Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 23 Oca 2010

Farzın Kısımları

Posted by Site - Yönetici Ocak 23, 2010

Farzın Kısımları

Farzın Kısımları

Farz iki kısımdır: Farz-ı ayın, farz-ı kifâye.

Farz-ı Ayın: Herkesin bizzat yerine getirmesi gereken bir farzdır. Dinin rükünleri gibi.

Farz-ı Kifâye: Bazılarının yerine getirmesi ile, maksad hasıl olduğu için, diğerlerinden düşen farzdır. Ancak insanların hepsi de onu terkederlerse, günahta müşterektirler. Cihad gibi. Cihaddan maksad, i’lâyı kelimetullah ve dinin yüceltilmesidir. Müslümanların bir kısmı ile bu maksad hasıl olduğu zaman diğerlerinden düşer. Şayet hepsi cihaddan geri kalır ve kâfirler bazı şehirleri istilâ ederlerse, müs-lümanlar bunun günahına ortak olurlar. Aynı şekilde cena-zeyi yıkamak, cenaze namazını kılmak ve onu defnetmek te farz-ı kifâyedir. Buna bazıları yapsa, diğerlerinin üzerinden düşer. Bundan kaçınsalar da, durumu bildikleri halde, bir meyyit bir topluluğun içinde zayi olsa, günahta hepsi müşterek olurlar.

İnsanlara ilim öğretmek te farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmı bunu yapsa, maksad hasıl olduğu için diğerlerinden düşer. Bu Şeriat’ın ihyasıdır. İnsanlar arasında ilmin muhafazası, bir kısmının onu eda etmesi, yani öğretmesiyledir. Bundan kaçınsalar da, bu sebeble ilmin bir kısmı kaybolsa, onların hepsi de günaha ortak olurlar.

Rasülullah’ın (sas) faziletlerden tavsiye ettiği şeylerin insanlara öğretilmesi, farzdır. Bu sözün manası şudur: Nafile olan veya Rasülullah’ın (sas) güzel gördüğü bir fiili bizzat yapmak, farz değildir. Bunu terkedene günah ta yoktur. Fakat bunun insanlara öğretilmesi farzdır. Hatta bir devirde yaşayan insanların hepsi de, onu nakletmeseler, hepsi de farzı terketmiş olurlar ve günaha girerler. Çünkü bir meselenin bırakılması ile, Şeriat’tan bir şey kaybolmuş olur. Fakat nafileyi yapmamada, kaybolma durumu yoktur.

Bunun bir benzeri de şu meseledir: Bir kimse nafile namaz kılmaktan kaçınsa, bunda onun için bir günah yoktur. Fakat nafile namazı abdestsiz olarak kılsa, günahkâr olur, azarlanır. Çünkü taharetsiz olarak namaz kılmada, Şeriat’ın hükmünü değiştirme vardır. Fakat edayı terketmede, Şeriat’ın hükmünü değiştirme yoktur.

Nafilelerden maksad iki şeyden birisidir: Birincisi şeytanın vesvesesini kırmaktır. Kul nafileyi edâ edince, şeytan şöyle diyerek vesveseden vazgeçer: Bu kul kendisine gerekmeyenleri edâ ettiğine göre, yapması gerekeni edayı nasıl terkeder? Böylece ona vesvese verme arzusu kırılır. İkincisi de farzlar noksan olduğunda, nafilenin onları ta-mamlamasıdır. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Kulun farzlarından bir noksanlık ortaya çıktığı zaman, Allah, meleklerine der ki: Kulumun nafilelerini, farzlarındaki noksanı tamamlamak üzere koyun

Nafilede bu maksad olduktan sonra, bu maksadın aslen fevt olmaması için, onları terketmek caiz olmaz.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bizzat kendisini yapmak farz olmasa da, ilmi insanlara öğretmek farzdır.

Âlimin Öğretmesi Farz Olan İlim

Fakihin, işittiği her şeyi anlatması gerekmez. Ancak uzaktan gelen birisinin yola çıkma vakti gelir, onun kendi şehrinde de bu meselenin meşhur olmadığını bilirse, o zaman öğretmesi vacib olur. Bu duruma göre, ilmi açıklamak aslında vacibdir. Fakat bunun vakti geniştir. Ancak Hz. Muâz (ra) hadisinde beyan ettiğimiz gibi, ilmin fevtolmasın`dan korkulursa, o zaman vakti darlaşır. Yani anlatılması gerekir. Ona gelen kimsenin maksadı, kendi memleketinde bilinmeyen ve insanlara faydalı olan ilmi öğrenmek olmalıdır. Memleketine döndüğünde, öğrendiği bu ilimle insanları ikaz eder, uyarır.

Bir kimsenin hemen dönmeye niyeti olmazsa, hoca için öğretme vakti geniş olur. Hemen gitmeye niyetlenirse, vakit daralmış olduğundan, öğretimi tehir etmesi caiz olmaz. Bu aynen vakit girdikten sonra, farz namazın kılınması gibidir. Vakit girince, namaz farz olur. Fakat vakit geniştir. Ancak vaktin son kısmına girildiğinde, vakit daralır ve namazı daha da tehir etmek caiz olmaz. Ancak bu durum kendi halkı içinde meşhur bir âlim olmadığı zamandır. Şayet kendi şehir ahalisi arasında meşhur olmuş bir âlim varsa, buna ihtiyaç ve zaruret yoktur. Memleketine döndüğü zaman, oranın âlimlerinden öğrenebilir. Diğer taraftan o şehrin halkı da bu meseleyi, başka yerden gelene ihtiyaç olmaksızın kendi aralarında bulunan âlim vasıtasıyle öğrenirler. Zira mü’minler, bir vücut gibidir. Rasûlullah (sas) şöyle buyuruyorlar: “Mü’minler bir vücut gibidir.” Yani cesedin bir kısmı ağrısa, bütün vücut rahatsız olur. Bu rahatsızlık kaybolsa, diğer azalar da bundan hissedar olur. Şayet onun bulunduğu şehrin halkı arasında bu ilim meşhur olmuşsa, bu hocanın öğretmekten kaçınması ile ilim kaybolmaz. Şayet meşhur değilse, o kimse öğretimi terkettiğinde, o beldede ilim kaybolur. Bunun için de ilim kaybolacak hale gelinceye kadar öğretimi terketmek caiz olmaz. Aynı şekilde, bir başka beldeden kendi memleketinde meşhur olmayan ilmi almak için gelen kimseye de ilim öğretmeyi bırakması helâl olmaz.

Kaynak: İmam Muhammed Şeybani – İslam İktisadında Helal Kazanç

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam İktisadında Helal Kazanç | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: