vakıa, 56/20-24)

Orada güven içinde olarak her yemişi isteyebilirler.” (Duhân, 44/55)

Önceki sayfalarda naklettiğimiz hadislerde anlatıldığına göre Cennetin toprağı misk ve safrandır. Oradaki her ağacın gövdesi de altundur. Cennetin toprağı ve ağaç gövdeleri böyle olduğuna göre, bu ağaçların verdiği parlak, olgun ve o güzelim meyveleri varın siz düşünün. O meyveler ki, dünyada kendileri değil, sadece isimleri vardır.

İbn Abbas (r.a.) demiş ki: “Dünyada cennetten sadece isimler vardır.”

Örneğin dünyadaki sedir ağacı, sadece nebak gibi zayıf bir meyve ve çok diken veriyor. Muğaylan ağacı da dünyada sadece gölgesinden yararlan­mak amacıyla dikiliyor. İşte bu iki ağaç, cennette çok güzel ve bol meyveler verecektir. Hatta bunların bir meyvesi yarılarak ondan, tad ve renk bakımın­dan birbirine benzer yetmiş çeşit meyve daha çıkacaktır. Dünyadayken de güzel meyveler veren elma, hurma ve üzüm ağaçlarının cennette ne kadar lezzetli meyveler vereceklerini artık siz düşünün. Ya güzel kokular saçan bit­ki ve çiçeklere ne dersiniz?!. Hülâsa cennette gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insanın kalbinden geçmemiş güzel şeyler ve nimetler vardır. Bizi o nimetlere kavuşturmasını yüce Allah’ın lutfundan diliyoruz.

Buharî ve Müslim’in sahihlerinde… Güneş tutulması namazıyla ilgili ha­diste İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: Sahabiler: Ey Allah’ın Rasûlü! Şuracıkta elini bir şeye uzattığını ama sonra da (o göremediğimiz şeyden) geri çektiğini gördük. (Bu ne demek oluyor?) Rasûlullah (s.a.v.) bu­yurdu ki:

Cenneti gördüm. Elimi oradaki bir üzüm salkımına uzattım. Eğer onu almış olsaydım ve siz de yeseydiniz dünya yerinde durmazdı!”

Müsned’de, Abdullah b. Muhammed b. Akil’in naklettiği hadiste, Câ-bir’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Cennet, ondaki çiçekler ve parlaklık bana arzedildi. Getirip size ver­mek niyetiyle oradan bir salkım üzüm koparmak için elimi uzattığımda be­nimle o salkımın arasına bir engel girdi (koparamadım). Şayet onu size ge­tirmiş olsaydım ve gökle yer arasındakilerin tümü ondan yeseydi yine de on­dan bir şey eksiltemezlerdi.

Sahih-i Müslim’de yine Câbir’den nakledilen bir rivayet bunu teyid et­mektedir.

Önceki sayfalarda da nakedildiği gibi İmam Ahmed b. Hanbel’in Müs~ nedinde… Abdullah b. Utbe es-Sülemî’den rivayet olundu ki; bedevinin biri Rasûlullah (s.a.v.)’e sormuş:

Cennette üzüm var mıdır?

— Evet, vardır.

Salkımı ne kadar büyüktür?

Dazlak karganın ara vermeksizin bir ay müddetle uçarak katedeceği mesafe kadar büyüktür.

Kasım et-Taberanî… Sevbân’dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur:

Adam cennetten bir meyve kopardığında yerinde bir başkası biter.”

Hafız’ın ifadesine göre bu hadisin râvilerinden Abbad, bazı âlimler tara­fından eleştirilmiştir.

Taberanî… Ebû Musa’dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

Âdem (a.s.) cennetten yeryüzüne indirildiğinde Cenab-ı Allah ona her işi yapmayı öğretti. Azık olarak ona cennet meyvelerini verdi. Şu yedikleri­niz cennet meyvelerindendir. Şu farkla ki bunlar değişirler ama, cennetteki meyveler değişikliğe uğramazlar.

Kaynak : Ölüm ve Ötesi – İbn-i Kesir

..

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Cennet, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Küfre sebeb olan söz ve haller ( 99 Madde )

Posted by Site - Yönetici Haziran 26, 2010

7kufre-sebeb-olan-soz-ve-haller

Küfre sebeb olan söz ve haller ( 99 Madde )

İmam-ı Rabbanî hazretleri:

İtikat ve iman arsası tam temizlenmeden ve düzleştirilmeden hiç bir amelin kıymeti yoktur buyuruyor.

Biz bu sözü kendimize ölçü alacak olursak, binbir güçlükle ibadetlerini yapmak isteyen kardeşlerimizin zahmetlerinin boşa çıkmaması için bir kerre daha itikatlarını kontrol etmeleri ve imanî konularda titizlik göstermelerini arzu ediyoruz. Aksi halde imanın gitmesine ve insanın imansız kalmasına sebep olabilecek en ufak bir fikir ve bir amel üzerinde bulunan bir kimsenin Allah korusun yapmış olduğu bütün amelleri bir hiçten öte geçemez. İman tam olmadan yapılan amellerin, sabun köpüğü üzerine kurulmaya çalışılan binadan farkı yoktur.

Hâtemülenbiya Efendimiz: Bir zaman gelecek benim ümmetim dinin muhafazada çok güçlük çekecektir. Din bir ateş olacak; bıraksa dininden olacak elinde tutsa eli yanacak. Ancak bir elinden diğer eline aktarmak suretiyle ateş nasıl elde tutuluyorsa dinini de benim ümmetim işte o güçlükler içinde muhafazaya çalışaktır. buyurmuşlar.

Yine bir hadis-i şerifte: Bir gün gelecek, kişi mümin sabahlayacak fakat, akşama kâfir olarak girecektir buyurmuşlardır.

Bu iki hadîsi şerifin dehşetinden titreyen, geçmişteki din alimleri yaşadıkları devirler için “acaba bu zaman o zaman mıdır?” endişesine kapılmadan kendilerini alamamışlardır. Asrımızda yaşayan ehli sünnet velcemaat alimleri ise Allah’ın Resûlünün sözlerinin tecelliyatının asrımızda olduğunu söylemekte olup bunun üzerinde müttefiktirler. Bunun için de gerçek din alimleri vaaz ve nasihatlarını amelî konulardan ziyade imanî mevzulara hasretmişlerdir ki, pek haklıdırlar.

Önce: İman insanın manevî kalbinde yanan bir mum gibidir. Titrek ve nazlı nazlı yanan bir mum. Etrafı sıkı bir muhafaza yapılmadığında en ufak bir esintide hemen sönüverecek kadar zayıftır. Onun taht kurduğu yer insanın gönlüdür, insanın manevî kalbidir ki, bu gün herkesin atışlarına şahit olduğu maddî kalbin olduğu yerde olması itibariyle kendisine kalb ismi verilmiştir. O manevi kalbe Gönül, Yürek, hatta Ruh diyenler vardır. Bir muzır fikir, ufacık bir zararlı düşünce o yanan mumun üzerine doğru esen bir kasırga gibidir. Allah korusun.

Şimdi o ışığın sönmesine veya sağa sola yalpa yapmasına sebep olacak hususları görelim:

İmanı zayıflatan veya imanı yok eden şeyler:

1– Allahın varlığı hakkında insanda meydana gelecek en ufak bir şüphe ve tereddüt.

2– Allahın cisim olduğu hakkında düşünmek ve hayalinde canlandırmaya çalışmak.

3– Cenab’ı Hakkın sıfatlarından herhangi birini insanların sıfatlarına benzetmek. (Mesela Cenabı Hakk’a dil ve ağız gibi mahlukatın hassalarından olan âzâlar hayal etmek)

4– Allah’ı bir şeye hulûl etmiş olarak kabul etmek.

5– Cenab’ı Hakka analık, babalık veya oğulluk isnad etmek. Haşa “Allah Baba” demek veya “Her şeyi yaratan Allah ama Allah’ı yaratan kim” (!) gibi sözler söylemek veya bunları kalbinden geçirmek. (Cenabı Hak Yaratan varlıktır. Yaratılan varlık değildir)

6– Peygamberlere yalancılık isnadında bulunmak

7– Peygamberlerden herhangi birini inkar etmek.

8– Peygamberlere günah isnadında bulunmak

9– Peygamberlerin yüksek terbiye ve ilimlerini Allah’ın yetiştirmesiyle değil de, bir insanın yetiştirmesiyle olduğunu sanmak.

10– Meleklerden her hangi birini inkar etmek (meselâ münkir ve nekir’i, hafaza meleklerini, dört büyük melekten birini inkâr etmek).

11– Meleklere erkeklik dişilik isnadında bulunmak.

12– Hakkında ayet olan herhangi bir mucizeyi inkâr etmek

13– Tevatur yoluyla sabit olan ayın yarılması ve mirac hadisesi gibi mucizeleri inkâr etmek.

14– Kur’an-ı Kerim’in bir ayet veya bir cümlesini inkâr etmek.

15– Kur’an-ı Kerim’de en ufak bir noksanlık düşünmek ve “kifayetsizdir” diye bir fikre sahip olmak.

16– Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinden ve kanunlarından daha üstün kanun ve hükümler olduğunu iddia etmek veya düşünmek, veyahutta ileri bir zamanda böyle bir fikre sahip olabilirim diye düşünmek.

17– Kabir sualini ve azabını, öldükten sonra dirilmeyi inkar etmek veya şüphe ile karşılamak.

18– Hesap gününü, sıratı, mizanı, cennet ve cehennemi inkâr etmek.

19– Cennet nimetleri veya Cehennemin azabı hakkında şüphede bulunmak, inkar etmek “Allah hiçbir kuluna azap etmez” demek.

20– Mü’minlerin ebediyyen Cehennemde kalacağını söylemek.

21– Her hangi bir farzın bir cüz’ünü veya tamamını inkar etmek, Mesela: “5 vakit namazdan öğle veya ikindi namazları bu devirde kılınmaz, farz olamaz” demek veya düşünmek.

22– Faizi, insan öldürmeyi, günah ve haram kabul etmemek.

23– İslam dinini mühimsememek ve hor görmek.

24– Herhangi bir kâfiri mü’minden üstün görmek.

25– Haramlardan birini helâl addetmek veya ayetle sabit bir haramı inkar etmek.

26– Sahabelerden her hangi biri hakkında münafık, mürâî (iki yüzlü), kâfir diye düşünmek.

27– Bir mü’mini imanından dolayı hakir görmek veya bir kâfiri küfründen dolayı üstün görmek.

28– İslâmiyetin dünya saadetine engel olan bir din olduğunu söylemek veya düşünmek.

29– Bir mü’mini küfürle suçlamak.

30– Küfrü icap ettiren her hangi bir şeyi kendi isteğiyle hatırından geçirmek.

31– Üzerinde ayet yazılı her hangi bir şeyi kasten kirletmek veya pisliğe tutmak.

32Müzik aletlerinden birini çalarak Kur’an okumak.

33– “O adam peygamber olsa gene inanmam“demek.

34– “Peygamber gelse gene kabul etmem” demek.

35– “Allah olsan ne yapabilirsin sen bana” demek.

36– “Allahımı inkar edeyim bu böyle” diye yemin etmek.

37– “Ne olur şu güzelim şarap haram olmasaydı” demek.

38– “Namaz kılmam, kılmayacağım” demek.

39– Allahın emir ve yasaklarından ve kanunlarından biriyle alay etmek, (mesela alaylı alaylı : “Hırsızlık mı yaptın uzat kolunu, adam mı öldürdün uzat boynunu” diyerek istihza etmek veya istihza edenin gülmesine gülerek mukabelede bulunmak.

40– Küfrü icabettiren bir söz söylendiğinde onu gülerek karşılamak.

41– “İslam dini efsane ve hurafeden ibarettir” demek.

42– Ruhların kalıptan kalıba geçtiklerine inanmak.

43– Peygamberimizden sonraki hristiyan ve yahudileri mü’min kabul etme, onların da dini haktır diye itikat etmek.

44– Kur’anın kanunlarını Allahın kelamı diye değil de akla, mantığa, ilme ve felsefeye uygundur diye kabul etmek.

45– Bir kâfire karşı muhabbet etmek. (Bu hususa bilhassa taassup derecesinde her hangi bir fırkaya fikren angaje olan kimseler dikkat etmelidir. Hele hele her şeyin sahtesinin çıkktığı günümüzde pek öyle zahire ve elfaza kapılarak hemen. “iyidir, aradığımız ve beklediğimiz olsa olsa budur” diye körü körüne birine sevgi beslememek lazımdır. Çünkü dış memleketlerden konmuş casuslar bir memleketin en yüksek idari mevkilerini işgal edebiliyorlar ve yükselebiliyorlar. Bu türlü bir sevgi dahi kişinin imanını götürür).

46– Uzun müddet küfre hizmet etmiş ve müslümanlığa zararı dokunmuş birisini sevmek, onu desteklemek ve hakkında Allah razı olsun diye dua etmek.

47– Ölmüş bir kâfire veya İslam dinine kötülüğü dokunmuş birine “Allah rahmet eylesin” demek.

48– Kafirlerin öteden beri kendilerini müslümanlardan ayırmak için kullandıkları Haç, zünnar (v.s) gibi alâmeti küfür olan şeyleri takmak veya giymek.

49– Allah’ın ve dininin düşmanlarını taklit etmek, onların hallerini, tavırlarını kendisine örnek ittihaz etmek.

50– İbadetlerinde Cenabı Hakkın rızasından başkalarının hoşnutluğunu gözetmek ve başkalarının görmeleri için kulluk etmek.

51– Kendisi veli olmadığı halde velilik iddiasında bulunmak.

52– “Bu gün Kur’an-ı Kerimle dünya idare edilemez” demek veya diyen birine “doğru söylüyor” demek.

53– Allah’a (c.c.) peygemberimize ve peygamberlerden herhangi birine, dine veya kitaba sövmek, hakaret etmek veya söven, hakaret eden birine sevgi beslemek o anda onun yüzüne gülmek.

54– Ağıza veya göze sövmek, küfretmek.

55– Nazar değmesin diye bir şeye boncuk takmak (Allah’tan gayri bir şeyden ümit beklemek)

56– Allah dostlarından her hangi bir veli’ye düşmanlık etmek, çalışmalarını baltalamak.

57– Şeriat, dini aykırılıkları bulunmayan ve Allah’ın dinini yaymağa çalışan bir topluluğa, Kur’an’ın şeriatın öğretildiği bir müesseseye düşmanlık etmek ve onların çalışmalarını baltalamak.

58– Bir kâfirin dünyalık bir iyiliğinden dolayı cennete gireceğine kail olmak ve mesela “insanlığa bu kadar iyiliği dokunup da cennete giremiyecek olursa ben de cennet’e girmem” demek.

59– Her hangi bir sünneti ittihaz etmiş bir mü’mine “sana hiç yakışmamış” demek. (Meselâ sakal ve bıyık)

60– Hakkında nas (Ayet-Hadis) olduğu açıkça bilinen, ayrıca icma ve selefi salihiyn efendilerimizin, Şah’ı Nakşi Bendi Abdulhaliki Gucduvani, İmamı Rabbani ve daha binlerce İslam büyüklerinin kail oldukları, kabul ettikleri Rabıta hakkında ileri geri lâf etmek ve küfürdür, demek.

61– “Peygamber gelse kararımdan beni caydıramaz” demek.

62– “Bu işin inşallahı maaşallahı yok artık” demek.

63– “İşte küfrün adını günah koymuşlar. böylelerine küfür sevaptır” demek.

64– “Oruç tutup namaz kılmak neye yarar benim kalbim temiz” demek ve farzları hafife almak.

65– “İslam dini dünya işlerini geriletmiştir” demek.

66– Melaike-i kiramdan herhangi birine günah isnadında bulunmak (Hârut ve Mârut gibi)

67– Hastalanmıyan birisine: “Seni Allah unuttu” demek.

68– Gelcekten haber verdiğini iddia eden kimseyi tasdik etmek doğru söylüyor demek.

69– “Eğer bu işi ben yapmış isem kâfirim” demek.

70– Yalan olduğunu bildiği halde “Allah biliyor ki seni oğlumdan daha çok seviyorum” demek.

71– “Allahım! rahmetini bana vermekle cimrilik etme” demek.

72– “Allah’ın hiç işi kalmamışta bu gibi şeyleri mi yaratıyor” demek.

73– “Allah falan kuluna şu kadar veriyor bana ise şu kadar veriyor. Bu adalet midir” demek.

74– “Ben bu kadar iyilikte ve hayırda bulunuyorum bütün belalar yine bana geliyor. Falan kimse ise her çeşit kötülüğü yapıyor paşa gibi yaşıyor; bu nasıl adalet” demek.

75– “Cinler olacakları biliyor” demek.

76– “Eğer ahirette Allah hakkı ile hükmederse senden hakkımı alırım” demek.

77– “Falan kimse peygamber olsa idi ben iman etmezdim” demek.

78– “Eğer Adem Aleyhisselâm buğdaydan yemese idi biz eşkiya olmazdık” demek.

79– “Falan kimse peygamber olsa idi yine de yalan konuşurdu” demek.

80– Birisini döverken “dövme” denilse o da “Gökten dövme diye ses gelse yine bırakmam” demek.

81– Kur’anın Arapça olmayıp başka bir lisanla olduğunu iddia etmek.

82– Kur’anın bazı ayetlerini alaya almak ve mesela “Ben namazımı yalnız kılarım. Çünkü Allah ‘İnnessalate tenhâ’ buyurur” demek.

83– Namaz kıl diyen kimseye: “Sabret Ramazan gelsin kılarız” demek.

84– Zikirlerle alay etmek.

85– Bir günahı işlerken besmele çekmek.

86– Abdestsiz olarak bilerek namaz kılmak.

87– “Eğer Allah Cenneti bana verse, sensiz girmem” demek.

88– “Falan adamla Cennete bile girmem” demek.

89– “Falan kimse kıble olsa o tarafa yüzümü çevirmem” demek.

90– Hırıstiyan veya Yahudi, yahut başka din üzere ölenlerin azab göreceklerine inanmamak.

91– “Ramazan bitti artık namazı rafa koydum” demek.

92– Alim kıyafetine bürünüp yüksek bir yere çıkarak alay tariki ile konuşma yapmak veya böyle yapan kimsenin hareketlerine gülmek.

93– Boşanma hakkında : “Ben talak malak bilmem” demek.

94– “Hırıstiyanlık Yahudilikten daha hayırlıdır” demek.

95– Yakını ölen kimsenin. “Ey Allahım! Biz şimdi ne yapacağız sen niçin böyle yaptın” diyerek sitemde bulunmak.

96– Meşru bir sebep olmadığı halde bir kimse için “Şu adamın kanı helâldir ve mübahtır” demek.

97– “Allahü Teâlâ falan kimseyi vaktinden evvel öldürdü ve vakitsiz gitti” demek.

98– Yabancı bir kadına bakıpta : “Güzele bakmak sevaptır” demek.

99– Ahiretten bahseden kimseye . “Ordan haber veren kim? Oraya gidip gelen var mı?” demek. Günah işleyen bir kimseye “Tövbe et” denildiğinde “Ben ne yaptımda tövbe edeyim” demek.

Kaynak : Mekasiduttalibin

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Rabbani | Etiketler: | 1 Comment »

Ilımlı İslam ve ABD

Posted by Site - Yönetici Haziran 25, 2010

ilimli-islam

Ilımlı İslam ve ABD

Diyanet İşleri Başkanı geçtiğimiz günlerde ABD’ye, zihinlerde birçok soru işareti bırakan bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaretin açık gündeminde “Ilımlı İslam” vardı. Utah Üniversitesi Ortadoğu Araştırmalar Merkezi’nde bu konuda bir sempozyum düzenlenmiş, Sayın Bardakoğlu da orada bir konuşma yapmıştı.

Ziyaretin tek gündeminin bundan ibaret olmadığı anlaşılıyor. Çünkü daha sonra Bardakoğlu ABD’deki birtakım resmi ve yarı resmi kurum ve kuruluşların yetkilileriyle ikili görüşmelerde bulunmuştu. Bunlar arasında Ulusal Güvenlik Konseyi’nin yetkilileri de bulunuyordu.

Basında yer alan açıklamalardan anlaşılan o ki, ABD “Ilımlı İslam” projesine destek istemiş, Bardakoğlu da bu desteğe hazır olduklarını söylemişti. ABD bu desteği isterken, bunun karşılığında da “Türkiye örneği“ni İslam dünyasına pazarlamayı teklif ediyordu. Hatta ‘Başkan’ın demecine bakılırsa, bu konuda Diyanet’ten “somut projeler” bile istenmişti.

Anlaşılan o ki, Bardakoğlu ABD’lilerin bu konudaki taleplerine hiç de mesafeli yaklaşmamış. Ne mesafelisi, “Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu gibi önerilere hazırız” bile denmiş.

Düşünsenize bir, dünyaya dayılık etmeye kalkan iri güç kendi kendine dünyaya nizamat vermek için senaryolar yazacak ve sizi rol almaya çağıracak. Siz bu teklifin altında bir bit yeniği olup olmadığını düşünmeyeceksiniz. Bir “acaba” bile demeyeceksiniz.

Çağlayangil miydi “Büyük devletlerle iş tutmak ayıyla yatağa girmeye benzer” diyen? Irak savaşında hem dünyayı hem kendi kamuoyunu aldattığını kendisi dahi itiraf eden bir azman güçle iş tutarken, işin bu tarafı hiç akla gelmez mi?

Hakkını yemeyelim, Bardakoğlu hepten de ‘teslimiyetçi‘ değil ABD’ye karşı. Hatta bir konuda Amerikalılar’ı terslediği bile söylenebilir. Hani şu ABD’nin hazırlattığı insan hakları raporunda yer alan “Türkiye’de din özgürlüğünün bir ölçüde kısıtlandığı” tesbiti konusunda. Başkan “Dini özgürlükler anayasal çerçevede korunuyor” bile demiş.

Peki, şimdi bu oldu mu?

Elin oğlu size “Biz bir elbise diktik, adını İslam koyduk, bunu da Müslümanlar’ın tümüne zorla da olsa giydirmek istiyoruz. Sizden de terzi çırağı olmanızı, bu elbiseyi teyellemenizi, ütülemenizi istiyoruz” diyecek, siz de buna “hay hay efendim” diyeceksiniz. İş sizin de sorumluluk alanınıza giren ülkenizdeki dini özgürlükler aleyhindeki uygulamalara gelince tavana bile bakmayacak, özgürlüklerin korunduğunu söyleyeceksiniz. Neyse…

Bu işte bir yanlışlık var. Hatta, bu iş baştan ayağa yanlış.

Birincisi, projenin sahibi yanlış. Bu proje ABD’nin projesi ve ABD bir avuç kendini bilmez tarafından kötü yola düşürülmüştür. Kendi halkına hesap veremeyen bir güruhun kirli tezgahına tezgahtar olmanın âlemi var mı?
İkincisi, din açısından yanlış. Hani Türkiye laik bir devletti? Nerede kaldı laiklik? Bardakoğlu “Türkiye’deki laik demokrasinin tablodaki payını bildiklerini” ifade etmiş. Başbakanı’na iftar daveti verdi diye atmadığı kötek kalmamış bir ülke, nasıl oluyor da başkalarına belli bir din anlayışı pazarlamaya çalışıyor? Bu dini siyasete alet etmek olmuyor mu? ABD’ye laik olduğumuz burada da hatırlatılamaz mıydı? Devlet eliyle din ihraç etmenin rejim ihraç etmekten ne farkı var? Hem İslam dini, Türkiye’nin “malı” mı ki, onu istediği gibi boyayıp ona buna ihraç etmeye kalkıyor?
Üçüncüsü, Diyanet açısından yanlış. Diyanet şimdiye kadarki yanlış uygulamalarıyla bu halkın nezdinde hayli düşük olan kendi itibarını yükseltmeli. Diyanet-Sen Genel Başkanı Ahmet Yıldız bu probleme dikkat çekiyor ve “Halkın % 56’sı Diyanet’e ve resmi din görevlileri sınıfına güvenmiyor” diyordu. Diyanet kendi halkının gözünde kaybettiği itibarı ta ABD’lerde aramıyor herhalde. ABD’yle iş tutmak, Diyanet’e zaten kaybettiği itibarını hepten kaybettirir.
Dördüncüsü, “Ilımlı İslamprojesinin kendisi yanlış. Yanlış, çünkü dinin yorumlarından birini mahkum etmenin yolu, bir diğer yorumu dayatmak değildir. Bu olaya bilimsel değil, yüzeysel bakmaktır. Tabiî ki sorunu doğru teşhis edememektir. İslam’ın şiddet intac eden yorumlarıdini” olmaktan daha çok başka sebeplerin eseridir ve bu ayrı bir bahistir.
İngilizler’in 19. yüzyılda Hidivler ile Vahhabiler arasındaki ikili oynama taktiğini bugün revize edilmiş haliyle ABD uygulamaktadır. Bu taktik Osmanlı’ya hiçbir şey kazandırmamış, kaybettirmiştir. Müslümanlar arasına kin ve kan (Taif katliamı gibi) girmiştir.

Netice belli: 80’li yılların “Amerikancı İslam“ının başına ne geldiyse, 2000’li yılların “Amerikan İslamı“nın başına da aynısı gelecektir. İlle de rol arıyorsak, kendi senaryomuzu yazalım. Ama önce “biz” kimiz, ona bir karar verelim. (Yenişafak, 8.3.2004)

Abant Platformuna Fukuyama gölgesi
Washigton’da düzenlenen Paul Wolfowitz, Alan Makovsky, Mark Parris, Morton Abromowitz ve Marc Grosmann gibi ABD’ye hatta dünyaya yön veren kimselerin katılımı ile Abant Platformu’nun bu yılki mesajları, Türkiye kamuoyunda geniş yankılar uyandırmaya başladı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından Abant Platformu adı altında her yıl düzenlenen uluslararası toplantının bu yıl ABD’nin başkenti Washington’da yapılacağının açıklanmasından bu yana, gözler Abant Platformu’nun Washington’dan vereceği mesajlara çevrilmişti. Washington’da Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Araştırmalar Bölümü’nde (SAIS) yapılan bu yılki Abant Platformu, tepkilere sebep oldu. “İslâm, Demokrasi ve Laiklik: Türkiye Tecrübesi” konulu toplantının “ev sahibi” olarak tanıtılan ve açış konuşmasını da yapan CIA’nın siyaset bilimci uzmanlarından Japon asıllı Amerikalı Francis Fukuyama’nın kişiliği, misyonu ve verdiği mesajlar, bu yılki platforma şimdiden damgasını vurdu.
Fukuyama, ABD’nin 11 Eylül sonrasında askeri olarak da yürürlüğe koyduğu “medeniyetler çatışması” tezinin mimarı bir başka CIA uzmanı Huntington’la birlikte “Büyük Ortadoğu Projesi”nin de mimarları arasında yer alıyor.
ABD’nin temsil ettiği “Evrensel Homojen Devlet”in “tarihin sonunu” ilan ettiği ve bundan sonra Komünizm, Faşizm ve İslâm’ın Amerikan hegemonyasına ve temsil ettiği değerlere muhalefet edemeyeceğini savunan Fukuyama, 1989’da yayımladığı “Tarihin Sonu” adlı makalesiyle bütün dünyada fırtınalar koparmıştı. Fukuyama, “Evrensel Homojen Devletin tek
düşmanı İslâm kaldı
” şeklinde özetlenen “Tarih Yeniden Başladı mı?” adlı son makalesinde ise, şu fikirleri ileri sürüyor: “ABD ve müttefikleri tarafından üretilmiş olan Ilımlı İslâm yanlısı grupların dışındaki ‘kişi ve kitleler zor kullanılarak bertaraf edilecektir. Bunlar ezilirken, demokrasi ve laikliği benimsemiş fikirler ve gruplar desteklenecektir.
Fukuyama, İslâm’ın modernlik, demokrasi ve laiklikle temel problemleri olduğunu belirterek, şunları söylüyor: “Bunun asıl sebebi, radikal veya fundamentalist hareketler. Çünkü, bunlar modernliğin en temel ilkesi olan dini hoşgörüye karşıdırlar. Dini hoşgörünün kurumlaşmış şekli olan laiklikten nefret ediyorlar. Karşı karşıya olduğumuz temel çatışma, teröristlerden çok daha büyük bir grupla, yanifanatik Müslümanlarla ilgilidir(Washington Haber Forum, 21 Nisan 2004)

Kaynak – Dinler arası dıyalog tuzagı – Mehmet Oruç

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dinler Arası Diyalog Tuzagı, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 3 Comments »

Cennetin Çarşısı

Posted by Site - Yönetici Haziran 24, 2010

Cennetin Çarşısı

Cennetin Çarşısı:

Hafız Ebubekir b. Ebi Asım… Ebû Hüreyre’nin kendisiyle karşılaşan Saîd b. Müseyyeb’e şöyle dediğini rivayet etmişti: “Allah’tan dilerim ki; se­ninle beni cennet çarşısında bir araya getirsin.” Saîd: “Orada çarşı var mı ki?” diye sorunca, Ebû Hüreyre dedi ki: “Evet vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) bana şu haberi vermişti:

Cennetlikler, amellerinin üstünlüğü sayesinde cennete girdiklerinde, dünyâ günlerinden cuma günü kadar olan bir zaman süresince kendilerine izin verilir. Cennet bahçelerinden birinde Cenab-ı Allah’ı ziyaret ederler. Onlar için nurdan, inciden, zebercedden, yakuttan, altundan, gümüşten, min­berler kurulur. Onların en aşağı mertebelisi – gerçi onların aşağı mertebelisi yoktur- misk ve kâfur tepeleri üzerinde oturur. Kürsülerde oturanların yerle­rinin kendilerinkinden üstün olmadığını görürler.

Ebû Hüreyre dedi ki:

Ya Rasûlallah (cennette) Rabbimizi görür müyüz?

Evet göreceksiniz. Güneşi ve dolunay gecesinde ay’ı görme hususun­dan birbirinizle hiç tartışır mısınız?

Hayır.

Aynı şekilde Rabbinizi görme hususunda da tartışmazsınız. O mec­liste hazır bulunan herkesle, Rabbi muhakkak konuşur. Dünyadayken onun yapmış olduğu bazı haksızlıkları hatırlatarak der ki:

— Ey falan oğlu falan! Şöyle ve şöyle yaptığın günü hatırlıyor musun?

— Evet, ama beni affetmedin mi?

— Affettiğin için bu mertebeye ulaştın.

Onlar bu haldeyken üzerlerini bir bulut kaplar, üzerlerine bir koku yağ­dırır. Onun kadar güzel bir kokuyu asla görmemişlerdir. Sonra Aziz ve Celil olan Rabbimiz: “Sizin için hazırladığım ikramların başına gelin ve arzuladık­larınızı alın” der. Bir çarşı görürler ki, orada bulunan eşyaları melekler koru­ma altına alıp çevrelemişlerdir. O eşyaların benzerini daha önce gözler gör­memiş, kulaklar duymamış ve onlar hiç bir beşer kalbinden de geçmemiştir. Arzuladığımız eşyalar bize getirilir. O çarşı da alış veriş olmaz. Orada cen­netlikler birbirleriyle karşılaşırlar. Üzerinde kıymetli elbiseler bulunan biri gelir. Kendisinden aşağı derecede olan -gerçi orada aşağı dereceli kimse yoktur- biri onun karşısına çıkar. Üzerindeki kıymetli elbiseler onu çok etkiler. Karşısındaki adam sözünü daha tamamlamadan, diğerini kendisininkin­den daha güzel bir elbiseye karşısına dikilmiş olarak görür. Çünkü cennette hiç bir kimsenin hüzünlenmemesi gerekir.

Sonra konaklarımıza döneriz. Zevcelerimiz bizi karşılar, bize: “Hoşgeldiniz, safâlar getirdiniz. Sizi seviyoruz. Gidişinden daha güzel kokulu ve alımlı bir halde yanımıza döndün” derler. Biz de onlara deriz ki: “Her dile­diğini yaptıran, Aziz ve Celil olan rabbimizle oturduk. Elbette ki böyle güzel bir halde yanınıza dönmemiz gerekir. Bu, tabiîdir.

İbn Mâce bunu böyle rivayet etmiş ve bunun garib olduğunu söylemiştir.

Müslim… Enes b. Mâlik’ten rivayet etti ki; RasûluIIah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

Cennette bir çarşı vardır. Cennetlikler her cuma oraya gelirler. Şimal rüzgarı eser, yüzlerine ve elbiselerine savurulur. Daha bir güzelleşip hoş olurlar. Sonra ailelerinin yanına dönerler. Aileleri onlara:Vallahi bizim ya­nımızdan gittikten sonra daha bir güzelleşip hoş olmuşsunuz” derler. Onlar da kendilerine: “Yanınızdan ayrıldıktan sonra Vallahi siz de daha bir güzel ve hoş olmuşsunuz.” cevabını verirler.”

Bu hadisin İmam Ahmed b. Hanbel tarafından nakledilen varyantında ise şöyle denilmektedir:

Doğrusu cennette -içinde misk tepeleri bulunan- bir çarşı vardır. Cen­netlikler o çarşıya vardıklarında rüzgâr eser (ve o kokular üzerlerine savrulur).”

Kaynak – Ölüm ve Ötesi – İbni Kesir

..

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Bunları Biliyormuydunuz, Cennet, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

ABD’DEN ŞOK RAPOR

Posted by Site - Yönetici Haziran 23, 2010

Ermeni mezalimi

Ermeni mezalimi

ABD’DEN ŞOK RAPOR

Monday, 22 June 2009 07:25

ABD eski Başkanı Reagan’ın danışmanı Fein: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin 2 milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” dedi.

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarını değerlendirdi. Ermenilerin bu iddialarının son derece asılsız olduğunu belirten Fein, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söyledi. İşte sözde Ermeni soykırımı konusunda Fein’in açıklamaları:

Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı müthişsayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü.

Ermeni terör çeteleri I. Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın 2 milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getirim sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.

Bu makaleyi gönderen Zeynep Dikici’ye teşekkür ederiz

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Mescid-i Aksâ’da Yeşeren Otlar

Posted by Site - Yönetici Haziran 23, 2010

Mescid-i Aksâ'da Yeşeren Otlar

Mescid-i Aksâ'da Yeşeren Otlar

Mescid-i Aksâ’da Yeşeren Otlar

Süleyman (a.s) her sabah Mescid-i Aksâ’ya gelir, tam bir ihlâs ile rabbine ibadet ederdi. Her gün mescidde yeni bir otun yeşerdiğini görür ve ona sorar.

Adın nedir, neye fayda verirsin?” Her ot ona cevap verir,adını, ne işe yaradığını, hangi hastalığa ilâç olduğunu, hangi durumlarda zararlı olabileceğini söylerdi.

Hz. Süleyman (a.s) aldığı bu bilgileri doktarlara aktarırdı.

Doktorlar da bu bilgilere göre ilâç yapıp, insanların dertlerine çare, hastalıklarına şifa dağıtırlardı.

Bir gün Süleyman (a.s) âdeti olduğu üzere sabahın karanlığında mescide geldi. İnsanların dertlerine derman olacak yeni bir ot var mı diye etrafı araştırdığında bir köşede başağa benzer bir ot gördü. Yemyeşil, taze ve güzel bir görüntüsü vardı. Ot hemen Süleyman’a (a.s) selâm verdi. Süleyman (a.s) güzelliği karşısında şaşırdığı bu otun selâmını alıp sordu:

Söyle bakalım, senin adın nedir?

Padişahım, bana keçiboynuzu derler, bittiğim yerler yıkılır, viran olur” dedi.

Bunun üzerine Süleyman (a.s) şöyle düşündü:

Ben sağ olduğum sürece bu mescid yıkılmaz. bu mescidin yıkılması benim ölümümden sonra mümkün olabilir.

Keçiboynuzunun burada bitmesi ecelimin geldiğine işarettir.

***

Aslında senin gönlün bir mesciddir. Bedenin orada secdeye kapanmıştır. Kötü huylu arkadaş gönülde biten keçiboynuzu gibidir. Eğer senin gönlünde kötü bir arkadaşa karşı sevgi belirmişse, o gönül mescidinin yıkılacağına işarettir.

Kendine gel, kötü huylu arkadaştan kaç. Onunla az konuş, kötü arkadaşın sevgisi gönlünde yeşerip boy verirse gönül mescidinin yıkılacağını bil.

Kaynak : Mesnevide geçen hikayeler

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Yorumlar | Leave a Comment »

Samiri Kimdir? – Sâmirî

Posted by Site - Yönetici Haziran 22, 2010

samiri,h.z musa, harun,israil ogullari,samiri,firavun,firavun kizil deniz.

Sâmirî

Sâmirî, hayat atını (ve onun bastığı yerin canlandığını) gördü. . Samiri, kuyumcu biriydi. Bacurumî ehlindendi. Adı Mihâ idi. Cebrail Aleyhisselâm’n atının bastığı yerin yeşerdiğini gördü. Münafık idi. Müslümanlığını izhâr etti. Aslında sığıra tapan bir kavimdendi. Samiri, Cebrail Aleyhisselâmı bu atın üzerinde görünce kendi kendine: “Bunda bir iş var ! ” dedi. Cebrail Aleyhisselam’ın atının tırnaklarının bastığı topraktan bir avuç aldı.

Başka bir rivayete göre ise: Sâmiri onun Cebrail Aleyhis­selâm olduğunu tanımıştı. Çünkü Firavun’un, İsrâiloğullarının çocuklarını öldürdüğü sene Samiri doğmuştu. Annesi Firavun’un onu öldürmesinden korktuğu için götürüp bir ormanlıkta bıraktı. Cebrail Aleyhisselâm, gelir parmaklarıyla onu beslerdi. Samiri Cebrail Aleyhisselam’ın parmaklarını emerdi. Samiri’nin gıdalan-ması için Cebrail Aleyhisselam’ın sağ başparmağından bal, sol başparmağından yağ akardı. Denizi geçtikten sonra Cebrail Aleyhisselâm’ı gördüğünde tanıdı.

Cebrail Aleyhisselam’ın atının ayak izlerinden bir avuç toprak aldı. Mûsâ Aleyhisselâm, Tur dağına gitme zamanına kadar Samiri, o toprağı hep avucunda taşıdı, bırakmadı. Denizden çıktıklarında Samiri onları işitmişti. İsrâiloğullan, puta tapan bir kavim görmüştü. Mûsâ Aleyhisselâm’a:

-“Ey Mûsâl Sen de bize bunların ilahları gibi bir ilah yap. Ona ibâdet edelim,” demişlerdi. Onların bu seslerini işiten Samiri’nin içine İsrail oğullarını bu şekilde sapıtma düşüncesi doğdu. İsrâiloğullarının yanında Mısır’dan çıkarlarken, Kıbtîlerden düğün bahanesiyle ödünç alınmış çok altın vardı. Allahü Teâlâ Hazretleri, Firavun’u ve kavmini Kızildenizde helâk edince bu altınlar (ziynet ve süs eşyaları) İsrâiloğullarının elinde kalmıştı. Mûsâ Aleyhisse­lâm, Rabbine münâcât için gittiğinde, İsrâiloğulları, gece ve gündüzü iki gün saydılar (yani gündüzü ayrı bir gün, aynı gündüzün gecesini de ayrı bir gün olarak saydılar). Yirmi gün olduğunda, Yahûdîler:

-“Kırk gün tamam oldu ama Mûsâ hâlâ bize dönmedi! Mûsâ bize muhalefet etti” dediler. Samiri, onlara:

-“Kıbtîlerden ödünç almış olduğunuz altınları (ziynet ve süs eşyalarını) bana getirin,” dedi. Daha önce Mûsâ Aleyhisselâm, onları toplamıştı. Bir çukura koymuştu. “Ben dönüp bu konuda ilâhî bir emir getiresiye kadar burada kalsın,” demişti. 0 altınlar toplandığında, Samiri, üç günün içinde onlardan bir buzağı heykeli yaptı. Cebrail Aleyhisselâm’ın, atının tırnağının değdiği topraktan da onun içine koydu. Buzağı altından çıktı. Cevahir ile süslenmiş, donatılmış ve en güzel bir şekil aldı. Böğürmesi olan bir cesed oldu. Yani buzağı sesi gibi sesi olan bir cesed oldu. Eti, kan ve kılları (tüyleri) vardı. {Bazı rivayetlerde) denildi ki, boşluğundan rüzgar girip, ağzından çıkınca buzağı sesi gibi bir ses çıkarttı. (Yahudilerin şaşkın şaşkın bakışları arasında) Samiri, kavmi Yahudilere: İşte sizin de, Musa’nın da ilâhı budur, ama o” unuttu’ dedi’. Yani, Mûsâ Aleyhisselâm, Rabbinin yolunu şaşırdı (hataya düştü). Rabbi burada, Mûsâ Aleyhisselâm ise onu aramaya gitti.

Bütün Yahudiler, buzağıya tapmaya başladılar. Hepsi taptı. Ancak Harun Aleyhiselâm ile beraberinde on iki bin kadar İsrâiloğulu kalmıştı. Bunlar, Harun Aleyhisselâm’a tâbi oldu. Bunlardan başka kimse tâbi olmadı, Harun Aleyhisselâm, onları buzağıya tapmaktan alıkoymaya çalıştı ve onlara nasihat etti:

Ey kavmim! Siz bununla sırf bir fitneye tutuldunuz ve doğrusu sizin rabbiniz ancak Rahmân’dır .  Gelin, bana tâbi olun ve emrine itaat edin , demişti. Yahudiler, Harun Aleyhis­selâm’a:

Biz‘ dediler; ‘bunun başına devam edip durmaktan asla ayrılmayız, tâ dönünceye kadar bize Mûsâ.. ” Dediler.

Denildi ki: Mûsâ Aleyhisselâm, onlara otuz gün vaadetmişti. Sonra on gün daha ziyâde kılındı. Yahudilerin, imtihan olup fitneye düşmeleri ve sapıtmaları, bu son on günün içinde oldu. Otuz gün geçip Mûsâ Aleyhisselâm, gelmeyince; onlar, Mûsâ Aleyhisselâm’ın gerçekten öldüğünü sandılar. Yahudiler, buzağıyı gördüler. Samir’nin sözlerini işittiler. Buzağıya tapmaya başladılar,

Ebul Leys tefsirinde buyurdu:

Bu en doğru olan yoldur. Mûsâ Aleyhisselâm, döndüğünde onları bu halde görünce, “Levhleri” aldı. Hepsinden altı cüzleri kalktı. Bir cüz kaldı. O da helal ve haram idi. Onların muhtaç olduğu şeydi. Mûsâ Aleyhisselâm, buzağıyı yaktı. Onun külünü denize saçtı. Yahudiler, buzağıya olan muhabbet ve derin sevgilerinden dolayı, gidip deniz suyunu içtiler. Deniz suyunu içmeleri üzerine, Yahudilerin dudakları sapsarı oldu. Karınları ileri doğru atıldı (şişti). İsrâiloğulları tevbe ettiler. Tevbeleri kabul olunmadı. Kendi nefislerini (canlarını almadıkça) katletmedikçe tevbeleri kabul edilmedi. Bu Isrâiloğullarının haliydi. Amma bu ümmet ise, surette kendilerini katletmeye (öldürmeye) muhtaç değiller. Bu ümmetin hakikî tevbeleri, hevâ (ve heves) buzağısına tapan, nefs-i emmârelerini öldürerek, Allah’a dönmektir.

Mesnevi de buyuruldu:

Gerçi dışarıdan hasmı mağlub ettik ama, içimizdeki düşman ondan daha fenadır. Onun öldürülmesi aklın, idrakin yapacağı bir iş sanma. Nefis arslanı tavşanın maskarası olamaz.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: