Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Eylül 2009

Sadaka-i Fıtr

Posted by Site - Yönetici Eylül 18, 2009

20120603_194237 copy.jpgee (2)

Sadaka-i Fıtr

Dînimiz, cemiyet düzeninin sağlanması, insanların birbirini sevebilmesi ve yardımlaşmaları için zekât, sadaka vermeyi ve hediyeleşmeyi emretmektedir.

Farz olan zekâtı verdikten sonra, bedenin sıhhat ve âfiyete, mal ve evlâdın da berekete, âhırette büyük sevâblara kavuşabilmesi için sadaka da vermelidir. Bilhassa mübârek günlerde ve Ramazan ayında verilmesi daha iyi olur.

Bir kimse, bütün insanların işlediği kadar ibâdet etse, bir kimseye fayda temin etmek gibi olamaz. Demek ki insanlara yardım etmek büyük sevâbdır.

Sadaka-i fıtr, yâni fıtra, ba’zı âlimlere göre, vâcib, ba’zılarına göre de farzdır.

Fıtra vermek her ne kadar belli bir nisâba mâlik olanlara vâcib ise de, durumu müsâit olan fakirlerin de vermesi iyi olur. Çünkü fıtra, oruç tutan kimsenin boş ve fuhuş sözlerini temizler. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

(Fıtra, sizin zenginlerinize, Allahü teâlânın tezkiyesidir. Ama fakir olanlarınız verirse, Allahü teâlâ ona daha çoğunu verir.)

(Ramazan-ı şerîf orucu, gökle yer arasında asılıdır. Ancak fıtra ile yukarıya çıkarılır.)

İhtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak, zekât nisâbı kadar malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazan Bayramı’nın birinci günü sabahı fıtra vermesi vâcibdir. Ramazan içinde, hattâ ramazan’dan önce de vermesinde mahzûr yoktur. Bir kişinin fıtrası, bir fakire veya bir kaç fakire verilebildiği gibi, bir fakire birkaç kişinin fıtrası da verilebilir.

Fıtra nisâbına mâlik olana zengin denir. Bunun fıtra vermesi vâcib, zekât alması ise haram olur. Çalışamıyan fakîr akrabâsına yardım etmesi vâcib olur.

Fıtra olarak 1750 gram buğday veya buğday unu veya 3500 gram arpa veya bu miktar hurma veya kuru üzüm verilir. Bunların kendisi verilebildiği gibi, kıymeti altın ve gümüş olarak da verilebilir.

Bir özrü sebebiyle oruç tutamıyan kimsenin de fıtra vermesi lâzımdır.

Sadaka verirken şu husûslara dikkat etmelidir.

1- Helâl maldan verilmelidir.

2- Malı az olsa da sadaka vermelidir!

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

(En faziletli sadaka, kendisi muhtâc olduğu hâlde fakirin verdiği sadakadır.)

3- Ölüm gelip malın elden çıkmasından önce, sadakayı çabuk vermelidir.

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

(İnsanın sıhhatli iken verdiği bir dirhem sadaka, ölürken köle azâd etmesinden hayırlıdır.)

(İnsan öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak üç şeyden kesilmez. 1- Sadaka-i câriye, 2- Faydalanılan ilim, 3- Kendisine duâ edecek sâlih bir evlât)

Sadaka-i câriye, vakıf çeşme, köprü, câmi gibi devam eden sadaka demektir. Faydalı ilimden maksat da faydalı bir kitaptır. İnsanlar bu faydalı kitaplardan istifâde ederek dünya ve âhıret saâdetine kavuşurlar. Sâlih evlâdın iyi amellerinin sevâbından babası da istifâde eder.

4- En güzel maldan sadaka vermelidir.

5- Riyâ karışmaması için, sadakayı gizli vermelidir.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

(En fazîletli sadaka, gizli verilen sadakadır.)

6- Ecrinin gitmemesi için, fakiri minnet altında bırakmamalıdır.

Bekara sûresinde meâlen:

(Sadakalarınızı minnet ve eziyet ile heder etmeyiniz!) buyuruldu.

7- Sadakayı gerçekten muhtaç olanlara ve sâlih kimselere vermelidir

 

Mehmet Oruç . 365 gün dua.

Posted in 365 Gün Dua, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel | Leave a Comment »

İman ve nikâh tazelemek – Tecdid-i iman ve nikah duası

Posted by Site - Yönetici Eylül 17, 2009

4  İman ve nikâh tazelemek - Tecdid-i iman ve nikah duası

 İman ve nikâh tazelemek – Tecdid-i iman ve nikah duası

Estagfirullah, Estagfirullah, Estagfirullah’el azim Errahim,Elkadim ellezi lailahe ille hü vel hayyül kayyüm ve etübü ileyk, ve nes`elühüttevbete, vel magfirate,vel`hidayete vel’afve lenaa innehü hüvettevvebürrahim, innehü hüvettevvebürrahim, innehü hüvettevvebürrahim.

Tevbe yarabbi,Tevbe yarabbi,Tevbe yarabbi,eger bizim elimizden,dilimizden,gözümüzden,kulagımızdan Vesair azalarımız’dan her ne kadar küfür,nısyan,hata sadır oldu ise, biz bunların bir daha işlenmemesine azmen cezmen kast eyledik.

Ya Rabbi! Büluğa erdiğim andan bu ana gelinceye kadar, İslam düşmanlarına ve bidat ehline aldanarak, edindiğim yanlış, bozuk itikadlarıma ve bidat, fısk olan söylediklerime, dinlediklerime, gördüklerime ve işlediklerime pişman oldum, bir daha böyle yanlışları yapmamaya azm, cezm ve kasd eyledim. Peygamberlerin evveli Adem aleyhisselam ve ahiri bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdır. Bu iki Peygambere ve ikisi arasında gelip geçmiş Peygamberlerin hepsine iman ettim. Hepsi haktır. Bildirdikleri doğrudur. (Amentü billahi ve bi-ma cae min indillahi, alâ muradillahi, ve amentü bi-Resulillahi ve bi-ma cae min indi Resulillahi alâ muradi Resulillah. Amentü billahi ve Melaiketihi ve kütübihi ve Rusülihi velyevmil-ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel-ba’sü ba’delmevti hakkun eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulühü)

Allahümme inni üridü en üceddidelimane vennikaha tecdiden bi-kavli lailahe illallah Muhammedün resulullah

( Manası: Ya Rabbi, la ilahe illallah Muhammedün Resulullah diyerek imanımı ve nikahımı tazeliyorum.)

..

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Mizah, Nikah, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İman | Etiketler: | Leave a Comment »

UYKU TUTMAYAN KIMSENİN OKUYACAĞI DUA

Posted by Site - Yönetici Eylül 16, 2009

UYKU TUTMAYAN KIMSENİN OKUYACAĞI DUA,ana baba hakki,Bu Çağda Uyumak Uyanıklıktan Hayırlıdır

UYKU TUTMAYAN KIMSENİN OKUYACAĞI DUA

UYKU TUTMAYAN KIMSENİN OKUYACAĞI DUA

Allahumme ğarati’n-nücûmü ve hedeetil uyûnu, ve ente Hayyün Kayyûmün lâ-te’hüzüke sinetün ve lâ nevmün, yâ Hayyü yâ Kayyûmü ehdi leyli ve enim ayni.”

Manası:
Ey Allahim ! Yıldızlar battı, gözler sakinledi, ( ve yumuldu )
Sen hayat sahibi ve daima duran( ve tutan ) sın. Seni ne bir uyuklama tutabilir ne de uyku.
Ey Hayat sahibi, Kayyum ( olan Allahim), gecemi sakin kıl.gözlerimi uyutuver.

İzah:
Ashabdan Zeyd b. Sabit r.a. uykusuzluğa tutulmuş ve bu hastalığından Efendimize bahs etmişti.
Rasulullah S.A.V. kendisine bu duayı okumasını tavsiye buyurdu.
Zeyd b. Sabit r.a. dua yı okuyunca Allah-ü Teala kendisinden o hali giderip şifa verdi
.

Mehmed Emre büyük Dua Kitabi s.95 –

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel | 124 Comments »

Takvim ve imsâkiyeler neden farklı?

Posted by Site - Yönetici Eylül 15, 2009

5Takvim ve imsâkiyeler neden farklı

Takvim ve imsâkiyeler neden farklı?

Miladî-şemsî 2008 / Hicrî-kamerî 1429 yılındayız.

Allah kısmet ederse, sağ olanlar bu yıl da on bir ayın sultanı mübârek Ramazan ayı ile müşerref olacaklar. Ama başlıktaki soru cümlesi, geçmiş yıllarda olduğu gibi, herhalde bu yıl da kafaları karıştırmaya, gönülleri meşgul etmeye devam edecek.

Her sene olduğu gibi, bu sene de ramazan ayına yeni imsâkiyelerle gireceğiz elbette. Memleketimizde çeşitli firmalar-kuruluşlar tarafından takvimler hazırlanmakta ve imsâkiyeler dağıtılmaktadır.

Bu takvim ve imsakiyelerdeki namaz ve imsak vakitleri ise, maalesef iki farklı şekilde karşımıza çıkıyor.

Bazıları, senelerdir kullanılmakta olan ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlim ve rasıtlarının/astronomlarının kıstaslarına-ölçülerine göre doğruluğunda en küçük bir şüphe ve tereddüt bulunmayan kriterleri esas almakta…

Bazıları da, Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın 1982’den sonraki hesaplamalarına göre hareket etmekte…

İşte söz konusu fark da buradan kaynaklanmaktadır.

***

Vakit; namazın edâsı için şart, vücûbu için de sebeptir ve bu hususta namazla oruç müşterektir.

Gerek namaz ve gerekse oruca zamanında başlanmaz ve zamanında bitirilmezse, bu ibâdetlerin boşa gitme tehlikesi vardır..

Bu sebeple vaktin, usûlüne uygun şekilde doğru tesbit edilip ona göre belirlenmesi çok büyük önem arz etmektedir

***

1983 yılına kadar memleketimizde neşrolunan bütün takvimlerin namaz ve imsak vakitleri aynı idi.

Fakat 1983‘ten itibaren Din İşleri Yüksek Kurulu‘nun 21.01.1982 tarih ve 6 sayılı kararı ile Diyanet İşleri Başkanlığı, asırlardan beri ülkemizde kullanılagelmekte olan ve zamanın âlim, fakih ve râsıdları/astronomları ile mü’minlerin emîrleri tarafından tasvip edilmiş bulunan derecelerde değişikliğe gitmiş, temkin vakitlerini de kaldırmıştır.

İşte bundan dolayıdır ki, ortaya iki farklı vakit cetveli çıkmıştır.

Bununla beraber, 1983 tarihinden önceki takvimlerin yanlış olmadığını –Diyânet İşleri Başkanlığı dâhil– bu işlerle ilgili herkes kabul etmektedir. . Nitekim, Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın 30 Mart 1988 tarih ve 234-497 sayılı müftülüklere gönderdiği tamim (genelge)de şöyle deniliyor:

Bu hususta bir ihtilaf söz konusu değildir

1983 öncesi takvim ile yeni uygulama arasında sadece temkin farkı bulunmaktadır. Buna göre 1983 öncesindeki uygulama yanlış değildir.”

Ancak bu tamimde göz ardı edilen bir husus var ki, onu bizim görmezmezlikten gelmemiz mümkün değildir.

Zira yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, mesele, sadece temkin meselesi olmaktan çıkmış, vakitler için kriter olan derecelerde de değişikliğe gidilmiştir.

O bakımdan ibâdetler tehlikeye girmektedir. Bilhassa yatsı ve imsak vakitlerinde, telâfisi kabil olmayacak derecede farklılıklar ortaya çıkmaktadır.

Bırakınız “derece”yle oynamayı, sadece “temkin”i kaldırmak bile mahzurdan/sakıncadan uzak değildir.

Bir namaz vakti hesaplanırken, hesabı yapılan beldenin arazi durumu; yani yükseklik-alçaklık, doğu-batı, kuzey-güney genişliği gibi hususların mutlaka dikkate alınması lazımdır.

Bunlardan başka ayrıca vakte tesir edecek atmosfer şartlarının da en anormal hâli göz önünde bulundurularak vakti emniyet altına almak gerekir. Buna da vaktin temkini denir.

Temkin, ibâdet vaktinin emniyeti bakımından kullanılması zarûridir-zorunludur.

Temkinsiz yapılan hesapların isabetli olmayacağı, açık havada kuşluk vaktindeki Güneşin parlaklğı kadar açık bir gerçektir.

Cenâb-ı Hak Kur‘ân-ı Kerim’de imsâkı târif ederken, “… Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden seçilinceye (yani fecr-i sâdıka) kadar yiyin, için. Sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun… Bunlar Allâh’ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın” (1) buyurmaktadır. Sınıra yaklaşmamak için de, vakitlerin hesaplanmasında mutlaka “temkin”in kullanılması gerektiği izaha gerek kalmayacak derecede nettir/açıktır, görmemek imkânsızdır.

Keza şunu da ifade etmeliyiz ki;

İmsâkın başlama zamanını anlatan bu âyette geçen siyah iplikle beyaz iplik tâbirlerinde, “istiâre” dediğimiz edebî üslup vardır. Yani bunlar, gerçekten de ipliğin kendisi değil, fecr-i kâziple fecr-i sâdıkın birbirinden ayrılıp seçilebilmesidir.

Bunun böyle olduğunu, bizzat Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Adiyy bin Hatim’e (r.a.) anlatmışlardır. Hadisin metni (mealen) şöyledir:

“Adiy b. Hatim (r.a.) biri siyah, biri beyaz iki köstek bağı aldı. Bir gece bunlara baktı fakat biri diğerinden ayrılmıyordu. Sabah olunca durumu Rasûlüllah’a (s.a.v.) şöyle bildirdi: ‘Yastığımın altına biri siyah biri beyaz iki iplik koydum.’ Rasûlüllah (s.a.v.) ona (latife yollu) takıldı: “Beyaz iplikle siyah iplik senin yastığının altında iseler, yastığın cok geniş olmalı.

Adiy’in bir başka rivayeti ise şöyledir: “Rasûlüllah’a (s.a.v.): ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Ayette geçen ‘beyaz ipliğin siyah iplikten ayrılması’ nedir, bunlar iki iplik degil mi?’ diye sordum da bana: ‘İki ipliğe baktı isen, sen gerçekten kalın enselisin (anlayışın kıt)’ dedi ve şu açıklamayı yaptı: ‘Hayır iki iplik değil, onun biri gecenin karanlığı, diğeri de gündüzün beyazlığıdır.”(2)

Yoksa mesele, dinî ilimlere-mevzulara bigâne bir takım sözüm ona yazar-çizer (!) takımının, müstehzî bir üslupla, “Eline iki iplik alacaksın, ufka doğru tutup bakacaksın. Siyah iplikle beyaz iplik ayırt edilir halde aydınlık varsa imsak girmiş diyeceksin…” saçmalığı gibi değildir!

Hoş, edebiyattan-edepten mahrum olan, mecazdan-kinâyeden-istiâreden anlamayan birisinden de, elbette ki başka türlüsü beklenemez.

***

Bilindiği gibi ibâdetleri vaktinde edâ etmek şarttır. .
***

Vakti girmeden kılınan namaz sahih olmayacağı gibi, vakti çıktıktan sonra kılanan namaz da edâ değil ancak kaza olur.

Oruç da aynen namaz gibidir; imsak vaktinden sonra veya güneş batmadan önce yenilip içilirse, oruç sahih olmaz, kaza edilmesi gerekir

Kısacası, 1982’den sonraki Diyanet takvimleri ile onların hesaplamalarına uyularak hazırlanan diğer bütün takvimlerde, imsak vakti 10-15 dakika geciktirilmekte ve oruç tehlikeye sokulmaktadır. Bu itibarla orucun sıhhati için;

a) Ya vakitleri usûlüne uygun şekilde hesaplanmış takvimler-imsakiyeler kullanılmalı (Mesela Fazilet ve Türkiye takvimi ile bunlar esas alınarak hazırlanan imsakiyeler gibi),

b) Ya da kendimiz tedbirli ve temkinli davranıp, Diyanet takvimi ve buna göre hazırlanmış diğer takvim ve imsakiyelerin imsak vaktinden 10-15 dakika önce yeyip içmeyi mutlaka kesmelidir.

İbadetlerimizin özellikle de orucumuzun sıhhati açısından büyük öneme sahip olan bu hususu, -gelecek yılları da göz önüne alarak- okuyucularımızın dikkatlerine sunmak istedik. Hatırlatması bizden… Ondan öte de yapabileceğimiz bir şey yok tabii.

***

Cenab-ı Hak; kusurumuz-küsûrumuz, noksanımız-nisyanımız, hata ve isyanımızla beraber yaptığımız-yapacağımız ibadet-taat ve amellerimizi… bütün kulluk vazifelerimizi yüce dergâhında en güzel kabul ile makbul buyursun, bizleri hatalarımızdan dolayı muaheze etmesin.

Bu vesileyle bütün üyelerimizin, okuyucularımızın ve topyekün İslâm âleminin Hicrî 1429. yılı Ramazan ayını tebrik eder, insanlık için hayırlı gelişmelere-inkişaflara sebep olmasını niyaz ederiz.DİPNOTLAR
(1) el-Bakara, 2/187.
(2) Buhari, Sahih, Tefsir, Bakara 2, 28, Savm 16; Müslim, Sahih, Siyam 33; Ebu Davud, Sünen, Savm 17; Tirmizi, Sünen, Tefsir, 2; Nesai, Sünen, Siyam 29.

Alinti : Halis ece

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

RAMAZAN FIKRALARI

Posted by Site - Yönetici Eylül 14, 2009

11ramazan fikralari

RAMAZAN FIKRALARI

NASREDDİN Hoca bir köyde imamlık yapıyormuş. Tabi şimdiki gibi devletten maaş alma yok. Köylülerle belli bir meblağ üzere anlaşma yapılarak görev yerine getiriliyor. Henüz bekâr olan hocamız bazen iftara çağrılıyor bazen evde kendi imkânlarıyla hazırladığı nevale ile orucunu açıyor.

Çoğunlukla da evde iftar yaptığı için hoca yemek yap(ama)maktan perişan olmuş.

İkindi sonrası eve giderken bir kadın yanına gelir.

-Hocam Hz. İsa semaya mı yükseldi?

-Evet teyzeciğim.

-Aman Allah’ım! Yüzyıllardır gökte mi?

-Evet teyzeciğim.

Kadın biraz tuhaftır:

-İyi ama hocam, o mübarek İsa Efendimiz orada ne yer ne içer?

Nasreddin Hoca kadına bir ders vermesi gerektiğini anlar:

-A benim düşünceli teyzeciğim. Sen benim haftalardır ne yiyip içtiğimi düşünmezsin de Allah’ın, huzuruna aldığı bir peygamberin ne yediğini mi merak edersin?

Posted in Diger Konular, Fıkralar, Güncel, Gündem, Genel, Mizah, Nasreddin Hoca, Yorumlar | Leave a Comment »

Kur’ân’ın indirildiği gece: Kadir Gecesi

Posted by Site - Yönetici Eylül 13, 2009

11,,Kur’ân’ın indirildiği gece Kadir Gecesi

Kur’ân’ın indirildiği gece: Kadir Gecesi

1- “Muhakkak ki biz onu (Kur’ân’ı Levh-i mahfuz’dan dünya semâsına/Beytü’l-ma’mûr’a bütün olarak) Kadir Gecesi’inde indirdik.

2- Kadir Gecesi’nin (o fazilet ve şerefini) sana bildiren nedir?

3- Kadir Gecesi, (içinde Kadir Gecesi bulunmayan) bin aydan daha hayırlıdır.

4- Onda melekler ve Ruh, Rableri’nin izniyle her bir iş için (yani, o seneden gelecek seneye kadar Allâh Teâlâ’nın hüküm ve kazâ buyurduğu her bir iş sebebiyle yeryüzüne) iner.

5- O (gece) fecrin tulûuna kadar (yani tan yeri ağarıp sabah oluncaya kadar süren) bir selâmdır, selâmettir. (O vakte kadar melekler uğradıkları her mü’mine selâm verirler. Onların her türlü dert-sıkıntı, kusur-noksanlık vb. şeylerden uzak ve emin olmalarını; hayırlı son, halâs ve necata/kurtuluşa ermelerini dilerler. Yani o gece aynı selâmettir.) (1)

* * *

Kur’ân-ı Kerim’de Kadir Gecesi’nin kıymeti/değeri bu İlâhi beyanlarla anlatılıyor. Cenâb-ı Hak, Ümmet-i Muhammed’e hâs, bir ömre bedel bir geceyle onları taltif ediyor, mükâfatlandırıyor. Kur’ân’ın Kadir Gecesi’nde indirildiğini bildirerek bu gecenin değerini, itibarını ve faziletini/üstünlüğünü anlatması da yine onun kıymet ve şerefini açıklamaktadır.

Şâir bunu anlatırken,

“Azîzim bin aya değer
Hilâlin bin aya değer
Yıl var ki, bir güne değmez
Leyl var ki bin aya değer” diyor.

Hasılı, zamanın katlanarak değer kazandığı mübârek Kadir Gecesi ve onun gibi İlâhi rahmetin coşup zirveye ulaştığı gün ve geceleri, değerli zaman dilimlerini onlardaki esrarı anlatmak istiyor.

Bir tek gece… Ama bin aydan daha hayırlı, daha bereketli… Bir ömre bedel…

Kadir Gecesi hakkında bin aydan hayırlıdır denilmesi, bin ayın onun hayrının ölçüsünü vermesi için değil, hayrının çok fazla olduğunu göstermek içindir. Çünkü “daha hayırlı” olunca, onun hayrının bin ayla beraber daha’sının, yani fazlalığının da olduğu açıktır.

İşte bu fazlalığın miktarını ancak Allah Teala bilir. Bununla beraber “bin ay” denmesi hususunda bazı rivayetler de vardır. Müslümanların, eski İsrail Oğulları’ndan bir mücahidin bin ay cihad etmesine, ya da dört kişinin seksen yıl (yaklaşık bin ay) durmadan ibadet etmelerine gıpta etmeleri… Veya Rasûlüllah Efendimizin kendi ümmetinin ömürlerini kısa görüp, bu kısa ömürde yeterli ahiret azığı hazırlayamayacaklarından endişe etmesi, “bin ay” denmesinin sebebidir.

Böylece Allah Teala; kulu, Rasûlü-Habibi Efendimizi (s.a.v.) ve onun ümmetini mükafatlandırmıştır denir. (2)

Hallâc-ı Mansur hazretleri, “saymak, sıralamaktır” diyor. Kadir Gecesi’nin faziletini bin ayla sınırlamak da öyledir. Zira Cenâb-ı Hak, “bin aydan daha hayırlı”dır buyuruyor ki, bu fazlalığın miktarını da ancak Zâtı bilir.

Evet, madem Kadir Gecesi Cenâb-ı Hak tarafından bizim için bir ilâhi ihsandır, ikramdır, lutuftur; o halde biz de, bizim için olan bu gecenin kıymetini bilmeli ve ona göre ihya etmeye gayret göstermeliyiz.

İki Cihan Serveri Efendimiz (s.a.v.), “Kim Kadir Gecesi’nde (sevabına) inanarak, ihlâs ile kâim olursa, (o geceyi ibâdetle ihyâ ederse), geçmiş günahları bağışlanır”(3) buyuruyor.

Demek ki bu geceyi değerlendirmenin birinci şartı “kâim olmak”, yani gafletle geçirmemektir. Resûlüllah Efendimiz Ramazan ayını ve hususiyle son on gününü diğer gün ve gecelerden daha farklı bir şekilde ihyâ eder, âile efrâdını da kaldırır, ibâdet hususunda daha çok gayret gösterirlerdi.

Kadir Gecesi’nin Ramazan ayında, bilhassa son on gününde saklı oluşunun bir hikmeti; insanların, ona güvenip diğer zamanlarda isyâna dalmamaları için… Bir diğer hikmeti de, yine buna bağlı olarak, Kadir Gecesi’ne tesadüf etme ümidiyle bütün bir Ramazan ayını ihyâ etmelerini istemek olabilir.

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bir başka hadîs-i şeriflerinde, “Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, ondan nasîbini almıştır” (4) buyurur.

Kadir Gecesi’nin gündüzünde de gecesi gibi ibâdet ve tâatten uzak kalınmamalı… Zira mâlumdur ki, yeryüzünde bir yerde gece olurken, diğer bir yerde gündüz olmaktadır. Böylece her iklimde bulunan, kendi gecesini ihyâ etmek suretiyle aynı hayır ve selâmetten istifade etmektedir.

Mü’minlerin annesi Hz. Âişe (r.a.) şöyle anlatıyor:

“— Dedim ki: Yâ Resûlüllah, Kadir Gecesi’ni bilirsem onda ne şekilde duâ edeyim? Buyurdu ki, şöyle söyle (duâ et):

“— Allâhümme inneke afüvvün kerîmün tühibbul afve fa’fü annî: Allah’ım! Şüphesiz ki sen çok afvedicisin, affı seversin; o halde beni de affet.” (5)

Kadir Gecesi’nde kılınacak olan nâfile namazın ardından okunacak olan tekbir, İnşirah ve Kadr surelerinden sonra da 100 defa bu duâ okunacaktır.

Rabbimiz cümlemize ve bilcümle Ümmet-i Muhammed’e, bu geceye erişip ihyâ ederek; rahmet-mağfiret ve feyzinden â’zamî derecede istifâde-istifaza edebilmeyi nasip ve müyesser eylesin.

***

KADİR GECESİ’NDE NE YAPILIR?

Öncelikle aşağıda târif edeceğimiz ibâdetleri yerine getirmeliyiz.

Sonra da; zekâtların, fitrelerin tam olarak verilip verilmediğini kontrol etmeli; varsa noksanlarımız, bayramdan önce, verilmesi gereken yerlere mutlaka ulaştırmalıyız.

Çünkü bu ayda yapılan bedenî-mâlî bütün farz ibâdetlere, diğer aylardakilerin yetmiş katı sevap veriliyor. Yine bu ayda edâ edilen nâfile ibâdetlere, verilen hayır ve hasenâta da diğer aylarda îfa olunan farzların karşılığı olan ecir/mükâfat veriliyor.

***

KADİR GECESİ NAMAZI

Bu gece dört rek’at Kadir Gecesi namazı kılınır:

1’inci rek’atte: 1 Fâtiha, 3 İnnâenzelnâhü…,

2’nci rek’atte: 1 Fâtiha, 3 İhlâs-ı şerif,

3’üncü rek’atte: 1 Fâtina, 3 İnnâenzelnâhü…,

4’üncü rek’atte: 1 Fâtiha, 3 İhlâs-ı şerif okunur.

Namazdan sonra;

1 defa tebir: “Allâhü ekber Allâhü ekber. Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Allâhü ekber ve lillâhi’l-hamd.”

100 Elem neşrah leke…,

100 İnnâenzelnâhü…,

100 defa da Resûlüllah Efendimiz’in Hz. Âişe vâlidemize öğrettiği “Allâhümme inneke afüvvün kerîmün tühıbbü’l-afve fâ’füannî” duâsı okunup, ondan sonra duâ edilir.

Mümkünse, kandil gecesi olması hasebiyle bir de tesbih namazı kılmalıdır. (6)
***

Son söz olarak, bu fırsatları kaçırmamaya gayret edelim, diyor ve;

Tüm üye ve okurlarımızın, topyekün İslâm âleminin “bin aydan daha hayırlı olan Kadir Geceleri”ni şimdiden tebrik ile sağlık ve âfiyetlerle dolu daha nicelerine de kavuşmamızı Rabbimizden niyâz ediyorum.

DİPNOTLAR
(1) Kadr suresi, 97/1-5.
(2) Bu rivayetler için bkz. Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, İstanbul, 9, 5972.
(3) Buhârî, Sahih, Kadr, 1.
(4) Kurtubi, Tefsir, 20, 131.
(5) İmam Ahmed, Müsned, 6, 182.
(6) Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 43.

Alinti : Halis Ece

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Gecesi, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

RAMAZAN FIKRALARI

Posted by Site - Yönetici Eylül 12, 2009

1ramazan fikralari

RAMAZAN FIKRALARI

Zamanın büyüklerinden biri oğlunu okutmaya karar verir. Fakat çocuk dikiş tutturamaz. Çeşitli sanatkârların yanına verir, hiç birine istidadı kafi gelmez. Sonunda remil atarak fala bakmakta mahir bir dostuna oğlunun durumunu anlatır. Remilci:

Sen onu bana getir der, ona ben remil atmasını, fala bakmasını öğreteyim. Fakat yine de vermek Allah’a mahsustur. Her ne kadar zor bir ilimse de ümit ederiz ki zihnine uygun gelir. Emeğimiz boşa gitmez.”

 Ve kararlaştırıldığı gibi, çocuk gece gündüz remilcinin yanında kalıp remil ve falın bütün sırlarını ve inceliklerini öğrenir. Oğlanın babası bir gün remilciye:

Bizim çocuk ne durumda” diye sorar. Üstad:

 “Gerçi başta senin oğlanın bu ilmi öğrenmesi imkansız gibi görünüyordu. Fakat gün geçtikçe Allah’ın yardımıyla her şeyi mükemmelen öğrendi. Bu hususta mevcut bütün kaideleri artık biliyor. Fakat ferasetten mahrum ve anlayışı kıt olduğu için doğru hüküm veremiyor.”

 “Ama üstadım, bu ne biçim söz ki, hem bütün kaidelerini bilecek, hem de yanlış hüküm verecek.”

Sonunda adam oğlunu imtihan etmek için eline bir yüzük saklar ve ne olduğunu sorar. Oğlan öğrendiği kaidelerle remiline bakar:  “Elinde tuttuğun madendir, yuvarlaktır, ortası boş ve deliktir!” deyince babası:

 “Öyleyse nedir?” diye sorar. Oğlan cevap verir:

 “Değirmen taşı!”

 

..

Posted in Diger Konular, Fıkralar, Güncel, Gündem, Genel | Leave a Comment »

Şem’ûne’l-Gâzi aleyhisselâm ve Kadir Gecesi

Posted by Site - Yönetici Eylül 11, 2009

Şem'ûne'l-Gâzi aleyhisselâm ve Kadir Gecesi

Şem’ûne’l-Gâzi aleyhisselâm ve Kadir Gecesi  


Şem’ûne’l-Gâzi hazretlerinin doğum ve vefat tarihleri hakkında kayıtlarda kesin bir bilgi yoktur. Hz. İsa’dan (a.s.) sonra dünyaya geldiği, ancak hangi asırda geldiği belli değildir. III. asırda IV. asırda yaşamış olabilir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), ashabına bir gün, İsrâiloğulları’ndan bir kişiyi anlatmıştı. Bu zât (ki o Şem’ûne’l-Gâzî’dir), bin ay Allah yolunda silâh kuşanarak cihâd etmiş, gecelerini de ibadetle geçirmişti. Müslümanlar hayretler içinde kalarak ona gıpta ettiler/imrendiler… ‘Keşke bizim ömrümüz de onunki gibi uzun olsaydı da, biz de din uğruna Allah için cihad etseydik’ dediler. Bunun üzerine Allah Tealâ, Ümmet-i Muhammed’e olan lûtuf ve merhametini beyan etmek üzere Kadir Sûresi’ni inzal edip; ‘(Size Kur’an’ın indirildiği) Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır’ buyurdu. (Bkz. el-Vâhidî, Kitabu’l-Megazî, s. 486)

***

Bir başka kaynakta ise, şöyle denilmektedir:

Rum beldelerinden bir beldede ismine Şem’ûn bin Mesih denilen bir zat vardı. Bu zat, İncil ehlindendi. Annesi onu Allah yolunda hizmet etmesi için nezretmişti. Kavmi putlara tapıyordu. Şem’ûn’un evi şehrinden uzak bir yerdeydi.

Şem’ûn, Allah Teala’yı inkâr eden, putlara tapan sapık kavmi ile cihad edip onları Allah’a imana çağırıyordu Tek başına yaptığı mücadelelerde-savaşlarda çok ganimet elde ediyordu… Savaşırken susadığı zaman Allah onun için bir taştan gayet leziz bir su akıtırdı. Bu su, o içip kanasıya kadar akardı… Kendisine büyük bir güç ve kuvvet verilmişti.

Ana hatlarıyla vasıflarından/özelliklerinden söz ettiğimiz bu mübarek zatın Erciyes‘in batısında bulunan ve bugün adı “Evliya Dağı” diye anılan bir dağda yaşadığı rivayeti yaygındı… Çevre halkının arasındaki adı, Şem’ûn el-Gâzidir. Hatta XII. Asırda Anadolu’ya gelen Selçuklular onun mezarının üzerine güzel bir türbe yaptırmışlardır.

Çevreden derlenen hayat hikâyesindeki benzerlik, peygamberler tarihinde zikredilenlerle aynıdır.

***

Hikâye şöyledir:

Şem’ûn el-Gâzi, benzeri görülmemiş bir kahraman-yiğit olup kendisini hangi bağ ile bağlasalar o bağı kırıp kurtulurdu.

İman etmeyenlere karşı Allah yolunda cihad ederdi. İnanmayanlar onun karşısında aciz ve çaresiz kalmışlardı. Bu halden kurtulmak için bir hile ile çare arıyorlardı…

Yaşadıkları beldenin hâkimi, Şem’ûn’un hanımına haber gönderip,

– “Eğer kocanı öldürmede bize yardımcı olursan, seni kendime alıp istediğin her şeye kavuştururum.” dedi.

Kadın buna aldandı ve,

– “Size nasıl yardımcı olurum? diye sordu. O da,

– “Gece uyurken onu iple iyice bağla ve bize haber ver dedi.

Kadın bu teklifi kabul etti. Bir gece Şem’ûn uyurken onu sağlam bir iple sıkıca bağladı. Şem’ûn sabahleyin uyanıp kendisinin bağlandığını görünce, hanıma bunu niye yaptığını sordu. O da,

– “Senin çok kuvvetli olduğunu, seni bağlayan her ipi koparacağını söylerdin… Kuvvetini denemek için yaptım bunudedi.

Şem’ûn ses çıkarmadı… Gerildi ve bütün ipleri kırdı.

Kadın yaptığı işte başarısız kaldığını şehrin hâkimine bildirdi.

Onlar bu defa zincir gönderdiler. Onunla bağlamasını tembihlediler…

Kadın Şem’ûn’u bu defa zincirle bağladı… Şem’ûn uyanınca bu defa zincirleri bir hamlede dağıttı.

Karısına bunu niçin yaptığını sorunca,”Şem’ûn neyle bağlanırsa bağlansın hepsini kırar diye duymuştum. Onun için denedimdedi.

Şem’ûn,

– “Doğrudurdiye cevap verdi ve ilave etti: Ben ancak kendi saçımın teliyle bağlanırsam onu kıramam dedi.

Kadın bunu öğrenince, bir gece de onun ellerini ve ayaklarını saçından aldığı kıllarla bağladı.

Sabahleyin uyanınca, Şem’ûn bunları kıramadı…

Kadın durumu şehrin hâkimine bildirdi… Askerleri gelip onu şehrin hâkiminin huzuruna götürdüler…

Şehrin Kralı, dört sütun üzerine inşa edilmiş bir köşkte oturuyordu.

Halkı sarayının önüne topladı…

Şem’ûn aleyhisselâmın asılması için darağacı kurdurdu… Orada asılmasını emretti.

Askerler onu, elleri kendi saçının kıllarıyla bağlı olarak darağacının önüne getirdiler…

Büyük bir kalabalık taş kesilmiş bu ezeli düşmanlarının asılacağını sabırsızlıkla bekliyorlardı…

Şem’ûn aleyhisselâm, yağlı ip boğazına geçirilmeden, darağacına baktı ve hafif tebessüm ederek, gözlerini yumup, sessiz bir şekilde Allah Telala’ya şu duada bulundu:

Ya Rabbi! Dünyada yaşamayı, senin yolunda kâfirler ile cihad etmek için isterim. Eğer bu isteğim kalpten ve samimi ise, duamı kabul buyur ve beni kurtar. Senin yolunda cengime-cihadıma devam edeyim. Değilse zaten sana geliyorum bundan sürûr ve mutluluk duyarım. 

Şem’ûn aleyhisselâmın bu duasından sonra bir melek geldi,ellerini ve ayaklarını çözdü…

Bunun üzerine Şem’ûn aleyhisselâm şehrin hâkiminin sarayını avuçladığı gibi kendisinin asılmasını seyre gelen halkın üzerine savurdu… Böylece hem azılı düşmanı Kral hem de halkı ortadan kaldırdı…

Evine dönünce de kendisine ihanet eden kadını cezalandırdı…

Bundan sonra da yine gazalarına devam etti…

Vadesi gelince de her fani gibi vefat etti.

Ona inananlar bu defa, onu götürüp Erciyes’in zirvesine yakın bir yerde toprağa verdiler. Bu küçük tepede kendisinin zaten kuyusu vardı. Bugün halk tarafından, Evliya Dağı diye adlandırılan bu yerde, pâk ecdadımız Selçukluların, kabri üzerine yaptırdığı güzel bir türbenin altınde yatmaktadır.

Kabrinin boyu 4 metredir…

Başucunda ise iki çocuğuna ait mezarlar vardır.

(Aleyhi ve aleyhimüsselâmu ve alâ Nebiyyinâ hâssah)

Alıntı : Halıs ece Hocaefendi

.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kadir Gecesi, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 8 Comments »

ZEKÂT NEDİR? – Zekâtın verileceği, harcanacağı kişiler ve müesseseler

Posted by Site - Yönetici Eylül 10, 2009

20,Zekâtın verileceği, harcanacağı kişiler ve müesseseler (2)

Zekâtın verileceği, harcanacağı kişiler ve müesseseler

ZEKÂT NEDİR?

Zekat, İslamî ölçülere göre zengin sayılan bütün Müslümanların, verilmesi uygun olan kişilere ve yerlere her yıl belli oranda vermeleri gereken mali bir ibadettir.

Ramazan ayında yapılan ibadetlerin sevabı daha çok olduğu için, mesela bir farz yetmiş farza muadil, bir nafile de farz ibadet yerine geçtiğinden, zekat da ekseriyetle bu ayda verilmektedir. Dolayısiyle zekatla ilgili meseleler de fazlaca bu ayda konuşulmaktadır.

İşte bu mübarek hicrî 1426 Ramazan’ında da gördük ki, zekatın kimlere, nerelere verileceği, hangi hizmetlere harcanıp harcanmayağı hususunda Müslüman kardeşlerimizin sıkıntıları var… Bu sıkıntıları gidermek, şüphe ve tereddütleri ortadan kaldırmak, meselenin hallinde bir nebze de olsa yardımcı olabilmek için bu çalışmayı kaleme aldık. Gücümüzün yettiğince bu konudaki sualleri cevapsız bırakmamaya gayret ettik. Bununla birlikte elbette ki kul olarak hatalarımız, gözden kaçmış eksik ve noksanlarımız olabilir. Hâl böyle olunca; çalışmamızın mükemmel, yeterli ve kusursuz olduğunu söylememiz mümkün değildir.

Bu sebeple Cenab-ı Hak’tan ümidimiz hatalarımızın affı; okurlarımızdan ricâmız, eksik ve noksanlarımızı aczimize hamlederek tamamlamaları ve mümkünse bizi haberdar etmeleridir.

***

İSLÂM’IN KÖPRÜSÜ VE NAMAZDAN SONRAKİ ESASI Z E K Â T T I R

Zekât lûgatte temizlik, artma-üreme ve bereket mânâlarınadır. Zekâtı verilen malın temizleneceği, üreyeyip bereketleneceği Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanmıştır:

“(Resûlüm!) Onların mallarından sadaka (ve zekât) al ki, kendilerini onunla arındırıp, tertemiz edesin. (Yani günah kirlerinden temizlenmelerine ve hasenâtlarının bereketlenmesine, muhlisler derecesine terfî edilmelerine sebep olasın).”(1)

Fıkıh lisânında ise zekât, “Bir malın, şerîat tarafından tayin edilen miktarını, Müslüman zenginin seneden seneye, zekât alabilecek sekiz sınıftan birine temlik etmesi; yani, hiçbir menfaat ve istifâde alâkası olmamak üzere ona vermesi” demektir.

Zekât, İslâm’ın beş şartından birisi olan mâli bir ibadettir. Hicretin ikinci senesinde oruçtan evvel farz kılınmıştır.

Zekâtın farz oluşu en doğru görüşe göre fevrîdir; yani zekât vermesi gerekli olan kişi, hiç geciktirmeden hemen zekâtını vermelidir. Aksi halde günahkâr olur.(2)

Zekât, kulların kulluktaki sadâkatlerine delâlet eder. Bu bakımdan zekâta, yukarıda zikri geçen ayette olduğu gibi, “sadaka” da denilmiştir. Bununla beraber “sadaka” tâbiri, zekâttan daha umûmidir; vacipleri, nafileleri de içine alır. Zekât ise sadece farz olan için kullanılır.(3)

Zekât, farz bir ibâdet olduğundan bunun edâsında riyâ söz konusu olmaz. Bilakis başkalarına iyi bir örnek olma durumu da vardır. Ayrıca kişi, başkalarının sû-i zannından da kurtulmuş olur. Bu bakımdan alenî olarak verilmesi efdâldir. Nâfile sadakalarda ise böyle değildir. Onları gizlice verip gösteriş ihtimâlinden kaçınmak lâzımdır.

***

ZEKÂTIN VERİLECEĞİ, HARCANACAĞI YERLER

Kur‘ân-ı Kerim, zekâtın verilebileceği kimseleri hususî bir biçimde sıralayıp, sonra da nerelere harcanabileceğini şöyle ifade eder:

“Zekâtlar, Allah’tan bir farz olarak fakirlere, yoksullara, üzerinde çalışanlara (zekât toplamak üzere vazifeli memurlara), kalbleri te’lif olacak olanlara (İslâm’a ısındırılmak istenenlere) verilir; âzât edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda ve yolcu olanlar için sarf edilir.”(4)

Görüldüğü üzere âyet-i kerimede, zekâtın verileceği insanlar ve sarf edilebileceği/harcanacağı yerler sekiz sınıf olarak belirtilmiştir:

1. Fakirler: Nisap miktarından az bir mala sahip olan ve mevcut malı ihtiyacına kifâyet etmeyenlerdir. Yani normal ölçülerde geliri giderini karşılamayan kimseler.

2. Miskinler: Fakirden daha aşağı derecede olup hiçbir şeye sahip olmayan yoksullar.

3. Âmil: Ülü’l-emr tarafından zekât, sadaka ve öşürleri toplamak üzere vazifelendirilen memurdur.

4. Müellefe-i kulûb: Kalbleri İslâm’a ısındırılmak istenenler.

5. Borçlular: Borç altında olup da, ödeme imkanı bulunmayan kimseler.

6. Yolcu: Yolda kalan kimse, yani memleketinde malı-mülkü olsa bile, gurbette parasız kalmış kimseler.

7. Köle: Hür/özgür olmayan kimse.

8. Fî sebîlillah: Allah yolunda demektir.

Bu sekiz sınıftan “tahsis lâmı” ile beyan olunan ilk dört grup için temlikin şart; zarfiyet edâtı olan “fî” ile ifade edilen dört kısım sarf yerleri içinse, temlikin şart olmadığı söylenmiştir. Temlikin bunlar için de gerekli olduğunu söyleyenler ise, zekâtı, onların ihtiyaçlarını görmekle vazifeli kimselere vermek suretiyle de bunun yerine gelmiş olacağını ifade etmişlerdir. Zira Allah yolundaki mücahitlerin, “cihad ihtiyaçları”nın hepsini bizzat kendilerinin temin edebilmeleri mümkün değildir. Bu uygulamadaki asıl maksat ise, ihtiyaçların karşılanması olduğundan, ihtiyacın cinsine göre zekâtları, mücâhitlerin teker teker bizzat kendilerine değil de, veliyyü’l-emr’e yani onların işlerini-hizmetlerini görmekle, ihtiyaçlarını gidermekle görevli kişi veya kişilere teslim etmekle de temlik tahakkuk etmiş ve farz yerine getirilmiş olur.

Zekâtla alâkalı bu âyet-i celile (nass), günümüzde çocuklarımızın-gençlerimizin en iyi şekilde yetişmeleri için faâliyet gösteren İslâmî müesseselerin-derneklerin mâlî yapısını teşekkül ettirecek şekilde genişçe tefsir ve te’vil edilmeye (yorumlamaya) gayet müsaittir.

***

“FÎ SEBÎLİLLAH” KAVRAMININ ÇERÇEVESİ

Bir kısım âlimler âyetin lafzına uygun olarak umumi manâsını genişletip, “fî sebîlillah”a;
a) Kendilerini hayra-iyiliğe vakfedenler,
b) Dinî ilimleri tahsil eden talebeler, mânâlarını da dahil etmişlerdir.

Cenâb-ı Hak bu sınıfı mutlak olarak zikretmiştir. Buna göre, Allah Teâlâ’ının murad ve beyânını aşmamak şartıyla, zamanın ihtiyaç ve icapları gözönüne alınarak, âyetin lafzına ve ruhuna münasip düşen her türlü hayır ve tâat bu sınıfa dahildir. Bu sınıflar arasında zamanın şartlarına göre tercih ve değerlendirme de olabilir.

İslâm’ın yayılması, Müslümanların yükselmesi için hangi sınıf daha lüzumlu ise, zekât vermekte de ona öncelik tanınması gerekir. Meselâ; harp zamanında, harbe iştirak eden İslâm mücâhit ve gazilerine zekât vermeyi tercih etmek daha uygundur. Ancak, harbin uzun zaman kesilmesi; yahut harbin, İslâm’ın yükselmesi gayesinden uzaklaşması halinde, zekâtı, diğer bir sınıfa meselâ; ilim öğrenmek ve öğretmek için kendilerini bu yola vakfetmiş olan kimselere veya bunların ihtiyaçları için kullanılmak üzere vermek, elbette ki daha münasip olacaktır. Bunların ihtiyaçları ise; binadır, binanın arsasıdır, inşaatın her türlü malzemesidir; yiyecek-içecek, yakacak-yatacak… kısacası, ülke ve insanlık yararına okuyup yetişmeleri için lüzum eden her şeydir.

Binâenaleyh, Kur’ân ilmini okuyanlar ve okutanlar “fi sebîllllah” kavramının umumi mânâsına hakkıyla dahil oldukları gibi, hususi mânâsı olan “mücâhitler” sınıfına da dahildirler. Dolayısiyle cihadın zamanımızdaki şekline en güzel surette katılmış oluyorlar.(5) Şu halde, zekât ve fıtreyi; ya bizzat onlara veya vekâleten onların her türlü ihtiyaçlarında kullanılmak üzere, bu hizmetlerle alâkadar olanlara vermek en uygun olan yoldur.

***

Dilerseniz “fî sebîlillah” kavramını biraz daha genişçe ele alalım… Bu madde üzerinde çeşitli rivâyetler vardır. Tefsirlerde özetle deniliyor ki:

“Fî sebîlillah’dan murad; gâzilerdir, mücâhitlerdir, nöbet bekleyenlerdir. Hac yolcularıdır, dini imtisal edenler, yani hayatlarının her alanında dinî kriterleri örnek alıp ona uymaya çalışan âbitler-zâhitler, dindarlardır. Keza, cihad eden orduyu techiz etmektir. Bu bakımdan, mücâhitlerin ihtiyacı olan her türlü eşya; yiyecek-içecek, giyecek, yakacak, barınak ve benzeri, ‘Onlara (düşmanlarınıza) karşı kuvvet hazırlayın’(6) âyetinin muhtevâsı içindedir.”

“Fî sebîlillah” (Allah yolunda) ifadesi bazı âyetlerde umumî bir şekilde geldiği halde, bazılarında “cihâd” ile beraber zikredilmektedir. “Allah yolunda mal ve canla cihâd” emirlerinin muharebe-mücadele masraflarını karşılamayı ve her çeşit cihad ihtiyacının temini gâyesiyle yapılacak harcamaları ifâde ettiği açıktır. Cihâda temas edilmeden mutlak olarak Allah yolunda harcamayı emreden âyetlerden ise sadece böyle bir mânayı çıkarmak zordur. Çünki cihad da dâhil olmak üzere Allah Teâlâ’nın rızâsına uygun ve O’nun tarafından istenen her türlü iş O’nun yolunda demektir. Böylece incelemesini yaptığımız Tevbe sûresi 60. âyetteki “fî sebîlillah” kavramını; Allah yolundaki her türlü hizmeti, hayır işlerini, iyi ve güzel şeyleri içine alacak şekilde geniş olarak tefsir etmek mümkündür.

Bir devletin gelirlerinden bir kısmını savunma harcamalarına ayırması, hayâtî bir zarûrettir. İslâm gibi hükümranlık gâyesiyle değil ve fakat sırf kendini dünya insanlığına duyurup İslâm’dan onların da istifade edebilmeleri için cihâdı, Devlet’in aslî vazîfeleri arasında sayan bir dînin, devlet gelirlerinden bir kısmını bu sâhaya ayıracağı da muhakkaktır. İslâm cemiyetinin dış saldırı ve tehlikelere karşı korunması ise, her şeyden önde gelen bir vazîfedir. Bunun için Peygamberimiz (s.a.v.), devleti kurar kurmaz meydana getirdiği kanunî esaslara (kurucu anayasaya);

(Bir harp vukûunda) Yahûdiler’in masrafları kendi üzerlerine ve Müslümanlar’ın masrafları kendi üzerlerinedir. Muhakkak ki bu sayfada belirtilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır” meâlinde bir madde koymuştur. Resûlülllah Efendimiz zamanında bir harp vukû bulursa, herkes gerekli âlet-edevat ve azığını kendisi tedârik ederdi. Fakir olanlar ise devlet tarafından techiz ediliyor veya zekât mükellefi olan mü’minler, zekâtlarını bu gibilerine vererek, onları da techizât ve azık edinme imkânlarına kavuşturuyorlardı.

Peygamberimiz’den (s.a.v.) sonra ise bilhassa Hz. Ömer (r.a.) zamanından itabaren dâimî ve maaşlı ordular meydana getirildi.

İslâm âlimlerinden bir kısmı, Tevbe sûresi 60. âyette geçen bu “fî sebîlillah” (Allah yolunda) ifadesini dar mânâda tefsir ederek; bunun harbe katılma imkân ve vâsıtalarından mahrum kişilere, gerekli teçhizâtı almaları ve azık masraflarını karşılamaları için yapılacak ödemeleri gösterdiğini ifâde etmektedirler. Şöyle ki:

İmam Muhammed’in dışındaki Hanefî’lerin görüşleri böyle olduğu gibi, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler’in görüşleri de küçük farklılıklarla beraber hep bu merkezdedir. Meselâ İmam Şâfiî ve İmam Mâlik’e göre, harbe katılacak kimse zengin dahi olsa, bu fasıldan ona zekât ödenir. İmam-ı Â’zâm hazretlerine göre, böylelerine zekâttan harcama yapılmaz. Şâfiî mezhebinden İmam Mâverdî ve Hânefî mezhebinden İmam Ferrâ’ya göre bu fasıldan ancak, askerî dîvandan maaş almayıp gönüllü harbe katılanlara (mutatavvi’a) harcama yapılır. Hanbelîler’den el-Hırakî (ö. 334 H.) gibi âlimler, “fî sebîlillah” faslından hac esnasında ihtiyaç içine düşmüş kimselere de yardım yapılacağını söylerken, Hanefîler’den İmam Muhammed bununla sâdece böyle durumda olan hacıların kastedildiğini ifâde eder. (Rahimehümüllah)

Zekâtta temlîk’i yani verileni ferdin mülkiyetine intikal ettirmeyi şart koşan âlimler; zekât gelirlerinin yol ve ulaşım tesislerine, ibâdethâne ve mekteplerin/okulların yapımına, sulama kanal ve tesislerine ve kalelerin yapımına harcanamayacağı görüşündedirler. Bilhassa Hanefî ve Hanbelî’ler bunu eserlerinde belirtirler.

İmam Mâlik de zekât gelirleriyle câmi yaptırılamayacağını söylüyor ki, bundan, onun da görüşünün aynı merkezde olduğu anlaşılıyor. Ancak İmam Ebû Yûsuf Kitâbü’l-Harâc adlı eserinde, -diğer Hanefî kaynaklarının onun görüşü hakkında verdikleri mâlumata zıt olarak- bu fasıldan; vergi memurlarının maaşları ödenmiş olmak şartiyle, yol yapım ve ıslâhına da harcama yapılabileceğini yazar.

Gene Hanefîler’den Kâsânî (Ö. 587/1191) “fî sebîlilah” ıstılâhını; “Allah’a yaklaştıran bütün işler (hayırlı hizmetler-sâlih ameller)” diye târif eder ve hayır yaptıran kimselere paraları yetmediğinde bu fasıldan yardım yapılacağını, söyler. Ancak o, yukarıda sayılan işlere, doğrudan harcama yerine, bu işleri yapanlara zekât vermekten söz etmektedir.

Yukarıda zikri geçen ulemânın bu görüşlerine karşılık, zekât gelirlerinin yol ve köprüye de harcanabileceği görüşünde olan âlimler de vardır… Enes b. Mâlik, Hasan-ı Basrî ve Atâ‘ rahimehümüllah bunlardandır. Fahr-i Râzî hazretlerinin de aynı görüşü paylaştığı görülmektedir. Ona göre “fî-sebîlilah” kavramını yalnız muhâriplere/mücahitlere tahsis etmek îcap etmez.

Fahr-i Râzî, Kaffâl’in tefsirinden verdiği nakillerde isim vermeden bazı âlimlerin de bu fâsıldan zekâtın kale, cami ve mescid yapımı gibi bütün hayır işlerine sarfını câiz gördüklerini kaydeder. Osmanlılar döneminde, “Masârifü Beyti’l-Mâl” adlı bir risâle de yazmış olan Dede b. Yahşî (yahut Bahşî) zengin olmayan ilim adamlarının, araştırmaları için lâzım olan eserleri satın alabilmeleri maksadıyla onlara zekâttan verileceğini söyler ve bazılarının “fî sebîlillah” ıstılâhını ilmî araştırma yapanlar olarak da tefsir ettiklerini kaydeder.

***

S O N U Ç Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar, Zekat | Leave a Comment »

YAŞAYAN SELÇUKLU ÇARŞISI EŞREFOGLU BEYŞEHİR

Posted by Site - Yönetici Eylül 9, 2009

En büyük Ramazan etkinliği Beyşehirde

Beyşehir Ramazan’da Selçuklu’yu yaşıyor

Beyşehir Belediyesi, düzenlediği Ramazan programları ile beğeni topladı. Yaşayan Selçuklu Çarşısı bölge halkının büyük ilgisini çekiyor

Ramazan ayına özel olarak belediyelerin yaptığı kültür çalışmalarından bir tanesi de Beyşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirildi. Beyşehir Belediyesi, Ramazan etkinlikleri kapsamında aralarında Eşrefoğlu Camii, Eşrefoğlu Türbesi ve Eşrefoğlu Hamamı’nın da bulunduğu tarihi Eşrefoğlu Mahallesi’nde “Yaşayan Selçuklu Çarşısı” oluşturdu.

YAŞAYAN SELÇUKLU ÇARŞISI

Hacivat ile Karagöz, Keloğlan ve Nasreddin Hoca tiplemelerinin halkla iç içe olduğu, davullar dövdürülüp zurnaların çalındığı etkinlik alanı ve geleneksel Türk el sanatı eserlerinin sergilendiği bedesteni ile Yaşayan Selçuklu Çarşısı büyük ilgi görüyor. Tarihi eserlerin yoğunlukla bulunduğu bu bölgede kültürü yaşatmak ve halkı Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yaşanan Ramazan gecelerine götürmek için böyle bir çalışma yaptıklarını dile getiren Beyşehir Belediye Başkanı İzzet Taşçı, bu yıl ilk olarak düzenlenen çalışmaya katılımın beklediklerinden fazla olduğunu ve bu durumun önümüzdeki yıllarda yapılacak olan kültür ve turizm faaliyetleri için kendilerini umutlandırdığını ifade etti. Halkı yaklaşık bin yıllık tarihi bir yolculuğa çıkaran etkinlik alanının Ramazan ayı sonuna kadar açık kalacağı, ilginin devam etmesi halinde Yaşayan Selçuklu Çarşısı’nın yılın 365 günü faal durumda kalacağını dile getirdi.

BEYŞEHİR BURAM BURAM TARİH

Yapılan turistik ve kültürel etkinliklere Beyşehir halkının yanı sıra çevre illerden de katılım olduğunu bildiren Beyşehir Belediye Başkanı İzzet Taşçı, bölgenin en büyük sorununun sahip olduğu değerleri yeterince tanıtamaması olduğuna vurgu yaptı. Beyşehir’in her yerinin buram buram tarih koktuğunu anlatan Taşçı, böylesine önemli olan tarihi bir merkezin ülke turizminde daha iyi konumlara getirilmesi ve daha çok turist çekmesi için önemli atılımlar gerçekleştirdiklerini söyledi.

Osmanlı Devleti’nin ilk sulama projesi olan Taş Köprü’sü, Eşrefoğlu Camii, Eşrefoğlu Türbesi, Eşrefoğlu Hamamı ve tarihe ışık tutan sokakları ile kültür turizminin önemli merkezlerinden biri olan Beyşehir’in sahip olduğu Beyşehir Gölü ile avlanma turizmine, doğal güzellikleri ile doğa turizmine ve yine sahip olduğu dini değerleri ile inanç turizmine büyük katkılar sağladığını aktaran Beyşehir Belediye Başkanı Taşçı, bölge turizminin gelişmesi için arka planda kalmış, unutulmaya yüz tutmuş güzellikleri de ön plana çıkarmaya çalıştıklarını dile getirdi.

….

Posted in Diger Konular, Eşrefoglu Camii Beyşehir, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Video, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: