Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 22 Nis 2010

Yarın 23 Nisan, neşe mi doluyor insan?..‏

Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2010

Yarın 23 Nisan, neşe mi doluyor insan?..‏

Yarın 23 Nisan, neşe mi doluyor insan?..‏

Yarın 23 Nisan, neşe mi doluyor insan?..‏

Yarın 23 Nisan. 90 senedir her sene gerçekten neşe mi doluyor insan? Yoksa, kendi dilimizle 90 senedir sıkıntıya neşe mi dedirtiliyor?
23 Nisan 1920’de ilk meclis açılmış. Açılmış ama arkası arkasına hükümetler kurulmaya, kuruldukça da patır-patır dökülmeye, gümbür gümbür yıkılmaya başlamış. Niye? Bir türlü temel mi tutturulamamış?
Hal ve gidiş şu: Şu andaki hükümet 60’ıncı. Yani 90 senede 60 hükümet…
90’ı 60’a bölersek, her hükümete 1.5 sene düşer. Ama her hükümet 1.5 sene yaşamamış. Çünkü sadece Atatürk zamanı 15 sene sürmüş. Kalıyor 75 sene. Diğer hükümetler kalan bu 75 senede gelmiş-geçmiş-gitmiş. Yani o zamandan bu zamana bir mânâda hükümetçilik oynamışız.

Hâlâ oynuyoruz… Meselâ yarın 23 Nisanda, oyun yaşındaki çocukları yalancıktan Cumhurbaşkanı, Başbakan yapacağız.
Olsun! Nasıl olsa bir dakikanın beyliği ya. Çocuklar yalancıktan da olsa Cumhurbaşkanı olsunlar, Başbakan olsunlar da neşelensinler. “Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan” desinler…
Çocuklar gerçekten Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmuş olmamış ne fark eder ki? Yeter ki biz neşemizi bulalım. Milletçe gül, oyna, eğlen, neşe dol. Çünkü yarın 23 Nisan, neşe doluyor insan…
Boş ver. Nasıl olsa dert tasa yok. Her yer güllük gülistanlık. 90 senedir “Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan” deyip durduk da neyimiz eksik kaldı? Yine diyelim…
Dünya yıkılsa neyimize… Terörist başı bir cânî, 40 bin can almış da ne olmuş. 23 Nisandaki neşemizi de alamaz ya. İsterse, bu câniyi “Sayın” diye ananlar, 23 Nisan 1920’de kurulan TBMM’deki ceylan derisi koltuklara kurulmuş olsunlar… Yarın 23 Nisan, neşe dolacak insan…

TBMM’nin açılışının 90. yılında, 6 yaşındaki çocuk masanın altına yatırılıp tekmelense de siz yine de neşelenin. Çünkü yarın 23 Nisan, neşe doluyor insan. Neşe dolmalı insan, neşe dolması yutmalı insan…
Neşelenin, 90 senede nereden nereye geldiğimizi düşünün. Düşünün de neşe dolun…
Padişahlıktan kurtulduk, kadınları kafes arkasından kurtarıp hayatın içine çektik diye neşelenin…
Baksanıza, kadınlar hür. İstediklerini yapıyorlar. Meselâ bir kadın öğretmen, yüzlerce erkekle beraber oluyor, hiçbir şeyden çekinmeden de beraber olduğu erkeklerin listesini sunuyor millete..
Sonra bir okuldan alınıp diğerine veriliyor. Hem ne var bunda! Zina suç değil ayıp değil…
Suç zannedenler, isterlerse “Zina suç değildir” kararı alan hazır milletvekillerimize sorsunlar…
Öğretmenler! Genç nesil sizin eseriniz olacaktır” sözünün muhatapları arasında, 200 erkeğe tek başına kâfi gelen öğretmen de var mı acaba?..
Ama siz yine de neşelenin. Çünkü 23 Nisan 1923’den beri 60 hükümet kurmakla kalmadık, “Masaj salonlarında fuhuş olmaması için genelev açılması lâzım” diyen gazeteciler de yetiştirdik, neşelenin…
Eyüp Sultan semtindeki bir tepeye, Eyüp Sultan tepesi isminin verilmesine bile karşı çıkan bir medya ordumuz bile var; sevinin, neşelenin.
Bu ordu; dudaklarını kırmızı ruj ile boyayan, yanaklarına pembe pudra süren, hem erkek Türk dostu görünümlü HASTA ve kadın ruhlu Piyer Loti (Loti mi Lûtî mi?) isimli gâvurun ismiyle anmakta diretiyor ve bunda muvaffak da oluyor. Neşe dolun sevinin…

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazılı meclisin, 60’ıncı defa yönettiği bu millet içinde, “Halk oynaktır” diyerek halkı ve milleti hiçe sayan gazeteciler de var; bu sevinilecek bir şeyse buna da sevinin, neşelenin…
90 senede 60 hükümet boyunca, bu millet içinden bazıları o kadar ilerledi ki geçmişini reddeder hale geldi. Edep ve ahlâk timsali Sütçü İmam’a, edep ve ahlâk düşmanı Fransızların düşmanlıklarından daha düşman kesildiler. Hatta ismine bile tahammül edemeyip, “Sütçü İmam Üniversitesi”nin ismini bile değiştirmek istediler.

Bu Sütçü İmam düşmanlarının anne ve babaları da kendileri de elbette ki sütü bozuk kimseler değiller. Ama her 23 Nisan’da “Neşe doluyor insan” dedirtile-dedirtile, diye-diye büyüyüp, süte ve sütçüye değil ama “İmam”a düşman hale gelmişlerse, “İmam” kelimesini duyunca nevirleri değişiyorsa ve bu hal neşelenecek bir vaziyet ise yarın durmayıp hep beraber neşelenelim neşe dolalım…
Atatürk’ün açtığı ilk meclisteki istişâre âyetinin şimdi yerinde yeller esiyor. “Bu Cumhuriyet Atatürk Cumhuriyetidir. Atatürk’ün yaptığını yapalım, o âyeti tekrar koyalım” diyebilecek bir babayiğit var mı?
İlk meclis, bütün Müslümanların duâ ettiği zamana denk gelsin diye mübârek Cuma gününe denk getirilmiş, Kur’an ve Buhârî okunmuş, tekbir, tehlil, duâ, salevâtlarla Hacı Bayram Câmii’nden eski meclise gelinmişti. Şimdi 23 Nisanlarda bunların hiç biri niyeyse olmuyor. Cumhuriyeti övenler ve Atatürkçüyüz diyenler nerede? Bunu da yapın da Atatürk’ün hatırasını görüp neşelenelim, neşe dolalım…
19 Mayıslarda, Atatürk’ün Samsun’a çıkması canlandırılır. Atatürk’ün cansız heykeli yüklenilip yollara düşülür, elden ele nakledilir.
İlk meclisin açılışını da canlandıralım. Her 23 Nisanda, Hacı Bayram Câmii’nde 1920’de yapılan merasimi yeniden yaşayalım. Yaşayalım da bir de o şekilde neşelenmeyi deneyelim. Bir de öyle neşe dolalım…

Ali Eren – Vakit

Bu yazıyı gönderen M.Emin Özler bey’e teşekkür ederiz

..

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Abdullah İbnu’z – Zubeyr

Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2010

Abdullah İbnu'z - Zubeyr

Abdullah İbnu'z - Zubeyr

Abdullah İbnu’z – Zubeyr

Ne adam… …Ve ne şehîd?!

Annesi, büyük hicret yolunda Mekke’den Medine’ye hicret etmek üzere alevler içinde yanan çölü katederken o, annesinin karnında mü­barek bir cenindi…

Böylece Abdullah İbnu’z-Zübeyr’e daha dünyaya gelmeden ve ana rahminden çıkmadan muhacirlerle birlikte hicret etmesi nasib olmuş­tu…

Annesi Esma (r.a.) Medine tepelerindeki Küba’ya varır varmaz, doğum sancısı tutmuş ve Resûlüllah’ın (s.a.v.) ashabı olan muhacirler Medine’ye indikleri sırada, cenin halindeki muhacir de Medîne toprak­larına inmişti…

Hicretin ilk çocuğu, Resûlüilah’ın (s.a.v.) Medine’deki evine götü­rüldü. Resûlüllah (s.a.v.) onu öptü ve ağzına mübarek tükrüğünü koy­du. Böylece Abdullah İbnu’-Zübeyr’in karnına giren ilk şey Resûlüi­lah’ın (s.a.v.) tükrüğü oldu.

Müslümanlar Medîne’de toplandılar ve çocuğu beşiğine götürdü­ler. Daha sonra, kelime-i tevhid ve tekbîr getire getire onu Medîne’-nin bütün caddelerinde dolaştırdılar.

Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı Medîne’ye yerleşince yahudilerin canları sıkılıp, kin ve intikam duyguları kabardı. Müslüman­lara karşı sinir harbine başladılar. Kâhinlerinin müslümanlara büyü yapıp onları kısırlaştırdıklarını, artık Medine’nin yeni bir müslüman çocuğuna şahid olamayacağı dedikodusunu yaydılar…

Abdullah İbnu’z-Zübeyr’in gayb aleminden üzerlerine bir ziyâ! gî bi doğması, kaderin Medîne yahudiierinin iftirasını damgalayan, on­ların iftira ve yalanlarını iptal eden bir vesika oldu!..

Abdullah, Resûlüllah (s.a.v.) zamanında henüz çocukluktan kur­tulmamıştı ama onun zamanından ve ona olan sağlam bağlılığı sebe­biyle Peygamberin (s.a.v.) bizzat kendisinden, daha sonra göreceği­miz erkekliğinin bütün hammaddelerini ve hayatının prensiplerini al­mıştı.

Çocuk hızla büyüyordu. Canlılık, akıllılık ve güçlülükte olağanüstü-

Nihayet gençliğine de ulaştı. Gençliği, temizlik, namusluluk, ah­lâklılık ve hayâllerin üstüne çıkan bir kahramanlıktı…

Günler geçtikçe onun huyları değişmiyor, onunla birlikte istekleri büyümüyordu. Artık o yolunu bilen, büyük bir azimle, sağlam ve aca­yip bir imanla onu kateden bir adamdır…

Kuzey Afrika, Endülüs ve İstanbul’a yapılan seferlerde o —daha yirmi yedi yaşını geçmemişken— ebedi fetih kahramanlarından biri­siydi…

Sadece Kuzey Afrika’da yapılan savaşta, 20.000 kişilik müslüman ordusu, 120.000 kişilik bir düşman ordusuyla karşılaşmıştı…

Savaş başladı. Müslümanları büyük bir tehlike sardı…

Abdullah İbnu’z-Zübeyr düşman kuvvetlerine bir göz attı ve onla­rın kuvvetlerinin başının kim olduğunu anladı. Bu, berberilerin hüküm­darından ve ordu komutanından başkası değildi. O, askerlerine haykı­rıyor ve onları garip bir usulle ölmeye teşvik ediyordu…

Abdullah anladı ki şiddetli çarpışmayı ancak bu inatçı komuta­nın düşmesi durduracaktı…

Fakat, önünde fırtına gibi savaşan kalabalık bir ordu varken, ona

nasıl yol bulabilirdi?..

Ancak İbnu’z-Zübeyr’in cesareti ve atılganlığı asla soru sormaya hacet bırakmazdı!..

O sırada bazı arkadaşlarına seslenip:

«— Arkamı koruyun ve benimle birlikte hücum edin» dedi.

Çarpışan safları, komutana doğru ok gibi yardı. Onun yanına var­dı ve bir tek saldırıda onu yere yıktı. Sonra beraberindekilerle birlikte hükümdar ve komutanlarının etrafındaki askerleri de yere serdi. Da­ha sonra hepsi ‘Allahu ekber’, diye haykırdılar.

Müslümanlar, berberilerin komutanının ordusunu idare etmek ve askerleri savaşa teşvik etmek için durduğu yerde kendi bayraklarının dalgalandığım görünce bunun zafer demek olduğunu anladılar. Hepsi bir olup, saldırıya geçtiler. Her şey müslümanların lehine sonuçlandı…

Müslüman ordusunun komutanı Abdullah İbn Ebî Şerh, İbnu’z-Zü­beyr’in yerine getirdiği büyük görevi öğrendi ve mükâfat olarak ona, zafer müjdesini Medine’ye ve müslümanların halifesi Osman İbn Af-fan’a bizzat kendisinin götürme görevini verdi.

Savaştaki kahramanlığı, üstünlüğüne rağmen, ibadetteki kahra­manlığı karşısında duramıyordu…

Onda, gurur ve kibir uyandırabilecek bu durum, onun abid ve za­hitler arasındaki daimi ve yüce yerini bize unutturmaktaydı.

Onun ne soyu, ne gençliği, ne mevkii, ne makamı, ne malı ve ne de gücü, bütün bunların hiçbiri, Abdullah İbnu’z-Zübeyr’in gündüzünü oruçla, gecesini namazla geçiren ve akılları şaşırtacak şekilde Allah korkusu duyan bir âbid olmasına engel olamamıştır.

Ömer İbnu’I-Abdilaziz bir gün İbn Ebî Müleyke’ye şöyle dedi: «— Bize Abdullah İbnu’z-Zübeyr’i tarif et…»

O da şöyle söyledi: Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

Zâhidin Tevekkülü

Posted by Site - Yönetici Nisan 22, 2010

Zâhidin Tevekkülü

Zâhidin Tevekkülü

Zâhidin Tevekkülü

Zâhidin biri, Peygamber Efendimiz’in, ”Sen rızkını aradığın gibi, rızkın da seni arar” hadis-i şerifini duydu. Mânasını anlamaya karar verdi.

Rızkının kendisini bulması için şehirden ve halkın geçeceği yerlerden uzaklaştı. Sahrada kimsenin uğramayacağı bir dağın eteğinde yattı ve uyudu. Kendi kendine, ”Bakalım rızkım nasıl gelecek?” dedi.

Bir müddet sonra, yolunu şaşırmış bir kervan o dağa geldi. Zâhidi yatarken gördüler. Kervandakiler,

Bu adam acaba neden böyle kimsenin uğramayacağı bir yerde yatıyor? Kurttan, eşkiyadan korkmuyor mu? Ölü mü, diri mi? Bir bakalım” dediler.

Zâhidin yanına gelip, orasını burasını yokladılar. Zâhid oralı olmadı. Gözünü bile açmadı. Denemesine devam etti.

Kervandakiler, zâhidin açlıktan bir parça ekmekle yemek getirdiler. Zâhid denemesini kuvvetlendirmek için dişlerini iyice sıktı. Rızkı nasıl onun olacaktı?

Kervandakiler, zâhidin açlıktan dişlerinin kenetlenmiş olduğunu düşünerek bıçakla ağzını açıp yemek döktüler ve ekmek tıkıştırdılar.

Kaynak : Mesnevide geçen hikayeler

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: