Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 29 May 2010

İstanbul’un Fethindeki Mânevî Ordu…

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

İstanbul’un Fethindeki Mânevî Ordu…,fatih-4

İstanbul’un Fethindeki Mânevî Ordu…

Sultan Fâtih, 1453 baharında fetih için Edirne’den hareket ettiğinde, teknik ve askerî mânâda devrinin en üstün ordusuna ve o zamana kadar dünyanın görmediği büyüklükte ve sayıda topa, nizam ve intizamı mükemmel, iâşe ve mühimmat noktasında hiçbir noksanı olmayan bir orduya ve pek çoğu tezgâhtan yeni inmiş 150 harp gemisine sahipti.

Ancak, asker sayısı hakkında 150 ilâ 300 bin arasında rakamlar verilen fetih ordusunun, sadece bu maddî güce dayanarak fethi gerçekleştirdiği düşünülmemelidir.

Kaleme aldığı mısralarında, “Allah’ın yardımı ve mâneviyat erlerinin himmetleriyle kâfirleri perişan etmek niyetinde olduğunu” söyleyen Fâtih, İstanbul’u fethe giderken, devrin şeyh ve âlimlerinden birçoğunu da beraberinde götürüyordu.

Başta hocası ve büyük velî Akşemseddin olmak üzere, Akbıyık Sultan, Şeyh Vefâ, Şeyh Sinan, Ensar Dede, Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Hızır Çelebi gibi büyük tasavvuf erbabı…

Onların orduda bulunması, Osmanlı askerinin mâneviyatını da en yüksek dereceye yükseltiyordu.

Zamanın “Kutbu’l-aktâb”ı olan Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s.) da Türkistan taraflarından gelerek, yanındaki mâneviyat ordusuyla fethin gerçekleşmesi için yardımda bulunmuştu.

Fâtih’in, muharebenin sıkışık bir anında Allah’tan yardım istemesi üzerine, Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin hünkârın karşısında belirerek onu teselli ettiğini ve bu mânevî yardımın ne şekilde olduğunu Osmanlı tarih kaynakları uzun uzun anlatır.

Bu kaynaklardan Hoca Sadettin Efendi’nin Tâcü’t-Tevârîh’i şu bilgiyi veriyor: Fâtih’in büyük lütuflarına mazhar olan o devrin ileri gelen âlimlerinden Mevlânâ Ali Tûsî, mâneviyat yolunda ilerlemek için, makam ve mevkîini terk edip kendi yurduna dönüp Şeyh Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin yanına gitti ve ona bağlandı. Bu arada, şeyhine Sultan Fâtih’in âlimlere ve şeyhlere, hususiyle Nakşibendî yolu mensuplarına olan sevgisinden bahsetti.

Bundan sonra, Şeyh ile Fâtih arasında gizli yazışmalar başladı. Karşılıklı sevgi koyulaştı ve Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri Fâtih hakkında uzun uzun duâlar etti.

Şeyh, Semerkant’ta bir perşembe günü öğleden sonra derhal beyaz atının hazırlanmasını emretti ve acele binip hareket etti. Talebeleri kendisini takip ettilerse de onların gelmelerine hacet olmadığını söyledi; onlar da geri döndüler. Talebelerinden Molla Şeyh, kendisini uzaktan takip etmiş ve şunu görmüştü:

Ubeydullah Hazretleri, atını Deşt-i Abbas denilen sahraya doğru sürdü. Atı dört bir tarafa sürerken bir görünüp bir kayboluyordu. Sonra gözden kayboldu.

Daha sonra döndüklerinde, bu olanları soran talebesi şu cevabı alıyor:

Rum ülkesinin (Osmanlı) padişahı Sultan Mehmed Han Gâzî, o anda kâfirler ile harp ediyordu. Onun yardımına koştum. Allah’a hamd olsun muzaffer oldu, kâfirler mağlup ve perişan oldular.

Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin torunu Hâce Abdülhâdî, Fâtih’in vefatından sonra oğlu İkinci Bayezid zamanında Osmanlı ülkesine gelir ve padişahla görüşür. Bayezid, ondan dedesinin simasını ve beyaz bir atı olup olmadığını sorar. O da, dedesinin simasını anlatır ve beyaz bir atı olduğunu söyler. O zaman Bayezid, “Demek babamın anlattıkları doğruymuş” der ve babası Sultan Fâtih’in kendisine anlattıklarını nakleder. Fâtih’in oğluna anlattığı hadise şöyledir: “Bir gün öğleden sonra kâfirlerle harbederken, düşmanın çokluğu sebebiyle İslâm askerlerinde mağlûbiyet emâreleri sezdiğim için Allah’tan mânevî yardım istedim. Hemen o anda –şeklini ve şemâilini tarif ederek- şu vasıfta ve şu şekilde, beyaz bir atın üzerinde bir zat yanıma geldi. Kendisinin Ubeydullah Ahrar olduğunu söyleyip, ‘Ey Sultan Mehmet korkma!’ Diyerek beni tesellî etti. Ben, ‘Nasıl korkmayayım kâfirin askeri çok kalabalık’ dedim. Elbisesinin yenini gösterip içine bakmamı emretti. Baktığımda gördüm ki yeninin içinde geniş bir sahra var ve İslâm askerleriyle dolu. ‘Bu görünen asker, İslâm’a ve Müslümanlara yardım için gelmişlerdir’ buyurdu. Devamla, ‘Şu tepenin üstüne çıkıp orada üç defa kös vurdur ve askerlerine hücum emri ver’ dedi. Dediği gibi yaptım. Düşman tam bir bozguna uğramıştı. Şeyh Hazretleri’nin de düşmana defalarca taarruz ettiğini gördüm. Ama kendisini bir daha göremedim…

O zat ile konuştuğum sırada ben, ‘Kâfirin askeri çok kalabalık’ dediğimde, vezirler benim bunu şaşkınlık ve telaşla söylediğimi zannetmişlerdi. Zira onlar Ubeydullah Hazretleri’ni görmüyorlardı...”

Değerli okuyucular! İkinci Bayezid’in, babası Fâtih’ten dinledikleri ve kendisinin de Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin torunu Hâce Abdülhâdî’ye aktardıkları böyle…

Kuvvetli bir ordusu olmakla beraber, demek ki Fâtih İstanbul’u sadece o maddî kuvvetle değil, aynı zamanda duâ ehli olan mübârek zatların duâlarının da takviyesiyle fethetmiştir.

Yukarıdaki Fâtih – Ubeydullah Ahrar (k.s.) hadiseyle ilgili kaynaklar:

1) Taşköprülü-zâde İsâmüddin Ebu’l-Hayr Ahmed Efendi, Eş-Şekâiku’n-Nu’mâniye fî Ulemâ’i’d-Devleti’l-Osmâniye, nşr. Ahmed Subhi Furat, İstanbul 1985, s. 256-260; 2) Taşköprülü-zâde İsâmüddin Ebu’l-Hayr Ahmed Efendi, Osmanlı Bilginleri, trc. Muharrem Tan, İstanbul 2007, s. 209-211; 3) Mecdî Mehmed Efendi, Hadâiku’ş-Şakaik, Şakaik-ı Nu’mâniye ve Zeyilleri adıyla haz. Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989, s. 272-273; 4) Hoca Sa’deddin Efendi, Tâcü’t-Tevârîh, c. 1, İstanbul 1279, s. 410-411; 5) Hoca Sa’deddin Efendi, Tâcü’t-Tevârîh, sadeleştiren: İsmet Parmaksızoğlu, c. 2, Ankara 1975, s. 261-263; 6) Molla Câmi, Nefehâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds, Lâmiî Çelebi Tercümesi, sadeleştirenler: Kâmil Candoğan-Sefer Malak, İstanbul 1971, s. 460; 7) Nişancızade Muhyiddin Mehmed, Mir’âtü’l-Kâinât, c. 2, İstanbul 1290, s. 377-378; Osman Gâzi’den Sultan Vahîdüddîn Han’a Osmanlı Târihi, haz. heyet, Çamlıca Basım Yayın, c. 1, İstanbul 2005, s. 522-523; 8) Mustafa İsmail, “Hâce Ubeydullah Ahrâr (k.s.)”, Yedikıta Dergisi, S. 9, Mayıs 2009, s. 44-46; 9) İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, İstanbul 1984, s. 43-45; 10) Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i Celîl-i Kostantıniyye, sadeleştirilmiş neşir, İstanbul 1994, s. 204-205.

Bu yazıyla ilgili bilgi kaynağımız YEDİKITA dergisinin Mayıs 2010 sayısıdır.

Ali Eren  – Vakit

Bu yazıyı gönderen sayın  M.Emin Özler bey’e Teşekkür ederiz

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

29 Mayıs 1453… Fatih’i “Fatih” yapan ruh!

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

akc59femseddin-k-s-hazretlerinin-nasihatlerinden

29 Mayıs 1453… Fatih’i “Fatih” yapan ruh!

Eskiler, “Üslûb-u beyan, ayniyle insan” derler… Yani, bir insanın kullandığı üslûp, onun “tıynet”ini koyar ortaya… Tabiî; “fikri”ni de, “zikri”ni de!..

Bugün, 29 Mayıs… “İstanbul’un Fethi”nin 557. yıldönümü…

Şimdi; bu “fetih” nasıl gerçekleşmiş, bu fethi gerçekleştiren Fatih, nasıl bir “devlet adamı” ve nasıl bir “komutan”mış, bunu araştırıp, tartışmak varken, kalkıp da, Fatih’in “cinsel” yönünü, ya da “anne”sinin kimliğini gündeme getirmek, “olayın özü” ile değil, “kabuğu” ve hatta “kıymığı” ile uğraşmak demektir ki, böylelerine sormak gerekir:

Sizin babanız kim?

Hemen her yıl olduğu gibi; bu yıl da bazı “internet siteleri”nden yazılar getirdi arkadaşlar…

Bak, Fatih hakkında neler yazmışlar, bunlara cevap ver!” diyorlar!..

Hayır;

Anası belli, babası yüzelli!” bu “encik”lere cevap verip de, onların seviyesine düşmeyeceğim.

Tam aksine;

Fatih’i, “Fatih” yapan “ruh”tan söz edeceğim ki, kendi değerlerimizi, “kendi kaynaklarımız”dan öğrenelim…

Yoksa;

Will-Ariel Durant şöyle demiş, İmrozlu Kritovoulas böyle demiş, beni hiç ilgilendirmez!..

Öyle ya;

Adamların, her şeyden önce bir “kuyruk acıları” var ve hâlâ sızlıyor kuyruk sokumları!.. Bu adamların, kalkıp da, Fatih’in “irade”sinden, “ince zekâsı”ndan, ya da “muhakeme kabiliyeti”nden övgüyle söz edecek hâlleri yok ya!..

PADİŞAH SİZ İSENİZ!..”

Dediğim gibi;

Onların yazdıkları ve onları “kaynak” gösterip kalem oynatanların söyledikleri hiç ırgalamıyor beni!..

Ben; “Peygamber’in övgüsü”ne mazhar olma yolunda “kararlı” adımlarla yürüyen Fatih’e, onu yetiştiren “hoca”lara ve onu bu güzel hocalara teslim eden “baba”ya bakıyorum..

Öyle bir baba ki;

Henüz 12 yaşında olan oğluna “tahtı” emanet edip, kendisi Manisa’da “inziva”ya çekiliyor!..

Öyle bir “evlât” ki;

Haçlı ordusunun, özellikle Macarlar’ın Osmanlı topraklarına tecavüze yeltenmesi karşısında babasına çağrıda bulunabiliyor:

Padişah siz iseniz; geliniz, ordularınıza kumanda ediniz… Yok, Padişah biz isek; emrimize itaat edip, ordularımızın başına geçiniz!

Öyle bir “baba” ki;

12 yaşındaki evlâdının emrine itaat edip, “devlet yönetimi”ni tekrar eline alıyor ve düşmanın üzerine yürüyüp, “Varna Zaferi”ni kazanıyor!..

O SOPA NİÇİN?

Peki, Fatih Sultan Mehmed Han’a bu “ince zekâ”yı, bu “muhakeme gücü”nü veren kimdir?..

Bunda, “hocaları”nın rolü, elbette büyüktür.

Sultan 2. Murad; evet, geniş bir “ruh zenginliği”ne ve “derviş mizacı”na sahipti… Ne var ki, oğlunun “mükemmel” yetişmesini istiyordu.

Dahası;

Bir çocuğun “yetişme psikolojisi”ni bilecek kadar da hassas bir yapıya sahipti.

Ama, bir sorun vardı:

Hocalara emanet edeceği çocuk, nihayetinde bir “padişah oğlu”ydu!.. Ya, “Ben padişah oğluyum” diyerek, “hoca”lara kafa tutar da, “haylazlık” ederse?!?

İşte bunları düşünerek, Molla Gürânî’yi yanına çağırttı… Eline de, bir “sopa” tutuşturdu…

Bunun anlamı şuydu:

Şehzade tembellik edip, derslerine çalışmazsa, onu bu sopayla dövebilirsin!

Düşünebiliyor musunuz;

Günümüzde, “okumak” isteyen İHL öğrencileri “sopayla” dövülüyor!.. 557 yıl önce ise; aynı sopa, “okumak istemeyen” öğrenci için veriliyor “Hoca”nın eline!..

Çağdaşlık”ta katettiğimiz “mesafe”yi siz düşünün!..

Her neyse…

Molla Gürânî, memnuniyetle kabul etti görevi… Geleceğin “Fatih”ine, yani Şehzade Mehmed’e ders vermek için odaya girdiğinde, elinde Sultan 2. Murad’ın verdiği “sopa” vardı.

Şehzade, hayretle sordu:

Elinizdeki o sopayla ne yapacaksınız?

Molla Gürânî ciddiyetle şu karşılığı verdi:

Üstünüze bulaşacak olan tembellik tozlarını bununla silkeleyeceğim. Babanızın emri de bu yoldadır!

Fakat hiçbir zaman o değneği kullanmadı. Çünkü Şehzade Mehmed derslerine çok iyi çalışıyor, hocasının her sözünü dinliyordu. Kısa sürede Arapça öğrenmiş, Farsça şiirler okumaya başlamıştı.

Gündüzleri ata binmeyi, ok atmayı öğreniyor, akşamlarıysa hocalarının önüne diz çöküp ders alıyordu.

Bu arada şiir yazmayı öğrendikten başka, top dökümcülüğü mesleğini de öğrendi.

O zamanlar adetti…

Şehzadelere mutlaka bir “meslek” öğretilirdi…

Fatih Sultan Mehmed Han, “top dökümcülüğü”nü öyle bir öğrendi, meslekte öyle bir ilerledi ki; mesleğin “işçi”si değil, “mühendis”i oldu…

Çizim”lerini bizzat kendisinin yaptığı “devrin en büyük topu”nu, yani “Şahî” adı verilen topları döktürdü.

Üç ayda dökülen bu topun büyüklüğü ve çapı hakkında tarihçiler muhtelif bilgiler vermektedirler. Françes, Şahî topları ile ilgili olarak; “Uzunluğu 5.5 metre, dış çevresi 2 metre 74 cm, yarıçapı 92 cm, ağırlığı 18 ton kadardır” demektedir.

Top 544 kg, bazılarına göre de 680 kg ağırlığındadır… Bu gülleler 1.883 metre mesafeye kadar giderek 1 metre 83 cm derinliğinde toprağa gömülüyordu. Topun sesi 24 km mesafeden duyulmaktaydı.

FETİH, NİYE GECİKİYOR?

Şimdi de, gelelim “fetih günleri”ne:

Tarihimize altın harflerle yazılan en önemli olaylardan ve kazanılan savaşlardan birisi hiç şüphesiz ki, “çağ değişimi”ne vesile olan İstanbul’un 29 Mayıs 1453 yılında fethedilmesidir.

İstanbul, Fatih Sultan Mehmet Han’a gelinceye kadar Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar tarafından defalarca kuşatılmış, seferler düzenlenmiş ancak bir türlü fetholunamamıştı.

Oysa; Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) müjdelemişti:

İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.

Bu müjdeye erişmek, her Müslüman komutanın en büyük idealiydi.

İstanbul’u alıp Osmanlı’ya başkent yapmaya karar veren 22 yaşındaki genç Fatih; fetih için dev toplar döktürmüş, Bizans’a Boğaz’dan gelecek yardımı kesmek için Rumelihisarı’nı yaptırmış, gemilerini Dolmabahçe sırtlarından kızaklarla Haliç’e indirmiş, surların altına tüneller açtırmıştı…

Fetih için gerekli hazırlıklar tamamlandı… 6 Nisan 1453 Cuma günü, İstanbul karadan ve denizden kuşatıldı.

Ne var ki;

Fetih” bir türlü gerçekleşemiyordu…

Genç Fatih ise, “Müjdelenen komutan” olmanın aşkıyla yanıp tutuşuyordu…

Dalıyor “asker”lerinin arasına… Haber salıyor sağa sola:

Ordunun içinde haram yemiş olanlar, harama bulaşmış olanlar varsa, para vereceğim, ne olur çıksınlar, gitsinler!.. İnanın darılmayacağım, haklarında takibat da yaptırmayacağım!

Düşünebiliyor musunuz;

Fetih için, “daha fazla asker” istemiyor!..

Kuru kalabalık” yerine, “harama bulaşmamış asker” istiyor!..

Biliyor ki;

Haramdan “hayır” hâsıl olmaz!..

Sonunda;

53 günlük yoğun kuşatmanın ardından, “kara ve deniz taarruzu” başlıyor!.. Ve 29 Mayıs 1453’te “Bizans Surları” delik-deşik olup, Ulubatlı Hasan, sancağı dikiyor surlara!..

Evet;

Fatih; günümüz gençliğinin “oyunda-oynaşta” olduğu bir yaşta, İstanbul’u fethediyor…

HEPSİBÜYÜKADAM!

Peki, Fatih’i “Fatih” yapan, sadece İstanbul’u alması veya “çağ açıp-çağ kapatması” mıdır?..

Elbette hayır…

Onu büyüten özelliklerden biri de, “ilme ve âlime verdiği önem”di…

Yukarıda anlattık, hocası Molla Gürâni’ye gösterdiği saygıyı… Evet, 5 yaşında bir çocukken, elini öpmüş Molla Gürâni’nin…

Peki, “Padişah” olunca?..

Yine öpmüş!..

Bir defasında, Honaz Kalesi’nin yetiştirdiği ve Fatih devrinin en önde gelen “4 müderrisinden biri” olan Hatipzade Muhiddin Efendi’yi azletmiş;

Azlettim seni müderrislikten!.. Çık git, ne yaparsan yap!

Molla Gürânî’nin haberi olmuş bu azil işinden… Gitmiş, dikilmiş “Padişah”ın karşısına;

Ya bu azli geri alırsın, ya da biz bütün ulema senin ülkeni terk ederiz!.. Herhalde, alimin kadrini bilen bir hükümdar vardır dünyada!..”

Vee…

Fatih, azli geri almış…

Sizin anlayacağınız;

Devir, sultanların hüküm sürdüğü devir değil, alimlerin hüküm sürdüğü devir!..”

Yani;

Büyük” olan, sadece Fatih değil!.. “Devrin alimleri” de büyük!..

Adam”ları da büyük!..

Zaten;

O “büyük adamlar” olmasaydı, tam 700 yıl hüküm sürebilir miydi Osmanlı?..

YİNE DE GÜZEL

Fetih müjdesi”ne mazhar olan o büyük “kumandan”ı ve onun övülmüş “güzel askerler”ini bir kere daha rahmetle anıyor ve bu güzel İstanbul’u bizlere kazandırdıkları için, hepsinin ruhlarına “Fatiha”lar gönderiyorum…

Evet, hayırla anıyorum onları…

İstanbul, en azından “tabelâ”ları ve surlardaki “diskotek”leriyle yeniden “işgal” edilmiş ve “yeni bir fethe muhtaç” olsa da!..

Yine de, güzelsin İstanbul!..

Çünkü, senin bağrında;

Ne güzel bir kumandan ve ne güzel askerler” yatıyor!..

Hasan Karakaya – Vakit

Bu yazıyı gönderen sayın  M.Emin Özler bey’e Teşekkür ederiz

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 2 Comments »

İki Büyük Fetihten Biri

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

istanbulun fethi,1453,fatih sultan mehmet,İki büyük fetihten biri,istanbulun-fethifatis-sultan-mehmetistanbul-surlarikonstantinopolislambolosmanliottomanempireserife-sevval-jardelen

İki büyük fetihten biri

29 Mayıs Cumartesi günü İstanbul’un fethinin 557‘inci yıldönümü. Bu hafta fethin yeni bir yıldönümünü kutluyoruz.

Peygamber Efendimiz’e Peygamberlik görevi verildiğinde dünyada iki büyük süper devlet vardı. Biri, İran Sasani İmparatorluğu, diğeri de, Doğu Roma Bizans İmparatorluğu. Bu iki “Süper güç” insanlığa bugün Amerika’nın yaptığı gibi dünyaya kan kusturuyordu. Bunlar kan emen vampirlerdi.

Efendimiz (s.a.v.) ilk defa Hendek Savaşı arefesinde bu iki süper gücün yakında yıkılacağını haber vermişti.

Resûl-i Kibriya (s.a.v.)’in bu müjdesi çok geçmeden tecelli etti ve ilk def’a İran Sasani imparatorluğu yıkıldı. Arkasından da Doğu Roma Bizans İmparatorluğu da atamız Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmed Han’ın komutasındaki övülmüş komutan ve övgüye mazhar olmuş askerler tarafından tarihin çöplüğüne atıldı. İstanbul fethedildi, Bizans İmparatorluğu yıkıldı ve bir çağ kapanıp yeni bir çağ açıldı.

İstanbul’un fethini Peygamberimiz Efendimiz haber vermişti.

İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden Kumandan ne güzel Komutan, O’nun askerleri ne mübarek askerlerdir” ifadesi Efendimizin Müslümanlara muazzam bir müjdesiydi.

Efendimizin bu övgüsüne mazhar olabilmek için İstanbul’u fethe 29 defa teşebbüs edildi. Ve fetih 29‘uncu defada Fatih Sultan Mehmed ve askerlerine nasip oldu.

Muhterem Müslümanlar!

Rabb’imiz Kelâm-ı Kadim’inde:

Nusret ve inayet, ancak aziz ve hakim olan Allah’tan gelir.” (Âl-i İmran: 160) buyuruyor. Fetih askerleri ve kumandanları fethi gerçekleştirdiklerinde işte bu âyette beyan edilen inanca sahip bir eda ile fethi değerlendirdiler.

Başka bir âyette:

Ey mü’minler! Siz Allah’a kulluk ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed suresi. Âyet: 7) buyurulur. İşte fetihte başarının kaynağı bu idi. Allah’a kulluk edenleri Allah yüceltir ve başarılı kılar. O’na başkaldıranlar her zaman helâke mâruz kalmışlardır.

İstanbul’un fethinin yedi büyük manası vardır:

1- Fethin sekiz buçuk asır önce müjdelenmiş olması,

2- Asırlarca dünyayı kavuran batıl Bizans’ın yıkılışı,

3- Dünyanın kilit noktasının Hakk’ı üstün tutanların eline geçmiş olması,

4- Bir çağın kapanıp, yeni bir çağın açılmış olması,

5- İnancın karşısında hiçbir batılın dayanamaması,

6- Ahlâken bozulan milletlerin çökeceği gerçeğinin gözükmesi,

7- İnancın emrindeki tekniğin ne büyük harikalar meydana getireceği gerçeğinin görülmesi…

Bizim tarihimiz zaferlerle doludur.

Ecdadımız insanlığa ışık tutmuştur.

Osmanlı, ülkeleri kuşattığı an bir bütün idi ve Hakk’ı temsil ediyordu.

Milletimiz yeniden güçlenmeli, saadetin kapılarını açmalıdır. Bu büyük görev üzerimizdedir.

İstanbul bir zamanlar İslâmbol idi. Şimdilerde İsyanbol oldu.

Bizans artıkları, Fatih’e duydukları hınçlarını O’nun oğullarından, kızlarından alıyor.

Güzellik yarışmaları.

Fuhuş geceleri.

Eğlence programları gibi tavırlarla alıyor. Papazlar, İstanbul ile ilgili menfur emellerini fiiliyata koymak gibi bir çalışmalarını alenileştirdiler.

Bu ülke bize emanet.

Emanete ihanet edenlerin akıbetleri çok çirkin olur muhterem Müslümanlar! Bunu göz ardı etmeyelim…

Mevlüt Özcan – Milli Gazete

Bu yazıyı gönderen sayın  M.Emin Özler bey’e Teşekkür ederiz

..

Muhteşem bir FETİH ŞİİRİ

AHMET METİNCAN

….

Arif Nihat Asya’nın Fetih Marşı

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;

Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;

Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden….

Senin de destanını okuyalım ezberden…

Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın…

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini…

Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?

Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır.

Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan’dır.

Haydi artık uyuyan destanını uyandır!..

Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın

Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın!..

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan

Yürüyeceksin… Millet yürüyecek arkandan!

Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan….

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!

Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!

Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın…

Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın?

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

******************************************

Posted in Osmanlılar, Tavsiyeler | Leave a Comment »

HÜDÂYÎ YOLU

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

HÜDÂYÎ YOLU

HÜDÂYÎ YOLU

HÜDÂYÎ YOLU

Ahmed Han, yaptırmak istediği büyük caminin temel atılmasına hocasını da davet etti. Böylece temele ilk kazmayı Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri vurdu ve padişahın kendisi de yoruluncaya kadar temel kazdı…
Sultanahmet Camiinin açılışı ve ilk cuma hutbesini okumak için de yine büyük veli davet edildi. Fakat o sabah bastıran sağanağın ardından öyle bir fırtına patladı ki; Üsküdar’dan Sarayburnu’na geçmek imkânsız oldu… Hüdayi hazretleri ise söz vermişti; kimsenin denize açılamadığı o havada kiraladığı kayığa besmeleyle bindi. Yanına atlayan sadık talebeleriyle birlikte Sarayburnu’na doğru açıldılar…
İşte o zaman beklenmedik bir şey daha oldu: Allahü tealanın izniyle Hüdâyî hazretlerinin kerameti zuhur etti: Azgın deniz her yönden kayığa bir boy mesafe kala duruluyor, fırtınanın korkunç dalgaları kayığa hiç tesir etmiyordu!.. Böylece o gün Aziz Mahmud hazretleri ve yanındakiler sanki bir tünel içinden geçer gibi karşıya geçip, endişeyle kendilerini bekleyen Sultan Ahmed Han ile buluştular.
Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdayi Yolu” dendi ve bazı kayıkçılar yıllarca, fırtınalı havalarda bu yolu kullandılar.
*
Bu yol… Yani Aziz Mahmud Hüdâyî hazretlerinin geçip gittiği o dualı yol; Üsküdar ile Eminönü-Sarayburnu arasında; köpürse kudursa bile denizin tesir etmediği bir geçittir... İşte bu yüzden, şu anda, tam da aynı çizgiye… Yani Üsküdar ile Eminönü-Sarayburnu arasına, suyun altına döşenecek tüplerle yapılmakta olan geçidin ismine de; “HÜDÂYÎ YOLU” denmesi, en münasiptir!..
Tüp geçitten geçtim” demek yerine; Aziz Mahmud hazretlerinin sandalıyla çizerek, bugünler için işaret ettiği “HÜDAYİ YOLU”ndan geçmek isteyenler; bu ismin yayılmasına çaba göstermelidirler…

Lütfen sizlerde bu yazıyı paylaşın..

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: