Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Mayıs 2010

TÜKETİCİLER BİRLİĞİ BOYKOT ÜRÜNLERİ AÇIKLADI

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2010

TÜKETİCİLER BİRLİĞİ BOYKOT ÜRÜNLERİ AÇIKLADI

Vodpod videoları artık kullanılamıyor.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Peruk câiz mi?

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2010

Peruk câiz mi?

Peruk câiz mi?

Peruk câiz mi?

Basörtülülerin üniversitelere alinmamalarindan sonra, bu hususta bazi garip sözler söylendi. Önce, “Basörtüsü teferrûattir” denildi. Arkasindan; “Basi örtmek imanin sartindan degil” denildi. (Ona bakilirsa namaz da imanin sartindan degildi.)
Amma yine de, kiz talebeler basörtülerini atmamak için direnislerini devam ettiriyorlar.


Derken, bakti ki; geçtigimiz ay içinde Zaman’dan bir arkadasimiz, basörtülü kiz talebelere “direnmeyi birakip derslere girmelerini” tavsiye ediyor. Tabii ki; kizlarimiz hiçbir dinî dayanagi olmayan bu tavsiyeye de uymadilar. Üniversitelerdeki basörtüsü yasagindan kurtulma yollarindan biri de peruk meselesiydi. Takilabilir miydi, takilamaz miydi?
Zaman gazetesinden Ahmet Sahin, 3 Mayis’ta; “Peruk takilamaz mi?” baslikli bir yazi yazdi. Vakit, bu yaziyi 4 Mayis’ta iktibas edip yayinladi; okumussunuzdur.
Peruk hakkindaki dinî hükmü daha önceden bilmeme ve “Her Yönüyle Izdivaç ve Mahremiyetleri” isimli eserimde de bu meseleyi islemis olmama ragmen, yaziyi merak ettim. Peygamberimiz, mezhep imamlari veya diger fikih âlimleri, benim bildigimden baska neler söylemisler düsüncesiyle okudum. Maalesef, hayal kirikligina ugradim.
Çünkü, Sayin Ahmet Sahin, yazisinda ne hadislere müracaat etmis ne de mezhep imamlarinin ve diger fikihçilarin görüslerine… Bu tavri da yadirgadigimi ifade etmek isterim.
Bizim okudugumuz kitaplari sayin yazar da okuduguna göre, hadis-i seriflerde Peygamberimizin peruk hakkinda ne söyledigini bilmesi icap eder. Buna ragmen hadisleri es geçmenin sebebi ne?
Sayin yazarin, baska bir yazisinda “Hiristiyanlarla imanda ittifakimiz” var demesi de beni bir hayli üzmüstü.
Ittifak”, hiçbir fark olmaksizin ayni olmak demektir. Yani, “Bizim imanimiz nasilsa, Hiristiyanlarinki de aynidir” demek. Yani, Hiristiyan inanci da insani cennete götürür.
Öyleyse, gençlerimiz niçin Hiristiyan olmasinlar ki!
Bu yaziyi okuyanlar, “Hiristiyanlarin imani da madem geçerlidir, öyleyse Hiristiyan da olunur” demezler mi?
Hem niye olmasinlar ki! Hiristiyanlikta namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetler olmadigi gibi, Islâm’in yasakladigi birçok sey serbest. Kolayca cennete girmeyi kim istemez?..


Degerli okuyucu! Memleketin her tarafinda kilise açma faaliyetlerinin hizlandigi ve bazi Müslümanlarin da kurulan bu tuzaklara kapilip Hiristiyan olduklari su zamanda, Allah’i bir degil, üç kabul eden Hiristiyanlari, cici göstermenin mantigi, gayesi ve niyeti nedir?
Simdi de peruk konusunu ele alan yazar, Peygamberimizin hükmünü dile getirmeden hükmünü veriyor: Ona göre, “mecburiyet duyanlar perukla tesettür temin etmis olurlar”mis.
Peruk, kadinin çenesinin altini ve gerdinini kapatiyor mu ki; perukla tesettür olsun?
Nur Sûresi’nde, bosuna mi, “Basörtülerini yakalarinin üzerlerine vursunlar” buyurulmus?


Sayin yazar, tepkilerden de çekiniyor ve gizledigi niyetini farkina varmadan açiga vuruyor. Diyor ki:
Bu fikhî görüsler basörtüsü yasagina mukavemeti kirma yolunda kullanilmamalidir!
Ne gülünç! Bu notu, Temel’in parasini bir yere gömüp, üstüne de, “Burada Temel’in parasi gömülü degil” diye bir levha koymasina benzemiyor mu?

Degerli okuyucular! Siz onlara bakmayin. Akit gazetesinin verdigi Samil Islâm Ansiklopedisi’nin 6. cilt, 338. sahifesindeki “Peruk” maddesine bakin:
Hz. Peygamber ( s.a.v.), saç takan kadinlara lânet etmistir.” (Buharî, Libas 83, Tefsîri Sûre 59/4, Müslim, Libas 115, 117-119, Ebu Davud, Tereccül 5, Tirmizî, Libas 25, Edeb 33, Nesâî, Zîne 22, 23, 24, 29, Ibnu Mâce, Libas 52)

Kaynak: Ali Eren, VAKIT  gazetesi, 10.05.2002

Ramuz-ul Ehadis 4305 nolu hadiste Ebuşşeyh,Ebu Hureyre ra’dan rivayetle Resulullah sav Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

Allah peruk takana,taktırana,dövme yapana ve yaptıran kadına lanet etsin!

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Fetvalar, Fıkıh, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 4 Comments »

İmansız, Obur Misafirin Hidayeti

Posted by Site - Yönetici Mayıs 31, 2010

İmansız, Obur Misafirin Hidayeti

Birtakım müşrikler, akşam vakti Peygamberimiz’in mescidine geldiler. Peygamberimiz’e,

Ey bütün dünyayı mânen misafir eden padişah! Bu gece sana misafir olarak geldik” dediler.

Peygamber Efendimiz arkadaşlarına,

Misafirleri paylaşın. Evlerinize götürüp ikram edin’‘ buyurdu.

Ashaptan her biri misafiri alıp götürdü. Aralarında fil gibi cüsseli, iri yarı bir adam vardı. Kimse onu davet etmedi. Peygamberimiz de onu alıp götürdü.

Peygamberimiz’in yedi baş, süt verir keçisi vardı. Yedi keçiden sağılan sütü, sofrada bulunan bütün ekmeği, o iri misafir yedi, içti, bitirdi. On sekiz kişinin yiyeceğini yiyen obur adam, davul gibi şişti. Bu duruma ev halkı öfkelendi. Hepsi aç kaldı.

Hizmetçi, kızgınlığından yatma zamanı odasına giren misafirin kapısını dışarıdan kilitledi. Gece yarısı sıkışan misafir dışarı çıkmak istedi. Elini kapıya attığında dışarıdan zincirle kilitlenmiş olduğunu gördü. Ne kadar uğraştıysa kapıyı açamadı. Oda kendisine dar gelmeye başladı. Sonunda sıkıntısını unutmak için uyumaya karar verdi.Rüyasında kendisini yıkık dökük bir viranede gördü. Oracıkta abdestini bozdu. Sabah olup da uyandığında yattığı yerin pisliğini gördü. Utancından deli gibi oldu.

Bu pislik toprakla bile örtülmez’‘ dedi, kendi kendine.

Heyecanla kapının açılmasını beklemeye başladı. Kapı açılınca, ok gibi fırlayıp kaçmayı düşünüyordu. Sabahleyin odanın kapısını Peygamberimiz açtı. Kendini gizleyerek serbestçe gitmesini sağladı. Kendini bilmezin biri, pisliğe bulaşmış yatağı Peygamberimiz’in huzuruna getirdi. ”Misafirin mârifetini gör” demek istedi.

Âlemlere rahmet olan Peygamber Efendimiz gülümseyerek, ”Bana su kabını getirin, yatağı ben temizleyeceğim” dedi.

Bunun üzerine hizmetçiler yerlerinden fırlayarak, ”Bizim tenimiz, canımız sana feda olsun. Biz sana hizmet için varız. Hizmeti de sen yaparsan biz ne işe yararız yâ Resûlallah” dediler. Hz. Peygamber,

Bana olan sevginizi biliyorum, fakat benim yıkamamda bir hikmet var” buyurdu. Hizmetçiler işin sırrı ortaya çıksın diye geri çekilince, Peygamberimiz yatağı yıkamaya başladı.

O imansız misafir, kendisine armağan edilmiş bir putu muska gibi boynunda taşıyordu. Putunun kaybolduğunu anlayınca, ”Odada düşürmüşümdür” diyerek geri geldi. Kaybolan putunu odasında gördü. Tam o sırada, Peygamber Efendimiz’in kendi pislediği yatağı elleriyle temizlediğini görünce, putu aklından çıktı. Cezbeye düştü, pişmanlık içerisinde kendini dövmeye başladı. Kafasını, kapılara duvarlara çarpmasından kanlar akmaya başladı. Peygamberimiz’in alçak gönüllülüğünden, aklı başından gidecekti. Peygamberimiz onun bu haline acıdı. Yanına çağırıp yüzüne su serpti. Kendine gelen adam, hemen tövbe edip müslüman olmak istediğini söyledi. Peygamberimiz’in telkiniyle ”lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullah” diyerek iman dairesine girdi.

Peygamberimiz, o gece de misafir olarak kalmasını buyurdu. O, yeni müslüman olan adam, ”Vallahi nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim, sonsuza kadar senin misafirinim. Ölüydüm, beni dirilttin. Senin âzatlı kölenim. Bundan sonra senin kapıcınım” dedi. O akşam yemekte, misafir bir keçiden sağılan sütün ancak yarısını içebildi. Ağzını silerek sofradan çekildi.

Peygamberimiz daha yemesi için sofraya davet ettiğinde, ”Utandığımdan veya gösteriş yapmak için sofradan çekilmedim. Ben gerçekten dün akşamdan daha çok doydum.

Bütün ev halkı adamın bu durumuna şaşırdılar.

***

Kâfirlik hırsı gidince, bir ejderha karıncanın gıdasıyla doyar. Bir damla zeytinyağı, koskoca kandili doldurur. Bir kuşa yetecek azık, filin karnını doyurur.

Kaynak : Mesnevide Geçen Hikayeler

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Yağmur Duasına Çıkarken

Posted by Site - Yönetici Mayıs 30, 2010

Yağmur Duasına Çıkarken

Yağmur Duasına Çıkarken

Yağmur duasına çıkmadan önce mutlaka tevbe etmek, sadaka vermek ve oruç tutmak lâzımdır. Salih insanları vesile edinmek ve bu konuda şefaatçi kılmak lâzım. Yağmur duasına, susuz hayvanlar, yayılan sığır ve koyunlar, zaif çocuklar çıkarılır. Umulurki Allah, onların bereketine duaları kabul edip yağmur verir. Lâkin dua’yı Rabbinin kabul edeceğine yakînen inanılarak dua edilir. Çünkü duanın kabul edilmeyeceğine inanmak haşa, ya Allah’ın o duaları kabul etmede aciz olduğu veya onun fazlü kereminin olmaması veyahut da dua edilen Yüce Rabbin kendisine dua eden kuldan haşa habersiz olması manası taşır.

Böyle şeylerin hiçbiri Allah hakkında düşünülemez. Allah, kerimdir, alîmdir, herşeyden hakkıyla haberdardır ve kadirdir. Her an herşeyi yaratmaya kaadirdir. Herşeye gücü yeter. Duaları kabul etmekten onu meneden hiçbir kuvvet yoktur. Allah, mü’minlere kendilerinden daha yakındır. Onların dualarını işitiyor. Allah, mü’minlerin Tazarru’ ve dualarını kabul ediyor. Bir dua umûmî oldukça kabule daha yakın olur. Bundan dolayı Müslümanların içinde, dualarının makbul olduğu ve icabete müstehak kişiler olmalıdır. Allahü Teâlâ Hazretleri bazılarının duasını kabul ettiğinde, o diğerlerinin dualarının reddedilmesinden daha kerimdir. Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

-“Günahsız dillerinizle Allah’a dua edin!” buyurdu. Sahabeler,

-“Yâ Resûlellah! Günahsız bir dil nerede, (hepimizin bir günahı) var demişti. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri:

-“Birbirinize dua edin. Çünkü sen, kardeşinin diliyle dua etmedin o’da senin dilinle dua etmedi,” buyurdu.

Molla Fenârî Hazretleri “Tefsirü’l-Fâtiha” isimli kitabında şöyle buyurdu: Muhakkak istikâmet ve dua anında, taleb ve nidâ’ya teveccüh etme hali, icabette kuvvetli bir şarttır. Kim ki, ziyâde olarak nida ettiğini ve kalbinde başkasını hazır ve düşünürse o kişi, icabete nail olamazsa; kendisinden başkasını kınamışın. Çünkü o kişi, kâadir olan Allahü Teâlâ hazretlerinin icabeti için dua etmemiştir. O kafasında tasarladığı bazı düşünce ve sıfatlara yönelmiş ve dua esnasında bunlar, Allah’ın gayri kendisine galebe çalmıştır.

Rivayet olundu: Firavun, ulûhiyet iddiasında bulunmadan önce, evinin (sarayının) kapısının üzerine:Bismillahirrahmanirrahim yazılmasını    emretmişti.    Mûsâ Aleyhısselâm’a iman etmediğinde, Mûsâ Aleyhisselâm:

-“Yâ İlâhî! Ben Firavun’u davet ediyorum, o kabul etmiyor, ondan bir hayır görmüyorum,” dedi. Allahü Teâlâ:

-“Sen, onun küfrüne bakarak, onu helak etmemi istiyorsun! Ben onun kapısının üzerine yazdığına bakıyorum” buyurdu. Kalbinin karanlığına besmeleyi altmış yıl yazan kişi. rahmete nail olma bakımından besmeleyi kapısının üzerine yazan kişiden daha evladır. Besmeleyi kapısının üzerine yazan kişinin hali bu olunca, besmeleyi kalbinin kapısına yazan kişinin hali ne olur? Hiç şüphesiz duası kabul olunur. İcabetin ilk şartı, mideyi temiz ve helal lokma ile islâh etmektir. Sonu ise ihlâs ve huzuru kalbtir. Yani sadece ve sadece ona yönelmektir.

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

İstanbul’un Fethindeki Mânevî Ordu…

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

İstanbul’un Fethindeki Mânevî Ordu…,fatih-4

İstanbul’un Fethindeki Mânevî Ordu…

Sultan Fâtih, 1453 baharında fetih için Edirne’den hareket ettiğinde, teknik ve askerî mânâda devrinin en üstün ordusuna ve o zamana kadar dünyanın görmediği büyüklükte ve sayıda topa, nizam ve intizamı mükemmel, iâşe ve mühimmat noktasında hiçbir noksanı olmayan bir orduya ve pek çoğu tezgâhtan yeni inmiş 150 harp gemisine sahipti.

Ancak, asker sayısı hakkında 150 ilâ 300 bin arasında rakamlar verilen fetih ordusunun, sadece bu maddî güce dayanarak fethi gerçekleştirdiği düşünülmemelidir.

Kaleme aldığı mısralarında, “Allah’ın yardımı ve mâneviyat erlerinin himmetleriyle kâfirleri perişan etmek niyetinde olduğunu” söyleyen Fâtih, İstanbul’u fethe giderken, devrin şeyh ve âlimlerinden birçoğunu da beraberinde götürüyordu.

Başta hocası ve büyük velî Akşemseddin olmak üzere, Akbıyık Sultan, Şeyh Vefâ, Şeyh Sinan, Ensar Dede, Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Hızır Çelebi gibi büyük tasavvuf erbabı…

Onların orduda bulunması, Osmanlı askerinin mâneviyatını da en yüksek dereceye yükseltiyordu.

Zamanın “Kutbu’l-aktâb”ı olan Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s.) da Türkistan taraflarından gelerek, yanındaki mâneviyat ordusuyla fethin gerçekleşmesi için yardımda bulunmuştu.

Fâtih’in, muharebenin sıkışık bir anında Allah’tan yardım istemesi üzerine, Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin hünkârın karşısında belirerek onu teselli ettiğini ve bu mânevî yardımın ne şekilde olduğunu Osmanlı tarih kaynakları uzun uzun anlatır.

Bu kaynaklardan Hoca Sadettin Efendi’nin Tâcü’t-Tevârîh’i şu bilgiyi veriyor: Fâtih’in büyük lütuflarına mazhar olan o devrin ileri gelen âlimlerinden Mevlânâ Ali Tûsî, mâneviyat yolunda ilerlemek için, makam ve mevkîini terk edip kendi yurduna dönüp Şeyh Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin yanına gitti ve ona bağlandı. Bu arada, şeyhine Sultan Fâtih’in âlimlere ve şeyhlere, hususiyle Nakşibendî yolu mensuplarına olan sevgisinden bahsetti.

Bundan sonra, Şeyh ile Fâtih arasında gizli yazışmalar başladı. Karşılıklı sevgi koyulaştı ve Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri Fâtih hakkında uzun uzun duâlar etti.

Şeyh, Semerkant’ta bir perşembe günü öğleden sonra derhal beyaz atının hazırlanmasını emretti ve acele binip hareket etti. Talebeleri kendisini takip ettilerse de onların gelmelerine hacet olmadığını söyledi; onlar da geri döndüler. Talebelerinden Molla Şeyh, kendisini uzaktan takip etmiş ve şunu görmüştü:

Ubeydullah Hazretleri, atını Deşt-i Abbas denilen sahraya doğru sürdü. Atı dört bir tarafa sürerken bir görünüp bir kayboluyordu. Sonra gözden kayboldu.

Daha sonra döndüklerinde, bu olanları soran talebesi şu cevabı alıyor:

Rum ülkesinin (Osmanlı) padişahı Sultan Mehmed Han Gâzî, o anda kâfirler ile harp ediyordu. Onun yardımına koştum. Allah’a hamd olsun muzaffer oldu, kâfirler mağlup ve perişan oldular.

Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin torunu Hâce Abdülhâdî, Fâtih’in vefatından sonra oğlu İkinci Bayezid zamanında Osmanlı ülkesine gelir ve padişahla görüşür. Bayezid, ondan dedesinin simasını ve beyaz bir atı olup olmadığını sorar. O da, dedesinin simasını anlatır ve beyaz bir atı olduğunu söyler. O zaman Bayezid, “Demek babamın anlattıkları doğruymuş” der ve babası Sultan Fâtih’in kendisine anlattıklarını nakleder. Fâtih’in oğluna anlattığı hadise şöyledir: “Bir gün öğleden sonra kâfirlerle harbederken, düşmanın çokluğu sebebiyle İslâm askerlerinde mağlûbiyet emâreleri sezdiğim için Allah’tan mânevî yardım istedim. Hemen o anda –şeklini ve şemâilini tarif ederek- şu vasıfta ve şu şekilde, beyaz bir atın üzerinde bir zat yanıma geldi. Kendisinin Ubeydullah Ahrar olduğunu söyleyip, ‘Ey Sultan Mehmet korkma!’ Diyerek beni tesellî etti. Ben, ‘Nasıl korkmayayım kâfirin askeri çok kalabalık’ dedim. Elbisesinin yenini gösterip içine bakmamı emretti. Baktığımda gördüm ki yeninin içinde geniş bir sahra var ve İslâm askerleriyle dolu. ‘Bu görünen asker, İslâm’a ve Müslümanlara yardım için gelmişlerdir’ buyurdu. Devamla, ‘Şu tepenin üstüne çıkıp orada üç defa kös vurdur ve askerlerine hücum emri ver’ dedi. Dediği gibi yaptım. Düşman tam bir bozguna uğramıştı. Şeyh Hazretleri’nin de düşmana defalarca taarruz ettiğini gördüm. Ama kendisini bir daha göremedim…

O zat ile konuştuğum sırada ben, ‘Kâfirin askeri çok kalabalık’ dediğimde, vezirler benim bunu şaşkınlık ve telaşla söylediğimi zannetmişlerdi. Zira onlar Ubeydullah Hazretleri’ni görmüyorlardı...”

Değerli okuyucular! İkinci Bayezid’in, babası Fâtih’ten dinledikleri ve kendisinin de Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin torunu Hâce Abdülhâdî’ye aktardıkları böyle…

Kuvvetli bir ordusu olmakla beraber, demek ki Fâtih İstanbul’u sadece o maddî kuvvetle değil, aynı zamanda duâ ehli olan mübârek zatların duâlarının da takviyesiyle fethetmiştir.

Yukarıdaki Fâtih – Ubeydullah Ahrar (k.s.) hadiseyle ilgili kaynaklar:

1) Taşköprülü-zâde İsâmüddin Ebu’l-Hayr Ahmed Efendi, Eş-Şekâiku’n-Nu’mâniye fî Ulemâ’i’d-Devleti’l-Osmâniye, nşr. Ahmed Subhi Furat, İstanbul 1985, s. 256-260; 2) Taşköprülü-zâde İsâmüddin Ebu’l-Hayr Ahmed Efendi, Osmanlı Bilginleri, trc. Muharrem Tan, İstanbul 2007, s. 209-211; 3) Mecdî Mehmed Efendi, Hadâiku’ş-Şakaik, Şakaik-ı Nu’mâniye ve Zeyilleri adıyla haz. Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989, s. 272-273; 4) Hoca Sa’deddin Efendi, Tâcü’t-Tevârîh, c. 1, İstanbul 1279, s. 410-411; 5) Hoca Sa’deddin Efendi, Tâcü’t-Tevârîh, sadeleştiren: İsmet Parmaksızoğlu, c. 2, Ankara 1975, s. 261-263; 6) Molla Câmi, Nefehâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds, Lâmiî Çelebi Tercümesi, sadeleştirenler: Kâmil Candoğan-Sefer Malak, İstanbul 1971, s. 460; 7) Nişancızade Muhyiddin Mehmed, Mir’âtü’l-Kâinât, c. 2, İstanbul 1290, s. 377-378; Osman Gâzi’den Sultan Vahîdüddîn Han’a Osmanlı Târihi, haz. heyet, Çamlıca Basım Yayın, c. 1, İstanbul 2005, s. 522-523; 8) Mustafa İsmail, “Hâce Ubeydullah Ahrâr (k.s.)”, Yedikıta Dergisi, S. 9, Mayıs 2009, s. 44-46; 9) İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, İstanbul 1984, s. 43-45; 10) Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i Celîl-i Kostantıniyye, sadeleştirilmiş neşir, İstanbul 1994, s. 204-205.

Bu yazıyla ilgili bilgi kaynağımız YEDİKITA dergisinin Mayıs 2010 sayısıdır.

Ali Eren  – Vakit

Bu yazıyı gönderen sayın  M.Emin Özler bey’e Teşekkür ederiz

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

29 Mayıs 1453… Fatih’i “Fatih” yapan ruh!

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

akc59femseddin-k-s-hazretlerinin-nasihatlerinden

29 Mayıs 1453… Fatih’i “Fatih” yapan ruh!

Eskiler, “Üslûb-u beyan, ayniyle insan” derler… Yani, bir insanın kullandığı üslûp, onun “tıynet”ini koyar ortaya… Tabiî; “fikri”ni de, “zikri”ni de!..

Bugün, 29 Mayıs… “İstanbul’un Fethi”nin 557. yıldönümü…

Şimdi; bu “fetih” nasıl gerçekleşmiş, bu fethi gerçekleştiren Fatih, nasıl bir “devlet adamı” ve nasıl bir “komutan”mış, bunu araştırıp, tartışmak varken, kalkıp da, Fatih’in “cinsel” yönünü, ya da “anne”sinin kimliğini gündeme getirmek, “olayın özü” ile değil, “kabuğu” ve hatta “kıymığı” ile uğraşmak demektir ki, böylelerine sormak gerekir:

Sizin babanız kim?

Hemen her yıl olduğu gibi; bu yıl da bazı “internet siteleri”nden yazılar getirdi arkadaşlar…

Bak, Fatih hakkında neler yazmışlar, bunlara cevap ver!” diyorlar!..

Hayır;

Anası belli, babası yüzelli!” bu “encik”lere cevap verip de, onların seviyesine düşmeyeceğim.

Tam aksine;

Fatih’i, “Fatih” yapan “ruh”tan söz edeceğim ki, kendi değerlerimizi, “kendi kaynaklarımız”dan öğrenelim…

Yoksa;

Will-Ariel Durant şöyle demiş, İmrozlu Kritovoulas böyle demiş, beni hiç ilgilendirmez!..

Öyle ya;

Adamların, her şeyden önce bir “kuyruk acıları” var ve hâlâ sızlıyor kuyruk sokumları!.. Bu adamların, kalkıp da, Fatih’in “irade”sinden, “ince zekâsı”ndan, ya da “muhakeme kabiliyeti”nden övgüyle söz edecek hâlleri yok ya!..

PADİŞAH SİZ İSENİZ!..”

Dediğim gibi;

Onların yazdıkları ve onları “kaynak” gösterip kalem oynatanların söyledikleri hiç ırgalamıyor beni!..

Ben; “Peygamber’in övgüsü”ne mazhar olma yolunda “kararlı” adımlarla yürüyen Fatih’e, onu yetiştiren “hoca”lara ve onu bu güzel hocalara teslim eden “baba”ya bakıyorum..

Öyle bir baba ki;

Henüz 12 yaşında olan oğluna “tahtı” emanet edip, kendisi Manisa’da “inziva”ya çekiliyor!..

Öyle bir “evlât” ki;

Haçlı ordusunun, özellikle Macarlar’ın Osmanlı topraklarına tecavüze yeltenmesi karşısında babasına çağrıda bulunabiliyor:

Padişah siz iseniz; geliniz, ordularınıza kumanda ediniz… Yok, Padişah biz isek; emrimize itaat edip, ordularımızın başına geçiniz!

Öyle bir “baba” ki;

12 yaşındaki evlâdının emrine itaat edip, “devlet yönetimi”ni tekrar eline alıyor ve düşmanın üzerine yürüyüp, “Varna Zaferi”ni kazanıyor!..

O SOPA NİÇİN?

Peki, Fatih Sultan Mehmed Han’a bu “ince zekâ”yı, bu “muhakeme gücü”nü veren kimdir?..

Bunda, “hocaları”nın rolü, elbette büyüktür.

Sultan 2. Murad; evet, geniş bir “ruh zenginliği”ne ve “derviş mizacı”na sahipti… Ne var ki, oğlunun “mükemmel” yetişmesini istiyordu.

Dahası;

Bir çocuğun “yetişme psikolojisi”ni bilecek kadar da hassas bir yapıya sahipti.

Ama, bir sorun vardı:

Hocalara emanet edeceği çocuk, nihayetinde bir “padişah oğlu”ydu!.. Ya, “Ben padişah oğluyum” diyerek, “hoca”lara kafa tutar da, “haylazlık” ederse?!?

İşte bunları düşünerek, Molla Gürânî’yi yanına çağırttı… Eline de, bir “sopa” tutuşturdu…

Bunun anlamı şuydu:

Şehzade tembellik edip, derslerine çalışmazsa, onu bu sopayla dövebilirsin!

Düşünebiliyor musunuz;

Günümüzde, “okumak” isteyen İHL öğrencileri “sopayla” dövülüyor!.. 557 yıl önce ise; aynı sopa, “okumak istemeyen” öğrenci için veriliyor “Hoca”nın eline!..

Çağdaşlık”ta katettiğimiz “mesafe”yi siz düşünün!..

Her neyse…

Molla Gürânî, memnuniyetle kabul etti görevi… Geleceğin “Fatih”ine, yani Şehzade Mehmed’e ders vermek için odaya girdiğinde, elinde Sultan 2. Murad’ın verdiği “sopa” vardı.

Şehzade, hayretle sordu:

Elinizdeki o sopayla ne yapacaksınız?

Molla Gürânî ciddiyetle şu karşılığı verdi:

Üstünüze bulaşacak olan tembellik tozlarını bununla silkeleyeceğim. Babanızın emri de bu yoldadır!

Fakat hiçbir zaman o değneği kullanmadı. Çünkü Şehzade Mehmed derslerine çok iyi çalışıyor, hocasının her sözünü dinliyordu. Kısa sürede Arapça öğrenmiş, Farsça şiirler okumaya başlamıştı.

Gündüzleri ata binmeyi, ok atmayı öğreniyor, akşamlarıysa hocalarının önüne diz çöküp ders alıyordu.

Bu arada şiir yazmayı öğrendikten başka, top dökümcülüğü mesleğini de öğrendi.

O zamanlar adetti…

Şehzadelere mutlaka bir “meslek” öğretilirdi…

Fatih Sultan Mehmed Han, “top dökümcülüğü”nü öyle bir öğrendi, meslekte öyle bir ilerledi ki; mesleğin “işçi”si değil, “mühendis”i oldu…

Çizim”lerini bizzat kendisinin yaptığı “devrin en büyük topu”nu, yani “Şahî” adı verilen topları döktürdü.

Üç ayda dökülen bu topun büyüklüğü ve çapı hakkında tarihçiler muhtelif bilgiler vermektedirler. Françes, Şahî topları ile ilgili olarak; “Uzunluğu 5.5 metre, dış çevresi 2 metre 74 cm, yarıçapı 92 cm, ağırlığı 18 ton kadardır” demektedir.

Top 544 kg, bazılarına göre de 680 kg ağırlığındadır… Bu gülleler 1.883 metre mesafeye kadar giderek 1 metre 83 cm derinliğinde toprağa gömülüyordu. Topun sesi 24 km mesafeden duyulmaktaydı.

FETİH, NİYE GECİKİYOR?

Şimdi de, gelelim “fetih günleri”ne:

Tarihimize altın harflerle yazılan en önemli olaylardan ve kazanılan savaşlardan birisi hiç şüphesiz ki, “çağ değişimi”ne vesile olan İstanbul’un 29 Mayıs 1453 yılında fethedilmesidir.

İstanbul, Fatih Sultan Mehmet Han’a gelinceye kadar Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar tarafından defalarca kuşatılmış, seferler düzenlenmiş ancak bir türlü fetholunamamıştı.

Oysa; Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) müjdelemişti:

İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.

Bu müjdeye erişmek, her Müslüman komutanın en büyük idealiydi.

İstanbul’u alıp Osmanlı’ya başkent yapmaya karar veren 22 yaşındaki genç Fatih; fetih için dev toplar döktürmüş, Bizans’a Boğaz’dan gelecek yardımı kesmek için Rumelihisarı’nı yaptırmış, gemilerini Dolmabahçe sırtlarından kızaklarla Haliç’e indirmiş, surların altına tüneller açtırmıştı…

Fetih için gerekli hazırlıklar tamamlandı… 6 Nisan 1453 Cuma günü, İstanbul karadan ve denizden kuşatıldı.

Ne var ki;

Fetih” bir türlü gerçekleşemiyordu…

Genç Fatih ise, “Müjdelenen komutan” olmanın aşkıyla yanıp tutuşuyordu…

Dalıyor “asker”lerinin arasına… Haber salıyor sağa sola:

Ordunun içinde haram yemiş olanlar, harama bulaşmış olanlar varsa, para vereceğim, ne olur çıksınlar, gitsinler!.. İnanın darılmayacağım, haklarında takibat da yaptırmayacağım!

Düşünebiliyor musunuz;

Fetih için, “daha fazla asker” istemiyor!..

Kuru kalabalık” yerine, “harama bulaşmamış asker” istiyor!..

Biliyor ki;

Haramdan “hayır” hâsıl olmaz!..

Sonunda;

53 günlük yoğun kuşatmanın ardından, “kara ve deniz taarruzu” başlıyor!.. Ve 29 Mayıs 1453’te “Bizans Surları” delik-deşik olup, Ulubatlı Hasan, sancağı dikiyor surlara!..

Evet;

Fatih; günümüz gençliğinin “oyunda-oynaşta” olduğu bir yaşta, İstanbul’u fethediyor…

HEPSİBÜYÜKADAM!

Peki, Fatih’i “Fatih” yapan, sadece İstanbul’u alması veya “çağ açıp-çağ kapatması” mıdır?..

Elbette hayır…

Onu büyüten özelliklerden biri de, “ilme ve âlime verdiği önem”di…

Yukarıda anlattık, hocası Molla Gürâni’ye gösterdiği saygıyı… Evet, 5 yaşında bir çocukken, elini öpmüş Molla Gürâni’nin…

Peki, “Padişah” olunca?..

Yine öpmüş!..

Bir defasında, Honaz Kalesi’nin yetiştirdiği ve Fatih devrinin en önde gelen “4 müderrisinden biri” olan Hatipzade Muhiddin Efendi’yi azletmiş;

Azlettim seni müderrislikten!.. Çık git, ne yaparsan yap!

Molla Gürânî’nin haberi olmuş bu azil işinden… Gitmiş, dikilmiş “Padişah”ın karşısına;

Ya bu azli geri alırsın, ya da biz bütün ulema senin ülkeni terk ederiz!.. Herhalde, alimin kadrini bilen bir hükümdar vardır dünyada!..”

Vee…

Fatih, azli geri almış…

Sizin anlayacağınız;

Devir, sultanların hüküm sürdüğü devir değil, alimlerin hüküm sürdüğü devir!..”

Yani;

Büyük” olan, sadece Fatih değil!.. “Devrin alimleri” de büyük!..

Adam”ları da büyük!..

Zaten;

O “büyük adamlar” olmasaydı, tam 700 yıl hüküm sürebilir miydi Osmanlı?..

YİNE DE GÜZEL

Fetih müjdesi”ne mazhar olan o büyük “kumandan”ı ve onun övülmüş “güzel askerler”ini bir kere daha rahmetle anıyor ve bu güzel İstanbul’u bizlere kazandırdıkları için, hepsinin ruhlarına “Fatiha”lar gönderiyorum…

Evet, hayırla anıyorum onları…

İstanbul, en azından “tabelâ”ları ve surlardaki “diskotek”leriyle yeniden “işgal” edilmiş ve “yeni bir fethe muhtaç” olsa da!..

Yine de, güzelsin İstanbul!..

Çünkü, senin bağrında;

Ne güzel bir kumandan ve ne güzel askerler” yatıyor!..

Hasan Karakaya – Vakit

Bu yazıyı gönderen sayın  M.Emin Özler bey’e Teşekkür ederiz

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 2 Comments »

İki Büyük Fetihten Biri

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

istanbulun fethi,1453,fatih sultan mehmet,İki büyük fetihten biri,istanbulun-fethifatis-sultan-mehmetistanbul-surlarikonstantinopolislambolosmanliottomanempireserife-sevval-jardelen

İki büyük fetihten biri

29 Mayıs Cumartesi günü İstanbul’un fethinin 557‘inci yıldönümü. Bu hafta fethin yeni bir yıldönümünü kutluyoruz.

Peygamber Efendimiz’e Peygamberlik görevi verildiğinde dünyada iki büyük süper devlet vardı. Biri, İran Sasani İmparatorluğu, diğeri de, Doğu Roma Bizans İmparatorluğu. Bu iki “Süper güç” insanlığa bugün Amerika’nın yaptığı gibi dünyaya kan kusturuyordu. Bunlar kan emen vampirlerdi.

Efendimiz (s.a.v.) ilk defa Hendek Savaşı arefesinde bu iki süper gücün yakında yıkılacağını haber vermişti.

Resûl-i Kibriya (s.a.v.)’in bu müjdesi çok geçmeden tecelli etti ve ilk def’a İran Sasani imparatorluğu yıkıldı. Arkasından da Doğu Roma Bizans İmparatorluğu da atamız Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmed Han’ın komutasındaki övülmüş komutan ve övgüye mazhar olmuş askerler tarafından tarihin çöplüğüne atıldı. İstanbul fethedildi, Bizans İmparatorluğu yıkıldı ve bir çağ kapanıp yeni bir çağ açıldı.

İstanbul’un fethini Peygamberimiz Efendimiz haber vermişti.

İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden Kumandan ne güzel Komutan, O’nun askerleri ne mübarek askerlerdir” ifadesi Efendimizin Müslümanlara muazzam bir müjdesiydi.

Efendimizin bu övgüsüne mazhar olabilmek için İstanbul’u fethe 29 defa teşebbüs edildi. Ve fetih 29‘uncu defada Fatih Sultan Mehmed ve askerlerine nasip oldu.

Muhterem Müslümanlar!

Rabb’imiz Kelâm-ı Kadim’inde:

Nusret ve inayet, ancak aziz ve hakim olan Allah’tan gelir.” (Âl-i İmran: 160) buyuruyor. Fetih askerleri ve kumandanları fethi gerçekleştirdiklerinde işte bu âyette beyan edilen inanca sahip bir eda ile fethi değerlendirdiler.

Başka bir âyette:

Ey mü’minler! Siz Allah’a kulluk ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed suresi. Âyet: 7) buyurulur. İşte fetihte başarının kaynağı bu idi. Allah’a kulluk edenleri Allah yüceltir ve başarılı kılar. O’na başkaldıranlar her zaman helâke mâruz kalmışlardır.

İstanbul’un fethinin yedi büyük manası vardır:

1- Fethin sekiz buçuk asır önce müjdelenmiş olması,

2- Asırlarca dünyayı kavuran batıl Bizans’ın yıkılışı,

3- Dünyanın kilit noktasının Hakk’ı üstün tutanların eline geçmiş olması,

4- Bir çağın kapanıp, yeni bir çağın açılmış olması,

5- İnancın karşısında hiçbir batılın dayanamaması,

6- Ahlâken bozulan milletlerin çökeceği gerçeğinin gözükmesi,

7- İnancın emrindeki tekniğin ne büyük harikalar meydana getireceği gerçeğinin görülmesi…

Bizim tarihimiz zaferlerle doludur.

Ecdadımız insanlığa ışık tutmuştur.

Osmanlı, ülkeleri kuşattığı an bir bütün idi ve Hakk’ı temsil ediyordu.

Milletimiz yeniden güçlenmeli, saadetin kapılarını açmalıdır. Bu büyük görev üzerimizdedir.

İstanbul bir zamanlar İslâmbol idi. Şimdilerde İsyanbol oldu.

Bizans artıkları, Fatih’e duydukları hınçlarını O’nun oğullarından, kızlarından alıyor.

Güzellik yarışmaları.

Fuhuş geceleri.

Eğlence programları gibi tavırlarla alıyor. Papazlar, İstanbul ile ilgili menfur emellerini fiiliyata koymak gibi bir çalışmalarını alenileştirdiler.

Bu ülke bize emanet.

Emanete ihanet edenlerin akıbetleri çok çirkin olur muhterem Müslümanlar! Bunu göz ardı etmeyelim…

Mevlüt Özcan – Milli Gazete

Bu yazıyı gönderen sayın  M.Emin Özler bey’e Teşekkür ederiz

..

Muhteşem bir FETİH ŞİİRİ

AHMET METİNCAN

….

Arif Nihat Asya’nın Fetih Marşı

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;

Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;

Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden….

Senin de destanını okuyalım ezberden…

Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın…

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini…

Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?

Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır.

Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan’dır.

Haydi artık uyuyan destanını uyandır!..

Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın

Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın!..

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan

Yürüyeceksin… Millet yürüyecek arkandan!

Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan….

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!

Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!

Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın…

Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın?

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!..

******************************************

Posted in Osmanlılar, Tavsiyeler | Leave a Comment »

HÜDÂYÎ YOLU

Posted by Site - Yönetici Mayıs 29, 2010

HÜDÂYÎ YOLU

HÜDÂYÎ YOLU

HÜDÂYÎ YOLU

Ahmed Han, yaptırmak istediği büyük caminin temel atılmasına hocasını da davet etti. Böylece temele ilk kazmayı Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri vurdu ve padişahın kendisi de yoruluncaya kadar temel kazdı…
Sultanahmet Camiinin açılışı ve ilk cuma hutbesini okumak için de yine büyük veli davet edildi. Fakat o sabah bastıran sağanağın ardından öyle bir fırtına patladı ki; Üsküdar’dan Sarayburnu’na geçmek imkânsız oldu… Hüdayi hazretleri ise söz vermişti; kimsenin denize açılamadığı o havada kiraladığı kayığa besmeleyle bindi. Yanına atlayan sadık talebeleriyle birlikte Sarayburnu’na doğru açıldılar…
İşte o zaman beklenmedik bir şey daha oldu: Allahü tealanın izniyle Hüdâyî hazretlerinin kerameti zuhur etti: Azgın deniz her yönden kayığa bir boy mesafe kala duruluyor, fırtınanın korkunç dalgaları kayığa hiç tesir etmiyordu!.. Böylece o gün Aziz Mahmud hazretleri ve yanındakiler sanki bir tünel içinden geçer gibi karşıya geçip, endişeyle kendilerini bekleyen Sultan Ahmed Han ile buluştular.
Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola “Hüdayi Yolu” dendi ve bazı kayıkçılar yıllarca, fırtınalı havalarda bu yolu kullandılar.
*
Bu yol… Yani Aziz Mahmud Hüdâyî hazretlerinin geçip gittiği o dualı yol; Üsküdar ile Eminönü-Sarayburnu arasında; köpürse kudursa bile denizin tesir etmediği bir geçittir... İşte bu yüzden, şu anda, tam da aynı çizgiye… Yani Üsküdar ile Eminönü-Sarayburnu arasına, suyun altına döşenecek tüplerle yapılmakta olan geçidin ismine de; “HÜDÂYÎ YOLU” denmesi, en münasiptir!..
Tüp geçitten geçtim” demek yerine; Aziz Mahmud hazretlerinin sandalıyla çizerek, bugünler için işaret ettiği “HÜDAYİ YOLU”ndan geçmek isteyenler; bu ismin yayılmasına çaba göstermelidirler…

Lütfen sizlerde bu yazıyı paylaşın..

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

HAYIRLI CUMALAR

Posted by Site - Yönetici Mayıs 28, 2010

HAYIRLI CUMALAR

HAYIRLI CUMALAR

HAYIRLI CUMALAR

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel | 2 Comments »

Sıratın vasfı ve insanların oradan farklı süratte geçecekleri

Posted by Site - Yönetici Mayıs 28, 2010

Sıratın vasfı ve insanların oradan farklı süratte geçecekleri

Sıratın vasfı ve insanların oradan farklı süratte geçecekleri

Sıratın vasfı ve insanların oradan farklı süratte geçecekleri:

Beyhakî… Ebû Hüreyre’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

Sırat köprüsü cehennemin iki yakasının üzerine kurulur. Kaygandır, üzerinde ayak durmaz. (İnsanlar geçerlerken) peygamberler, “Allah’ım selâ­met ver, selâmet ver.” derler. Kimi şimşek hızında geçer. Kimi göz açıp ka­payacak kadar kısa bir sürede geçer. Kimi rahvan atlar, katırlar ve merkepler gibi koşarak geçip gider. Kimi yara bere almadan, kimi yaralanıp berelene­rek geçip gider. Kimi de oraya düşer. Onun yedi kapısı olup, her kapıdan on­ların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır.

Beyhakî… Halil b. Mürre’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) yatma­dan önce mutlaka Mülk ve Secde surelerini okur ve şöyle derdi:

Hamîmler yedi tanedir. Cehennemin kapılan da yedi tanedir: Hutame, cehennem, lezâ, sair, sakar, haviye ve cahim. Kıyamet gününde bu hamim (le başlayan sure) Ierden her biri cehennemin bir kapısına gelir durur ve şöyle der: “Allahım! Bana inanan ve beni okuyan kimseleri bu kapılardan içeri Sokma!

Ebubekir b. Ebi’d-Dünya… Asım b. Damüre’den rivayet etti ki; Hz. Ali şöyle demiştir:

Cehennemin kapılan üst üstedirler. (Böyle derken hadisin râvilerinden Ebû Şihâb parmaklarıyla gösterdi) Önce bu, sonra bu, sonra bu, sonra da bu doldurulur.”

Cehennemin yedi kapısı vardır” mealindeki hadisle ilgili olarak Ebube­kir b. Ebi’d-Dünyâ… İbn Cüreyc’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Cehennemin yedi kapısının ilkinin adı cehennem; sonrakinin leza, sonrakinin Hu­tame, sonrakinin sair, sonrakinin sakar, sonrakinin cahim -ki orada Ebû Ce­hil vardır- sonrakininse Haviye’dir.”

Tirmizî… İbn Ömer’den rivayet etti ki; Rasûullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

Cehennemin yedi kapısı vardır.” Tirmizî bu hadisi rivayet ettikten son­ra “Bu garip bir hadistir” demiştir.

Übeyy b. Kâ’b dedi ki: “Cehennemin yedi kapısı vardır. Bunlardan biri Haruriler içindir.”

Vehb b. Münebbih dedi ki: “Cehennemin her iki kapısı arasındaki me­safe yetmiş senelik yoldur. Her kapı, bir üstündekinden yetmiş kat daha kuv­vetlidir.

Yüce Allah buyurdu ki: “Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Görevlileri, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyrulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir.” (Tahrim, 66/6)

Yani o görevliler, kendilerine verilen emirleri yerine getirecek güçtedir­ler. Bu emirleri uygulamak için azim sahibidirler. Büyük işleri yapabilecek kadar acı kuvvete, göz alıcı şiddete sahiptirler. Yüce Allah buyurdu ki:

Orada on dokuz bekçi vardır. Cehennemin bekçilerini yalnız melekler­den kılmışızdır.” (Müddessir, 74/30-31). Çünkü onlar son derece itaatkâr ve kuv­vetlidirler. “Sayılarını bildirmekle de ancak inkâr edenlerin denenmesini sağ­ladık.” (Müddessir, 74/31) Bununla, kâfirleri deneyip imtihan etmek istedik. San­ki bu on dokuz görevi melek, kendilerine bağı yardımcılarının öncüleri gibi­dirler. Bunu şu ayetten; “Onu alın, bağlayın” (Hakka, 69/30) bahsederken riva­yet etmiştik. Sonra yüce Rab bu emri verince yetmiş bin zebanî o suçluyu he­men alıp götürürler. Yüce Allah buyurdu ki: “O gün hiç kimse Allah’ın azâb ettiği gibi azâb edemez. Hiç kimse onun vurduğu bağ gibisini bağlayamaz.“(Fecr, 89/25-26)

Hafız Ziya… Enes’ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

Canım kudret elinde bulunan zât’a yemin ederim ki; cehennem melek­leri, cehennemin yaratılmasından bin sene önce yaratılmıştır. Her gün güçle­rine güç katarlar. Öyle ki, yakalayacakları kimseleri perçem ve ayaklarından yakalarlar.”

Kaynak : Ölüm ve Ötesi – İbni Kesir

..

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: