Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 28 Mar 2010

Kırklar

Posted by Site - Yönetici Mart 28, 2010

Kırklar

Kırklar

Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular:

Yeryüzü kırklar’dan asla boş olmaz. Yeryüzünde Halilü’r-Rahmân Aleyhisselâm gibi (insanlığın iyiliğini düşünen) kırk kişi asla eksilmez. Onların sayesinde sizlere su (yağmur) verilmekte ve onların yüzü suyu hürmetine sizlere yardım olunmaktadır. Onlardan herhangi biri vefat ettiği zaman, Allah, onun yerine başkasını koyar.[1]

Mesnevî’de buyuruldu:

Eğer dua için temiz bir nefesin ve dilin yoksa, temiz gönüllü evliya ve dostlardan dua iste

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi


[1] Camuis’sağîr, hadis no: 7379

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Ruhların çıkış ve dönüş yerini; vücutlarda devrinin keyfiyetini bildirir.

Posted by Site - Yönetici Mart 28, 2010

Ruhların çıkış ve dönüş yerini; vücutlarda devrinin keyfiyetini bildirir.

Ruhların çıkış ve dönüş yerini; vücutlarda devrinin keyfiyetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Umumun feyzi ve onlardan dokuz feleğe ve onlardan dört tabiata ve onlardan dört unsura ta toprağa gelinceye dek yolların tümü başlangıçtır. Topraktan madene ve ondan bitkiye ve ondan hayvana v ondan olgun insana gelinceye dek bunların cümlesi sonuç yoludur. İlahî nur ve sonsuz feyz, teklik mertebesinden akıllar üzere ve onlardan unsurlar ve toprak üzere iner ve feyz verir ki, buna: Başlangıç ve iniş kavsi dahi derler. Bundan sonra topraktan madene, ondan bitkiye ve ondan hayvana ve ondan insana ve ondan kâmil insana yükselip dönerek; kâmil insandan hazreti Hak’ka vâsıl olur. Bu hemen o ilâhî nurdur ki, başlangıçta o makamdan gelip, bu makamları geçip yine kendi makamına gidip, devresini tamam eyler. (Her şey aslına döner) düsturunca, o nur, aslına gider. O ki: “İşin başlangıcı ondandır, sonucu onadır,” buyurmuştur. Bu geçici vücudun işinin devretmek olduğunu duyurmuştur. Bu dönüşe: Dönüş yeri, çıkış kavsi dahi derler. Şu halde aslî muhabbed hükmüyle ve oluş hakikatlerinin yönelişleriyle, geçici olan umumî vücut, tavır ve mazharların her birine ulaştıkça; o tavrın rengiyle renklenip, o mazharın özelliğiyle nitelenir. Bu geçişler, o umumî vücudun düşüşlerinden ibarettir.

O vücut ki, dünyada kâmil olsa gerektir. Onun seyri; akıllar, nefsler, felekler ve unsurlardan toprağa gelinceye dek süratle olup, inişlerde duraklama olmaz. Topraktan, maden, bitki, hayvan ve kâmil insana gelinceye dek yükselişinde süratle gelir, birinde takılıp kalmaz. Fakat o vücut ki, onun kemâle ermeye liyakati olmaz Onun seyri, iniş ve çıkış mertebelerinde duraklama olup, kemâlini bulmaz. O, iniş mertebelerinde kâh ateş suretinde, kâh hava suretinde, kâh su suretinde, kâh toprak suretinde nice gecikmelere uğrayıp duraklar. Çıkış mertebelerinde kâh maden suretinde, kâh bitki suretinde, kâh hayvan suretinde, insan suretine gelip kemâle erinceye değin türlü tutkularla haps olup kalır. Meselâ o geçici vücut, bitkiler âlemine girerken bazı âfetler ârız olup, bitki olamaz. Yahut bitki olur lâkin kemâline ermezden önce bozulup, yerden tekrar bitmeye muhtaç olur. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, bir hayvan, eti yenenlerden olmuşken, İnsanlar tarafından yenmeden bozulur ve hayvanı insan mertebesine naklettiremez. Kâh olur ki, insan mertebesine geçer, lâkin kemâl mertebesine ulaşamaz. Külli aklı bulamaz; dünyaya hayvan gelir nâdân gider. Kâh olur ki, yükseliş mertebesini kısaltıp, topraktan ağaçlara gelir ve meyve suretine girip, insan gıdası olup, meni suretini bulup, insan suretine gelir; akıllı ve ârif olur. Lâkin ilk akla ulaşamaz ve kemâlini bulamaz. Kâh olur ki, süratle buğday, arpa, darı şekline girip, insan yiyeceği olup, meni suretini bulup, ana rahmine dolup, kan pıhtısı ve et parçası olup, insan şekline gelip; akıllı, olgun ve ârif olur ve ilk akla ulaşır ve çıkışı tam hasıl olur.

Bu şerefli vücudun yükseliş başlangıcı madenler olmuştur ki, onların başlangıcı kaygan çamurdur. Sonra ondan taşlar mertebesine yükselmiştir. Ondan eriyen cevherler mertebesine ulaşmıştır; demir, kalay, bakır, gümüş ve altın gibi madenlerdir. Bundan sonra la’l, yakut ve zümrüt gibi cevherlerin mertebesine yükselmiştir. Ta mercana varıp, bitkisel belirtilerle gelişip, o mertebeden dahi yükselip, tohumsuz biten bitkiler mertebesine gitmiştir. Bundan sonra tohumla biten bitkiler mertebesine ve ondan ağaç suretine varıp, ta hurma ağacı olmaya yetmiştir. Hurma mertebesinden, hayvan mertebesine yükselip yıllarca o mertebede yaşamıştır. Ta iş ve surette insana benzeyen goril ve maymun mertebesini bulmuştur. O mertebeden dahi yükselip, insan suretine gelmiştir. O insan ki, kemâl mertebelerinin suret ve sîretinde ilerleyip, kâmil insan mertebesine gidip, İlâhî ahlâk ile dolmuştur. O, bilginin olgunluğuna erip, külli akla ulaşmıştır. Bu mertebede varlık dairesi birleşip, nihayet bulmuştur. Zira ki, umumî vücut işinin devri böylece bulunmuştur ve bu geçici vücut, bir daire şeklinde resmolonmuştur. Onun başlangıcı ilk akıl, sonucu kâmil insan kılınmıştır. Böylece vücut dairesinin sonu öne gelip, kâmil insanda birleşip, tamam bilinmiştir.

Rabbanî feyz, bütün varlıklara beraber ulaşır. Bütün varlıklar, o semte yönelik ve bakıcıdır. Herkes kabiliyeti kadar feyiz verici Allah’ın feyzine naildir. Çünkü geçici varlık olan Rabbanî feyz, çeşitli görünüşlerde ortaya çıkıp, çok mertebelere yakın olmuştur. O halde her ortaya çıkış ve suretin boyasıyla boyanıp, ona uygun parıltı almıştır. Bir varlık iken çeşitli suretler ile ortaya çıkmıştır. Her nesnenin bir ismi vardır ki, o isim ona rab olmuştur. Her kim ki, kendi bağlı olduğu rabbin terbiyesinde kalmıştır; o kimse hakkı unutup kendine tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde âlelem halkıyle kavga ve münakaşa edip, kendini inkâr ve itiraz ateşine salmıştı. İşlerinde gam ve keder denizine dalmıştır. Kim ki, kendi rabbinin terbiyesinden çıkıp Rabler Rabbinin dairesine girmiştir; yani kendi tabiatının zindanından ruhun fezasına gelmiştir:  O kimse nefsin putunu kırıp, Allah’a tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde halkın tümüyle barış ve iyilik içinde olup, üzüntülerden kurtularak, ebedî saadeti bulmuştur. Zira ki, kamil insan olup, külli akla ulaşmıştır. Devresini tamam edip, muradı hasıl olmuştur. Bu varlık dairesini bir filozof ilahi şekline getirip, yükseliş kavsini beş beyit ile işaret edip belirtmiştir. Filozofun farsça mesnevisini, kamil bir insan kendi halini beyan ile şöyle mânalandırmıştır:

Devredip geldim cihanı yine bir devran ola

Ben girem bütün sarayı yıkıp virân ola

Beher can tuğyan edip cismim gemisin dağıda

Yerler altında bu cismim hâk ile yeksân ola

Dört yanımdan nâr ve bâd ve âb ve hâk edip hücum

Benliğim onlar alıp bu varlığım tâlân ola

Dağılıp terkibim otuz iki harf ola tamam

Nokta-i ruhum kamunun gevherine kân ola

Bu vücudum dağı kalkıp itile yükler gibi

Şeş cihâtım âçılıp bir haddi yok meydan ola

Cümle efkâr ve havâssım haşr olup ol arsada

Kalkalar hep yeniden sankim bahiristan ola

Yevm-i tübladır o gün her mânâ bir sûret giyip

Hem kimi sebze kimi hayvan kimi insan ola

Kabrime yârân gelip fikredeler anvâlimi

Her biri bilmekte hâlim vâleh-i hayran ola

Her kim ister bu niyâz-ı derdmendi ol zaman

Sözlerini okusun kim sırrına mihman ola

(Dolanıp geldim cihanı yine bir dolanma ola. Ben bütün sarayı yıkıp gidem, virân ola. Her can, taşkınlık edip, cismin gemisini dağıda. Bu cismim, yerler altında toprakla bir ola. Ateş, su, hava ve toprak, dört yanımdan hücum edip; benliğimi onlar alıp, bu varlığım tâlan ola. Bileşiğim dağılıp, tamam otuz iki harf ola. Ruhumun noktası, kamunun gevherine maden ola. Bu vücudumun dağı kalkıp, yükler gibi itile. Altı yönüm açılıp, sınırı yok bir meydan ola. Bütün fikir ve duygularım o arsada haşrolup; halkalar hep yeniden, sanki baharistan ola. O gün karışıklık günüdür, her mâna bir suret giyip; kimi insan, kimi sebze, kimi hayvan ola. Dostlar kabrime gelip, durumlarımı fikredeler; her biri halimi bildiğinde, şaşkın ve hayran ola. O zaman her kim bu dertli niyazı ister; sözlerini okusun ki sırrına konuk ola.)

Mümkündür ki, varlığı gerekli olan ile varlığı mümkün olanı bir daire farz edesin. Bir doğru çizgi onu iki eşit parçaya böler. Ona hayalî çizgi ve dairenin çapı derler. Şimdi bu çizgi ile bir daire, ki kavis şeklinde görünür. Çünkü bu hayalî sayıdan ibaret olan hayalî çizgi, dönüş vaktinde asla ulaşmak ile aradan kaldırılır. Bu durumda varlık dairesi olduğu gibi bir görünür. İki kaş arası veya daha yakın olma sırrı onda bilinir. Şimdi filozofların yöntemi üzere, varlığın devranını bu miktar beyan ile, bu bölüm bitip, astronomi ilmine vasıta ve mukaddime olan matematik ve hendeseden birer bölüm yazılmak münasip görülmüştür.

Kaynak : Marifetname – Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Marifetname, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Abdülhamit öyle bir cevap vermiş ki…

Posted by Site - Yönetici Mart 28, 2010

1.    Abdülhamid Han'dan Istimdat

Abdülhamit öyle bir cevap vermiş ki…

Çorum’da ‘Çanakkale‘ konulu konferans veren Eğitimci-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, dinleyenleri adeta o günlere götürdü.

Çorum Eğitim Sevenler Derneği (ÇESDER), Çanakkale Zaferi’nin 95. yıldönümü nedeniyle Afra Kültür Merkezi’nde bir program düzenledi. Ünlü yazar ve eğitimci Vehbi Vakkasoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı “Çanakkale Destanı ve Mehmet Akif Ersoy” konulu konferansa ÇESDER yöneticileri, Türkiye Kamu Sen İl Başkanı Mahmut Alparslan, dernek üyeleri ile çok sayıda vatandaş katıldı. Çanakkale programında Mehmet Akif Ersoy’un Mehmetçik için yazdığı şiir Fen Lisesi Edebiyat Öğretmeni Sabri Salman tarafından seslendirildi. Daha sonra ise Çanakkale şehitlerini anlatan kısa film gözyaşları arasında izlendi.

Konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıkan Eğitimci-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, bazılarının Çanakkale’yi küçümsediğini söyleyerek, “Çanakkale savaşı yanlış bir ifadedir. Doğrusu Çanakkale Savaşları’dır. 14 ay 14 gün süren bir Çanakkale savaşlarından söz ediyoruz. Öyle küçümsenecek bir savaş değildir.” dedi.

“DÜNYADA İLK KEZ BİR SAVAŞTA MOLA VERİLDİ”

Çanakkale’nin kendine özel bir savaş olduğunu dile getiren Vakkasoğlu, “Bu savaş kendince ilkleri taşıyor. İlk defa dedelerimizin tepesine dünyanın dev zırhlıları gelip ateş yağdırdı. O zırhlılardan bir tanesi bile bizde yoktu. O kadar dengesiz iki güç arasında geçmesi bakımından da ilk savaştır. Dünyada ilk defa uçak gemisi Çanakkale’de kullanıldı. Dünyada ilk kez bir savaşta mola verildi. Ayak basacak yer kalmadığı için kumandanlar mecburen 8 saat ara verdiler. Cenazeler ortadan kaldırıldı ve savaş tekrar kaldığı yerden başladı. Bu savaş hem karada hem denizde hem de havada yapıldı. Metrekareye 6 bin mermi düştüğü hesap ediliyor. Ben 40 yıldır araştırıyorum, ama böyle bir savaşın Çanakkale’den başka bir yerde olmadığını gördüm.” şeklinde konuştu.

Karşımızda dünya toplanmış. Biz ise hasta adam damgasını yemiş bir Osmanlı olarak savaşa katıldık” diyen Vakkasoğlu, “Böyle bir manzarada ne oldu da 18 Mart 1915’de biz o denizde muazzam ve muhteşem bir zafer kazandık, işte bunu iyi anlamak lazım.” diyerek Türk milletinin yazdığı destanı anlattı.

Düşman kuvvetlerinin 200 parça gemi ile gelerek haftalarca Çanakkale önünde hazırlık yaptıklarını ifade eden Vehbi Vakkasoğlu, şunları söyledi: “Kazanacaklarından çok emindiler. O 200 geminin 2 tanesi şarap yüklüydü. Avrupa’nın ünlü yazarları bile 600 yıllık Osmanlı’nın batışını görmek için gelmişlerdi. O sözde destanlarını yazmak istemişlerdi. Ancak o destanı yazmak bizim milletimize ve Akif dedemize nasip oldu.”

“ABDÜLHAMİD’DEN OSMANLI TOKATI GİBİ CEVAP”

İnsanın yüreği götürmüyor ama bilmemiz lazım” diye konuşan Vakkasoğlu, “İngiliz, Fransız gibi birleşik güçler geliyordu, ama bizim tarafımızda durum nasıldı, işte o çok farklı. Mesele sadece top tüfek asker ise bizde pek ümit görünmüyordu. Biz de tedbir aldık. Tutup ülke ele geçirilirse padişahı nereye götürelim diye düşündüler. İkinci tedbir Topkapı Sarayı’na yönelik oldu. Oradaki hazineleri de sandıklara topladılar ve kaçırmaya hazır hale getirdiler. Üçüncü bir tedbir daha düşündüler. Bizim o dönemde ikinci bir padişahımız vardı. Sultan ikinci Abdülhamit’i tahttan indirmişiz. Talat Paşa dönemin sadrazamı. Abdülhamit’in yanına gidiyor ve ‘Hünkarım padişah biraderiniz tedbir olarak Konya’ya gitti. Sizi nereye götürelim’ diyor. Kükremiş mübarek adam: ‘Ben son Bizans Kralı Konstantin kadar şerefli değil miyim? O Fatih dedeme karşı son nefesine kadar çarpıştı, elinde kılıçla mücadele etti. Verin elime silahı ben burada beklerim. O padişaha da söyleyin o da gitmesin!’ şeklindeki Osmanlı tokadı gibi cevabı alınca biraz kendilerine geldiler. Bizim taraftan görünen manzara buydu. Ama biz tüm bunlara rağmen bu savaşı kazandık.” diye konuştu.

CEVAT PAŞA’NIN SIRLI RÜYASI

Düşmanın Çanakkale’ye önce denizden geldiğini belirten Vakkasoğlu, savaştan bir gün öncesini ve yaşananları şöyle anlattı: “Savaşmaya gerek bile görmediler. Yürüyen bir şehir ile geldiler. Hava durumu iyi giderse İstanbul’u iki hafta içinde almayı düşündüler. Savaştan bir gün öncesine kadar durum böyleydi. Ama bekledikleri gibi olmadı. Savaşın kazanılmasında 26 mübarek mayın ile Mecidiye Tabyası büyük rol oynadı. 17 Mart’ta Çimenlik Kalesi’ne gelen Cevat Paşa, burada hafif bir uykuya daldı. Yüzü nurlu mübarek adam rüyasında Efendimizi (sav) gördü. Eliyle denizi gösteriyordu ve denize nurlar yağıyordu. Denizde kef ve vav harflerini yüzerken gördü. Uyanınca rüyadaki mesajı anlayamadı. Rüyadan anlayan bir asker buldurdu. ‘Paşam müjdeler olsun denizde gördüğün zaferdir’ dedi. Biz denizde savaşı kazanacağız. İki harfin sırrını çözsek zafere giden yolu bulacağız. Kumandanım ebced hesabına göre bu iki harfin sayı değeri 20 + 6 yani 26.26’yı bulalım zafere giden yolu bulacağız. Soruyorlar depoda 26 mayınımız olduğu ortaya çıkıyor. ‘Emir güzeller güzelinden geldi 26 mayını hemen denize indirin’ diyor. Tek mayın döşeme gemimiz Nusret gemisi var. Gece düşmanın burnunun dibinde denize 26 mayın bırakıyorlar. Mayınlar Efendimiz’in (sav) rüyada gösterdiği gibi kıyıya paralel diziliyor. Sabah düşman denizden giriş yapıyor. Tabi denizi temiz biliyorlar ve rahatça kıyıya yaklaşmaya çalışıyorlar. O 26 mübarek mayın görevini yerine getiriyor ve dev gemileri batırıyor. Savaştaki ikinci bir kilit nokta ise Mecidiye Tabyası idi. Mecidiye’nin işini bitirdik zannettiler. Sonra bir de Namazgah Tabyası vardı. Sonra da İstanbul. Her şey bitiyordu. Ama Seyit Onbaşı ile Niğdeli Ali vardı Mecidiye Tabyası’nda. Diğer askerlerimiz şehit olmuştu. Seyit Onbaşı koştu tepenin ucuna. Zırhlıları gidiyor gördü. ‘Ali koma düşman gidiyor’ dedi. Niğdeli Ali ise ‘Aha mermi aha top’ dedi. O zaman 215 okka, yani 276 kilo bir top mermisinin ağırlığı. Kemikleri çatırdayarak kaldırdı o mermiyi. Topa kadar götürdü ve namluya sürdü. İlk iki atışında başarısız oldu. Ama üçüncüsünde tam isabet ettirdi. Okyanus isimli gemiyi 700 küsur askerle batırdı ve 18 Mart saat 17.00’de düşman geri dönmek zorunda kaldı. Biz o denizde müthiş bir deniz zaferine imza attık.

(CİHAN)

Katkilarindan dolayi M.Emin ozler bey`e tesekkur ederiz.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İbretlik, İlginç | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: