Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 09 May 2010

Liva-yı hamd ve Beyt-i mamuru bildirir.

Posted by Site - Yönetici Mayıs 9, 2010

liva-yi-hamd-ve-beyt-i-mamuru-bildirir-marifetnameerzurumlu-ibrahim-hakki

Liva-yı hamd ve Beyt-i mamuru bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taala, Habib-i Ekrem sallallahü taala aleyhi vesellem hazretlerine bahşeylediği Liva-yı hamd ismiyle adlandırılan sancak-ı şerifdir ki; mahşer gününde Muhammed ümmeti onun altında toplanıp o ümmetinnin şefaatçisi olan Peygamber, kendisine vaad edilen makam-ı mahmuda erip, liva-yı hamd altında bulunan ümmetine şafaat eylese gerektir. Halen o Liva-yı hamd, cennetin en yüksek yerinde, sonsuz bir sahrada hamd dağı üzerinde dikilmiş büyük bir alemdir. Uzunluğu bin yıllık mesafedir. Gönderi beyaz gümüştendir, yeşil zebercettendir; alemi kırmızı yakuttandır. Onun üç köşesi vardır ki, her iki köşesinin arası beşyüz yıllık mesafedir. Üzerinde nurdan üç satır yazılmıştır. Her bir satırın uzunluğu beşyüz yıllık mesafedir. Birinci satır: “Bismillahirrahmanirrahim,” ikinci satır: “La ilahe illallah Muhammedün resulüllah“, üçüncü satır: “Elhamdü lillahi Rabbilalemin.” büyük livanın altına yetmiş bin liva daha vardır. Her birinin altıda yetmişbin melek safı vardır. Her bir safta yetmişbin melek durup, Hak Tealaya tesbih ederler.

Beyt-i mamur, firdevs cennetinde kırmızı yakuttan bir yüksek kubbe idi. Hak Taala, Adem aleyhisselaı cennetten yeryüzüne indirdiğinde, tevbesini kabul eylemişti. Ona ikram içi Beyt-i mamuru yüksek cennetten bu dünyaya indirip, Kâbe’nin yerine koymuştu. Ta ki bu, Adem aleyhisselam içi cennet yadigârı olup, onu tavaf ve ziyaret kıla. Beyt-i mamurun iki kapısı vardı. Biri doğuya, biri batıya açılmıştı. Beyt-i mamurun içinde nurdan üç kandil vardı. Onların ışığı, ne kadar yeri aydınlatmışsa, o arazi halen Kabenin haremi olmuştur. Hak’kın emriyle, yedi gökte sakin melekler, nöbetle inip, hazreti Adem aleyhisselamla Beyt-i mamuru tavaf ederlerdi. Beyt-i mamur, hazreti Adem aleyhisselamdan sonra hazreti Nuh aleyhisselamın zamanına değin yeryüzündeydi. Buradan, tufandan önce dünya göğüne kaldırılmıştır. Kıyamete kadar orada kalıp, sonra yine cenette yolan mekanına kaldırılsa gerektir.

Beyt-i mamurun yeryüzünde olan mekanında, hazreti İbrahim aleyhisselam, Hak’kın emriyle Kâbe’yi bina etmiştir. Eğer Beyt-i mamur, gökten düşse, Kabe’nin üzerine iner. Yerdeki Kabe ile gökteki Beyt-i mamurun arası haram-ı şeriftir. Halen Kabe’nin duvarında bulunan ve öpülen hacer-i es’ad, beyt-i mamurdan yadigâr kalmıştır. Bu taş, kırmızı yakut iken, tufanda Hak’kın emri ile hacer-i esved (siyah taş) olmuştur. Beyt-i mamurun dünya semasında bulunuşu odur ki; her gün ona yetmiş bin melek girip, onda namaz kılarlar. Onlar bir sınıf melektir ki, onlara “cin” dahi derler, zira ki “iblis) onlardandır. Onların sayıları o kadar çoktur ki, onlardan beyt-i mamura bir kere girene kıyamete değin bir dahi sıra gelmez.

Kaynak : Marifetname – Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Marifetname, Yorumlar | Leave a Comment »

Osmanlı üç kıtaya nasıl hakim oldu?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 9, 2010

Osmanlı üç kıtaya nasıl hakim oldu,Kusatma_Zonaro copy

Osmanlı üç kıtaya nasıl hakim oldu?

Atalarımız, Osmanlı Üç Kıta’ya nasıl hâkim oldu? O memleketler de fetihten sonra devamlılığı nasıl sürdü? Hâkim derken küçük düşünmemek lazım, sadece bir memleketi fethetmek manasında değil, o yoldaki olağanüstü sırları da düşünmek lazım.

Sadakat, yüksek anlayış ve kulun kuldan ayrı tutulmadığı bir medeniyet oluşturmaktan ibaretti. Diğer medeniyetlerinde bu anlayış ve sadakatten faydalanması Osmanlı Devleti’nin mevcut sınırları içerisinde olmasını da gerektirmiyordu. Hedef bütün cihana ulaşmak ve Kelamullah’ı en uzak sınırlara götürmek olurdu da ayrımcılık olur muydu hiç?

Osmanlı Ordusu Damat İbrahim Paşa komutasında Avustralya üzerine sefere çıkmıştı. Viyana yakınlarına varılmasına rağmen düşman devamlı geriye çekilmekte idi. Bu sefere iştirak eden tarihçi İbrahim Peçevi başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor:

Bir akşamüzeri Serdar’ın Otağ’ının yakınından geçiyordum ki; bir tarafta Tuna Nehri, bir tarafta ise ekili tarlalar vardı. Otağ’a rastlamamak için tarla kenarından gidiyordum. Aniden bir Otağ çavuşunun gür sesi yükseldi:

Bre hey adam! Tarlaya girme!

Ve diğer nöbetçilerde gelip beni yakaladılar.

Serdar-ı Ekrem’in emri vardır. Sen ne cesaret ile ekili araziye girersin? Biz seni huzuruna götüreceğiz. Canına acımadın mı? Serdar’ın ayaklarına kapan “dediler.”Ekin olduğunu bilmezdim de, belki kurtulursun.”

Meğer çavuşlar böyle tembih ederek birçok kimsenin hayatını kurtarmışlar. Beni de affettirmek istemişler. Onlar benim Serdar’ı tanıdığımı bilmiyorlardı. Serdar’ın Otağ’ına girip

Yanına yaklaşınca kendisini defterdar ile konuşurken buldum. Beni görünce yüzünde bir tebessüm belirdi:

Vay sen misin? Nasıl oldu da ekin tarlasına girersin?”dedi.

Sultanım, kulun buralıdır. Ekin olduğunu bilirim amma, ekin içinde astaze vardır, oradan giderim dedim.”

Merakla sordu:

Ya astaze dediğün nedir?

Ekin içindeki yaya yoludur Sultan’ım. Buranın halkı ekin içindeki yaya için yol bırakır…”Paşa Efendimiz defterdara döndü:

Hele bak… İçim rahat eyledi. Cümle askere söyleyin. Zorda kalır ise ancak astazelerden geçsinler. Sakın ekili yere basılmaya. Allah indinde mes’ul oluruz.”buyurdu.

Ecdadı ecdad yapan buydu. Ecdadı bu günlere getiren ve her daim dua ile anımsatan da bu ince davranışlardı. Daha ekili olan tarlaya bile girilmesine müsaade etmeyen, Allah indinde mes’ul olarak çıkmaktan korkan bir ecdadımız vardı. Mevlam cümlesinden razı olsun ve mekânlarını cennet eylesin. Bizleride torunları olarak onların güzel yolundan ayırmasın.

Adem İlhan

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Türkiye, Yorumlar | 2 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: