Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 10 Eyl 2009

ZEKÂT NEDİR? – Zekâtın verileceği, harcanacağı kişiler ve müesseseler

Posted by Site - Yönetici Eylül 10, 2009

20,Zekâtın verileceği, harcanacağı kişiler ve müesseseler (2)

Zekâtın verileceği, harcanacağı kişiler ve müesseseler

ZEKÂT NEDİR?

Zekat, İslamî ölçülere göre zengin sayılan bütün Müslümanların, verilmesi uygun olan kişilere ve yerlere her yıl belli oranda vermeleri gereken mali bir ibadettir.

Ramazan ayında yapılan ibadetlerin sevabı daha çok olduğu için, mesela bir farz yetmiş farza muadil, bir nafile de farz ibadet yerine geçtiğinden, zekat da ekseriyetle bu ayda verilmektedir. Dolayısiyle zekatla ilgili meseleler de fazlaca bu ayda konuşulmaktadır.

İşte bu mübarek hicrî 1426 Ramazan’ında da gördük ki, zekatın kimlere, nerelere verileceği, hangi hizmetlere harcanıp harcanmayağı hususunda Müslüman kardeşlerimizin sıkıntıları var… Bu sıkıntıları gidermek, şüphe ve tereddütleri ortadan kaldırmak, meselenin hallinde bir nebze de olsa yardımcı olabilmek için bu çalışmayı kaleme aldık. Gücümüzün yettiğince bu konudaki sualleri cevapsız bırakmamaya gayret ettik. Bununla birlikte elbette ki kul olarak hatalarımız, gözden kaçmış eksik ve noksanlarımız olabilir. Hâl böyle olunca; çalışmamızın mükemmel, yeterli ve kusursuz olduğunu söylememiz mümkün değildir.

Bu sebeple Cenab-ı Hak’tan ümidimiz hatalarımızın affı; okurlarımızdan ricâmız, eksik ve noksanlarımızı aczimize hamlederek tamamlamaları ve mümkünse bizi haberdar etmeleridir.

***

İSLÂM’IN KÖPRÜSÜ VE NAMAZDAN SONRAKİ ESASI Z E K Â T T I R

Zekât lûgatte temizlik, artma-üreme ve bereket mânâlarınadır. Zekâtı verilen malın temizleneceği, üreyeyip bereketleneceği Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanmıştır:

“(Resûlüm!) Onların mallarından sadaka (ve zekât) al ki, kendilerini onunla arındırıp, tertemiz edesin. (Yani günah kirlerinden temizlenmelerine ve hasenâtlarının bereketlenmesine, muhlisler derecesine terfî edilmelerine sebep olasın).”(1)

Fıkıh lisânında ise zekât, “Bir malın, şerîat tarafından tayin edilen miktarını, Müslüman zenginin seneden seneye, zekât alabilecek sekiz sınıftan birine temlik etmesi; yani, hiçbir menfaat ve istifâde alâkası olmamak üzere ona vermesi” demektir.

Zekât, İslâm’ın beş şartından birisi olan mâli bir ibadettir. Hicretin ikinci senesinde oruçtan evvel farz kılınmıştır.

Zekâtın farz oluşu en doğru görüşe göre fevrîdir; yani zekât vermesi gerekli olan kişi, hiç geciktirmeden hemen zekâtını vermelidir. Aksi halde günahkâr olur.(2)

Zekât, kulların kulluktaki sadâkatlerine delâlet eder. Bu bakımdan zekâta, yukarıda zikri geçen ayette olduğu gibi, “sadaka” da denilmiştir. Bununla beraber “sadaka” tâbiri, zekâttan daha umûmidir; vacipleri, nafileleri de içine alır. Zekât ise sadece farz olan için kullanılır.(3)

Zekât, farz bir ibâdet olduğundan bunun edâsında riyâ söz konusu olmaz. Bilakis başkalarına iyi bir örnek olma durumu da vardır. Ayrıca kişi, başkalarının sû-i zannından da kurtulmuş olur. Bu bakımdan alenî olarak verilmesi efdâldir. Nâfile sadakalarda ise böyle değildir. Onları gizlice verip gösteriş ihtimâlinden kaçınmak lâzımdır.

***

ZEKÂTIN VERİLECEĞİ, HARCANACAĞI YERLER

Kur‘ân-ı Kerim, zekâtın verilebileceği kimseleri hususî bir biçimde sıralayıp, sonra da nerelere harcanabileceğini şöyle ifade eder:

“Zekâtlar, Allah’tan bir farz olarak fakirlere, yoksullara, üzerinde çalışanlara (zekât toplamak üzere vazifeli memurlara), kalbleri te’lif olacak olanlara (İslâm’a ısındırılmak istenenlere) verilir; âzât edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda ve yolcu olanlar için sarf edilir.”(4)

Görüldüğü üzere âyet-i kerimede, zekâtın verileceği insanlar ve sarf edilebileceği/harcanacağı yerler sekiz sınıf olarak belirtilmiştir:

1. Fakirler: Nisap miktarından az bir mala sahip olan ve mevcut malı ihtiyacına kifâyet etmeyenlerdir. Yani normal ölçülerde geliri giderini karşılamayan kimseler.

2. Miskinler: Fakirden daha aşağı derecede olup hiçbir şeye sahip olmayan yoksullar.

3. Âmil: Ülü’l-emr tarafından zekât, sadaka ve öşürleri toplamak üzere vazifelendirilen memurdur.

4. Müellefe-i kulûb: Kalbleri İslâm’a ısındırılmak istenenler.

5. Borçlular: Borç altında olup da, ödeme imkanı bulunmayan kimseler.

6. Yolcu: Yolda kalan kimse, yani memleketinde malı-mülkü olsa bile, gurbette parasız kalmış kimseler.

7. Köle: Hür/özgür olmayan kimse.

8. Fî sebîlillah: Allah yolunda demektir.

Bu sekiz sınıftan “tahsis lâmı” ile beyan olunan ilk dört grup için temlikin şart; zarfiyet edâtı olan “fî” ile ifade edilen dört kısım sarf yerleri içinse, temlikin şart olmadığı söylenmiştir. Temlikin bunlar için de gerekli olduğunu söyleyenler ise, zekâtı, onların ihtiyaçlarını görmekle vazifeli kimselere vermek suretiyle de bunun yerine gelmiş olacağını ifade etmişlerdir. Zira Allah yolundaki mücahitlerin, “cihad ihtiyaçları”nın hepsini bizzat kendilerinin temin edebilmeleri mümkün değildir. Bu uygulamadaki asıl maksat ise, ihtiyaçların karşılanması olduğundan, ihtiyacın cinsine göre zekâtları, mücâhitlerin teker teker bizzat kendilerine değil de, veliyyü’l-emr’e yani onların işlerini-hizmetlerini görmekle, ihtiyaçlarını gidermekle görevli kişi veya kişilere teslim etmekle de temlik tahakkuk etmiş ve farz yerine getirilmiş olur.

Zekâtla alâkalı bu âyet-i celile (nass), günümüzde çocuklarımızın-gençlerimizin en iyi şekilde yetişmeleri için faâliyet gösteren İslâmî müesseselerin-derneklerin mâlî yapısını teşekkül ettirecek şekilde genişçe tefsir ve te’vil edilmeye (yorumlamaya) gayet müsaittir.

***

“FÎ SEBÎLİLLAH” KAVRAMININ ÇERÇEVESİ

Bir kısım âlimler âyetin lafzına uygun olarak umumi manâsını genişletip, “fî sebîlillah”a;
a) Kendilerini hayra-iyiliğe vakfedenler,
b) Dinî ilimleri tahsil eden talebeler, mânâlarını da dahil etmişlerdir.

Cenâb-ı Hak bu sınıfı mutlak olarak zikretmiştir. Buna göre, Allah Teâlâ’ının murad ve beyânını aşmamak şartıyla, zamanın ihtiyaç ve icapları gözönüne alınarak, âyetin lafzına ve ruhuna münasip düşen her türlü hayır ve tâat bu sınıfa dahildir. Bu sınıflar arasında zamanın şartlarına göre tercih ve değerlendirme de olabilir.

İslâm’ın yayılması, Müslümanların yükselmesi için hangi sınıf daha lüzumlu ise, zekât vermekte de ona öncelik tanınması gerekir. Meselâ; harp zamanında, harbe iştirak eden İslâm mücâhit ve gazilerine zekât vermeyi tercih etmek daha uygundur. Ancak, harbin uzun zaman kesilmesi; yahut harbin, İslâm’ın yükselmesi gayesinden uzaklaşması halinde, zekâtı, diğer bir sınıfa meselâ; ilim öğrenmek ve öğretmek için kendilerini bu yola vakfetmiş olan kimselere veya bunların ihtiyaçları için kullanılmak üzere vermek, elbette ki daha münasip olacaktır. Bunların ihtiyaçları ise; binadır, binanın arsasıdır, inşaatın her türlü malzemesidir; yiyecek-içecek, yakacak-yatacak… kısacası, ülke ve insanlık yararına okuyup yetişmeleri için lüzum eden her şeydir.

Binâenaleyh, Kur’ân ilmini okuyanlar ve okutanlar “fi sebîllllah” kavramının umumi mânâsına hakkıyla dahil oldukları gibi, hususi mânâsı olan “mücâhitler” sınıfına da dahildirler. Dolayısiyle cihadın zamanımızdaki şekline en güzel surette katılmış oluyorlar.(5) Şu halde, zekât ve fıtreyi; ya bizzat onlara veya vekâleten onların her türlü ihtiyaçlarında kullanılmak üzere, bu hizmetlerle alâkadar olanlara vermek en uygun olan yoldur.

***

Dilerseniz “fî sebîlillah” kavramını biraz daha genişçe ele alalım… Bu madde üzerinde çeşitli rivâyetler vardır. Tefsirlerde özetle deniliyor ki:

“Fî sebîlillah’dan murad; gâzilerdir, mücâhitlerdir, nöbet bekleyenlerdir. Hac yolcularıdır, dini imtisal edenler, yani hayatlarının her alanında dinî kriterleri örnek alıp ona uymaya çalışan âbitler-zâhitler, dindarlardır. Keza, cihad eden orduyu techiz etmektir. Bu bakımdan, mücâhitlerin ihtiyacı olan her türlü eşya; yiyecek-içecek, giyecek, yakacak, barınak ve benzeri, ‘Onlara (düşmanlarınıza) karşı kuvvet hazırlayın’(6) âyetinin muhtevâsı içindedir.”

“Fî sebîlillah” (Allah yolunda) ifadesi bazı âyetlerde umumî bir şekilde geldiği halde, bazılarında “cihâd” ile beraber zikredilmektedir. “Allah yolunda mal ve canla cihâd” emirlerinin muharebe-mücadele masraflarını karşılamayı ve her çeşit cihad ihtiyacının temini gâyesiyle yapılacak harcamaları ifâde ettiği açıktır. Cihâda temas edilmeden mutlak olarak Allah yolunda harcamayı emreden âyetlerden ise sadece böyle bir mânayı çıkarmak zordur. Çünki cihad da dâhil olmak üzere Allah Teâlâ’nın rızâsına uygun ve O’nun tarafından istenen her türlü iş O’nun yolunda demektir. Böylece incelemesini yaptığımız Tevbe sûresi 60. âyetteki “fî sebîlillah” kavramını; Allah yolundaki her türlü hizmeti, hayır işlerini, iyi ve güzel şeyleri içine alacak şekilde geniş olarak tefsir etmek mümkündür.

Bir devletin gelirlerinden bir kısmını savunma harcamalarına ayırması, hayâtî bir zarûrettir. İslâm gibi hükümranlık gâyesiyle değil ve fakat sırf kendini dünya insanlığına duyurup İslâm’dan onların da istifade edebilmeleri için cihâdı, Devlet’in aslî vazîfeleri arasında sayan bir dînin, devlet gelirlerinden bir kısmını bu sâhaya ayıracağı da muhakkaktır. İslâm cemiyetinin dış saldırı ve tehlikelere karşı korunması ise, her şeyden önde gelen bir vazîfedir. Bunun için Peygamberimiz (s.a.v.), devleti kurar kurmaz meydana getirdiği kanunî esaslara (kurucu anayasaya);

(Bir harp vukûunda) Yahûdiler’in masrafları kendi üzerlerine ve Müslümanlar’ın masrafları kendi üzerlerinedir. Muhakkak ki bu sayfada belirtilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır” meâlinde bir madde koymuştur. Resûlülllah Efendimiz zamanında bir harp vukû bulursa, herkes gerekli âlet-edevat ve azığını kendisi tedârik ederdi. Fakir olanlar ise devlet tarafından techiz ediliyor veya zekât mükellefi olan mü’minler, zekâtlarını bu gibilerine vererek, onları da techizât ve azık edinme imkânlarına kavuşturuyorlardı.

Peygamberimiz’den (s.a.v.) sonra ise bilhassa Hz. Ömer (r.a.) zamanından itabaren dâimî ve maaşlı ordular meydana getirildi.

İslâm âlimlerinden bir kısmı, Tevbe sûresi 60. âyette geçen bu “fî sebîlillah” (Allah yolunda) ifadesini dar mânâda tefsir ederek; bunun harbe katılma imkân ve vâsıtalarından mahrum kişilere, gerekli teçhizâtı almaları ve azık masraflarını karşılamaları için yapılacak ödemeleri gösterdiğini ifâde etmektedirler. Şöyle ki:

İmam Muhammed’in dışındaki Hanefî’lerin görüşleri böyle olduğu gibi, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler’in görüşleri de küçük farklılıklarla beraber hep bu merkezdedir. Meselâ İmam Şâfiî ve İmam Mâlik’e göre, harbe katılacak kimse zengin dahi olsa, bu fasıldan ona zekât ödenir. İmam-ı Â’zâm hazretlerine göre, böylelerine zekâttan harcama yapılmaz. Şâfiî mezhebinden İmam Mâverdî ve Hânefî mezhebinden İmam Ferrâ’ya göre bu fasıldan ancak, askerî dîvandan maaş almayıp gönüllü harbe katılanlara (mutatavvi’a) harcama yapılır. Hanbelîler’den el-Hırakî (ö. 334 H.) gibi âlimler, “fî sebîlillah” faslından hac esnasında ihtiyaç içine düşmüş kimselere de yardım yapılacağını söylerken, Hanefîler’den İmam Muhammed bununla sâdece böyle durumda olan hacıların kastedildiğini ifâde eder. (Rahimehümüllah)

Zekâtta temlîk’i yani verileni ferdin mülkiyetine intikal ettirmeyi şart koşan âlimler; zekât gelirlerinin yol ve ulaşım tesislerine, ibâdethâne ve mekteplerin/okulların yapımına, sulama kanal ve tesislerine ve kalelerin yapımına harcanamayacağı görüşündedirler. Bilhassa Hanefî ve Hanbelî’ler bunu eserlerinde belirtirler.

İmam Mâlik de zekât gelirleriyle câmi yaptırılamayacağını söylüyor ki, bundan, onun da görüşünün aynı merkezde olduğu anlaşılıyor. Ancak İmam Ebû Yûsuf Kitâbü’l-Harâc adlı eserinde, -diğer Hanefî kaynaklarının onun görüşü hakkında verdikleri mâlumata zıt olarak- bu fasıldan; vergi memurlarının maaşları ödenmiş olmak şartiyle, yol yapım ve ıslâhına da harcama yapılabileceğini yazar.

Gene Hanefîler’den Kâsânî (Ö. 587/1191) “fî sebîlilah” ıstılâhını; “Allah’a yaklaştıran bütün işler (hayırlı hizmetler-sâlih ameller)” diye târif eder ve hayır yaptıran kimselere paraları yetmediğinde bu fasıldan yardım yapılacağını, söyler. Ancak o, yukarıda sayılan işlere, doğrudan harcama yerine, bu işleri yapanlara zekât vermekten söz etmektedir.

Yukarıda zikri geçen ulemânın bu görüşlerine karşılık, zekât gelirlerinin yol ve köprüye de harcanabileceği görüşünde olan âlimler de vardır… Enes b. Mâlik, Hasan-ı Basrî ve Atâ‘ rahimehümüllah bunlardandır. Fahr-i Râzî hazretlerinin de aynı görüşü paylaştığı görülmektedir. Ona göre “fî-sebîlilah” kavramını yalnız muhâriplere/mücahitlere tahsis etmek îcap etmez.

Fahr-i Râzî, Kaffâl’in tefsirinden verdiği nakillerde isim vermeden bazı âlimlerin de bu fâsıldan zekâtın kale, cami ve mescid yapımı gibi bütün hayır işlerine sarfını câiz gördüklerini kaydeder. Osmanlılar döneminde, “Masârifü Beyti’l-Mâl” adlı bir risâle de yazmış olan Dede b. Yahşî (yahut Bahşî) zengin olmayan ilim adamlarının, araştırmaları için lâzım olan eserleri satın alabilmeleri maksadıyla onlara zekâttan verileceğini söyler ve bazılarının “fî sebîlillah” ıstılâhını ilmî araştırma yapanlar olarak da tefsir ettiklerini kaydeder.

***

S O N U Ç Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar, Zekat | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: