Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Eylül 2009

Osmanlı padişahları neden hacca gitmemişler ?

Posted by Site - Yönetici Eylül 30, 2009

Osmanlı padişahları neden hacca gitmemişler

Osmanlı padişahları neden hacca gitmemişler ?

Önce şu hususu hatırlayalım:

Osmanlı padişahları da bizler gibi birer insandılar. Birçok üstün hizmetlerinin yanında, bir kısım şahıslarını, bir kısmı da umumu ilgilendiren birtakım hata ve kusurları olmuştur. Fakat hizmetleri bütün bir İslâm âlemini, Müslümanları ilgilendirdiğinden o kadar büyüktür ki, hata olarak görülen bazı haleri bunun yanında çok mühim bir yer işgal etmez.

Bu umumi bir bakış açısından sonra meseleye gelelim: Hac ibadetini, namaz oruç gibi diğer bazı ibadetlerden ayıran birtakım şartları vardır. Mâlî imkân, yol emniyeti, hürriyet, sıhhî durum gibi hususlar bunlardan önemli olanlarıdır. Bunlarla birlikte, diğer bir şart da, üzerine hac farz olan kimse, bu vazifeyi rahatlıkla yapabilecek yeterli bir vakte sahip olmalıdır. Ömer Nasuhi merhum bu şartı şöyle ifade eder:

Hac vazifesini meşakkatsiz bir sûrette gidip îfa edebilmeye kâfi bir vakit bulunmalıdır. Binâenaleyh, bir kimse hac farîzası için sâir şartları tamamen hâiz olduğu tarihten itibaren bu vazifeyi îfaya müsait bir vakit bulamadan vefat etse, bu farîza ile mükellef olmuş olmaz.”1

Çoğu hayatları fetih hareketlerinde ve cihad meydanlarında geçen Osmanlı sultanlarının bu dinî vazifelerini yapacak yeterli zamanı ve vakti bulmaları pek mümkün değildi. Bir kere İkinci Selim’e kadar gelen on bir padişahın hemen hemen hepsinin hayatı cihad meydanında geçmişti.

O devirlerin nakil vasıtaları ve ulaşım imkânları da hesaba katılırsa mesele biraz daha aydınlanmış olacaktır. Çünkü o zamanlar İstanbul’dan kalkıp Hicaz’a ulaşmak için en azından üç dört aylık bir zamana ihtiyaç vardı. Bununla beraber bir padişahın tek başına veya birkaç kişiyle yolculuğa çıkması da mümkün değildi. Sefere çıkılacağı veya bir tarafa “azimet” edileceği zaman üç beş ay öncesinden hazırlıklar yapılırdı.

Bir padişahın o zaman zarfında aylar sürecek bir sefere çıkarken ordusunun mutlak sûrette beraberinde bulunması gerekirdi. Ordunun sadece savaş maksadıyla yola çıkabileceği de unutulmamalıdır.

Diğer taraftan, sadece padişahın şahsî bir hac farîzasını eda etmesi maksadıyla koca bir Osmanlı ordusunu beraberinde götürmesi, maddi-mânevî birçok mahzurları doğururdu.

Hac mevsiminin kış aylarına geldiği ve senelerce devam ettiği de düşünülürse, bunun ne kadar imkânsız olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Meselenin diğer bir ciheti de, mânevî hayattan yapılan şahsî bir fedakârlık olarak düşünülebilir. Şöyle ki:

Hac ibadetinin her ne kadar umumi ve geniş pekçok hikmet ve faydaları varsa da, Müslümanın bizzat ferd olarak kendisine farzdır. Bunun için ferd birtakım makul maslahatları düşünerek manevî mes’uliyetin getireceği yükleri kabul ederse, hac gibi bir ibadette yaptığı bir eksiklik sadece şahsına ait bir kusur olarak kalır.

İşte padişahlar kendi şahsî rahat ve huzurlarından çok, koca bir İslâm âleminin, bütün Müslümanların emniyet ve selâmetini ön plâna alıyorlardı. Kendi maddi-mânevî hayatlarını Müslümanların rahatı uğruna feda ediyorlardı. Burada şüphesiz, şahsî mükellefiyetleri bakımından birtakım eksiklikleri olacaktı. Bunun mes’uliyetini de zaten peşinen kabullenmiş oluyorlardı.

Buna bağlı olarak meselenin siyasi ve idarî cihetine baktığımız zaman farklı bir manzara ortaya çıkmaktadır. Osmanlı idaresi merkezî bir yapıya sahipti. Millet padişahı hep başında görmek isterdi. Çünkü padişahın başında bulunduğu bulunmadığı seferlerin ekserisi hezimetle neticelenmişti.

Osmanlı idaresinde her ne kadar vezir, vüzera, divan ve daha bir kısım idarî makamlar bulunsa da, her şey padişaha bağlı, son söz padişaha aitti. Yavuz Sultan Selim’den sonra halifelik de derühte edilince, padişah sadece Osmanlı tebeasının değil, yeryüzünde bulunan bütün Müslümanların manevî reisi durumundaydı.

Halkta padişaha bağlılık o kadar mühim bir yer işgal ediyordu ki, henüz çocuk nedecek yaşta bulunsa dahi, tahtta bir padişahın bulunmasına alışmıştı. I. Ahmed, II. Osman ve IV. Murad çocuk yaşta tahta oturmuş padişahlardı. Buna rağmen halk onları padişah olarak tanımış, bağlılık göstermişlerdir. Padişahın uzun bir müddet —savaşların dışında— başta bulunmayışı dahilî karışıklık ve huzursuzluklara sebep olurdu. Hatta Genç Osman iyi bir niyet taşıyarak hacca gitmek giçin İstanbul’dan yola çıktığı halde, daha İstanbul-Maltepe’ye varmadan çeşitli dedi-kodular çıkarılarak huzursuzluklar başgöstermiş, sonunda padişah bu teşebbüsünden vaz geçmiştir.

Bu ve bunlara benzer haklı gerekçe ve engelleyici sebepler olmasaydı, Resulullahın (a.s.m.) müjdesine mazhar olan bir Fatih Sultan Mehmed’in, oğlu Veli Bayezıd’ın ve İslâm birliği için hayatını cihad meydanlarında geçiren Yavuz Sultan Selim’in hac farîzasını ihmal etmesine bir mânâ veremeyecektik.

Ayrıca Yavuz devrinde Osmanlı sınırları içine giren Mekke ve Medine, Cumhuriyet devrine kadar devamlı gözbebeği gibi korunmuş, imar faaliyetleri sürdürülmüştür. Sadece Sultan Abdülhamid bu mukaddes topraklara verdiği ehemmiyetten dolayıdır ki, Bağdat’tan Medine’ye kadar demiryolunu ağını kurmuştur.

Bu kadar Kâbe ve Resulullah âşıkı olan ve kuvvetli bir dinî tahsil ve terbiye görmüş bulunan Osmanlı padişahları, fırsat ve imkân bulsalardı, hacca gitmezler miydi?

 

Selam ve dua ile…Alinti : sorularla islamiyet

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Osmanlılar, Türkiye, Yorumlar | 2 Comments »

Neden tavuk yemiyoruz?

Posted by Site - Yönetici Eylül 29, 2009

tavuktavuk-harammitavuk-nasil-tavuk-kaynatilirmi-haramtavuk-haramtc3bcylerinin-kolay-yolunmasc4b1-ic3a7in-kesilen-tavuklar-sc4b1cak-suya-bc4b1rakc4b1lc4b1yor-bc3b6yle-tavuklar

Neden tavuk yemiyoruz?

Sık sık ‘neden tavuk yemiyorsunuz?’ sualine muhatap olanlardan biri olarak, gerekçelerimizi izaha gayret edelim.

Çoğu kez, günümüzde tercih edilen –sulu veya modern – kesim yöntemini İslamî bulmadığımız için yemediğimiz zannedilerek, bu yöntemle kesilmiş tavuklar için x,w,q’lerden ‘yenilebilir fetvası’ aldıklarını izaha çalışmaktalar. Daha hassas olan kimseler ise bu yöntemi doğru bulup bulmadığımızı da sormaktalar.

Sanıldığının aksine tek neden ‘kesim’ sorunu değil…

“Tavuk” ve ürünlerini tüketmememizin elbette birçok nedeni var!

Kesim son aşamalardan biri ve fetvalardan birine tabi olunarak çözülebilecek bir mesele…

Kesim tartışmalarına taraf olmadan önce, çok daha önemli ve üzerinde yoğun çalışma yapılması gereken o kadar sorun var ki!

Önce “tavuk’ diye satılan ürünler gerçekten tavuk mu?” sorusunu yöneltmemiz gerekiyor!

‘Bu nasıl bir soru’ diyebilirsiniz…

Hatta ‘ne münasebet, elbette tavuk’ diyenlerden de olabilirsiniz…

Ama biz sizinle aynı kanaatte değiliz…

Et ve yumurta tavukçuluğu şeklinde sınıflandırılan endüstriyel sektörde 40 gramlık civciv geçmişte 6 ayda 1 kğ’a ulaşabilirken, bugün sadece 40 günde 2 kg’a ulaşıyor.

Dilleri olsa ya da onun ifade edişini bizler anlayabilsek bu zulüm için kim bilir neler neler söylerlerdi…

Zaten bu hızlı ağırlık artışına ayak uyduramayan tavukların stres sonucu kalp krizi geçirip öldüğü de biliniyor.

Ölenler zayi oldu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bazen et olarak sofralara bazen de yem olarak tavukların midelerine…

Hakeza aynı artış bu büyüklükte olmasa bile yumurta tavukları içinde geçerli.

Çünkü ‘gerçek tavuk’ artık neredeyse köylerde bile kalmadı! Köylülerin önemli bir kısmı bile yumurtadan civciv elde etmek için uğraşmak yerine ‘hazır endüstriyel kuluçka civcivlerini’ alarak tavuk hale getiriyor! -Zaten endüstriyel bir virüs olan “kuş gribi” de doğal türlerin tümüyle ortadan kaldırılması gibi amaçlarla geliştirilmiş bir oyundu-

‘Hazır civciv yumurtadan değil mi?’ diyebilirsiniz. Haksız değilsiniz ve elbette yumurtadan fakat…

Bir: Artık adına tavuk dememiz bile imkânsızlaşan günümüzün sözde tavuklarının ezici çoğunluğunun genetik değişikliğe uğratılmış yamyam türler olduğunu belirtelim. -Kimi çevreler tavuklarda genetik değişiklik yapılmıyor gibi gayri ciddi beyanlarda bulunsalar da Ankara Tavukçuluk Araştırma Enstitüsü(ATAE), ‘safhat tavuklar’ denilen ve ‘Atabey, Atak ve Atak-S’ isimleri ile tescil ettirdiği tavuklar bile bunun aksini ispat için yeterli-

Tavuklar ot obur türlerken, yemlerine kan ve mezbaha atığı tavuk ürünleri eklenerek, kendi türünü tüketen et obur yamyam hayvanlar ortaya çıkarılmış durumda.

Genetik yapısı değiştirilerek yamyamlaştırılan bir hayvan yahut yumurtlama makinesine dönüştürülen tavuk, aç kalması vb durumların yanı sıra beklenmedik anlarda yanındaki başka canlı bir tavuğu yediği artık sık sık görülmekte.

Kişilik, mideye giren gıdalarla oluşuyorsa, yamyam kümes hayvanlarını yemek insan nesli üzerinde nasıl bir etki yapar, hiç düşündünüz mü?

İki: Yemlere, ezici çoğunluğu birkaç kişi tarafından ithal edilen ve kısırlaştırıcı etkiye sahip genetiği değiştirilmiş (GDO’lu) mısır başta olmak üzere tehlikeli bitkisel ürünler eklenmekte.

Üç: Yine birçok gerekçe üretilerek, çeşitli aşamalarda muhtelif ‘antibiyotik’ ilavesi yapılmakta, hayvanlar ise bu antibiyotikleri tüketicisine aktararak bağışıklık sistemini bozmakta yahut da kalıcı hasarlara neden olabilmekte.

Dört: Kesimdeki Besmele’nin bir kez çekilmesi, o anki kesimdeki tüm hayvanlar için yeterli sayan görüşler olmakla beraber, aksini savunanlar da yani tek tek besleme çekilmeli diyenlerde mevcut.

Beş: Kendisinize ait gerçek bir tavuğu yahut -şeklen tavuğa benzediği halde fizyolojik ve genetik yapı itibari ile değiştirilmiş bir hayvan olan- sözde tavuğunuzu kestiğinizde yaptığınız yolum ile makinelerle yolum konusunda da ihtilaf mevcut.

Sorunlar elbette bunlarla da sınırlı değil. GDO’lu mısırla beslenen, antibiyotik ve diğer kimyasal ilaçlarla şişmanlatılan hayvanlar, etiketine yazılan ‘doğal’ ya da ‘natürel’ gibi gerçekle bağdaşmayan ifadelerle gözü kararmış tüketiciye sunulmakta.

Bazı sözde uzmanların kırmızı et yerine beyaz tavuk eti, bazılarının ise beyaz et yerine kırmızı et önerdiklerini görürüz. Aynı kişiler bir müddet sonra söylediklerinin tam tersini de ifade edebiliyorlar. Görüş değişimini ise bilimdeki sözde yeniliklere bağlayarak biz tüketicileri ellerinde oynatıyorlar.

Hâlbuki bunların ezici çoğunluğu, belirli lobilerin sözcüleri olup söylediklerinin ne bilimle ne de ahlakla uzaktan yakından ilgisi vardır. Konuşan ve konuşturanlar paranın, tüketenler ise hazzın köleleri olmaktan öteye geçmezler.

Günümüz fıkıhçılarının bazılarının nano gıda, GDO ve katkı maddeleri ile ilgili meselelerde verdikleri fetvaların isabet oranındaki zayıflık nedeniyle toplumsal etki yapsa da ehlince itibar görmemekte! Çünkü bu fetvalarına veri oluşturacak bilgiler, meseleye derinlemesine vakıf endişeli kimselerden edinmek yerine, ‘adı Müslim hâli tartışmalı’ kimselerin sözde bilimsel sunularına dayandırılabilmekte.

GDO konusunda İKÖ uzmanlarının “GDO helâl değildir” şeklindeki kanaatini, devamlı okurlarımız geçmiş yazılarımızdan hatırlayacaklardır.

Bunların yanı sıra, kan konusunda İslam Fıkhı Ansiklopedisi’nin yem bahsindeki; “Âlimler; hayvan boğazlandığında akıtılan kanın murdar olduğu, yenmeyeceği ve ondan herhangi bir yolla yararlanılamayacağı konusunda ittifak etmişlerdir. (İbn-i Arabî, Ahkâmül-Kur`ân, I/53) Bu ittifakın icma halinde olduğu ifade edilmiştir. (bk. Sabûnî, Ahkâmü`l-Kuran, I/160,163) O kadar ki, meşhur Hanefi fıkıhçısı Cessâs, bu maddelerin haram kılınışının her türlü yararlanmaya şamil olduğunu, binanaleyh ölmüş hayvan etinden hiç bir suretle yararlanılamayacağını, hatta köpeklere ve diğer et yiyenlere dahi yedirilemeyeceğini, çünkü bunun da bir nev`i yararlanma olduğunu söyler. (Sabunî, age, I/160)” cümleleri calibi dikkattir.

Son dönem âlimlerimizden rahmetli Ömer Nasûhi Bilmen hoca ilmihalinde mezbaha atıklarının hayvan yemi olarak kullanılması konusunda “Pak olmayan şeyleri, meselâ bozulup temizliğini kaybeden kolamış etleri vesaireyi, etleri yenilebilen hayvanlara yedirmek caiz değildir” demekte.

Netice itibari ile kaç yıla vardı bilmiyorum ama uzun yıllardır tavuk ürünlerini yemiyorum.

Çünkü tavuk meselesi eldeki veriler ışığında –hiçbir otorite olmadığımız halde– bizim açımızdan ‘şüphenin ötesinde’ olsa bile “…Haram veya helal olduğu şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmezler. Her kim bu şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, şerefini de korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere yönelirse harama düşmüş olur…” Hadis-i Şerifi’nin muhatabı olarak günümüz tavuklarını yemememiz gerekiyor.

Çözüm yine bizim elimizde.

Kazancı kadar yiyip içtiklerinden de hesaba çekilecek olan insanlar, kendisine sunulan her şeyi tüketmez, tüketmemeli…

Tüketebileceğimiz koşulları ortaya koyar ve uyarsak; üreticiler, yaşamak için bizim tercihlerimize saygı duymak zorunda kalırlar!

Mevcut sistemde ruh ve beden sağlımız ile yaşamımız maalesef kapitalist, materyalist ve makyavelist sistemin elinde.

Hâlbuki olması gereken, onların ekonomik yaşamının bizim elimizde olması ve bizim sağlık ve inancımız açısından tüketim tercihlerimize saygılı üretimler yapmalarıdır. Lakin bizim acınası halimiz onların yaşam pınarına dönüşmüş.

Kemal Özer – Timeturk

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Haramlar - Helaller, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 5 Comments »

Ahi Çelebi Camii

Posted by Site - Yönetici Eylül 28, 2009

Ahi Çelebi Camii

Ahi Çelebi Camii

Şerler içinde hayırları aramaktansa veya hayırlar içinden şerleri ayıklamaktansa, külliyen hayır işleriyle meşgul olmak daha ziyade deyip, mübarek Cuma günü, yolumu Eminönü’nde eski Ticaret Odası, şimdiki Ticaret Üniversitesi’nin yanındaki tarihi Ahi Çelebi Camii’ne uğrattım.

Bir cami ki diğer camilerimizden ayrı bir yeri vardır buranın. Öncelikle Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ruh-u şerifleri misafir olmuştur. İstanbul’un ilk camilerindendir. Fatih’in yaptırdığı ilk cami diyenler de vardır.

Ahi Çelebi Camii, sadece Efendiler Efendisi (s.a.v.)’ne değil, dört halife başta olmak üzere, pek çok sahabe-i kiramın ruhuna ve müezzinlerin piri Bilal-i Habeş’e bir sabah namazında ev sahipliği yapmış.

Bu yazdıklarımı izinden gitmeye çalıştığım ama bir türlü istediğim gibi beceremediğim ünlü seyyahımız pirim Evliya Çelebi, “Seyahatnamesinin birinci cildinde” kendi dilinden anlatır. Adeta ağzından bal akar bir tarzda dile getirdiği güzel buluşmanın tamamını, Evliya Çelebi’nin yazdıklarından okumakta fayda vardır.

Ahi Çelebi Camii, İstanbul’un göbeğinde bir hüzün abidesiydi. 15. yüzyıldan son yüzyıla kadar ayaktaydı. Özellikle son 70 yılda çivi çakılmadığı gibi yıkılmasına ve yerine başka binalar konulmasına göz yumularak harabeye terk edilmişti.

Ahi Çelebi Camii

Caminin perişan halini; dinini, diyanetini, atasını, devletini, milletini seven pek çok duyarlı yazar gündeme getirmişti. Ben de karınca kaderince 1996 yılında yazmıştım. 2002 yılına kadar iş başına gelen hiçbir iktidar tınmadı. Bu yıla kadar öylesine kötüydü ki, dört bir yanını otlar kaplamıştı. Cami cami olmaktan çıkmış, hurda deposu gibi kullanılıyordu.

Caminin tek sorunu bakımsızlığı, perişanlığı değildi. Haliç kıyısında bulunduğu için yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Yavaş yavaş Haliç’e doğru kaydığı söyleniyordu. 2002 yılında hızlı bir şekilde bakım ve onarıma alınarak Haliç’e kaymaktan ve yok olup gitmekten kurtulmuştu. 2007 yılı Eylül ayı itibariyle Ahi Çelebi Camii hasret kaldığı Kur’an’a, ezana ve müminlere kavuştu.

Yolu Eminönü’ne düşenler, vakit namazı için veya iki rekât mescit namazı için ziyaret edip; arzu eden Efendiler Efendisi’nden şefaat, arzu eden Evliya Çelebi gibi hem şefaat hem de seyahat isteyebilir.

Biliyorsunuz Evliya Çelebi şefaat niyetiyle seyahat istemişti. Peygamberimiz’in de; “Şefaatin de oldu, seyahatin de oldu, her ikisi de mübarek olsun” diyerek mukabele ettiği, yine Evliya Çelebi’nin ifadelerinde yer alır.

Kısaca caminin diğer özellikleri hakkında da bilgi vermeye gayret edeyim.

Eminönü’nde eski Ticaret Odası, şimdiki Ticaret Üniversitesi’nin bitişiğinde bulunan Ahi Çelebi Camii’nin 1480-1500 yılları arasında yapıldığı tahmin edilmekte. Dikdörtgen plan üzerine, ikişer kemerle desteklenen tek kubbeli Ahi Çelebi Camii; Tabip Kemal Ahi Can Tebrizi tarafından yaptırılmış. Bu zat, Sultan Mahmut Han’ın Darü’ş-Şifası’nda hekimbaşılığı ve mutfak emini görevlerinde bulunmuş.

Kanlı Fırın Mescidi ve Yemişçiler Camii olarak da bilinen Ahi Çelebi Camii, 2 Temmuz 1539 ve 18 Mayıs 1653 yıllarında iki kez yangın geçirmiş ve 1892 zelzelesinde büyük hasar görmüş. Tezkiret’ül Ebniye’de Mimar Sinan’ın eserleri arasında gösterilen Ahi Çelebi Camii, Mimar Sinan tarafından tamir edildiği için Mimar Sinan eseri olarak da bilinir.

Ahi Çelebi Camii

Biraz da Evliya Çelebi’nin rüyasından söz edeyim. Malum olduğu üzre Evliya Çelebi, gördüğü bir rüya üzere seyahatlerine başlamış ve meşhur şaheseri Seyahatname’yi kaleme almıştır. Rüyasında, Âhî Çelebi Camii’nde İki Cihan Serveri Rasûlü Ekmelüt-Tehâyâ Fahr-i Kâinât Efendimiz hazretlerinin arkasında namaz kılar. Camiden çıkarken Peygamber-i Zîşân’ın mübârek ellerini öper ve “Şefâat Yâ Rasûlâllah” diyecekken, heyecandan sürç-i lisân ederek; “Seyahat Yâ Rasûlâllah” der.

Peygamber Efendimiz de hikmet-i İlâhî muktezâsınca söylenen bu söz üzerine “Seyahatin mübârek ola…” buyururlar. Artık Evliyâ Çelebi’ye düşen, diyar diyar gezmek ve gezilerini kaydetmektir.

Bizler de Evliya Çelebi kadar gezemezsek de hiç olmazsa onun camisine kadar gidebilmeliyiz.

Hüseyin öztürk – Vakit

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Zalimin Hayrı

Posted by Site - Yönetici Eylül 27, 2009

0125,mevlana,semsi tebrizi,konya,

Zalimin Hayrı

Padişahın biri, cuma günü camiye gidiyordu. Muhafızları yol kenarındaki halka bir taraftan, ”Çekilin” diye haykırıyor, diğer taraftan da ellerindeki sopalarla vurarak yol açmaya çalışıyorlardı. Sopayı yiyenin ya başı yarılıyor ya da gömleği yırtılıyordu.

Bu sırada tesadüfen orada bulunan zavallı bir fakir de muhafızlardan birçok sopa yedi. Kan revan içinde kaldı. Can acısıyla padişahın arkasından şöyle bağırdı.

Ey Allah’tan korkmaz! Şu yaptığın zulme bak. Halkın gözü önünde böyle yaparsan, Allah senin gizli zulümlerinden herkesi korusun. Güya camiye gidiyor, hayır işlediğini sanıyorsun.Senin hayrın buysa, şerrin ve kötülüğün kim bilir nasıldır?

Zalimlerin hayırları böyledir; artık şerlerini, var sen kıyas et.

Kaynak : Mesnevi’de geçen hikayeler

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mesnevi’de Geçen Hikayeler - Mevlana, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Teessüflerimizi Sunarız

Posted by Site - Yönetici Eylül 26, 2009

20 03 2015 - 1 copy.jpgbb

Teessüflerimizi Sunarız

AÇLIK, nefsini terbiye, riyazet ve zühd ayı olan mübarek Ramazan’da kilo alıp semirenlere…

Hem oruç tutan, hem de gıybet ederek ölü eti yiyenlere…

Belediyenin kurduğu Ramazan Etkinlikleri çarşısında güpe gündüz yemek ve çay satan, yemek yiyip çay içen saygısızlara…

Camilere ve türbelere çıplak, seksî kıyafetli turistleri ve yerlileri sokanlara…

Büyük Cami’de bir saat süren yatsı ve teravih namazı esnasında çocuklarını ciyak ciyak bağırtıp ağlatarak cemaatin huzurunu bozanlara…

Hoparlörleri sonuna kadar açarak zelzele gibi Ezan okuyanlara…

Mübarek ibadet ayında iftardan sonra Şûlebaz kültür binasında, Dine ve Şeriata aykırı karılı erkekli toplantılara katılıp eğlenenlere…

Dinimizin lüks ve israf yasağını ayaklar altına alarak adam başına 125 liralık iftar yemeği yiyenlere.

Vatandaşlar iftara yetişmek için çırpınırken, trafiği kesip eskort arabalarının canhıraş çığlıkları içinde devlethanelerine iftara yetişen devletlilere…

Şu mübarek rahmet ayında, rant için ormanları ve içlerindeki binlerce çeşit böceği ve hayvanı yakan para hırsıyla kudurmuş ve gözleri dönmüş canavar ruhlu eşkiyaya…

Kalitesiz döner sattığı halde “Nefis Döner Bulunur” yaftası asan aldatıcılara.

Cami kapılarında makbuzsuz, hesapsız, kitapsız para toplatanlara…

Para hırsıyla dine aykırı şişirme kitapları din kitabı diye satarak cahilleri saptıranlara…

Hem dindar ve sofu geçinip, hem de Allah’ın yap dediklerini yapmayan, yapma dediklerini yapan; nefislerinin kaprislerine köle olanlara…

Ramazan’da namaza başlayıp, Bayram’dan sonra terk edenlere…

Rüşvet, yolsuzluk, haram rant, alavere dalavere, soygun, komisyon, hortumlama, ihalelere fesat karıştırma işlerine kutsal ayda da devam edenlere… (Şerefsizler, bari bir ay bu konuda tatil yapın…)

Öncelikle fukaranın ve miskinlerin hakkı olan zekâtlara, fıkha ve şeriata aykırı olarak el koyanlara…

Benim şeyhim senin şeyhini döver aptallıklarıyla vakit öldürüp enerji heba edenlere…

Cemaatini, hizip ve fırkasını, kılığını din yerine koyan hattâ dinin üzerinde tutan şaşkınlara…

Oruç tutmayanlar için inşaallah tutarlar diye dua edeceğine, onlara sövüp sayanlara…

Dehşetli lüks iftar ziyafetleri verip, bunlara hep zenginleri çağırıp, bir tek fakir bile çağırmayan vicdansızlara…

İftar çadırının kapısında “Ey ahali!..” Duyduk duymadık demeyin, bu akşamki iftarı zengin oğlu zengin, paradar maldar ve fülus-sever Hacı Gani bey vermektedir…” diye gümbür gümbür davul çaldıranlara…

Yünden bir topuz yapıp, bunu saçına ekleyip, üzerine gökkuşağı gibi eşarp bağlayıp ve bu şekilde Peygamberimizin ihtar ve uyarısına hedef olan deve hörgüçlü sözde tesettürlü bayanlara…

Cümleten teessüfler ederiz…

Milligazete/Mehmed Sevket Eygi

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

( Amin ) ne demektir ?

Posted by Site - Yönetici Eylül 25, 2009

Dua,Amin, Ne Demektir  (2)

Amin, Ne Demektir ?

Amin. Esmâ-i efâldir. “Kabul et” manasınadır. “Ey Allahım! Dualarımızı kabul et” manasınadır. Veya “Ya Rabbiî (böyle) yap” demektir.

Âmin (kelimesi) iki sakinin bir araya toplanmaması için, (“nerede” manasına; bir istifham edatı olan) ve (nasıl mana­sına olan) gibi fetha üzerine mebnidir.

(Yani irabı herhangi bir âmin sebebiyle değişmez. îrab kabul etmez. Harekesi her halde fethadır, demektir. Eğer burada harfi üstün olmasaydı, iki sakin içtima edecekti. Ye ve nun harfleri sakin olacaktı» o zaman okumak mümkün olmazdı).

Âmin (kelimesi bütün âlimlerin) ittifakı ile Kur’an-ı ke-rim’den değildir. Çünkü, asıl mushafta yazılmamıştır. Sahabe (r.a.), tabiîn ve onlardan sonra gelen âlimlerden onun Kur’ân’dan olduğuna dair bir rivayet nakil olunmadı.

Lâkin, okuyan kişinin Fâtiha-i şerîfeden sonra ondan ayrı olarak (Fatiha süresiyle arasına fasıla vererek), Âmin demesi sünnettir. Bu mevzuda Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyur­dular:

“Bana Cibril Aleyhisselâm, Fatiha sûresinin okumasını bitirdiğimde bana “âmin” demeyi öğretti ve: (Fatiha sûresinden sonra) Âmin demek sanki kitabı hatmetmek gibidir, buyurdu.”

Bu hadis-i şerifi Hazreti Ali (r.a.) riyâyet etti ve açıklamasında şöyle buyurdu:

Âmin, Cenâb-ı Allah’ın mührüdür. Onunla kulunun duasını mühürleyip tasdik etmektedir.” Hazreti Ali (r.a.) tefsir ettiler. Mühür, mühürlenen şeye herhangi bir şeyin müdâhalesine ve orada tasarrufda bulunmasına mani olur. Âmin (duası da) kulun duasına hıyanetin girmesine manidir.

Veheb (r.h.) şöyle buyurdu: ” Ondan ( Âmİn’in) her harfinden bir Melek yaratılır. Ve Melekler:Allahım! Âmin diyeni mağfiret et, günahlarını bağışla” diye dua ederler.

Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurdular: “Dua eden ve Âmin diyen kişi (duanın feyiz ve bereketinde” “ortakdırlar.” Bu manada Cenâb-ı Allah, şöyle buyurdu:

-“Peki,buyurdu. “Duanız kabul olundu. Siz yine istikamette devam edin ve kendini bilmeyenlerin meslekine uymayın.

“imam deyince, siz “âmin” söyleyin. Çünkü melekler de bunu söylerler. Kimin âmin (söylemesi) meleklerin âminine muvafık olursa (denk gelirse) onun geçmiş günahları bağışlanır.”

Bunun sırrı Veheb (hazretlerinin) sözünde geçtiği gibidir. (Yani âminin her harfinden bir melek’in yaratılması ve âmin diyene dua etmeleridir).

Amma (hadisi-i şerîfte geçen) muvaffakiyet (yani denklik), zamanda muvafık olması (gerekir) denildi. (Bir rivâyetde) ihlasta (meleklerin ihlasına) uygun olması lâzımdır, denildi ve bir teveccühdür.

(İmam ‘’Amin’’ dediğinde, âmin diyen meleklerin hangi melekler olduğunda ihtilaf olundu. Hafaza melekleridir, denildi. Başka meleklerdir, denildi. Bu görüşü şu mübarek hadis-i şerîf desteklemektedir:

Okuyan kişi, dediği zaman, arkasındakiler, âmin derler. Âmiin diyen kişinin sözü, semâ ehlinin sözüne muvafık olursa, geçmiş günahları bağışlanır.

Aslında; âmin diyenler, “hafaza ve semâ ehli meleklerdir” denilerek her iki görüşün arasını birleştirmek mümkündür.

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – 1.cilt

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | 2 Comments »

DAVUD-İ KAYSERİ KİMDİR?

Posted by Site - Yönetici Eylül 23, 2009

Şeyh Davud Kayserî Hazretleri,davud-i-kayseri-kimdir

DAVUD-İ KAYSERİ KİMDİR?

Şeyh Davud Kayserî Hazretleri. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat 1258 (H. 656} veya 1261 (H. 659) tarihlerinde Kayseri’de doğduğu tahmin edilmektedir. Medrese tahsili gördü. Iznik’i fetheden Osmanlı Sultanı Orhan Gazi ilk olarak yaptırdığı Orhaniyye Medresesine Davudu Kayseriyi müderris olarak tayin etti. Davudu Kayseri hazretleri, Osmanlının ilk resmi eğitimcisidir.. Ilmiyye heyetinin başıdır. Atomların enerji yüklü olduğunu ilk defa söyleyen Davudu Kayseri hazretleridir. Tasavvuf erbabı ve bir gönül eri olan Davud-u Kayseri hazretleri, 1350 yılında İznikte vefat etti.

İznik Kaymakamı Hüseyin Avcı, dönemin büyük tasavvuf ehli Davud-i Kayseri Hazretleri´nin mezarını bulmak için seferber oldu. Eşrefzade Mahallesi Davud-i Kayseri Sokağı´nda kabri aranan Kayseri´nin yattığı yerin tespiti için, 60 yıl önce çocukluğu buralarda geçen İsmail Aydın´ın görüşüne başvuran Avcı, mezarın şu an bir evin altında kaldığını öğrendi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı´nca ilçede bulunan türbelerin onarımı için ödenek gönderildiğini hatırlatan Avcı, Davud-i Kayseri ve Alaeddin-i Mısri Hazretleri´nin kabrinin onarımı için de para aktarıldığını belirtti.

Kaymakam Avcı, Davud-i Kayseri´nin kabrinin tapulu bir evin altında olduğunu öğrendiklerini, kabrin hemen doğusundaki boşluğa makam türbesi yapılacağını söyledi.

DAVUD-İ KAYSERİ KİMDİR?

Davud-i Kayseri, kendisini yetiştirdikten sonra Kahire´ye gitti. Bir süre burada da eğitim gördü. 4 yıl kadar kaldığı Kahire´den Kayseri´ye döndü. İlim aşkı ve çabası, onu dönemin şöhretli alimi Abdulrezzak Kaşani ile görüşmek için İran yollarına düşürdü. Ondan tasavvuf dersleri aldı. Böylece din ilimlerinde hem de dünya ilimlerinde büyük şöhret oldu.

Konya, Aksaray ve Bursa´ya gitti. Yazdığı eserlerle şöhreti Anadolu sınırlarının dışına taşmaya başladı. Bunun üzerine 1336 yılında Orhan Gazi kendisini İznik´e çağırdı. Günlük 30 akçe maaşla burada kurduğu Osmanlılar´ın ilk medresesine başmüderris tayin edildi.

15 yıl süreyle çalıştığı bu medresenin sistemini kurdu. Böylece Osmanlılar´da medrese eğitiminin temeli fiziki olarak Orhan Gazi, ilmi olarak da Davud-i Kayseri tarafından atılmış oldu. Davud-i Kayseri´nin Osmanlı medrese eğitim sistemine verdiği disiplin asırlarca devam etti.

Dünya çapında binlerce ilim adamı, sanatkar ve edebiyatçı yetişti. Bu bakımdan Davud-i Kayseri´ye o dönemlerde din ve milletin şerefi anlamına gelen ´Şerefü´d din ve mille´ lakabı verildi. Tasavvuf yönündeki bilgisi ve yaşayışından dolayı şeyh ve Hanefi mezhebinde olduğu için de kendisine El Hanefi gibi unvanlar verildi.

..

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | 1 Comment »

Yemekte Dört Şey Farzdır

Posted by Site - Yönetici Eylül 23, 2009

Yemek Hakkındaki Birtakım Dinî ve Tıbbî Edepler

Yemekte Dört Şey Farzdır

Denilir ki, yemekte dört şey farzdır:
1-  Ancak helâl’den yemek,
2-  O nimetin Allâhü Teâlâ hazretlerinden olduğunu bilmek,
3-  Yediklerine râzî olmak,
4- Allâhü   Teâlâ   hazretlerine   asla   isyan   etmemektir;   bu yemeğin kuvveti kendisinde olduğu müddetçe  (o kuvvetle günah işlememektir…)

Yemekte dört şey sünnettir:
1- Yemeğin başında besmele çekmek,
2- Yemeğin sonunda Allâhü Teâlâ hazretlerine hamd etmek  ,
3- Yemekten önce ellerini yıkamak ve yemekten sonra ellerini ve ağzını yıkamak, (3/334)
4-Yemekte  otururken   (eğer yer sofrasında  ise)  oturma esnasında, sol ayağını yere koyup sağ ayağını dikmektir… 

Yemeğin Edebleri Dörttür

Yemekte dört şey edeplerdendir:
1 – Kendi önüne gelen taraftan yemek,
2-  Lokmalarını küçük yapmak,
3-  Yemekleri tam çiğnemek,
4-  Yemek  esnasında   başkasının   lokmalarına   (ve   ağzına) bakmamaktır… 

Yemekte Şifâ

İki şey şifâ’dır
1 – Sofraya dökülen ekmek kırıntılarını yemek,
2- Tabağı sünnet etmek…

Yemekte Mekruh Olan Şeyler

Yemekte iki şey mekruhtur:
1 – Yemeği koklamak,
2- Yemeğe üflemektir. 

Sıcak Yemek

Yemeği sıcak olarak yememelidir. Ta yemeği soğutup öyle yemelidir. Muhakkak ki yemeğin lezzeti sıcaklıkta ve bereketi de soğuk olmasındadır… 

Akıllı Kişinin İşi

Aliâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsını talep etmek için çalışan akıllı kişiye düşen vazife;
1- Helal gıda tahsil etmeli,
2-   Nimet ve fazileti veren Aliâhü  Teâlâ  hazretlerine çok şükretmeli,
3-  (Ve asla unutmamalı ki) Aliâhü Teâlâ hazretlerinin kulun üzerinde, zahirî ve bâtinî bir çok nimetleri; gizli ve aşikâr bir çok lütufları bulunmaktadır…

   Her yemekten sonra mutlaka yemek duasını okumalıyız. Gerek kısa veya gerekse uzun olsun fark etmez. Ama mutlaka yemek duasını okumalıyız. Yemek duasını öğrenmeli ve çocuklarımıza öğretmeliyiz. Nüzhetü’l-Mecâlis” isimli mevize ve malumat deryası kitabda şöyle buyurulmaktadır:
Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)tan Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden rivayet ettiler: -“Kim, yemekten boşaldıktan bir ihlâs sûresini okursa, Allâhü Teâlâ hazretleri o kişi için kırmızı yakuttan cennette bir şehir yaratır. Ve onun yemiş olduğu her lokma sebebiyle ona on hasene yazar...”
Nüzhetü’l-Mecâlis, c. 1,s. 28,

Kaynak
  İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 9/787.
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 9/787.
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 9/787-788.
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 9/788.
İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 9/788.

İsmail Hakkı Bursevi(k.s.), Ruhu’l Beyan Tefsiri

Posted in Adab-ı Muaşeret, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ruhu`l Beyan Tefsirinden Kıssalar, Tavsiyeler, Türkiye | 3 Comments »

MUBAREK RAMAZAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN.

Posted by Site - Yönetici Eylül 20, 2009

aaa555 copy

MUBAREK RAMAZAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN.

Degerli ziyaretçilerimizin ve bütün İslam aleminin mubarek Ramazan Bayramını en içten dileklerimle kutlar ve daha nice bayramlara kavuşturmasını Hz.Allah’tan temenni ve niyaz ederim.

Ebu Hureyre (r.a) , Rasulullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etti ;

Bayram gecesi olunca melekler dalgalanır ve Allah hiçbir kimsenin vasfedemeyeceği şekilde nuru ile tecelli eder.Ve ertesi gün bayram yapacak olan meleklerine şöyle seslenir;

-Ey melekler topluluğu ! İşini tam yapan işçinin ücreti nedir?

Melekler;

-Ücreti tam verilir.

Bunun üzerine Allah;

-Sizi şahid tutuyorum ki hepsini bağışladım.”

 

“Mevlam bağışlananlar arasında olabilmeyi hepimize nasip etsin..Hayırlı Bayramlar..”

..

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Ramazan-ı Şerif | Leave a Comment »

Fıtır Ve Kurban Bayramlarında Meşru Olan Zikirler Ve Dualar

Posted by Site - Yönetici Eylül 19, 2009

Fıtır Ve Kurban Bayramlarında Meşru Olan Zikirler Ve Dualar

Fıtır Ve Kurban Bayramlarında Meşru Olan Zikirler Ve Dualar

Bayram gecelerini, Allah’ı zikretmek, namaz kılmak ve diğer ibâdet­lerle ihya etmek, bilindiği gibi müstahabdır. Bu hususta varid olan şu ha­dîs delildir:

452- Kim bayram gecelerini (ibadetle) ihya ederse, (âhireti unutup dün­yaya bağlanmakla) kalblerin öldüğü gün onun kalbi ölmez.”

Yine şu rivayet vardır: “Kim, iki bayram gecesinde Allah’dan sevab bekleyerek ibâdet ederse, kalbler öldüğü zaman onun kalbi ölmez[1][7]

İmam Şafi’î ile İbni Mace’nin rivayetleri böyledir. Bu zayıf bir hadîstir. Ebu Ümâme’nin rivayetinden merfû ve mevkuf olarak bunu rivayet ettik.îki yönü ile de zayıftır; fakat faziletle ilgili hadîslerde müsamaha vardır. Ni­tekim kitabın başında bunu belirtmiştik.

Ne kadar bir zaman ibâdet etmekle gece ihya edilmiş olur, konusunda alimler ihtilâf etmişlerdir. Bu hususta en sağlam görüş, gecenin büyük bir kısmını ibâdetle geçirmektir. Muayyen bir vakit içerisinde geceleyin kal­kıp ibâdet etmekle o gece ihya edilmiş olur da, denmiştir.

İki bayram gecelerinde Tekbir getirmek müstahabdır. Fıtır (Ramazan) gecesi için, güneşin batışından itibaren imam bayram namazını kıldırma­ya kalkıp iftitah tekbirini alıncaya kadar geçen zaman içinde tekbir getir­mek müstahabdır. Ayrıca namazların arkasında ve diğer hallerde de tek­bir getirmek müstehaptır. İnsanların kalabahklaştığı yerlerde, yürürken, otururken, yatarken, yolda, mescidde ve yatarken çokça tekbir getirilir.

Kurban bayramı için, Arefe günü sabah namazından sonra başlayarak dördüncü günün ikindi namazının sonunda tamamlanmak üzere her farz namazdan sonra tekbir getirilir. (Hanefî mezhebinde bu tekbirlerin yapıl­ması vacibdir). Dördüncü günün ikindisinden sonra gelecek namazlar aka­binde tekbir getirilmez. Sahih olan ve uygulanan iş budur. Gerçi bu konu­da, hem bizim mezhebimizde, hem de diğerlerinde meşhur ayrılıklar var­dır; fakat endoğrusu, bizim söylediğimizdir. Bu hususta Beyhakî’nın Sü-nen’inden rivayet ettiğimiz hadîsler vardır. Ben bunların hepsini hadîs olarak ve mezheb görüşleri olarak “mühezzeb” şerhinde açıkça anlattım ve tek­birle ilgili işleri ayrmtılarıyle söyledim. Ben burada, özet olarak tekbirin esasına işaret ediyorum.

Bizim (Şafiî) alimlerimiz demişlerdir ki, tekbir sözü şöyle demektir:

Allâhu ekber, Allâhu ekber, Alîâhu Ekber

Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir, Allah her şeyden yücedir” bu şekilde arka arkaya üç kez tekrarlanır. Her istenildiği zaman böyle söylenir.

İmam Şafi’î ve arkadaşları demişlerdir ki, şu sözler ilâve edilirse güzel olur:

Allâhu ekber kebîri, ve’l-hamdü lillâhi kesîrâ, ve sübhânellâhi bük-raten ve esîlâ, lâilaheillâlîâhu velâ na’büdu illâ iyyâhu, muhlisinelehu’d-dîne ve lev kerihe’l-kâfirûn, Lâ ilahe illâllâhu vahdehû. Sadaka va’dehû ve nasara abdehû ve hezeme’l-ahzâbe vahdehû lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber.”

Allah yüceler yücesidir. Çokça hamd Allah’a mahsustur. Akşam sa­bah Allah’ı noksanlıklardan tenzih ederiz. Allah’dan başka İlâh yoktur. Müşrikler hoşlanmasalar da, dinde ihlâs sahihleri olarak yalnız O’na ibâ­det ederiz. Allah’dan başka ilâh yoktur; yalnız O vardır. Verdiği sözde sa­dık olmuştur, kuluna yardım etmiştir ve yalnız kendi kudreti ile düşman birliklerini perişan etmiştir. Allah’dan başka ilâh yoktur, allan her şeyden büyüktür.”

âlimlerimizden bir kısmı demiştir; insanların âdet edindikleri şu şekil üzere tekbir getirmekte bir beis yoktur;

”Allâhu ekber. Allâhu ekber (Allâhu ekber) lâ ilahe illâllâhu vallâhu ekber, allâhu ekber ve lillâhi’l-hamd.”

Allah her şeyden büyüktür, allan her şeyden büyüktür (Allah her şey­den büyüktür). Allah’dan başka ilâh yoktur, Allah her şeyden büyüktür. Allah her şeyden büyüktür. Hamd Allah’a mahsustur.”

(Hanefî mezhebinde, Kurban bayramının arefe sabahında başlayıp bay­ramın dördüncü günü ikindi namazının sonunda tamamlanmak üzere ge­çen yirmi üç vaktin farzlarından sonra tekbir getirmek vacibdir).

Tekbir getirilen yirmi üç vakta ait günlerde kılınan her türlü namazdan sonra tekbir getirmek (Şafi’î mezhebinde) meşrudur, kılınan namaz farz olsun, nafile olsun, cenaze namazı olsun, kaza namazı olsun, adak namazı olsun, hüküm aynıdır. Bu namazların bir kısmında ihtilâf varsa da, onları ayrıntılı olarak anlatma yeri değildir, burası. Ancak benim söy­lediğim sahîh olanıdır. Fetva bunun üzerinedir ve bununla amel edilir.

Eğer imam, kendisine uyanın görüşüne aykırı oîarak bu teşrik (tekbir getirme) günlerinde tekbir getirirse, yahud aksine olarak, kendisine uya­nın görüşüne zıt şekilde tekbir getirmezse, imama uymuş olan kimse, bu hallerde imamın yaptığını yapar mı? Alimlerimiz bu hususta iki görüşe sahib olmuşlardır:

Bunlardan sahih olanı, imama uyan kimsenin kendi görüş ve inancına göre hareket etmesidir; çünkü imam selâm verdikten sonra, imamla ilgi kesilmiştir; artık ona uymak gerekmez. Fakat bayram namazı içinde imam ziyâde tekbir aldığı zaman, imama uyan kimsenin mezhebinde olmasa bi­le, ona tabî olması gerekir; çünkü namaz içinde imama uymak zorunluğu vardır.

(Hanefî mezhebinde, bayram namazlarının ilk farz tekbirlerinden sonra birinci rekâtta kıraattan önce üç tekbir ve ikinci rekâtta kıraattan sonra dört tekbir almak vacibdir. Şafi’î mezhebinde ise) bayram namazında, kı­raattan önce zaid tekbirleri getirmek sünnettir. Birinci rekâtta, iftitah tek­birinden başka yedi tekbir alınır.İkinci rekâtta, secdeden kalkma tekbirin­den başka, beş tekbir alınır.

Birinci rekâtın tekbirleri, istiftah (Sübhâneke) duasından sonra ve ki-raattan önce olur. İkinci rekâtta da, kıraata başlamadan önce tekbirler alınır. Her iki tekbir arasında:

Sübhâneelîahi, velhamdü lillâhi ve lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber.”, demek müstahabdır. Alimlerimizin çoğu böyle demiştir. Alimlerimizin bazısı da, şöyle söylenir, demişlerdir:

Lâilahe illallâhu vahdehû. Lâ şerîke Iehu. Lehülmülkü ve lehülham-dü biyedihil-hayru ve hüve ala külli şey’in kadîr.”

Alimlerimizden Ebû Nasır b. Sabba’ ve diğerleri demişlerdir:

İnsanların âdet edindikleri şu şekilde söylemek güzeldir:

Allâhu ekber kebîra. Velhamdü lillâhi kesîrâ. Ve sübhânellâhi bükre-ten ve esîlâ.”

Bütün bu sözler birer kolaylıktır, bunlardan biri üzerinde durmak ve ona bağlanmak yoktur. Bu zikirlerin tümü terk edilmiş olsa ve ayrıca yedi ve beş tekbir terk edilse, namaz sahih olur ve sehiv secdesi gerekmez; (çünkü Şafi’î mezhebinde bu tekbirler sünnettir. Fakat Hanefî mezhebinde vacib olan tekbirin terkinden sehiv secdesi gerekir.) ancak fazilet kaçırılmış olur. Sahîh olan görüşe göre, bayram namazının kıraatına unutarak tekbirleri almadan başlansa, tekbirleri almak için geri dönülmez. İmam Şafi’î Haz­retlerinden rivayet edilen zayıf bir görüşe göre, tekbirlere dönülür.

Bayram namazının hutbelerine gelince, ilk kısım hutbede dokuz ve ikinci kısmında yedi tekbîr getirmek müstahabdır.

Bayram namazlarında müstahab olarak okunacak surelere dair bilgi, “Namazın zikirleri” bölümünde daha önce açıklanmıştı. O da, şudur: Bi­rinci rekâtta, Fâtiha’dan sonra “Kâf” suresi, ikinci rekâtta “kamer” su­resi okunur yahud istenirse, ilk rekâtta “El’A’lâ” suresi ve ikinci rekâtta “Gâşiye” sûresi okunur ki, bunları okumak müstahabdır.

İMAM NEVEVİ – Dualar ve zikirler.


Posted in Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Dualar ve Zikirler - İmam Nevevi, Güncel, Gündem | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: