Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Nisan 2010

Cehennemliklerin çekecekleri azâb türleri

Posted by Site - Yönetici Nisan 30, 2010

Cehennemliklerin çekecekleri azâb türleri

Cehennemliklerin çekecekleri azâb türleri

Cehennemliklerin çekecekleri azâb türleri:

Aziz ve Celil olan Allah bizi o azâbdan korusun.

Hafız Ebubekir b. Merdeveyh, tefsirinde,.. Ya’lâ b. Münebbih’ten riva­yet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Cenab-i Allah, cehennemlikler için kara bir bulut yaratır. Bu bulut on­ların üst tarafına gelince onlara şöyle seslenir:Ey cehennemikler! Ne isti­yorsunuz, ne taleb ediyorsunuz?” Onlar da bu seslenme nedeniyle dünyanın bulutlarını ve o bulutlardan üzerlerine inen suları hatırlar ve Ya Rab! İçecek istiyoruz” derler. Bunun üzerine boyunlanndaki prangalara ek olarak fazla­dan prangalar ve zincirler, üzerlerinde alevlenecek olan ateş korları üzerleri­ne yağar!

Ebubekir b. Ebi’d-Dünyâ… Ebû Ahves’ten rivayet etti ki; İbn Mes’ud, bir adama şöyle bir soru sormuş:

Cehennemliklerin en şiddetli azâb görecek olanları kimlerdir?

Münafıklardır.

Doğru söyledin. Onların nasıl azâb göreceklerini biliyor musun?

Demirden tabutlara konulurlar. Tabutların kapakları üzerlerine kapa­nır. Sonra satranç karesinden daha küçük ve Cübbü’l-Hazen denen tandırla­ra -ki bunlar cehennemin en dibindeki vadidedir- atılırlar. Ve bu tandırlar, iç­lerine atılan kimselerin üzerine sonsuza dek kapalı kalırlar.

İbn Ebi’d-Dünyâ… Ebû Seleme es-Sakafî’den rivayet etti ki; Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: “Doğrusu Cehennem ehli-ki onlar cehennemlikler ve ateşte olanlardır- kendilerine gelemez, uyuyamaz ve (azâbdan kurtulmak için de) ölmezler. Ateş üzerinde yürür, ateş üzerinde oturur, cehennemlikle­rin irinlerini içer, onların taamından yerler. Yorganları ateştendir, döşekleri ateştendir, gömlekleri ateşten ve katrandandır. Yüzlerini ateş kapar. Bütün cehennemlikler, ucu zebanilerin elinde olan zincirlere vurulmuş olup ileriye ve geriye doğru çekilirer. İrinleri cehennemdeki bir çukura akar. Onların içe­cekleri işte budur.”

Böyle dedikten sonra Vehb ağladı; sonra da bayılıp yere düştü. Orada bulunan Bekir b. Huneys de kendini tutamayıp ağladı; nihayet kalktı ve ko­nuşamaz oldu. Orada bulunan Muhammed b. Cafer de hıçkıra hıçkıra ağladı.

Yukarıda naklettiğimiz sözlerin sahibi Vehb b. Münebbih el-Yemanî; öncekilerin kitaplarına bakar; Ehl-i kitabın muteber olan olmayan kaynakla­rından nakiller yapardı. Ancak onun bu sözlerini Kur’ân-ı Azim’de ve hadis­lerde doğrulayıcı deliller vardır. Zira Yüce Allah buyurmuş ki: “Doğrusu suç­lular, temelli kalacakları cehennemin azabı içindedirler. Azaba hiç ara veril­mez. Onlar orada tamamen umutsuzdurlar. Biz onlara zulmetmedik. Ama on­lar zâlim kimselerdi. Cehennemde şöyle seslenirler:Ey nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı alsın.” Nöbetçi: “Siz böyle kalacaksınız” der.” (Zuhruf, 43/74-77)

Bu kâfirler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından menedemeyecekleri ve yardım da göremeyecekleri zamanı keşke bilseler. Belki aniden gelecek de onları şaşırtacaktır. Artık onu geri çeviremezer; kendileri de ertelenmez.” (En­biyâ, 21/39-40)

İnkâr edenlere cehennem ateşi vardır. Ölümlerine hükmedimez ki öl­sünler; kendilerinden cehennemin azabı da hafifletilmez. Her inkarcıyı böy­lece cezalandırırız. Orada; “Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka, ya­rarlı iş işleyelim” diye bağırışırlar. O zaman onlara şöyle deriz:Öğüt alacak kişinin öğüt alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Artık azabı tadınız. Zâlimlerin yardımcısı olmaz.” (Fâtr, 35/36-37)

Ateşte olanlar, cehennemin bekçilerine: Rabbinize yalvarın da hiç de­ğilse bir gün azabımızı hafifletsin” derler. Bekçiler: “Size, belgelerle pey­gamberleriniz gelmemişmiydi?” derler. Onlar da; “Evet gelmişti” derler. Bekçiler: “O halde kendiniz yalvarın” derler. İnkarcıların yalvarışı şüphesiz boşunadır.” (Mü’min, 40/49-50)

Bedbaht olan ondan kaçınacaktır. O, en büyük ateşe yaşlanacaktır. O, orada ne ölecektir ne de dirilecektir.” (A’Iâ, 87/11-13)

Önce geçen sahih bir hadiste şöyle denilmişti: “Doğrusu cehennem eh­li, cehennemliklerin kendileridir. Onlara orada ne ölürler, ne de dirilirler.”

Ölümün kendisinin de cennetle cehennem arasındaki bir yerde boğazla­nacağının anlatıldığı hadiste ifade edildiğine göre ölüm boğazlandıktan son­ra şöyle denilecektir: “Ey cennetlikler! Size ölümsüzlük ve ebediyet vardır. Ey cehennemlikler! Size de ölümsüzlük ve ebediyet vardır.Bir saat hatta bir an bile ara verilmeyen mütemadi azâb içindeki bir adam nasıl uyuyabilir?!..Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız.”(isrâ, 17/97)

Orada, uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler her defasında oraya geri çevrilirler.Yakıcı azabı tadın” deriz.” (Hacc, 22/22)

İmam Ahmed b. HanbeL. Ebû Hüreyre’den rivayet etti ki; cehennem­likler hakkında Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Onlardan birinin başına kaynar su dökülür. Bu su, kafatasından içeri gi­rip karnına ulaşır. Karnındaki (organ)ları yok eder, sonra da ayaklarından çı­kar!

Tirmizî ile Taberanî… Ebû Derdâ’dan rivayet ettiler ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Cehennemliklere bir açlık bırakılır da bu açlık, çekmekte oldukları aza­ba denk olur. Meded dileyerek yemek isterler. Kendilerine, boğazı tıkayan bir yemek verilir. (Boğazları tıkanınca) dünyadayken bu gibi durumlarda içe­cekler sayesinde kurtuduklarını hatırlarlar. Meded dileyerek içecek isterler; kendilerine ateşten kupalar içinde kaynar su verilir. Bu su onlara yaklaştırıl­dığında, yüzlerinin derisi soyulur. İçince, içleri parçalanır. Meded dilerler. Kendilerine denilir ki:

— “Size, belgelerle peygamberleriniz gelmemiş miydi?” (Mü’min, 40/50)

Evet, gelmişti.

O halde yalvarın. İnkarcıların yalvarışı şüphesiz boşunadır.

Bize Mâlik’i (cehennem nöbetçisini) çağırın (Mâlik gelince ona şöy­le seslenirler):

~ Ey Mâlik! Rabbin hiç değilse canımızı alsın.

Siz böyle kalacaksınız.” (Zuhruf, 43/77)

Cehennemlikler şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi bedbahtlığımız yenmişti. Sapık bir millet olmuştuk.” (Müminûn, 23/306)

Onlara şöyle denilir: “Sinin orada. Benimle konuşmayın.

Kaynak : Ölüm ve Ötesi – İbni Kesir

..

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Güncel, Genel, Yorumlar | 2 Comments »

Adem Aleyhisselâm’ın İlmi

Posted by Site - Yönetici Nisan 29, 2010

1 Kadının Kocasından Kısas Hakkı,H.z. Meryem; Hayatı ve Şahsiyeti,H.z. Âdem’le Havva’dan Dünyaya Gelen Çocuklar O Zaman Evleniyorlardı. Şimdi Neden Yasak Edildi,Görülmeyen şey yok mudur

Adem Aleyhisselâm’ın İlmi

Hz.Allah Âdem Aleyhisselâm’a bütün eşyanın isimlerini ilham edip kalbine koydu. Kalbinde olan eşyanın isimlerini dili konuşmaya başladı ve yanındakilere onları söyledi. Allahü Teâlâ Hazretleri, her dilde eşyanın bütün isimlerini öğretti.   Allahü   Teâlâ   Hazretleri,   yarattığı   bütün   cinslerin (şeylerin)   isimlerini   Öğretti.   Allahü   Teâlâ   Hazretleri   Âdem Aleyhisselâm’a   (her şeyi gösterdi. Ona atı gösterip): Bunun adı attır. (O’na deveyi gösterip:) Bu devedir, buyurdu. Böylece bütün varlıkları  gösterip  bu  şudur,  adı  budur,  buyuruldu.   (Sadece eşyanın isimlerini değil) o varlıkların hallerini, onların dinî ve dünyevî  faydalarını   öğretti.   Allahü   Teâlâ   Hazretleri,   Âdem Aleyhisselâm’a meleklerin isimlerini, zürriyetinin hepsinin isimle­rini (ta kıyamete kadar yeryüzüne gelecek olan bütün insanların kendi dillerindeki isimlerini), hayvanların isimlerini, nebatat ve câmidâtın  isimlerini,   her  şeyi yapma  sanatını,  şehirlerin  ve köylerin, kuşların ve ağaçların isimlerini, olacakların ve kıyamet gününe kadar yaratılacak olan şeylerin isimleri (bu gün bizim bildiğimiz ve  bilmediğimiz bütün  âlet ve edevatın  isimlerini öğretti), yiyeceklerin ve içeceklerin isimlerini, cennetteki bütün nimetlerin isimlerini, her şeyin ismini hatta bütün çanak-çömlek ve çömlekciklerin isimlerini, kalkan, siper, kap kaçak ve hatta süt sağacak kabın bile adını öğretti.

Keşfü’l-Künûz’da buyuruldu: İlim ehlinin büyük bir çoğunluğu, isimlerin, Allahü Teâlâ Hazretlerinden bir tevfikiyet (başarı vermesi) ile Âdem Aleyhisselâm’a öğretildiğinde ittifak ettiklerinin manâsı: Allahü Teâlâ Hazretleri, Âdem Âleyhisselâm için zarurî bir ilim yarattı; lafızların ve manâlarının bilinmesiyle. (Allahü Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’a şöyle buyurdu:) Bu lafızlar, şu manâların karşısına vazedilmiştir[1] (konulmuştur).

Haber’de (geldi): Allahü Teâlâ, Âdem Aleyhisselâm’ı yarattığında, onun içine harflerin sırlarını koydu. Bunu hiç bir melek’in içine koymamıştı. Harfler, Âdem Aleyhisselâm’ın diliyle değişik lisân yani lügat halinde dışarıya çıktı. Allahü Teâlâ Hazretleri, harflere değişik suretler, şekiller (kelime ve cümleler) verdi, harflerden envâ-i çeşit şekillerde diller türedi.

Yine haber de geldiğine göre, Allahü Teâlâ Hazretleri Âdem Aleyhisselâm’ı yarattığında, ona yediyüzbin dil (lügat) öğretti. Âdem Âleyhisselâm, kendisine yasak edilen ağaç’tan yediği zaman; Arabça hariç, diğer bütün diller kendisinden (soyulup) alındı. Allahü Teâlâ Hazretleri, Âdem Aleyhisselâm’ı peygam­berlikle seçtiği zaman, o dilleri yine kendisine verdi. Böylece Âdem Âleyhisselâm, bütün dilleri konuşur oldu. Âdem Aleyhisselâm’ın mucizelerinden biri de, ta kıyamete kadar evladının konuştuğu bütün dilleri bilmesidir. Arabîden, Farisî, Rumca, Yunanca, İbrânice ve Zenci dili ve diğer bütün dilleri biliyordu.

Bazı müfessirler buyurdular: Allahü Teâlâ Hazretleri, Âdem Aleyhisselâm’a kazanç yollarından tam bin meslek öğretti. Sonra Âdem Aleyhisselâm’a şöyle buyurdu:

-“Ey Âdem! Evlâdına söyle: Eğer siz dünyayı istiyorsanız; onu bu sanat ve meslekler ile taleb edin (isteyin ve elde etmeye çalışın). Dünyayı dine {alet ederek) veya şeriatın hükümlerinin karşılığında dünyayı elde etmeyin.”

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1


[1] 443 Lafızların manalara vazedilmesini anlatan ilme “İlm-i Vaz’iyye” denir. Vaziyye ilminde lafızları manalara göre vazedenin Allahü Teâlâ olduğu beyan edilmektedir. Daha geniş bilgi için bakınızı: “Mecmûatül’l-Vaziyye” ve özellikle bakınız: “Tasviri) 1-vaz’î alâ metni numûzecü’l-vazT s. 3, Fatih Ders-i âmlarından Beyşehirli Ahmed

Sukrî FfpnrJi. mathaah-i amirp. istanbul-1305;

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Adem, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Cennetin Esintisi, Kokusu Ve Kokusunun Etrafa Yayılması

Posted by Site - Yönetici Nisan 28, 2010

Cennetin Esintisi, Kokusu Ve Kokusunun Etrafa Yayılması

Cennetin Esintisi, Kokusu Ve Kokusunun Etrafa Yayılması

Cennetin Esintisi, Kokusu Ve Kokusunun Etrafa Yayılması:

Cennetin güzel kokusu bir kaç senelik yoldan ve çok uzak mesafelerden dahi hissedilir.

Bununla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Allah, kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz. Onları doğ­ru yola eriştirir, durumlarını düzeltir. Onları, kendileri için kokulandırdığı cennete koyar.” (Muhammed, 47/4-6)

Ebû Davud et-Tayalisî… Abdullah b. Amr b. As’tan rivayet etti ki; Ra­sûluIIah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Bir kimse gerçek babasından başka bir adamın oğlu olduğu iddiasında bulunursa. Cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu, elli senelik -başka bir rivayete göre ise yetmiş senelik- yoldan hissedilir.”

İmam Ahmed b. Hanbel… Abdullah b. Amr’dan rivayet etti ki; RasûluI­Iah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Bir kimse gerçek babasından başka bir adamın oğlu olduğu iddiasında bulunursa, cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu yetmiş senelik yoıdan hissedilir. Kasıtlı olarak bana yalan isnadında bulunan kimse, ateşte­ki yerini hazırlasın.

Buharî… Abdullah b. Amr’dan rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Bir zİmmîyi öldüren kimse, cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu kırk senelik yoldan hissedilir.”

İmam Ahmed b. Hanbel… Abdullah b. Amr’dan rivayet etti ki; Rasûlul-lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Zimmilerden bir maktulü öldürmüş olan kimse, cennetin kokusunu ala­maz. Oysa cennetin kokusu bir senelik yoldan hissedilir.”

Ebû Davud ile Tirmizî’nin… merfb olarak Ebû Hüreyre’den yaptıkları rivayette ise şöyle denilmektedir:

“(Oysa cennetin kokusu) yetmiş güzlük (senelik) yoldan hissedilir.” Abdürrezzak… Ebû Bekre’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a-v.)’in şöyle buyurduğunu işittim:

Cennetin kokusu, yüz senelik yoldan hissedilir.”

Saîd b. Arube’nin, Katâde’den yaptığı rivâyetteyse şöyle denilmektedir:

“…Cennetin kokusu beşyüz senelik yoldan hissedilir.

Hafız Ebû Nuaym Isfahanî’nin, Sifatu’l-Cennet kitabında Ebû Hüreyre’den yaptığı merfu rivayet ise şöyledir:

Cennetin kokusu beşyüz senelik yoldan hissedilir.”

Mâlik… Ebû Hüreyre’den şöyle bir rivayette bulunmuştur:

Giyinik -çıplak (yani yari çıplak), erkeklere meyleden, erkekleri de kendilerine meylettiren kadınlar cennete girmezler ve cennetin kokusunu da almazlar. Oysa cennetin kokusu beşyüz senelik yoldan hissedilir.”

Taberanî… Câbir’den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Cennetin kokusu bin senelik yoldan hissedilir. Ana babasına ezâ ve ce­fâ eden, akrabalık bağlarını koparan kimse -Allah’a yemin ederim ki- Cen­netin kokusunu alamaz.

Buharî ve Müslim  sahihlerinde şöyle anlatılır:

Sa’d b. Muaz, Uhud savaşında şehid edilen Enes b. Nadr’m cesedinin yanı başına gitti. Vücudundaki yaraların çokluğu nedeniyle onu tanıyamadı. Kız kardeşi Rebi binti Nadr de onu ancak parmak uçlarından tanıyabildi. Vu’cudunda seksen küsur kılıç, mızrak ve ok darbesi gördü. Allah ondan razı ol­sun. Sa’d dedi ki: “Enes, Cennetin kokusunu aldı.” 

Kaynak – Ölüm ve Ötesi

..

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Bunları Biliyormuydunuz, Cennet, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Yorumlar | 1 Comment »

İmam Azam Ebû Hanîfe Hazretleri

Posted by Site - Yönetici Nisan 28, 2010

İmam Azam Ebû Hanîfe Hazretleri

İmam Azam Ebû Hanîfe Hazretleri

İmam Azam Ebû Hanîfe Hazretleri

İmam Azam Ebû Hanîfe Hazretleri; Tabiînden. İslâm âleminde, Ashab-i kiramdan sonra yetişen evliyanın ve âlimlerin en büyüklerindendir. Ehli sünnetin reîsi ve Hanefî mezhebinin kurucusudur. 699 (H. 80) senesinde Kûfe’de doğdu. Aslen İranlıdır. Dedesi Zûtta müslüman olup, Hazreti Ali’nin sohbetlerine katıldı. İyi bir tahsil gördü. Ashab-ı Kiramdan, Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ebî Evfâ, Vasile bin Eskâ, Sehl bin Sâide ve Ebü’t-Tufey! Amir bin Vâsile’yi (r.a.) görerek onların sohbetlerinde bulunma şerefine nail oldu.

Yirmi sekiz yıl hocası Hammâd bin Ebî Süleyman’ın derslerine devam etti. Bütün ömrünü okuma ve okutmaya verdi. Tasavvuf İlmini Cafer-i Sâdık hazretlerinden aldı. Takva1 ile amel eden bir velî ve âlimdi. Kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kıldı.

Abdestin bir adabını terkettiği için kırk yıllık namazını kaza etti. İlimde altmış binden fazla mesele çözdü. Elli beş kere hacca gitti. Binlerce talebeye icazet verdi. Bir çok kitap yazdı. Geçimini esnaflık ile sağlıyordu. Devletten bir görev ve maaş almadı. Halife Mansurun kendisine verdiği. Temyiz Mahkemesi Reisliğini kabul etmediği için zindana atıldı. İşkence ettikten sonra, ayaklarının altından kanlar akan ve halsiz düşen İmamı Azam Hazretlerini, zorla sırtı üstü yatırıp ağzına zehirli şerbeti dökerek, 767 (H. 150) senesinde Bağdat zindanlarında şehid ettiler.


Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – cilt 1

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İmam-ı Azam, İslam Alimleri | Etiketler: | Leave a Comment »

Yedi denizi, dağları, yerleri ve cehennemi özet olarak bildirir.

Posted by Site - Yönetici Nisan 28, 2010

cehennemhellazapkabir-azabimarifetnameyedi-denizi-daglari-yerleri-ve-cehennemi-ozet-olarak-bildirir

Yedi denizi, dağları, yerleri ve cehennemi özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taâlâ yerleri ve gökleri yaratmak murat eyledikte; daha önce anlattığımız yeşil cevherlerin suyundan, cennetler ve hazineler altında kalan artığının saf ve lâtifinden yedi göğü yaratıp, ondan kalan bulanık suyu ve tortuyu birbirine vurmuştur. O zaman, bunun özü yüzüne çıkıp, dalgaları yükseldikte; o öz ve dalgalarını dondurmuştur: Yerler ve dağlar olmuştur. Dağlar dahi yerin direkleri olmuştur. Sonra Hak Taâlâ, bütün dağların damarını, yeri kuşatmış olan kaf dağına bağlamıştır. Bir büyük meleği, zelzeleye müvekkel edip, dağların damarlarını onun eline vermiştir. Şu halde Hak Taâlâ, bir yein halkını isyanlardan men ve yasak etmek murat eyledikte; o melek, Hak’kın emriyle o yerin damarını hareket ettirir. Ta ki oranın halkı, o zelzeleden korkuyla kendilerine gelip, Hak Taâlâya yöneleler ve itaatkâr olalar.

Bundan sonra yedi denizi yaratmıştır ki, en küçüğü yerin çevresini, kaf dağının ötesinden kuşatır. Onun nâmı bahr-i muhit olmuştur.

Onun gerisindeki ikinci denizdir ki, namı: Kaynes’tir.

Onun ötesindeki üçüncü denizdir ki, nâmı: Esam’dır.

Onun ötesindeki dördüncü denizdir ki, nâmı:  Muzlem’dir.

onun ötesindeki beşinci denizdir ki, nâmı: Mırmas’dır.

Onun ötesindeki altıncı denizdir ki, nâmı: Sâkin’dir.

Onun ötesindeki yedinci denizdir ki, nâmı: Bâki’dir.

Yedi denizin sonuncusu odur. Bütün bu denizler, birbirini kuşatmıştır. her birinin eni beşyüz yıllık yoldur. Hak Taâlâ, yeşil cevherin artığından her iki deniz arasında, ilk denizle yerin çevresi arasında ve yedinci denizin ötesinde birer yeşil kaf dağı yaratmıştır ki, sayıları sekize yetmiştir. Bu dağların her birinin eni beşyüz yıllık yoldur. Bundan sonra Hak Taâlâ, kudretiyle, çadırla misali yedi dağı üzerine yedi göğün kenarlarını kubbeler gibi kuymuştur.

Sekizinci kaf dağı ise, dünya göğünün içinde, bahr-i muhit ile yer arasında hepsinden mücerre ve sade kalmıştır. Hak Taâlâ o yeşil dağı, göğün içinden güneş ışığı, ay e yıldızların nuruyla aydınlatıp, şuaları kaf dağından havaya aksettiğinden, renksiz hava yeşil renk gösterip, halk bunu göğün rengi zannederler.

Hak Taâlâ, yedi göğün her birisini, balıklar gibi binlerce çeşit yaratıkla dopdolu etmiştir. Yedi göğün duvarı olan kaf dağının ötesinde bir büyük yılan yaratmıştır. Yılan, büyük dağı halkı gibi kuşatıp, başını kuyruğu üzerine koymuştur. Kıyamete dek Hak Taâlâ’ya yüksek savtıyle tesbih eder. Bu denizler ortasında yedi yer, bir gemi gibi hareketli ve huzursuz iken, Hak Taâlâ bir büyük melek tayin etmiştir ki, yerlerin etrafını kavrayıp, bir omuzu üzerinde sâki kılmıştı. Sonra Hak Taâlâ, o meleğin ayağı sağlam dursun için yeşil yakuttan bir büyük kare biçiminde kaya yaratmıştır ki; onun en üst düzeyinde bin vâdi yaratıp, her birini bir deniz ile ve her denizi binlerce çeşit yaratıkla doldurmuştur. Daha sonra Hak Taâlâ, o kayayı sabit tutmak içi bir büyük kırmızı öküz yaratmıştır ki, onun kırkbin başı, kırkbin boynuzu, kırkbin ayağı vardır. Her iki ayağı arası bir yıllık yoldur. Kayayı, boynuzları ve sırtı üzerine yüklenmiştir. Bu öküzün adı: Liyunan’dır. Sonra Hak Taâlâ, onun ayaklarını sabitleştirmek için bir büyük balık yaratmıştır ki, yedi deniz onun ağzında bir damla gibidir. Sonra Hak Taâlâ, o balığın altında bir büyük deniz yaratmıştır ki, büyük balık, bu büyük denizde sükûn ve karar etmiştir. Sonra Hak Taâlâ, o denizi altıda, yedi tabaka cehennem yaratmıştır. O büyük deniz, cehennem üzerinde sâkin olmuştur. Sonra Hak Taâlâ, yedi cehennemin altında sert rüzgâr yaratmıştır ki, sair ve sakar (cehennemin iki tabakası) onun üzerinde karar kılmıştır. Daha sonra Hak Taâlâ, o rüzgârın altında karanlık ve onun altında pere yaratmıştır. Yaratıkların ilmi o perdeye dek yetmiştir. Mülkünü ve mülkünde olanları Allah daha iyi bilir.

Kaynak : Marifetname – Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Marifetname, Yorumlar | Leave a Comment »

Eşek ve Tilki

Posted by Site - Yönetici Nisan 27, 2010

Eşek ve Tilki

Eşek ve Tilki

Eşek ve Tilki

Bir çiftçinin, sırtı yaralı, karnı aç, zayıf bir eşeği vardı.Gece gündüz, otsuz kayalıklarda, yemsiz yiyeceksiz dolaşırdı.Orada içecek sudan başka bir şey yoktu.

Yakınlarda bir ormanda da işi gücü avlanmak olan bir aslan vardı. Erkek bir fille boğuşmasından dolayı yaralanmış, güçsüz düşmüştü. Yerinden kalkıp avlanamıyordu. O avlanamayınca,artıklarıyla beslenen diğer hayvanlar da aç kalıyordu.

Bir gün aslan tilkiyi çağırdı ve,

Halimi görüyorsun. Avlanamıyorum. Sen git, çayırlara bir bak. Eşek, öküz ne var? İster efsun yap, istersen güzel sözlerinle kandır. Bulduğun hayvanı al, buraya getir. Ben onunla güçlenirsem başka bir av bulurum, onunla da sizin karnınız doyururum” dedi. Tilki,

Emriniz başüstüne. Hile ve kurnazlık benim işim” diyerek dağdan dereye doğru indi. Kayalıklarda gezinen çiftçinin eşeğini gördü. Dostça selâm verip yanına yaklaştı:

Bu kupkuru, taşlık çorak yerlerde ne haldesin?” Eşek,

Yaratan kısmetimi burada vermiş. Rızkımızı paylaştıran o olduğuna göre, bize sabır ve şükretmek düşer” dedi. Tilki,

Yaratıcının emrine uyup, helâl rızık aramak farzdır. Rızık kilidinin anahtarı çalışmaktır. Çalışmadan vermek, Allah’ın âdetinde yoktur” dedi. Eşek,

Senin söylediğin tevekkülü zayıf olanların halidir. Allah’a tam güvenen, can verenin ekmeği de vereceğini bilir.” Tilki,

Böyle bir tevekkülü elde etmek pek az yaratığa nasip olur. Az bulunan bir şeyin etrafında dolaşmak da bilgisizliktendir” dedi. Eşek,

Rızkın peşinden koşmasan da o seni bulur. Fakat sen onun peşinde koşarsan başına türlü dertler açar” dedi. Tilki,

Bu hikâyeleri bırak da elini bir kazanca at” dedi. Eşek,

Ben Allah’a tevekkülden daha iyi bir kazanç bilmiyorum” dedi. Tilki,

Allah yeryüzünü geniş yaratmış. Böyle çorak ve taşlık yerlerde sabretmek akıllı işi değildir. Yukarıda cennet gibi yemyeşil, arasında develerin kaybolduğu çayırlar var. Her tarafta güzel içimli kaynak suları akar.”Eşek çayırı duyunca, bütün bildiklerini unuttu. Tilkinin peşine takılıp ormana girdi. Tilkinin eşekle birlikte geldiğini gören aslan, açlığın verdiği sabırsızlıkla hastalığını unutarak iştahla kükredi. Eşek korkusundan eski bulunduğu kayalıklara doğru kaçtı.

Tilki aslana yaklaşarak,

Aman efendim, yanınıza gelmeden kükrediniz. Eşeği korkutup kaçırdınız” dedi. Aslan aceleci davranışına pişman oldu. ”Kusura bakma. Açlıktan sabrım kalmadı, aklım başımdan gitti.

Mümkünse onu bir kere daha buraya getir. Senin hilelerin çoktur. Söz, bu sefer dikkatli davranarak avlayabileceğim yakınlığa gelmeden kımıldamayacağım. Uyur gibi duracağım.”

Tilki vakit kaybetmeden eşeğin tekrar yanına geldi. Eşek tilkiyi görür görmez,

Senin gibi dost, olmaz olsun. Sana ne yaptım ki beni aslana yem yapacaktın?” Tilki,

Senin aslan diye gördüğün, bir büyüydü. Orası öyle büyülü olmasa, bütün hayvanlar gelir, talan eder. Tılsımsız olsa, aç filler bu ovayı yemyeşil bırakır mıydı? Ben seni, ‘Korkunç bir şey görürsen sakın korkma’ diye tam uyaracaktım, bu iş başına geldi” dedi. Eşek,

Sen ne kötü arkadaşsın, beni yine kandırıp aslana yem yapacaksın.” Tilki,

Sana karşı gönlümde en ufak bir kötülük düşüncesi yok. Sana neden hile yapayım? Dostlar birbirini affeder. Vehimlere kapılarak yanlış hareket etme! Haydi bir an önce çayırlara ulaşıp açlığını giderelim” diyerek ısrar etti.

Eşek, çok acıkmıştı. Taze ve yeşil otların hayali aklını başından aldı. Karnını doyurma hırsı ile tilkinin peşine düştü.

Aslan yanına kadar gelen eşeği, bir hamlede altına alıp parçaladı. Karnı doyunca, su içmek için kaynağa gitti. Tilki aslanın gitmesini fırsat bilerek, eşeğin ciğerlerini ve yüreğini yedi. Aslan döndüğünde eşeğin yüreği ile ciğerini aradı. Bulamayınca tilkiye sordu:

Nerede bunun yüreği ve ciğeri?” Tilki,

Efendim! Onda yürek ile ciğer olsaydı, önceki korkuyu tattıktan sonra ikinci defa gelir bu tuzağa düşer miydi?” diyerek aslanı ikna etti.

***

Mevlânâ hazretleri bu uzun hikâyede rızık, tevekkül, sabır, hırs gibi çeşitli konuları hayvanların ağzından anlatmaktadır.

Hikâyenin değişik bir yorumunu ise şu beyitleriyle dile getirmektedir:

Kutub, aslan gibidir, işi de avlanmaktır. Halk ise onun artığını yer. Elinden geldikçe kutbu razı etmeye çalış ki, kuvvetlensin, vahşi hayvanları avlasın.” O zahmete düşüp incindi mi, halk gıdasız kalır. Çünkü halkın rızıklanması aklın yardımıyla olur.

İnsanların mânevî rızkı, gönül gıdası, cezbesi, onun artığıdır. Eğer gönlün avlanmak istiyorsa, bunu göz önünde tutarak düşünmen gerekir. Kutub akla benzer, halk ise vücuddaki uzuvlar gibidir. Bedenin terbiyesi, idaresi, akılla olur. Ona yardım edersen, yardımın sana yarar, seni geliştirir. Onu değiştirmez. Cenâb-ı Hak, ”Siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder” buyurmuştur.

Kaynak : Mesnevıde geçen hikayeler

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Yorumlar | Leave a Comment »

Şeytân ve düşman şerrinden korunmak için

Posted by Site - Yönetici Nisan 26, 2010

Şeytân ve düşman şerrinden korunmak için

Şeytân ve düşman şerrinden korunmak için

Şeytân ve düşman şerrinden korunmak için

E’ûzü Besmele ve Kul e’ûzü sûrelerini okuyup, sonra “E’ûzü bi-kelimâtillâhittâmmati min şerri külli şeytânın ve hâmmatin ve min şerri külli aynin lâmme” okumalı ve “Bismillâhillezî lâ-yedurru ma’asmihî şey’ün fil’ardı velâ fissemâ ve hüvessemî’ul’alim” okumalı ve yetmiş kerre “Estagfirullah min külli mâ kerihallâhül’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel-hayyel kayyûm ve etûbü” okumalı ve hepsini okurken, manâlarını düşünmelidir. Estagfirullah: beni afv et yâ Rabbî demekdir ve “Allahümme innî e’ûzü bike min hemezâtişşeyâtîn” okumalı, sonra “Allahümme innî e’ûzü bike min azâbil-kabri ve min azâbinnâr ve min fitnetil mahyâ velmemâti ve min fitnetil Mesîhiddeccâl” okumalıdır.

Şifa için okunacak duâ

Hasta, sabâh ve yatsı nemâzlarından sonra, abdestli olarak üç istigfâr, sonra üç Fâtiha okuyup şöyle duâ yapar:

Elhamdülillâhi Rabbil’âlemîn vessalâtü vesselâmü alâ Resûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecma’în.

Yâ Erhamerrâhimîn. Yâ Rabbî! Okuduğum Fâtiha-i şerîfeleri hediyye eyledim. Kabûl eyle. Hâsıl olan sevâbları, sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın ve Âlinin ve Eshâbının,Silsile-i saadatlarin ve bütün âlimlerin ve sâlihlerin ve velîlerin rûhlarına hediyye eyledim vâsıl eyle. Bilhâssa İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin ve Abdülkâdir-i Geylânînin ve İmâm-ı Muhammed Gazâlînin ve Ebû Bekr-i Sıddîkın ve Selmân-ı Fârisînin ve Kâsım ve Ca’fer-i Sâdık ve Bâyezid-i Bistâmî ve Ebül Hasen Harkânî ve Ebû Alî Farmedî ve Yûsüf-i Hemedânî ve Abdülhâlık Goncdevânî ve Ârif-i Rîvegerî ve Mahmûd Encirfagnevî ve Alî Râmitenî ve Muhammed Bâbâ Semmâsî ve Seyyid Emîr Gilâl ve Seyyid Muhammed Behâüddîn-i Buhârî ve Alâüddîn-i Attâr ve Ya’kûb-i Çerhî ve Übeydullâh-i Ahrâr ve Kâdı Muhammed Zâhid ve Dervîş Muhammed ve Hâcegî Emkengî ve Muhammed Bâkî Billâh ve İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî ve Muhammed Ma’sûm ve Seyfeddîn ve Seyyid Nûr Muhammed ve Mazher-i Cân-ı Cânân ve Abdüllah-ı Dehlevî ve Hâlid-i Bağdâdî ve Seyyid Abdüllah şemdînî ve Seyyid Tâhâ-i Hakkârî ve Seyyid Muhammed Sâlih ve Seyyid Fehîm-i Arvâsî ve Seyyid Abdülhakîm ibni Mustafâ ( Ebu-l Faruk Süleyman Hilmi Tunahan ) hazretlerinin rûhlarına hediyye eyledim, vâsıl eyle yâ Rabbî. Bu velîlerin, bu sevdiklerinin hâtırları ve hurmetleri için benim derdime devâ ve şifâ ihsân eyle, beni bu marâzdan halâs eyle, bana sıhhat ve âfiyet ve emânet ve güzel ahlâk ve kaderine rızâ ihsân eyle yâ Rabbî, âmîn. Velhamdülillâhi Rabbil âlemîn.”

Kaynak : 365 Gün Dua – Mehmet Oruç

..

Posted in 365 Gün Dua, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | 2 Comments »

Cehennemin ve Cehennemliklerin evsafına dâir hadis-i Şerifler

Posted by Site - Yönetici Nisan 26, 2010

Cehennemin ve Cehennemliklerin evsafına dâir müteferrik hadis-i Şerifler

Cehennemin ve Cehennemliklerin evsafına dâir müteferrik hadis-i Şerifler

Cehennemin ve Cehennemliklerin evsafına dâir  hadis-i Şerifler:

Ebü’l-Kasım et-Taberanî… Ebû Musa’dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Cehennemlikler ateşe girmelerini Allah’ın dilemiş olduğu kıble eh­linden bazıları ile bir araya gelip toplandıkları kâfirler, müslümanlara şöyle sorarlar:

Siz müslüman değil miydiniz?

— Evet müslümandık.

Müslümanlık size yarar sağlamadı mı? Siz de bizimle beraber Cehen­nemdesiniz!

—  Bizler günahkârdık. Günahlarımız nedeniyle sorumlu tutulup yaka­landık.

Cenab’i Allah onların konuşmalarını duyar ve cehennemdeki ehl-i kıb­lenin çıkarılmalarını emreder; çıkarılırlar. Cehennemde kalan kâfirler bu du­rumu görünce “Keşke biz de müslüman olmuş olsaydık ta bunlar gibi bura­dan çıksaydık” derler.” Böyle dedikten sonra Rasûlullah (s.a.v.) şunu okudu: “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Bunlar Kitabın ve apaçık olan Kur’ân’ın âyetleridir. İnkâr edenler, daha önceden müslüman olmuş bulun­malarını nice kereler dileyecekleri günler göreceklerdir.

Taberanî… Salih b. Ebi Tarifin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ebû Sa-îd el-Hudrî’ye şöyle bir soru yönelttim: “Sen Rasûlullah (s.a.v.)’in, “İnkâr edenler, daha Önceden müslüman olmuş bulunmalarını nice kereler dileye­cekleri günler göreceklerdir.” âyet-i kerimesi hakkında bir şey söylediğini duydun mu?” cevaben şöyle dedi: Evet, onun şöyle dediğini duydum:

Cenab-ı Allah, kendilerinden intikamını almadan (onlara azâb etme­den) bazı kimseleri cehennemden çıkaracaktır. Onları müşriklerle birlikte ce­henneme koyduğunda müşrikler onlara: “Siz, kendinizin Allah’ın dostları ol­duğunuzu iddia ediyorsunuz. Şu halde bizime beraber ateşte ne işiniz var?!derler. Cenab-ı Allah onların böyle dediklerini duyunca o günahkâr (müslüman)lara şefaat edilmesine izin verir. Bunun üzerine Melekler, peygamberler ve müminler onlar için şefaatte bulunurlar. Nihayet Allah’ın izniyle ce­hennemden çıkarlar. Müşrikler bu durumu görünceKeski biz de bunlar gi­bi olsaydık. Şefaate nail olur ve bunlarla birlikte cehennemden çıkardık.derler.İnkâr edenler, daha önceden müslüman olmuş bulunmalarını nice ke­reler dileyecekleri günler göreceklerdir.” âyetinin manâsı işte budur. Bunlar cennete girer ve orada (yanık lekesi olarak duran) yüzlerindeki siyahlık nedeniye cehennemlikler adını alırlar. “Ya Rab! Bu adı üzerimizden kaldır” derler. Cenab-ı Allah onlara emir verir; Cennet ırmağında yıkanırlar ve üzer­lerindeki bu (leke, dolayısıyla o) ad yok olup gider.

Taberanî… Enes b. Mâlik’ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

Lâilâhe illallah diyenlerden bir kısım kimseler günahları sebebiyle ce­henneme girerler. Lâta ve Uzzâ’ya tapanlar, onlara:Lailahe illallah deme­nizin size yararı olmadı. lakın, bizimle birlikte cehennemdesiniz!..” derler. Cenab-ı Allah onların bu sözüne kızar ve günahkâr müsümanları cehennem­den çıkarır, hayat nehrine atar. (O nehirde yıkanınca) tutulmanın ardısıra açı­ğa çıktığında ayın kara lekelerden arınışı gibi onlar da yanık izi ve lekelerin­den arınıp iyileşirler. Sonra da Cennete girerler. Cennete onlara cehennem­likler denir.

Adamın biri bu hadisi nakleden Enes’e dedi ki: “Ey Enes! Sen, Rasûlull-lah (s.a.v.)’in, “Her kim bana yalan isnad ederse ateşteki yerini hazırlasın” dediğini işitmişsindir. Şimdi nakletmiş olduğun sözleri sen RasÛullah (s.a.v.)’in kendisinden duydun mu?” Enes: “Ben bunu Rasûlullah (s.a.v.)’in kendisinden duydum.” diye cevap verdi.”

Garip bir eser ve tuhaf bir ifade:

Ebubekir b. Ebi’d-Dünyâ… Şa’bî’den rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir:

«Kıyamet gününde cehennem, her birini yetmiş bin meleğin tuttuğu yet­miş bin yulara bağlı olarak huzur-u ilâhîye getirilir. Cehennem üzerlerine meyleder. Nihayet götürülüp Arş’ın sağ yanında durdurulur. O gün Cenab-ı Allah cehennemi zelil kılar ve ona:Bu ne zillettir?diye vahyeder. O da: Ya Rab! Korkarım ki bu surette benden intikam alacaksınder. Cenab-ı Al­lah ona: Ben seni intikam aracı olarak yarattım. Senden alınacak intikamım yokturder. Sonra Cenab-ı Allah ona vahyeder. O da öyle bir kükrer ki göz­lerde olan yaşların tümü akar. Sonra yine kükrer. Bu defa rahmet peygambe­ri olan peygamberinizden başka bütün gözde melekler ve mürsel peygamber­ler düşüp bayılırlar. Ancak peygamberiniz:Ya Rab! Ümmetim, ümmetim.” der.»

En garip haber ve eserlerden biri daha:

Hafız Ebû Nuaym el-İsbahanî… Zadân’dan rivayet etti ki; Kâ’b’ül-Ah-bâr şöyle demiştir:

Kıyamet günü olduğunda Cenab-ı Allah, evvelki ve sonraki ümmetleri aynı alanda toplar. Melekler inip sıra halinde dizilirler.Ey Cibril! Cehenne­mi bana getirdenir. Cibril, yetmiş bin yulara bağlanmış olarak güdülen ce­hennemi getirir. Sonra yaratıkların üzerinden yüz yıl kadar bir zaman geçer. Cehennem bir daha kükrer; halkın (korkudan adeta) yüreği uçar. İkinci kez kükrer; gözde meleklerin ve mürsel peygamberlerin hepsi diz üstü çökerler. Üçüncü kez üfieyince yürekler ağızara gelir; akıllar baştan gider. O zaman herkes kendi ameli nedeniyle paniğe kapılır. Öyle ki İbrahim Halil (a.s.) bi­le; “Seninle olan dostluğum hatırına senden ancak nefsimin bağışlanmasını diliyorum ya Rab!der. İsâ (a.s.)’da; “Beni üstün ve şerefli kılman hürmeti­ne senden beni doğuran Meryem’in değil, sadece nefsimin bağışlanmasını diliyorum.der. Muhammed (s.a.v-)’e gelince O, “Bu gün senden kendi nef­simin değil, ümmetimin bağışlanmasını diliyorum Ya Rab!der. Yüce Allah ona şöyle cevap verir:Ümmetinden olan dostlarıma korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerdir de. Onur ve üstünlüğüme yemin ederim ki; ümmetin ko­nusunda senin gözünü aydınlatacağım.”

Bundan sonra meleker, Aziz ve Celil olan Allah’ın huzurunda durur, kendilerine verilecek olan emirleri beklerler. Yüce ve Mukaddes Rab onlara der ki: “Ey zebaniler topluluğu! Muhammed (s.a.v.)’in ümmetinden olup bü­yük günah işlemekte ısrar edenleri alın, ateşe götürün! Dünyadayken emrimi Önemsememeleri, hakkımı hafife almaları ve saygınlığım hiçe saymaları ne­deniyle onlara karşı gazabım şiddetlenmiştir. Kötülüklerini insanlardan giz­liyorlar, ama bana açıklıyorlar. Oysa ben kendilerim diğer ümmetlerden üs­tün ve kıymetli kılmıştım. Benim lutfumu ve nimetimin büyüklüğünü takdir etmediler.

O esnada Zebaniler erkeklerin sakalından, kadınlarında saç örgülerinden tutarak onları cehenneme götürürler. Bu ümmetten başka cehenneme götürü­len her kulun yüzü mutlaka kara olacaktır. Götürülürlerken ayaklarına buka­ğı, boynuna da pranga vurulacaktır. Ama bu ümmetten cehenneme götürü­lenler kendi aslî renkleriyle götürüleceklerdir. Bunlar cehennem bekçisinin yanına götürüldüklerinde bekçi onlara der ki:

Ey bahtsızlar topluluğu! Siz hangi ümmettensiniz? Şimdiye kadar ya­nıma sizden daha güzel yüzlü kimse gelmedi!

— Ey bekçi! Biz Kur’ân ümmetiyiz.

Ey bahtsızlar topluuğu! Kur’ân, Muhammed (s.a.v.)’e inmedi mi?

Bundan sonra o bahtsızlar yüksek sesle feryâd edip ağlayarak “ey Mu­hammed! Ya Muhammed! Ümmetinden ateşe götürülmeleri emredilenler için şefaat et” derler. Cehennem nöbetçisine (Mâlik’e) şöyle seslenilir: “Ey Mâlik! O bahtsızları kınamanı, onları muhakeme etmeni, onları azâb içine sokmakta gecikmeni kim sana emretti? Ey Mâlik, onların yüzleri kararmayaçaktır. Çünkü onlar dâr-ı dünyadayken âlemlerin Rabbi Allah’a secde eder­lerdi. Ey Mâlik! Onların vücutlarını prangalarla ağırlaştırma. Çünkü onlar cünüb olunca guslederlerdi. Ey Mâlik! Onların ayaklarını bukağı vurma. Çünkü onlar, saygın olan beytimi tavaf ederlerdi. Ey Mâlik! Onlara katran­dan giysiler giydirme. Çünkü onlar ihrama girmek için elbiselerini çıkarıp soyunmuşlardı. Ey Mâlik! Ateşe de ki: Onları amellerine göre yakalasın. Ateş onları ve hakettikleri cezanın miktarını, annenin kendi evladını tanıma­sından daha iyi tanıyıp bilirler. Ateş onlardan kimini topuklarına, kimini diz­lerine, kimini göbeğine, kimini göğsüne kadar yakalar. Cenab-ı Allah onla­rın günahları, taşkınlıkları ve masiyet işlemekteki ısrarları nispetinde onları cezalandırdıktan sonra onlarla müşriklerin arasında bir kapı açar. Onlar, ce­hennemin üst tabakasında bulunup orada ne bir soğukluk ne de içecek tadar­lar. Ağlayıp şöyle derler:Ey Muhammed! Bahtsız ümmetine merhamet ve şefaat et. Çünkü ateş, onların kanlarını, etlerini ve kemiklerini yedi.” Bu de­fa bahtsızlar Rablerine seslenirler:Ey Rabbimiz, ey efendimiz! Her ne ka­dar kötülük yapmış, günah işlemiş ve haddi aşmışsa da dâr-ı dünyada sana ortak koşmamış olanlara merhamet et.” O esnada müşrikler, onlara: “Allah’a ve Muhammed’e inanmanız size yarar sağlamadı.” derler. Müşriklerin bu sö­züne Cenab-ı Allah gazaplanıp Ey Cibril! Hadi bakalım; Muhammed (s.a.v.)’in ümmetinden cehennemde olanları çıkar” diye emreder. Cibril’de onları yanmış vaziyette cemaatler halinde cehennemden çıkarır ve cennetin kapısındaki bir nehire atar. O nehire hayat nehri denir. O nehirde kalırlar. Derken eskisinden daha parlak bir hale gelirler. Sonra yüce Allah, melekle­re; Muhammed (s.a.v.)’in ümmetinden olan o bahtsızları Rahmanın azatlıla­rı olarak cennete koymalarını emreder. Bunlar (vücutlarındaki yanık izleri nedeniyle) cennetlikler arasında tanınırlar. O izleri vücutlarından silmesi için Allah’a yalvarıp yakarırlar. Allah da o izleri siler. Artık cennetliklerden ayır-dedilemez hale gelirler.

Bu eserleri teyid edici bazı hadisler vardır. Doğrusunu Allah bilir. Yüce Allah dilerse, şefaatle ilgili hadisler nakledildikten sonra, cehennemden çıka­rılıp cennete konuacak kimselerle ilgili başka rivayetler de aktarılacaktır.

Kaynak: Ölüm ve Ötesi

..

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Bunları Biliyormuydunuz, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Kâinatı bazı durumlarını ve atmosferi bildirir.

Posted by Site - Yönetici Nisan 25, 2010

kainati-bazi-durumlarini-ve-atmosferi-bildirirmarifetnamegoynematmosfermarifetname

Kâinatı bazı durumlarını ve atmosferi bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler demişlerdir ki: Hak Taâlâ, yukarıda anlatılan denizin altında olan hava denizinin ortasında, yerle gök arasında bir su denizi daha yaratmıştır. Ona yasak deniz, derler. Onda, balıklar gibi çeşitli yaratıklar yüzüp, gezerler. Bu denizin suyuyla Nuh Tufanı olmuştur. Nuh kavmi onunla helâk bulmuştur. Hak Taâlâ, yağmur indirmek murat eyledikte; gökler üzerinde ola rızıklar denizinden belli vakitlerde, taksim edilmiş rızıkları göğe indirir ve yasaklanmış denize ulaştırır. Ondan rüzgâra yükleyip, bulutlara bildirir. Ta ki rızıklarla donatılan suyu, kalbur misali eleyip, yağmur damlaları eyleye. Ondan hem damlayı, Hak’kı emriyle bir melek indirip, kendi mevziine koyar. Çünkü melekler, nurdan yaratılmıştır, onun için yağmur indirmek gibi işlerde birbiri üzerine yığılmayıp, ışık şuaları gibi birbirinden geçerler. Gökten yere inen her yağmur damlası, ölçülü, tartılıdır; karaya ve denize yararı çoktur. Eğer, yağmur damlası rızık ile donanmış ise, ondan kara nebatlar hasıl olur, denizde incilere ulaşır. O halde rızıklar, denizden yağmur denizine, orada bulutlara, onlardan da karaya ve denize iner. Hak Taâlâ, atmosferde, yani hava denizinin içinde kardan ve doludan nice yüzbin dağlar yaratmıştır. Yerin bir tarafına kar, bir tarafına dolu gönderecek oldukta; bunlara vekil olan Mikail aleyhisselama emreder. O dahi vekili olan İsmail adlı meleğe emredip, murat eylediği yere, istediği kadar her tanesini bir melek koyar. Nitekim Hak Taâlâ: “Görmedin mi ki Allah, bulutları sürüklüyor; sonra bulutların arasını topluyor, sonra onu bir yığın haline getiriyor. İşte görüyorsun ki, yağmur bunların arasından çıkıyor. Allah, gökte dağlar halindeki birikintilerden dolu indiriyor da, dilediği kimseye bununla musibet veriyor, dilediğinden de onu bertaraf ediyor. Şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri alıverecek.” (24/43), buyurmuştur.

Hak Taâlâ, yeşil cevherden suyu yarattıkta; onun buharından rüzgârı yaratmıştır. Yer ve gök arasında olan rüzgâr üç kısımdır. Birisi kısır rüzgârdır ki, Ad kavmine gönderilmiştir. Birisi kara rüzgârdır ki, yıldızlar denizini, yağmurlar denizini, kar ve dolu dağlarını yüklenip, atmosferde tutmuştur. Üçüncü rüzgâr, yerdekilerin rüzgârıdır ki, doğu-batı, güney-kuzey yönlerinden hareket eden havadır. O, bulutları ve buharları birleştirip ayırır, yağmur ve kar inecek yerlere akıp gider. Şu halde rüzgâr esmesi de Mikail aleyhisselamın tedbirine uygundur ve onun hareket ettirmesine bağlıdır: Onun izniyle esip, izniyle kesilir.

Hak Taâlâ, bu havayı yaratıklarının ruhlarına nefes etmiştir. Bu rüzgârı, fera ve sürûr; eşyanın ve işlerin düzenleyicisi etmiştir. Çünkü rüzgâr olmasa, her şey kokar ve bozulurdu, bütün canlılar yerde helâk bulurdu. Rüzgârın yağmuru ve bitkileri beslemesi gibi faydaları çoktur. Yüzleri güzelleştirme, hayatı koruma ve hayata nefes verme gibi özelliklerinin nihayeti yoktur.

Hak Taâlâ, bulutları, içleri boş ve latif biçimde yaratmıştır. onları, Mikail aleyhisselamın yardımcıları havada toplayıp, yere yakın getirdikte; gökyüzünü örtüp, kesif bir bulut olurlar. Hak Taâlâ, bulutların sevki için Ra’d adlı bir küçük melek yaratıp, onu, Mikail aleyhisselama tâbi kılmıştır. Onun demirden bir kırbacı vardır ki, kamçıyla bulutları develer gibi sevk eder. Vuruşunun şiddetiyle kırbacından ateş çıkar ki, ona şimşek derler. Eğer o ateşin kıvılcımı yere düşerse, ona yıldırım derler. O korkutucu gök gürültüsü, küçücük bir melek olan Ra’d’ın sadasıdır ki, Hak’kı hamd ile tesbih eder. O, bulutları yerlerine sevkedip gider. Nitekim Hak Taâlâ Kelam-ı Kadim’inde: “>Gök gürültüsü, Allah’ı hamd ile tesbih eder; melekler de Allah’dan korkarak tesbih ederler,” (13/13), buyurmuştur.

Hadis-i şerifte vârif olmuştur ki, havada ortaya çıka yeşil ve kırmızı kavis Kuzah kavsi değildir, zira Kuzah şeytanın namıdır. Belki o Allah’ın kavsidir ki, rahmet alâmeti, kudret belirtisi ve bereket habercisidir.

Hak Taâlâ, yeryüzüne komşu olan havayı, lâtif yaratmıştır. Ta ki yeryüzünde bulunan yaratıklar onu, koklayarak teneffüs edip, hayat bularak yaşayalar. Bu havanın üstünde duman, onun üstünde beyaz bulutlar, onun üstünde yağmur bulutları, onun üstünde uça kuşlar yaratmıştır ki, kuşların ne yasaklanmış denizde yuvaları vardır, ne yeryüzünde yuvaları vardır. Onlar ancak hava yerler, hava içerler; havada uyurlar, havada çiftleşirler. Yumurtaları havadan düşerken, ruh bulup yavru olur ve kanatları tamamlanana kadar, kuş olup uçana dek düşerler. Bundan sonra da yukarı doğru uçup, hemcinslerine giderler. Bunların bulunduğu havanın üstünde, kar ve dolu dağları, bunun üstünde yasaklanmış deniz, bunun üstünde lâtif hava ve bunun üstünde yıldızlar denizini yaratmıştır. Güneş, ay ve yıldızların nurları büyük ve şiddetli olup, onlarla bizim aramızda bulunan lâtif hava, saf deniz, kar ve bulutlar az olduğundan büyük bir engel teşkil etmez. Eğer, güneş ile yer arasıda bütün bunlar, bu kadarcık engel teşkil etmeseydi, güneşin sıcağına asla tahammül olunmazdı.

Kaynak : Marifetname – Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Marifetname, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Allah yolunda az bir amel, Dünyadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır

Posted by Site - Yönetici Nisan 25, 2010

Allah yolunda az bir amel, Dünyadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır

Allah yolunda az bir amel, Dünyadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır

Allah yolunda az bir amel, Dünyadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır.

Cennetteki az bir şey de Dünyadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır:

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

Öğlenden önce veya sonra bir kerecik Allah yolunda yola çıkmış, dün­yadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır. Birinizin yayının ve kırbacının miktarı kadar (cennetteki) bir yer, dünyadan ve içindeki herşeyden daha ha­yırlıdır. Şayet cennet kadınlarından biri uzanıp da göktekilere ve yerdekilere bakacak olursa, gök ile yerin arasını aydınlatır ve gök ile yerin arasım kendi kokusuyla doldurur. Onun başörtüsü, dünyadan ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır.

Katâde’den gelen bir rivayette ise şöyle buyurulmuş:

Firdevs, cennetin ortasındaki en yüksek ve en faziletli yeridir.”

Bu hususta yüce Allah’ta şöyle buyurmuştur:

Yüksek bir cennette (bahçede)dir.”   (Hakka, 69/22)

İşte onlara en üstün dereceler vardır.”   (Tâ-Ha, 20/75)

Rabbinizin mağfiretine, ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için ha­zırlanmış, eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.” (Âi-imrân, 3/133)

Ey insanlar! Rabbiniz tarafından bağışlanmaya, Allah’a ve peygambe­rine inananlar için hazırlanmış, genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşuşun. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütufdur. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Hadid, 57/21)

İmam Ahmed b. Hanbel… Ebû Hüreyre’den rivayet etti ki; Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Allah’a ve Rasûlüne inanan, namaz kılan, Ramazan orucunu tutan kim­se, Allah yolunda hicret etse de doğduğu yerde ikamet etse de, onu cennete koymak, Allah’ın üzerine bir haktır. Sahabiler,Bunu insanlara bildirelim mi ey Allah’ın Rasûlü?‘ diye sorduklarında Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi:

Cennette yüz derece vardır. Cenab~ı Allah orayı, kendi yolunda cihâd eden kimselere hazırlamıştır. Her derecenin arasında gökle yer arası kadar uzaklık vardır. Allah’tan istediğinizde firdevs cennetini isteyin. Çünkü orası cennetin orta yerinin en üst katıdır. Üzerinde Rahman’in arşı vardır. Cennet nehri (veya nehirleri) oradan kaynarlar.

Kaynak: Ölüm ve Ötesi

..

Posted in Ölüm Ve Ötesi - İbni Kesir, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: