Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Nisan 2010

Halife Me’mûn kimdir !

Posted by Site - Yönetici Nisan 24, 2010

Halife Me'mûn kimdir !

Halife Me'mûn kimdir !

Halife Me’mûn kimdir !

Halife Me’mûn: Abbasî Halifelerinin yedincisi, Halife Harun Reşid’in oğludur. 786‘da Bağdat yakınlarındaki Yasisiyye’de doğdu. İyi bir eğitim gördü. Babasının sağlığında valiliklerde bulundu. Halifeliği döneminde ilme ve ilim adamlarına çok önem verdi. Tıp ve felsefe üzerine yazılmış olan Yunanca ve Süryanice kitabları Arabçaya tercüme ettirdi. Ehli beyte saygılıydı. Müslümanlara saldıran Bizanslılar ile savaştı. Niğde yakınlarında Bizans Kayseri Theophiis’i mağlup etti. 9 Ağostos 833 yılında Pozantı’da vefat etti. Tarsus Ulu Caminin naziresine defnedildi.

Kaynak: Ruhu’l Beyan Tefsiri Tercümesi

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

İbâdetler de on tanedir

Posted by Site - Yönetici Nisan 24, 2010

Kadınlar camiye gidebilirmi

İbâdetler On Tanedir

İbâdetler de on tanedir:

1 Namaz,

2Zekat,

3Oruç,

4Hac,

5Kur’ân-ı Kerim’i okumak,

6Her halde Allah’ı zikretmek,

7HeIal’dan rızık istemek (için çalışmak),

8MüsIümanların hak ve hukukuna riâyet etmek, sohbet hukukuna riâyet etmek,

9Emr-i bil’ma’ruf ve nehyi anilmünker (iyiliği emretmek ve kötülüğü menetmektir),

10Sünnet-i seniyye’ye tâbi olmaktır. Rasûlüllah’ın sünnetine tâbi olmak kurtuluşun anahtarı ve Allah sevgisinin işaretidir. Cenâb-ı Allah, buyurduğu gibi:

De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün. Allah gafûr’dur, rahîm’dir.”

Mevlânâ Cami (k.s.) Hazretleri şöyle dedi:

Ey Allah’ın peygamberi Salat-ü selam üzerine olsun senin.

Kurtuluş ve umduğuna kavuşmak, nezdindedir ancak senin.

Gerçi yürüyemedim yolunda senin sünnetinin.

İsyan etti sünnetine senin ümmetin.

İsyan yükünün altındayım sünnetinin.

Uzanmazsa kurtuluş yok bize senin ayağın ve elin.


 

Ruhu’l Beyan Tefsiri Tercümasi . 1.cilt

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Yorumlar, İbadet | Leave a Comment »

Geceyi, gündüzü, güneşin secdelerini, ay ve güneş tutulmalarını bildirir.

Posted by Site - Yönetici Nisan 23, 2010

ay-ve-gunes-tutulmalarimarifetnameduanamazgunesveaytutulmasii-copy

Geceyi, gündüzü, güneşin secdelerini, ay ve güneş tutulmalarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirlerin ve muhaddislerin büyük çoğunluğu demişlerdir ki: Her gün, güneşin batma vakti olduğunda gece için tayin olunan melek, gecenin siyah cevherini, gökten doğu tarafına asıp; tedricen ufuklardan gündüzün beyaz cevherini kaldırır. Ta ki, gecenin cevheri ufukları kuşatıp, gece karanlığı olur. Güneşin nuru battıkta; ona vekil olan melekler, onun gökten göğe süratle kaldırıp, iki saat miktarı zaman içinde arş-ı azam altına götürürler. Burada güneş, cihanın Rahman’ına secde edip, melekler dahi onunla secdeye giderler. Cibril-i emin aleyhisselam, arşın nurundan, güneşe, bir günlük nurdan elbisesini giydirir. Bundan sonra gecenin saatleri tamam oldukta; güneşin doğuşundan iki saat önce, gündüz için tayin olunan melek, gündüzün beyaz cevherini göklerden doğu tarafına asıp, yavaş yavaş ufuklara gönderip, yaydıkça, gecenin meleği de, gecenin siyah cevherini yavaş yavaş göğe kaldırır. Ta ki, gündüzün cevheri, ufukları kuşatıp, cihan aydınlık olur. Güneş melekleri dahi, güneşi, gökten göğe süratle indirip, iki saatte önceki doğma yerine getirirler. güneş doğdukta; tayin edilmiş olan üçyüz altmış güneş meleği, tesbih ve tehlil ederek doğup, kanatlarını yayarlar. Güneşi, o günün saat ve dakikaları miktarınca hareket ettirip, batıya götürüp giderler. Bu minval üzere güneş, batış yerinde batıp, doğuş yerinden doğarak, kıyamet oluncaya değin böyle gelip gider. Kıyamet gününde üç gün miktarı durup, dördüncü gün battığı yerden doğsa gerektir. Bu durum, kıyamet şartlarının en meşhuru ve kıyamet alâmetlerinin en büyüğüdür ki, bundan sonra tevbeler kabul olmaz, küfür ve isyandan pişmanlık yarar sağlamaz.

Hak Taâlâ, güneş ve ay tutulmaları için belirli vakitler tayin etmiştir ki, yeryüzünde bulunan kulları, ayın ve güneşin değişmesini görüp, uyanarak, kendisine tevbe edeler ve yönelirler. Güneş tutulması vakti geldikte; güneş, arabasından düşüp, göğe doğru denizin derinliklerine gider. Eğer tamamıyle düşerse, güneş tam tutulup, yıldızları örten ışığı kalmayıp, büyük yıldızlar meydana çıkar. Eğer yarısı denize düşerse, düştüğü kadarı tutulur. Güneş tutulması durumunda güneş melekleri iki fırka olur. Bir fırykası, tesbih ederek, onu arabasından yana çekerler. Bir fırkası dahi tesbih ederek, arabayı güneşten yana yaklaştırırlar. Bu esnada yine güneşi batı tarafına alıp giderler. Ta ki, iki üç saat miktarı zamanda, önceki gibi arabası üzerine koyarlar. Böylece güneşi, âleme ışık vererek battığı yere yederler. Aynen bunun gibi, ay tutulması vakti geldikte; ay, arabasından denize ya tamamı, ya yarısı düşüp, bu olay süresince ay tutulması hasıl olur. Onun melekleri de iki fırka olup, tıpkı güneş tutulması vaktindeki minval üzere hareket ederek, ayı arabasına koyarlar; ay tekrar parlayıp, karanlık geceyi ışıklandırır. Melekler onu alıp, battığı yere götürürler.

Ay ve güneş tutulmasının faideleri vardır. Biri budur ki, güneş ve ayı tanrı edinenlerin sözlerinin çürüklüğü ortaya çıkar. Zira, değişikliğe uğrayan nesne, tanrı olamaz. Biri dahi budur ki, ay, ayın son üç gününde güneşin ışığından kurtuldukta; görünmez olduğu ve tam dolunay halindeyken tutulduğu; bunun da kemale ermenin noksana yakınlaşmak olduğunu gösterdiği, çünkü her kemalin bir zevali olduğunun kaçınılmazlığıdır.

Şu hale emniyette bulunan kemal sahiplerine, belâdan emniyet olmayıp, hazreti Hak’ka yönelmek lâzımdır. Nitekim Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem: “Emniyeti bekleyerek belâda olmayı, emniyetteyken belâdan sakınmaktan daha çok severim. Çünkü Allah bir kuluna ancak belâ için emniyet verir,” buyurmuştur.

Güneş ve ay tutulmasının bir faideleri dahi budur ki; kıyamet gününde yüzlerin beyaz ve siyah omalarıı hatırlayıp, kulun tedarikli olması her dem Hak’kın rızasını gözetmesidir.

Güneş ve ay tutulmalarını görenlerin, tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmeleri lâzım olur.

Kaynak : Marifetname – Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Marifetname, Yorumlar | Leave a Comment »

En fazla Müslüman hangi ülkede yaşıyor?‏

Posted by Site - Yönetici Nisan 23, 2010

En fazla Müslüman hangi ülkede yaşıyor?‏

En fazla Müslüman hangi ülkede yaşıyor?‏

En fazla Müslüman hangi ülkede yaşıyor?‏

Amerika’dan Avustralya’ya, Rusya’dan Güney Afrika’ya kadar 1,5 milyarın üzerindeki Müslüman nüfusun büyük bir coşkuyla kutladığı Ramazan Bayramı etkinlikleri sona ererken, kutlamaların gerçekleştiği ülkelerden biri olan Endonezya en fazla Müslüman nüfusu (207 milyon-yüzde 88) barındıran ülke oldu. Son verilere göre, dünya Müslümanlarının en fazla yaşadığı ülkeler sıralamasında Endonezya birinci, Pakistan ikinci, Hindistan üçüncü, Bangladeş dördüncü, Mısır beşinci ve Türkiye altın sırada yer aldı.

Dünya nüfusunun üçte birine yakınını oluşturan Müslümanlar Ramazan Bayramı’nı büyük bir coşku ve heyecanla kutluyor. Amerika’dan Avustralya’ya, Rusya’dan Güney Afrika’ya kadar dünyanın her tarafına dağılan 1,5 milyarın üzerindeki Müslümanların en fazla olduğu ülke Endonezya olarak biliniyor. Asya Pasifik bölgesinde bulunan son verilere göre nüfusunun yüzde 88’den fazlası (207 milyon) Müslüman olan Endonezya’yı ikinci sırada nüfusunun yüzde 97’si (160 milyon) Müslüman olan Pakistan takip ediyor. Müslüman nüfusun en fazla olduğu ülkeler sıralamasında ise Türkiye yüzde 99’la (69 milyon) altıncı sırada bulunuyor.

EN FAZLA MÜSLÜMAN NÜFUS ASYA KITASINDA

ABD’nin en son yayınladığı dini özgürlük raporuna göre, dünya Müslümanlarının en fazla yaşadığı kıta Asya kıtası olarak yerini korudu. Rapora göre 6,5 milyara yaklaşan dünya nüfusunun 1,5 milyardan fazlasını Müslümanlar oluşturuyor. Müslümanların kıtalara göre dağılımı sırasıyla Asya, Afrika, Avrupa, Amerika ve Avustralya (Okyanusya) olarak belirlendi. Buna göre, 1 milyar 30 milyonun üzerindeki Müslüman nüfus Asya’da (kıtanın toplam nüfusu 3,9 milyar) yaşarken, 415 milyonu Afrika’da (kıtanı toplam nüfusu 900 milyon), 45 milyona yakını Avrupa’da (kıtanın toplam nüfusu 730 milyon), 10 milyonu Kuzey ve Güney Amerika’da (kıtanın toplam nüfusu 885 milyon), 500 bine yakını da Avustralya’da (kıtanın toplam nüfusu 30 milyon) yaşıyor.

HİNDİSTAN ÜÇÜNCÜ, TÜRKİYE ALTINCI

Raporun ülkelere göre dağılımında ise Endonezya en fazla Müslüman nüfusu barındıran ülke olarak birinci geldi. Nüfusunun yüzde 88’inin (2007 milyon) Müslüman olduğu Endonezya’yı ikinci sırada nüfusunun yüzde 97’si Müslüman (160 milyon) olan Pakistan takip ederken, Müslümanların azınlık olarak kaldığı ve 1 milyardan fazla nüfusu olan Hindistan üçüncü sırada geldi. Hindistan, yüzde 15’e yakın Müslüman nüfusuyla (151 milyon) Müslümanların en çok yaşadığı üçüncü ülke oldu. Yüzdelik sıralamasında ise nüfusunun yüzde 100’ü Müslüman olan Suudi Arabistan birinci geldi. Türkiye’nin yüzde 99’luk Müslüman (69 milyon) nüfusuyla hem sayı hem de oran bakımından altıncı sırada geldiği sıralamadaki diğer ülkeler Müslüman nüfus sayısı ve oranları şu şekilde oluştu:

İŞTE SIRALAMA (NÜFUS-ORAN)

1-Endonezya 207,000,105 88.20%

2-Pakistan 159,799,666 97%

3-Hindistan 151,402,065 13.4%

4-Bangladeş 132,446,365 88%

5-Mısır 70,530,237 85%

6-Türkiye 68,963,953 99%

7-Nijerya 64,385,994 45%

8-İran 64,089,571 98%

9-Cezayir 32,999,883 99%

10-Fas 32,300,410 99%

11-Afganistan 31,571,023 99%

12-Suudi Arabistan 26,417,599 100%

13-Sudan 26,121,865 65%

14-Irak 25,292,658 97%

15-Özbekistan 23,897,563 89%

16-Etiyopya 22,533,500 31.2%

17-Rusya 21,513,046 15%

18-Yemen 20,519,792 99%

19-Çin 19,594,707 1.5%

20-Suriye 16,234,901 88%

21-Malezya 14,467,694 60.4%

22-Tanzanya 12,868,224 35%

23-Mali 11,062,376 90%

24-Nijer 10,499,343 90%

25-Senegal 10,459,222 94%

26-Tunus 9,974,201 99%

27-Somali 8,548,670 99%

28-Gine 8,047,686 85%

29-Azerbaycan 7,584,311 93.4%

30-Burkina Faso 7,449,626 52%

31-Kazakistan 7,137,346 47%

32-Tajikistan 6,805,330 95%

33-Fildişi Sahili 6,677,043 38.6%

34-Demokratik Kongo Cumhuriyeti 6,008,500 10%

35-Libya 5,592,596 97%

36-Ürdün 5,471,745 95%

37-Çad 5,306,266 54%

38-Amerika Birleşik Devletleri 4,558,068 1.5%

39-Türkmenistan 4,407,352 89%

40-Filipinler 4,392,873 5%

41-Fransa 4,214,790 6.9%

42-Kırgızistan 4,117,024 80%

43-Uganda 4,090,422 15%

44-Mozambik 3,881,340 20%

45-Sierra Leone 3,610,585 60%

46-Gana 3,364,776 16%

47-Kamerun 3,276,001 20%

48-Tayland 3,272,218 5%

50-Moritanya 3,083,772 99.9%

51-Almanya 3,049,961 3.7%

52-Umman 2,971,567 99%

53-Arnavutluk 2,508,277 70%

54-Malawi 2,431,784 20%

55-Kenya 2,368,071 7%

56-Eritre 2,280,799 50%

57-Sırbistan-Karadağ 2,274,126 21%

58-Lübnan 2,142,570 55%

59-Kuveyt 1,985,300 85%

60-Birleşik Arap Emirlikleri 1,948,041 76%

Bu yazıyı gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür ederiz

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar, İslam | 1 Comment »

Cehennemliklerin Yiyecek Ve İçeceği

Posted by Site - Yönetici Nisan 23, 2010

Cehennemliklerin Yiyecek Ve İçeceği

Cehennemliklerin Yiyecek Ve İçeceği

Cehennemliklerin Yiyecek Ve İçeceği:

Yüce Allah buyurdu ki:

Âyetin aslında geçen ve “kötü kokulu bir diken” diye terceme ettiğimiz, Hicaz diyarında yetişen Şabrak adını alan bir dikendir; pis kokulu oluşu nedeniyle hayvanlar onu yemezler. Dahhâk’ın, İbn Abbas’tan nerfu olarak rivayet ettiği bir hadiste anlatıldığına göre “Dan“; cehennemde­ki bir şeydir. Denildiğine göre dikene benzer. Sabir bitkisinden daha acı, leş­ten daha pis kokar. Ateşten daha sıcaktır. Kişi onu yer; ama karnına girmez, ağzına da yükselmez. Bu ikisi arasında kalır. Semirtmez; açlığı da gidermez.” Bu, cidden garip bir hadistir.

Yüce Allah buyurdu ki:

Şüphesiz katımızda onlar için ağır boyunduruklar, cehennem, boğazı tıkayan bir yiyecek ve can yakan azâb vardır.” (Müzzemmil, 73/12-13)

Peygamberler yardım istediler ve her inatçı zorba hüsrana uğradı. Ar­dında cehennem vardır. Orada kendisine irinli su içirilecektir. Onu yudum yudum alacak fakat yutamıyacaktır. Ölüm ona her taraftan geldiği halde öle-meyecek, arkasından da çetin bir azâb gelecektir.” (İbrahim, 14/15-17)

Sonra siz ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu zakkum ağacından yiye­ceksiniz. Karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Onun üzerine kaynar su içe­ceksiniz. Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz. İşte onla­ra, ceza günü sunulacak konukluk budur.” (Vakıa, 69/51-56)

Konukluk olarak bu mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı? Biz o ağacı, zâ­limler için bir dert yaptık. O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomur­cukları şeytan başı gibidir. İşte cehennemlikler bundan yerler. Karınlarını onunla doldururlar. Sonra üzerine kaynar su katılmış içki, şüphesiz onlar içindir. Doğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir.” (Saffât, 37/62-68)

Orada kendisine irinli su içirilecektir. Onu yudum yudum alacak fakat yutamayacaktır.” (İbrahim, 14/16-17)

Abdullah b. Mübarek… Ebû Ümame’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), yukarıdaki âyet-i kerimeyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

İrinli su, cehennemliğe yaklaştırıldığında yüzü yanıp kavrulacak ve ba­şının derisi içine düşecektir, içince bağırsakları paralanacak, öyleki anusun-dan dışarı çıkacaktır!” Yüce Allah buyurmuş ki: “Onlara kaynar su içirildi ve o su, bağırsaklarını paraladı.” (Muhammed, 47/15)

Yüce Allah buyurdu ki:

Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecektir.”

Ebû Davûd et-Tayalisî… İbn Abbas’tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okudu: “Allah’tan, sakınılması gerektiği gibi sakı­nın sizler, ancak müslüman olarak can verin.” (Âi-i imrân, 3/102)

Rasûlullah (s.a.v.) yukarıdaki âyet-i kerimeyi okuduktan sonra şöyle bu­yurdu:

Zakkumun bir damlası dünya denizlerine düşse, dünyalıların hayatını alt üst edeceğine göre, onu yiyenlerin durumu acaba nice olacaktır?!.”

Ebû Ya’lâ… Ebû Saîd’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

“(Cehennemliklerin irininden ibaret olan) gassak suyundan bir kova, dünyaya akıtılacak olsa, dünyalıları kokuşturur.

Tirmizî… Kâ’bü’l-Ahbar’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Kıyamet gününde Cenab-ı Allah öfkeli bir halde kuluna bakıp,Şunu yakalayın!der ve yüzbin yahut daha fazla sayıda melek onu yakalar. Allah’ın ona gazaplan-ması nedeniyle onlar da o kula gazaplanarak perçemini ayaklarına bağlar ve yüz üstü onu cehenneme sürüklerler. Cehennem de ona onlardan yetmiş kat daha fazla gazaplanır. O kul meded dileyerek su ister. Kendisine bir su içiri-lir. İçtiği o sudan ötürü eti ve sinirleri (sıyrılıp) düşer; ateşte üst üste yığılır, Ateşten vay haline onun!

Yine Kâ’b’ül-Ahbar demiş ki:

— Gassak’ın ne olduğunu biliyor musunuz?

— Hayır.

O, cehennemde bir pınardır. Oraya yılan, akrep ve diğer zehirli hay­vanların tümünün zehiri akar. O zehirler bir çukurda yığılıp bekler. Daha da zararlı ve tehlikeli olur. Sonra bir adam getirilip oraya bir kez daldırılır; çı­karıldığında derisi kemiklerinden sıyrılmış olur! Derisi ve eti topuk kemiği­ne takılır. Kişinin elbisesini ardından sürümesi gibi o da etini ve derisini ar­dından sürüyüp çeker.”

Kaynak : Ölüm ve Ötesi

..

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Bunları Biliyormuydunuz, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 3 Comments »

Yarın 23 Nisan, neşe mi doluyor insan?..‏

Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2010

Yarın 23 Nisan, neşe mi doluyor insan?..‏

Yarın 23 Nisan, neşe mi doluyor insan?..‏

Yarın 23 Nisan, neşe mi doluyor insan?..‏

Yarın 23 Nisan. 90 senedir her sene gerçekten neşe mi doluyor insan? Yoksa, kendi dilimizle 90 senedir sıkıntıya neşe mi dedirtiliyor?
23 Nisan 1920’de ilk meclis açılmış. Açılmış ama arkası arkasına hükümetler kurulmaya, kuruldukça da patır-patır dökülmeye, gümbür gümbür yıkılmaya başlamış. Niye? Bir türlü temel mi tutturulamamış?
Hal ve gidiş şu: Şu andaki hükümet 60’ıncı. Yani 90 senede 60 hükümet…
90’ı 60’a bölersek, her hükümete 1.5 sene düşer. Ama her hükümet 1.5 sene yaşamamış. Çünkü sadece Atatürk zamanı 15 sene sürmüş. Kalıyor 75 sene. Diğer hükümetler kalan bu 75 senede gelmiş-geçmiş-gitmiş. Yani o zamandan bu zamana bir mânâda hükümetçilik oynamışız.

Hâlâ oynuyoruz… Meselâ yarın 23 Nisanda, oyun yaşındaki çocukları yalancıktan Cumhurbaşkanı, Başbakan yapacağız.
Olsun! Nasıl olsa bir dakikanın beyliği ya. Çocuklar yalancıktan da olsa Cumhurbaşkanı olsunlar, Başbakan olsunlar da neşelensinler. “Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan” desinler…
Çocuklar gerçekten Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmuş olmamış ne fark eder ki? Yeter ki biz neşemizi bulalım. Milletçe gül, oyna, eğlen, neşe dol. Çünkü yarın 23 Nisan, neşe doluyor insan…
Boş ver. Nasıl olsa dert tasa yok. Her yer güllük gülistanlık. 90 senedir “Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan” deyip durduk da neyimiz eksik kaldı? Yine diyelim…
Dünya yıkılsa neyimize… Terörist başı bir cânî, 40 bin can almış da ne olmuş. 23 Nisandaki neşemizi de alamaz ya. İsterse, bu câniyi “Sayın” diye ananlar, 23 Nisan 1920’de kurulan TBMM’deki ceylan derisi koltuklara kurulmuş olsunlar… Yarın 23 Nisan, neşe dolacak insan…

TBMM’nin açılışının 90. yılında, 6 yaşındaki çocuk masanın altına yatırılıp tekmelense de siz yine de neşelenin. Çünkü yarın 23 Nisan, neşe doluyor insan. Neşe dolmalı insan, neşe dolması yutmalı insan…
Neşelenin, 90 senede nereden nereye geldiğimizi düşünün. Düşünün de neşe dolun…
Padişahlıktan kurtulduk, kadınları kafes arkasından kurtarıp hayatın içine çektik diye neşelenin…
Baksanıza, kadınlar hür. İstediklerini yapıyorlar. Meselâ bir kadın öğretmen, yüzlerce erkekle beraber oluyor, hiçbir şeyden çekinmeden de beraber olduğu erkeklerin listesini sunuyor millete..
Sonra bir okuldan alınıp diğerine veriliyor. Hem ne var bunda! Zina suç değil ayıp değil…
Suç zannedenler, isterlerse “Zina suç değildir” kararı alan hazır milletvekillerimize sorsunlar…
Öğretmenler! Genç nesil sizin eseriniz olacaktır” sözünün muhatapları arasında, 200 erkeğe tek başına kâfi gelen öğretmen de var mı acaba?..
Ama siz yine de neşelenin. Çünkü 23 Nisan 1923’den beri 60 hükümet kurmakla kalmadık, “Masaj salonlarında fuhuş olmaması için genelev açılması lâzım” diyen gazeteciler de yetiştirdik, neşelenin…
Eyüp Sultan semtindeki bir tepeye, Eyüp Sultan tepesi isminin verilmesine bile karşı çıkan bir medya ordumuz bile var; sevinin, neşelenin.
Bu ordu; dudaklarını kırmızı ruj ile boyayan, yanaklarına pembe pudra süren, hem erkek Türk dostu görünümlü HASTA ve kadın ruhlu Piyer Loti (Loti mi Lûtî mi?) isimli gâvurun ismiyle anmakta diretiyor ve bunda muvaffak da oluyor. Neşe dolun sevinin…

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazılı meclisin, 60’ıncı defa yönettiği bu millet içinde, “Halk oynaktır” diyerek halkı ve milleti hiçe sayan gazeteciler de var; bu sevinilecek bir şeyse buna da sevinin, neşelenin…
90 senede 60 hükümet boyunca, bu millet içinden bazıları o kadar ilerledi ki geçmişini reddeder hale geldi. Edep ve ahlâk timsali Sütçü İmam’a, edep ve ahlâk düşmanı Fransızların düşmanlıklarından daha düşman kesildiler. Hatta ismine bile tahammül edemeyip, “Sütçü İmam Üniversitesi”nin ismini bile değiştirmek istediler.

Bu Sütçü İmam düşmanlarının anne ve babaları da kendileri de elbette ki sütü bozuk kimseler değiller. Ama her 23 Nisan’da “Neşe doluyor insan” dedirtile-dedirtile, diye-diye büyüyüp, süte ve sütçüye değil ama “İmam”a düşman hale gelmişlerse, “İmam” kelimesini duyunca nevirleri değişiyorsa ve bu hal neşelenecek bir vaziyet ise yarın durmayıp hep beraber neşelenelim neşe dolalım…
Atatürk’ün açtığı ilk meclisteki istişâre âyetinin şimdi yerinde yeller esiyor. “Bu Cumhuriyet Atatürk Cumhuriyetidir. Atatürk’ün yaptığını yapalım, o âyeti tekrar koyalım” diyebilecek bir babayiğit var mı?
İlk meclis, bütün Müslümanların duâ ettiği zamana denk gelsin diye mübârek Cuma gününe denk getirilmiş, Kur’an ve Buhârî okunmuş, tekbir, tehlil, duâ, salevâtlarla Hacı Bayram Câmii’nden eski meclise gelinmişti. Şimdi 23 Nisanlarda bunların hiç biri niyeyse olmuyor. Cumhuriyeti övenler ve Atatürkçüyüz diyenler nerede? Bunu da yapın da Atatürk’ün hatırasını görüp neşelenelim, neşe dolalım…
19 Mayıslarda, Atatürk’ün Samsun’a çıkması canlandırılır. Atatürk’ün cansız heykeli yüklenilip yollara düşülür, elden ele nakledilir.
İlk meclisin açılışını da canlandıralım. Her 23 Nisanda, Hacı Bayram Câmii’nde 1920’de yapılan merasimi yeniden yaşayalım. Yaşayalım da bir de o şekilde neşelenmeyi deneyelim. Bir de öyle neşe dolalım…

Ali Eren – Vakit

Bu yazıyı gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür ederiz

..

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Abdullah İbnu’z – Zubeyr

Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2010

Abdullah İbnu'z - Zubeyr

Abdullah İbnu'z - Zubeyr

Abdullah İbnu’z – Zubeyr

Ne adam… …Ve ne şehîd?!

Annesi, büyük hicret yolunda Mekke’den Medine’ye hicret etmek üzere alevler içinde yanan çölü katederken o, annesinin karnında mü­barek bir cenindi…

Böylece Abdullah İbnu’z-Zübeyr’e daha dünyaya gelmeden ve ana rahminden çıkmadan muhacirlerle birlikte hicret etmesi nasib olmuş­tu…

Annesi Esma (r.a.) Medine tepelerindeki Küba’ya varır varmaz, doğum sancısı tutmuş ve Resûlüllah’ın (s.a.v.) ashabı olan muhacirler Medine’ye indikleri sırada, cenin halindeki muhacir de Medîne toprak­larına inmişti…

Hicretin ilk çocuğu, Resûlüilah’ın (s.a.v.) Medine’deki evine götü­rüldü. Resûlüllah (s.a.v.) onu öptü ve ağzına mübarek tükrüğünü koy­du. Böylece Abdullah İbnu’-Zübeyr’in karnına giren ilk şey Resûlüi­lah’ın (s.a.v.) tükrüğü oldu.

Müslümanlar Medîne’de toplandılar ve çocuğu beşiğine götürdü­ler. Daha sonra, kelime-i tevhid ve tekbîr getire getire onu Medîne’-nin bütün caddelerinde dolaştırdılar.

Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı Medîne’ye yerleşince yahudilerin canları sıkılıp, kin ve intikam duyguları kabardı. Müslüman­lara karşı sinir harbine başladılar. Kâhinlerinin müslümanlara büyü yapıp onları kısırlaştırdıklarını, artık Medine’nin yeni bir müslüman çocuğuna şahid olamayacağı dedikodusunu yaydılar…

Abdullah İbnu’z-Zübeyr’in gayb aleminden üzerlerine bir ziyâ! gî bi doğması, kaderin Medîne yahudiierinin iftirasını damgalayan, on­ların iftira ve yalanlarını iptal eden bir vesika oldu!..

Abdullah, Resûlüllah (s.a.v.) zamanında henüz çocukluktan kur­tulmamıştı ama onun zamanından ve ona olan sağlam bağlılığı sebe­biyle Peygamberin (s.a.v.) bizzat kendisinden, daha sonra göreceği­miz erkekliğinin bütün hammaddelerini ve hayatının prensiplerini al­mıştı.

Çocuk hızla büyüyordu. Canlılık, akıllılık ve güçlülükte olağanüstü-

Nihayet gençliğine de ulaştı. Gençliği, temizlik, namusluluk, ah­lâklılık ve hayâllerin üstüne çıkan bir kahramanlıktı…

Günler geçtikçe onun huyları değişmiyor, onunla birlikte istekleri büyümüyordu. Artık o yolunu bilen, büyük bir azimle, sağlam ve aca­yip bir imanla onu kateden bir adamdır…

Kuzey Afrika, Endülüs ve İstanbul’a yapılan seferlerde o —daha yirmi yedi yaşını geçmemişken— ebedi fetih kahramanlarından biri­siydi…

Sadece Kuzey Afrika’da yapılan savaşta, 20.000 kişilik müslüman ordusu, 120.000 kişilik bir düşman ordusuyla karşılaşmıştı…

Savaş başladı. Müslümanları büyük bir tehlike sardı…

Abdullah İbnu’z-Zübeyr düşman kuvvetlerine bir göz attı ve onla­rın kuvvetlerinin başının kim olduğunu anladı. Bu, berberilerin hüküm­darından ve ordu komutanından başkası değildi. O, askerlerine haykı­rıyor ve onları garip bir usulle ölmeye teşvik ediyordu…

Abdullah anladı ki şiddetli çarpışmayı ancak bu inatçı komuta­nın düşmesi durduracaktı…

Fakat, önünde fırtına gibi savaşan kalabalık bir ordu varken, ona

nasıl yol bulabilirdi?..

Ancak İbnu’z-Zübeyr’in cesareti ve atılganlığı asla soru sormaya hacet bırakmazdı!..

O sırada bazı arkadaşlarına seslenip:

«— Arkamı koruyun ve benimle birlikte hücum edin» dedi.

Çarpışan safları, komutana doğru ok gibi yardı. Onun yanına var­dı ve bir tek saldırıda onu yere yıktı. Sonra beraberindekilerle birlikte hükümdar ve komutanlarının etrafındaki askerleri de yere serdi. Da­ha sonra hepsi ‘Allahu ekber’, diye haykırdılar.

Müslümanlar, berberilerin komutanının ordusunu idare etmek ve askerleri savaşa teşvik etmek için durduğu yerde kendi bayraklarının dalgalandığım görünce bunun zafer demek olduğunu anladılar. Hepsi bir olup, saldırıya geçtiler. Her şey müslümanların lehine sonuçlandı…

Müslüman ordusunun komutanı Abdullah İbn Ebî Şerh, İbnu’z-Zü­beyr’in yerine getirdiği büyük görevi öğrendi ve mükâfat olarak ona, zafer müjdesini Medine’ye ve müslümanların halifesi Osman İbn Af-fan’a bizzat kendisinin götürme görevini verdi.

Savaştaki kahramanlığı, üstünlüğüne rağmen, ibadetteki kahra­manlığı karşısında duramıyordu…

Onda, gurur ve kibir uyandırabilecek bu durum, onun abid ve za­hitler arasındaki daimi ve yüce yerini bize unutturmaktaydı.

Onun ne soyu, ne gençliği, ne mevkii, ne makamı, ne malı ve ne de gücü, bütün bunların hiçbiri, Abdullah İbnu’z-Zübeyr’in gündüzünü oruçla, gecesini namazla geçiren ve akılları şaşırtacak şekilde Allah korkusu duyan bir âbid olmasına engel olamamıştır.

Ömer İbnu’I-Abdilaziz bir gün İbn Ebî Müleyke’ye şöyle dedi: «— Bize Abdullah İbnu’z-Zübeyr’i tarif et…»

O da şöyle söyledi: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

Zâhidin Tevekkülü

Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2010

Zâhidin Tevekkülü

Zâhidin Tevekkülü

Zâhidin Tevekkülü

Zâhidin biri, Peygamber Efendimiz’in, ”Sen rızkını aradığın gibi, rızkın da seni arar” hadis-i şerifini duydu. Mânasını anlamaya karar verdi.

Rızkının kendisini bulması için şehirden ve halkın geçeceği yerlerden uzaklaştı. Sahrada kimsenin uğramayacağı bir dağın eteğinde yattı ve uyudu. Kendi kendine, ”Bakalım rızkım nasıl gelecek?” dedi.

Bir müddet sonra, yolunu şaşırmış bir kervan o dağa geldi. Zâhidi yatarken gördüler. Kervandakiler,

Bu adam acaba neden böyle kimsenin uğramayacağı bir yerde yatıyor? Kurttan, eşkiyadan korkmuyor mu? Ölü mü, diri mi? Bir bakalım” dediler.

Zâhidin yanına gelip, orasını burasını yokladılar. Zâhid oralı olmadı. Gözünü bile açmadı. Denemesine devam etti.

Kervandakiler, zâhidin açlıktan bir parça ekmekle yemek getirdiler. Zâhid denemesini kuvvetlendirmek için dişlerini iyice sıktı. Rızkı nasıl onun olacaktı?

Kervandakiler, zâhidin açlıktan dişlerinin kenetlenmiş olduğunu düşünerek bıçakla ağzını açıp yemek döktüler ve ekmek tıkıştırdılar.

Kaynak : Mesnevide geçen hikayeler

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Yorumlar | Leave a Comment »

Ebûs-Suûd Efendi

Posted by Site - Yönetici Nisan 21, 2010

Ebûs-Suûd Efendi

Ebûs-Suûd Efendi

Ebûs-Suûd Efendi

Ebûs-Suûd Efendi, Şeyhü’l-İslâm ve büyük müfessir. Şeyhü’l-İslâm Ebus-Suûd el-imâdî 1490 (H.898) tarihinde doğdu. Kemal paşadan ders aldı. İyi bir eğitim gördü. Medreseye müderris tayin edildi. Sonra şeyhü’l-İslâm oldu. Tam 30 (otuz) yıl bu bu vazifede kaldı. Bir çok kitap yazdı. Yazdığı kitablarının içinde en meşhuru. “irşadü’l-Akli’s-Selîm ilâ mezâyâ’l-Kur’ân-ı Kerim” isimli tefsiridir. Çok değerli bir tefsirdir. Ruhu’l-beyan tefsirinin kaynaklarından biri de bu mübarek tefsirdir. 1574 (H. 982) yılında vefat etti.

Kaynak: Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt 1

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

İşte Abdülhamid’in tarihî mektubu!‏

Posted by Site - Yönetici Nisan 21, 2010

İşte Abdülhamid'in tarihî mektubu!‏

İşte Abdülhamid'in tarihî mektubu!‏

İşte Abdülhamid’in tarihî mektubu!‏

Tarihte 31 Mart Vakası olarak bilinen ayaklanmayla İttihatçılar tarafından tahttan indirilip Selanik’e gönderilen Sultan II. Abdülhamid’in, bu dönemde Suriye’deki şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a yazdığı mektup tarihe ışık tutuyor.

Yaklaşık 100 yıl boyunca şeyhin ailesi tarafından himaye edilen mektup, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın himayesine sunuldu. Cihan’a konuşan şeyhin torunu Ammar Ebu Şamat, yüklü para tekliflerine rağmen mektubu satmadıklarını anlattı. Ebu Şamat, Esad’a teslim ettikleri orijinal mektubun bir kopyasını da ilk kez Cihan haber ajansıyla paylaştı.

Mektupta Sultan II. Abdülhamid, İttihatçıların ve Yahudilerin tüm ısrarlarına ve 150 milyon altın tekliflerine rağmen Kudüs’ü nasıl satmadığını kendi ağzıyla anlatıyor. Abdülhamid Han, mektubunda özellikle Filistin’de Yahudilere toprak vermediği için tahttan indirildiğini dile getiriyor.

Sultan Abdülhamid’e bir cevap mektubu yazan Mahmut Ebu Şamat da halifeye hitaben “Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun.” diyerek kendisini teselli ediyor. Şeyh Mahmut Abuşamat’ın yakınları tarafından günümüze kadar kutsal bir emanet gibi korunan iki mektup da güvence altına alınmak üzere Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a sunuldu.

31 Mart Vakası’nın ardından tahttan indirilen Sultan Abdülhamid, sürgün kaldığı Selanik’teki Alatini Köşkü’nde belki de hayatının en zor günlerini yaşadı. II. Abdülhamid, bu dönemde yaşadıkları sıkıntıları Şam’da bulunan ve mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat ile yazdığı bir mektupla paylaştı. Tahttan indirilişi, olayların arka planı, sebepleri ve o şartları anlatan bir mektup yazan Sultan Abdülhamid, mektubu gizlice köşkün muhafızı ile Şam’da bulunan şeyhi Mahmut Ebu Şamat’a gönderdi.

ŞEYHİN ABDÜLHAMİD’E CEVABI…
Mahmut Ebu Şamat, gelen mektubu büyük inkisarla okuduktan sonra cevaben bir mektup ele aldı. Şeyh Ebu Şamat’ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat dedesinin ele aldığı mektupta, şu ifadeleri yazdığını naklediyor: “Müslümanların Halifesi; Sen Müslüman ve hilafet üzerindeki emanete riayet ettin. Allah sana sabredenlerin ecrini versin. Bu davranışın sebebiyle Allah senden ebeden razı olsun… Ey mülkün sahibi ve maliki olan Allah’ım! Sen mülkü istediğine verirsin, mülkü istediğinden çeker alırsın. İstediğini aziz kılarsın, istediğini zelil kılarsın. Hayır senin elindedir. Muhakkak sen her şeye Kadir’sin.”

Yaklaşık 100 yıllık tarihi mektup Mahmut Ebu Şamat’ın yakınları tarafından büyük özenle saklanmış. Kutsal bir emanet gibi korunan ve geleceğe adeta ışık tutan Sultan Abdülhamid’in bizzat kendi eliyle yazdığı mektup Suriye’de büyük özveri ile korunuyor. Sultan Abdülhamid’in mensubu olduğu Şazeli Şeyhi Mahmut Ebu Şamat’ın 2. kuşak torunu olan Ammar Ebu Şamat, büyük bir özveri ile korudukları mektup için ayrı bir ihtimam gösterdiklerini anlatıyor. Çıktığı hutbelerde Sultan Abdülhamid’in ne kadar büyük bir Sultan olduğunu anlatmak amacıyla birçok kez bu mektubu okuduğunu anlatan torun Ebu Şamat, “Sultan Abdülhamid, Yahudiler tarafından 150 milyon İngiliz altını teklif edilmesine rağmen ‘dünya dolusu altın verseniz bu teklifinizi kabul etmem’ diyerek huzurundan kovuyor. Gün geçtikte bu yüce insanın önemini anlıyoruz.” diyerek büyük sultana sevgisini anlatıyor.

MEKTUBU SATIN ALMAK İÇİN YÜKLÜ PARA TEKLİFİ YAPILDI; AMA AİLE MECLİSİ ESAD’DA KARAR KILDI
Mektubun tarihi ve manevi bir boyutunun olduğunu kaydeden torun Ammar Ebu Şamat, “Mektuplar yıllarca büyük bir özveri ile saklandı. Büyük dedem Ebu Şamat, İttihatçılar döneminde de mektubu korudu. Şam’ın Fransız işgalinde de bu emanet korundu. Şimdi torunları olarak bu güne kadar muhafaza ettik. Ancak aile fertlerine büyük para teklifleri gelmeye başladı. Bu teklifler üzerine aile fertleri bir araya gelerek alınacak kararı tartıştık.” şeklinde konuşuyor.

Ammar Ebu Şamat, büyük dedesine gönderilen mektubun önemli ve tarihî bir bölge olduğu için güvenilir bir mekanda muhafaza edilmesine karar verdiklerini söyledi. Ebu Şamat, “Aile fertlerine büyük paralar teklif edildi. Önemli ve tarihi bir belge olduğu için aile meclisi bunu reddetti. Ardından bu emanet mektubu emin ve güvenilir bir yere vermeye karar verdik. Aile fertlerinden Dr. Faruk Ebu Şamat bu mektubu Devlet Başkanı Beşşar Esad’a gönderdi. Kendisi korusun diye.” diyerek mektubu güvence altına aldıklarını söyledi.

Sultan Abdülhamid’in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat’a gönderdiği mektup aynen şöyle:

Ya Hû…

Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.

İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamat Hazretlerine ref ediyorum:

Mübarek ellerini öperek ve dualarını rica ederek selam ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selamette daim olduğunuzdan dolayı Allah’a hamd ve şükürler ettim… Efendim, evrad-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah’ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edaya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teala Hazretlerine hamd ederim ve davet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilafet-i İslamiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim.

Ancak ve ancak ‘Jön Türk’ ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti’nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilafet-i İslamiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilahare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: ‘Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslamiye’ye ve Ümmet-i Muhammediye’ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslamiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem’ diye kat”î cevap verdikten sonra hal’imde ittifak ettiler.

Ve beni Selanik’e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teala’ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslam’a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevla-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Bu mühim meselede şu maruzatım kafidir.

Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selamlar ederim.

Ey benim muazzam üstadım! Bu babda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin malûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.

Veselamualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.

Hadim-i el-Müslimin

Abdülhamid “

(CİHAN)

Bu yazıyı gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür ederiz

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlı Tarihi, Osmanlılar, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: