Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Ağustos 2009

F E T İ H A S K E R İ !

Posted by Site - Yönetici Ağustos 31, 2009

F E T İ H    A S K E R İ !

F E T İ H A S K E R İ !

F E T İ H    A S K E R İ !

AHMED METİNCAN

Bir nesil ki kükremiş, bir nesil ki coşmuştur,
Üç asırlık feryada son hızıyla koşmuştur.
Nice badire geçmiş, ne zorluklar aşmıştır;
Boğazın ortasıdır, artık Bizansın yeri
Anlaşıldı ki zira gelen Fetih Askeri.

O nesil ki beylikten koca devlet kurandır,
Garbın çelik zırhını imanıyla kırandır,
İnanç, ideal dolu, hem de ehl-i Kur’andır;
Ne şeytana köledir, ne de nefsinin eri;
Kolla kendini kafir, gelen Fetih Askeri.

Kalplere germiş bugün Kostantin zincirini,
Geçiş yok vicdanlara paklayasın kirini,
Bekliyor bu saf millet, iştiyakla birini;
O da sensin aslanım, haydi düşünme seri,
Titresin palikarya, gelen Fetih Askeri.

Daha ne kadar döksün bu millet göz yaşını,
Kaydetmiyor tarihler, bu zulmün bir eşini,
Bitir sen de ey nesil, bitir artık işini;
Bugün cihat günüdür, işte gaza leşkeri,
Cihan duysun ve bilsin, gelen Fetih Askeri.

Zira şafak söküyor, başlayacak son akın,
Her şey müjdeliyor ki hakkın zaferi yakın,
Giy iman elbiseni, ihlas zırhını takın;
Gidiyoruz aslanım ne cin’iz ne de peri,
Melek gibi tertemiz, gelen Fetih Askeri.

Kalplerdeki zinciri ey nesil gel de çözdür.
Sen de zafer gemini haydi semadan yüzdür.
İçimizde aşkımız sanki yanan bir közdür,
Yine arşı sarsacak ALLAH ALLAH sesleri,
Çünkü tüm haşmetiyle gelen Fetih Askeri.

Bizanssın kızıl yüzü sararıp ta solacak,
Yine Ayasofya’mız sembolümüz olacak,
Yıllardır ağlayan göz o gün tekrar gülecek,
Bekliyorduk dört gözle tam üç asırdan beri,
Sevinmek hakkımızdır, gelen Fetih Askeri.

Nice dualar ettik, ne dilekler diledik,
“Dönmeyiz biz bu yoldan, bin kere ölsek” dedik,
Sağlamdır saflarımız açılmaz asla gedik,
Hedefedir yönümüz, kalmayız gayrı geri,
Savulun ey mülhitler gelen Fetih Askeri.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Genel, Türkiye, Yorumlar, Şiir | Leave a Comment »

Ramazan ayı ve oruç

Posted by Site - Yönetici Ağustos 21, 2009

Ramazan ayı ve oruç,teravih-namazc4b1-ve-duc3a2larc4b1

Ramazan ayı ve oruç

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَىٰ وَالْفُرْقَانِ

“Ramazan ayı, insanlara yol gösteren, hidayeti, doğruyu ve yanlışı ayırt edip açıklayan Kur’an’ın indirildiği aydır.” (Bakara suresi, 2/185)

Bilindiği üzere İslâm’ın beş şartından birisi de Ramazan ayında oruç tutmaktır.  21 Ağustos Cuma (H. 1430/M.2009) günü 1 Ramazan’dır. Perşembe gecesi sahura kalkacak, cuma günü oruçlu olacağız.

Oruç, imsak vaktinden güneş bâtıncaya kadar, ibâdet niyetiyle, yeme-içme ve cinsi münâsebetten uzak durmak, bunları yapmamaktır.

Oruç, bütün şeriatlerde müşterek/ortak bir ibâdettir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruluyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ ۚ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ عَلَىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ ۚ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ ۖ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ ۚ وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ ۖ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizin üzerinize de oruç farz kılındı. Umulur ki oruç sayesinde kötülüklerden korunursunuz. Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakir doyumu kadar fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa (fidyeyi arttırırsa), bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” [1]

Allah Teâlâ İncil’de Hz. İsa’ya şöyle vahyetmiştir: “Ey İsa! İsrâiloğullarına şunu haber ver: Benim rızâm için oruç tutan kimsenin vücuduna sıhhat veririm, onun ecrini (sevabını) büyük eylerim.” [2]

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) de, “Temizlik imanın yarısı, oruç da sabrın yarısıdır”[3] “Her şeyin bir zekâtı vardır, vücûdun zekâtı ise oruç tutmaktır…”[4] “Oruç, sizden birinizin savaşta kullandığı kalkan gibi, kötülüklerden, şehevî istek ve arzulardan korur”[5] buyurmuşlardır.

Orucun bedenî faydalarına gelince…

Oruç; mideyi, bağırsakları ve kalbi dinlendirir… Vücuttaki fazlalıkları eritir, zararlı olan gıdaları vücuttan atar. Kısaca oruç, hem rûhânî hem de tabiî bir devâdır.

Bu bakımdan, eğer hastanın aç bırakılması veya oruç tutması hâlinde vücuttaki zararlı maddeleri dışarı atarak tedâvi olması mümkün olursa, bu ilaç kullanılarak yapılmamalıdır.

Yazımızın başlangıç bölümünü iki cihan serveri Efendimizin (s.a.v.) mübârek sözleri ile noktalayalım:

“Cihâd ediniz ki, ganîmet elde edesiniz. Oruç tutunuz ki, sıhhat bulasınız. Seyahat ediniz ki zengin olasınız.”[6]

“Sİzlere oruç tutmanızı tavsiye ederim. Çünkü oruç, kalblerinizi saflaştırır.”[7]

***

RAMAZAN AYININ FAZİLET VE ESRÂRI

Hicri ikinci bin yılın müceddidi İmâm-ı Rabbânî Ahmed el-Farûkî es-Serhendî (k.s.) hazretleri meşhur eseri Mektubat’ında bu mübarek ayla ilgili şu açıklamalarda bulunmaktadır:

Ramazan ayı çok kıymetli ve pek büyük bir aydır. Bu ayda nâfile olarak kılınan namaz, zikir, sadaka ve benzeri ibâdetler, diğer aylarda edâ olunan farz ibâdetlerin sevâbı ile eşittir. Bu ayda bir farz ibâdeti edâ eden, diğer aylarda yetmiş farz edâ edenin ecrini alır.

“Bir kimse, Ramazan ayında bir oruçluyu iftar ettirirse, günahlarına keffâret olacağı gibi, kendisini de cehennem azâbından kurtarmış olur. İftar ettirdiği kimsenin sevâbından bir şey eksilmeksizin, onun sevâbı kadar kendisine verilir.

Ramazan ayında bir kimse, kölesinin veya hizmetinde bulunanların işlerini/vazifelerini hafifletir onlara kolaylık sağlarsa, Allâh Teâlâ kendisini bağışlar ve cehennem azâbından azâd eder. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) Ramazan ayına girdiği zaman, bütün esirleri serbest bırakırdı. İstek ve ihtiyaç sahiplerine ihsanlarda bulunurdu.[8]

“Bir kimse Ramazan ayında hayırlı işler ve faydalı amellerde muvaffak olursa, bu muvaffakiyeti bütün sene boyunca devam eder. [9]

Şayet bu ay, dağınıklık ve perişanlık içinde geçerse sene boyunca, dağınıklık ve perişanlık sürer. Bu bakımdan mümkün olduğu kadar bu ay içinde cem’iyet elde etmeye (derlenip toparlanmaya) çalışmak lâzımdır. Bunun için de bu ayı ganîmet bilmelidir. Allah Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, bu gecelerin her birinde, cehennem azâbına müstehak olmuş binlerce kemseyi âzâd eder. Bu ay içinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır.[10] Şeytanlar zincire vurulur ve rahmet kapıları açılır.

İftarda acele etmek, sahuru tehîr etmek/geciktirmek sünnettir.[11] Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bunu üzerinde ehemmiyetle dururdu. Bu hususa önem vermek, muhtemelen kulluk makamına uygun olan ihtiyaç halini açığa vurmak içindir.

“Hurma ile iftar etmek sünnettir.[12]

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) iftarda şu duâyı okurdu: “Zehebe’z-zamaü ve’b-telleti’l-urûku ve sebetel ecru inşâallahü teâlâ.” Meâli: Susuzluk gitti, damarlar ıslandı, inşâallah ecir/mükâfat da hasıl oldu.[13]

“Bu ayda terâvih namazını eda etmek, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmek sünnet-i müekkededir.[14] Bunların neticeleri çok faydalıdır. Allah Teâlâ, Habîb-i Edîbi Efendimiz (s.a.v.) hürmetine cümlemizi muvaffak eylesin.”[15]

Ramazan ayı Allah Teâlâ’nın bütün zatına, isim-sıfat ve fiillerine ait kemâlâtı hâvi, kendisine zılliyetin (gölgeliğin) asla ârız olmaması bakımından asıl dairesine dahil bulunan Kur’an-ı Kerimle tam bir münasebeti haizdir. İlk kabiliyet (esasların esası, ilk taayyün) de onun gölgesidir. İşte bu münasebet sebebiyledir ki, Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında inmiştir. Nitekim, “Ramazan ayı, Kur’an’ın indirildiği aydır”[16] ayeti de bu gerçeği tasdik etmektedir.

“Bu sebeple ramazan ayı, bütün hayır ve bereketleri kendinde toplamıştır. Sene içerisinde herhangi bir yolla kişiye ulaşan her hayır, kadri/kıymeti yüce Ramazan ayınının bereket deryasından bir damladır. Bu ayda sağlanan cem’iyet (mâsivadan/Allah’tan gayri her şeyden yüz çevirip bütün dikkati Allah Teâlâ’ya teveccüh/yönelme noktasında toplama hali), sene boyunca elde edilecek olan cem’iyetin sebebidir. Bu ayda tefrikaya kapılmak (dikkati dağıtıp kendini mâsivaya bırakarak huzuru bozmak), sene boyunca tefrikaya yol açmaktadır.

“Ramazan ayının hakkını veren kimseye ne mutlu! Ramazan ayının hakkını veremeyen kimseye de yazıklar olsun. O kimse hayır ve bereketlerden mahrum kalmıştır.

Ramazan ayında Kur’an hatminin sünnet oluşu, aslî ve zıllî bütün kemâlâta erişmek vesilesiyle olabilir. Bu ikisini bir araya getiren kimsenin, Ramazan’ın hayır ve bereketlerinden mahrum kalmaması ümit edilir.

“Bu ayın gündüzlerinde bulunan bereket, diğer aylarınkine benzemez. Gecelerinde bulunan hayır da, başka ayların geceleriyle kıyas edilemez. Belki de iftarda acele edip sahuru da geciktirmenin evla oluşu hakkındaki hüküm, iki vaktin cüzlerini/parçalarını birbirinden tamamen ayrıştırmak içindir…[17]

Ramazan ayı bütün hayırları ve bereketleri (içinde) toplar. Hayır ve bereketlerin hepsi Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin zatından akmaktadır ve O Sübhânehû’nun şuunlarının yani Allah Teala’nın isim, sıfat ve fiillerine ait kemâlâtının bir sonucudur. Varlık sahnesinde ortaya çıkan kötülük ve noksanlıkların hepsinin kaynağı ise, sonradan olan zat ve sonradan yaratılan sıfatlardır.

مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ ۖ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ

“Ey insanoğlu! Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir”[18] ayeti bu hususta açık ve kesin olan bir nass’dır.

“O halde bu ayın bütün hayır ve bereketleri, kelâm şe’ninde toplanan zatî kemâlâtın neticesidir. Kur’an-ı Mecid de bu camî (topyayıcı/kapsayıcı) olan şe’nin/işin hakikatinin tamamından hasıl olmuştur. Dolayısiyle Kur’an’ın tüm kemâlâtı toplaması ve bu ayın da o kemâlâtın sonuçlarını ve semerelerini içinde barındırması açısından bu mübarek ayın Kur’an’la kam bir münasebeti vardır. İşte bu münasebet Kur’an’ın bu ayda inmesinin sebebi olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ramazan ayı, insanlara yol gösteren, hidayeti, doğruyu ve yanlışı ayırt edip açıklayan Kur’an’ın indirildiği aydır.” [19]

“Bu aydaki Kadir gecesi, bu ayın hulâsası ve özüdür. Kadir gecesi çekirdek mesabesinde olup bu ay da o çekirdeğin kabuğu yerindedir.

Ramazan ayı cem’iyet haline bürünmüşken bir kimseye uğrarsa ve o kişi de bu ayın hayırlarından ve bereketlerinden nasiplenirse, bütün sene boyunca cem’iyete ulaşmış, aydaki hayırları ve bereketleri elde etmiş olur.

Allah Sübhânehû böylesine mübarek olan bir ayda bizleri hayırlara ve bereketlere ulaştırsın ve en büyük nasiple rızıklandırsın.

Peygamberlerin sonuncusu Efendimiz (s.a.v.), “Sizden biriniz orucunu açacağı zaman, hurma ile açsın; çünkü hurma berekettir.”[20] buyurmuş ve kendisi de hurma ile oruç açmıştır.

Hurmanın bereket olması; ağacı olan nahle’nin insan gibi cem’iyet (kuşatıcılık) ve a’deliyet (adalet) vasfı üzere yaratılmış olması sebebiyledir. Bundan dolayı yani Adem’in (aleyhisselâm) yaratıldığı çamurunun arta kalanından yaratıldığı için, Efendimiz (s.a.v.) nahle’yi (hurma ağacını), “Ammetü benî adem: Ademoğlunun halası” olarak isimlendirmiştir. Yine O (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Halanız nahle’ye ikramda bulununuz; zira o, Adem’in (a.s.) toprağının arta kalanından yaratılmıştır.”[21]

Hurmaya ‘bereket’ denilmesi bu câmiiyyet (kuşatıcılık) vasfına/özelliğine itibarla olabilir. Cüz’iyet alakasına itibarla nahle’nin meyvesi olan hurma ile oruç açmak hurmayı, oruç açan kşinin bir parçası yapar ve hurmanın kapsayıcı olan hakikati hurma ile oruç açanın hakikatinden bir parça olur. Bu itibarla hurmayı yiyen kişi, câmi’ (kuşatıcı vasfını taşıyan hurmanın hakikatinde var olan sonsuz üstünlükleri toplamış olur. Bu anlattığımız mana mutlak olarak hurmanın yenmesinde var olmakla birlikte oruçlunun, engelleyici şehvetlerden ve fani lezzetlerden boşalma anı olan iftar vaktinde yenmesinin tesiri çok daha fazla olur ve bu mana bu vakitte en mükemmel ve en üstün şeklişle gerçekleşir.

“Rasûl-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem’in (s.a.v.), “Kişinin hurmayla sahur yapması ne güzeldir”[22] hadisi ile kastolunan, hurma kendisini yiyen kişinin bir parçası olması sebebiyle, insanın hakikatini tamamlamak olabilir… Yoksa insanın beslenmesinin hakikatini tamamlamak değildir. Bu mana oruç esnasında gerçekleşmeyince bunu telafi etmek için hurma ile sahur yapmaya teşvik etmiştir. Hurmanın yenmesi diğer tüm yiyeceklerin yenmesindeki faydayı sağlar. Câmiiyyet açısından olan bereketi de iftar vaktine kadar devam eder. Besin açısından olan bu mezkür faydası, hurmayla beslenmenin şeraite uygun olması ve bir kıl kadar dahi şeriatın hududunu ihlâl etmeme durumunda ancak gerçekleşir.

“Aynı şekilde bu faydanın hakikati, hurmayı yiyen kişinin sureti aşıp mana ve hakikate ulaşması ve zâhir yerine bâtınla mutmain olması durumunda ancak mümkün olur. İşte o zaman yenilenin zâhiri, yiyenin zâhirine yardımcı olur ve bâtını da onun bâtınının tamamlayıcısı olur. Yoksa onun faydası zâhiri bir yardımla sınırlı olup yiyen de sığlıktan kurtulamaz.

“Şiir meali: “Yemeği cevhere dönüştürmeye çalış da / Ondan sonra ne dilersen onu ye!

“Yani yenilenin yiyeni olgunlaştırması, iftarda acele edip sahuru geciktirmenin sırrıdır.”[23]

***

RAMAZAN’IN KENDİSİNE HÂS BİR ELEKTİRİĞİ VARDIR

Kıymetli yazarlarımızdan Ahmet Selim bey, Ramazan ve Oruç üzerine kaleme aldığı bir makalesinde, şu önemli düşünceleri dile getirmektedir:

Ramazân-ı Şerif’in, kendisine mahsus bir titreşimi, bir elektriği vardır. Devreye bağlanan bunu yakînen hisseder… Oruç aslında insanı besler, yeniler, onarır… Birikim ihtiyacını karşılar, bütünlük arayışlarına ufuklar açar, derinleşme imkânları bahşeder. Kıvâma göre, derece-derece…

Oruç, sadece yemeden içmeden kesilmek değildir. Bir umumî duruştur, derinlemesine bir kesâfetin (yoğunlaşmanın) yaşanışıdır. Hususî bir tefekkür uyanışının çiçeklenmesidir.

Bir bakım, maddîden ve menfîden uzaklaşıp, mânevîye ve müsbete yaklaşmanın disiplinidir oruç… Hep tekrarlarım: “Düşünmek için durmak lâzımdır.” Dur ve düşün. Açlığı düşün, sıkıntıyı düşün, hasretleri düşün, nereden gelip nereye gittiğini düşün, ne yaptığını ve ne yapman gerektiğini düşün, ne yaptığını ve ne yapman gerektiğini düşün, dünü, bugünü, yarını düşün, derinleri ve öteleri düşün, dur ve düşün. Dur biraz, düşün biraz. Hayatın bütünlüğünü düşün. Arın, durul, nefsâni tesirlerden kurtul; ve düşün. Aklınla ve kalbinle düşün.

Hepimiz şartlarla ve imkânlarla belirlenmiş bir vazife ve mes’ûliyet var. Bu hayat, mânâsıyla değerlidir. Madde, o mânâya raptedildiği ölçüde önem kazanır. Gaflet mânâyı unutup maddeye kapılmaktır. Maddeye maddîye…

Nefs (nefs-i emmâre), maddenin ve maddînin peşindedir hep. Ne kadar bulsa o kadar azar; ne kadar yese o kadar acıkır.. Nefs, nefsâniyet; insanın bütün dengelerini bozar, anlatılmaz güzellikteki değerlerini devre dışı bırakır, onu vazifesinin ve mes’ûliyetinin şuurundan uzaklaştırıp karanlıklara gömer. Nefsi tezkiye edip (arındırıp) terbiye etmeden, istikâmet bulmanın ve tekâmül yolculuğuna çıkmanın mümkünü yoktur. Ve de Allah rızâsı için tutulan oruç, nefsi terbiyenin çok şümullü bir vâsıtasıdır.

İnsanların zekâsında gerileme yok, kararma var. Karartan da nefsâniyet. Hilkaten insan aynı insan; ama nefsâniyete hitab eden maddeci medeniyetin çarkları onun dengesini bozmuş.

Günümüzde hataların çoğu bile bile yapılan hatalardır; çünkü nefsaniyet kaynaklıdır. Bilmeden yapılan hatalar ise onun bir neticesi, bir bakıma da cezâsıdır.

Size bir kıstas vereyim: Tefekkür ufku açılmamışsa, nefsaniyet meselesi halledilmemiş demektir. İyi inceleyin, ârızayı mutlaka görürsünüz.

Bütün İslâm âlemi için, hayırlı inkişaflarla ve uyanışlarla dopdolu, tefekkürlü-tahassüslü bir Ramazân-ı Şerif ayı niyâz ediyorum.”

***

SABIR VE ŞÜKÜR AYI Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Oruç, Ramazan-ı Şerif, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 1 Comment »

Mukaddes Emânetler ve Sakal-ı Şerif ziyaretleri

Posted by Site - Yönetici Ağustos 14, 2009

Mukaddes Emânetler ve Sakal-ı Şerif ziyaretleri

Mukaddes Emânetler ve Sakal-ı Şerif ziyaretleri

Mukaddes Emânetler ve Sakal-ı Şerif ziyaretleri


Mukaddes” kelimesi Arapça sıfattır.

Mübarek; ayıp ve noksanlardan kurtulmuş, temiz, kutsal manasınadır.

Cemi’si (çoğulu), kutsal kabul edilen ve öyle olduklarına inanılan şeyler anlamında “mukaddesat” gelir.

Mesela mukaddes kitaplar ya da kitab’ın cemi’ sigasiyle “Kütüb-i Mukaddese” denildiğinde, Allah Teala tarafından peygamberlere (aleyhimüsselâm) vahiy yoluyla indirilmiş olan semavî kitaplar; Kur’an-ı Kerim, Tevrat, Zebur, İncil anlaşılır. Bu terkipte “kütüb” kelimesi cemi’ olunca “mukaddes” kelimesi de Arapça’nın grameri gereği müennes (dişil) olarak “mukaddese” şeklinde gelmiştir.

Bugünkü kullanılan manada müfrediyle “Kitab-ı Mukaddes” denince daha çok İncil kastedilir.

Galat olarak “Beyt-i Mukaddes” ise, Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’nın bir diğer ismidir. Aslî şekli ve doğru telaffuzu “Beyt-i Makdis” yahut Arapça terkibiyle “Beytü’l-Makdis”tir.

***

EMÂNÂT-I MUKADDESE” YAHUT “MUKADDES EMÂNETLER

“Emânât-ı Mukaddese” veya “Mukaddes Emânetler” tabirlerine gelince…

Yukarıda kısaca mukaddes’in ne olduğunu gördük. Şimdi de deyimimizdeki ikinci kelime olan emânet’i ele alalım. Sonra da bu terkibin (tamlamanın) manasını görelim.
Emânet” kelimesi de gene “mukaddes” gibi Arapça bir mefhum/kavramdır.
Birine güvenip bir şey bırakma, güvenilip bırakılan şey veya eşyanın belli bir süre için kaldığı güvenli yer manalarına gelmektedir.

Mecazen “can” manasında da kullanılır. Mesela ölen bir kimse için, “Allah verdiği emâneti aldı” deriz.

Hukukta ise, saklanıp korunmak üzere insana bir hakkı vermektir. Verilen bu hak; para-pul, mal-mülk, servet ve benzeri maddi bir şey olabileceği gibi… Sır-görev, Allah’ın insana bağışladığı akıl-zekâ-hâfıza, ilahi emirler-yasaklar gibi manevi emânetler de olabilir.

Özetle söylemek gerekirse; birisine, koruması için bırakılan maddî ve manevî hak, emniyet edilip inanılan şey demektir emânet.

Peygamberlerde (aleyhimüsselâm) bulunan sıfatlardan biri de “emânet”tir. Kur’an’a, Sünnete ve Rasûlüllah’ın (s.a.v.) eşyasına da “emânet” denir.

Rasûlullah Efendimiz, hicretten önce kendisinde bulunan emânetleri sahiplerine iade etmişti. Çünkü kâfirler ona, “el-Emin” olarak mallarını emânet ediyorlardı. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde, emânete ihânetin münâfıkların alâmetlerinden olduğunu söylemiştir. [1]

Emânet aynı zamanda, mü’minlerin de vasfıdır.

Vedâ Haccı’nda Rasûlullah Efendimiz, kadınların da erkeklere birer emânet olduklarını açıklamıştır. [2]

Yine Vedâ Hutbesi’nde Efendimiz, “Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sarıldıkça sapıklığa ve dinsizliğe düşmezsiniz. Bu emânet Allah’ın kitabı Kur’ân ve benim sünnetimdir” buyurmuşlar. [3]

Ahmed İbn Hanbel’in (rh.) rivâyet ettiği hadiste de, “Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur” buyrulmuştur. [4]

Hâsılı, yüce dinimiz İslâm, emâneti korumayı, ehline vermeyi Müslümanlık alameti olarak saymıştır. Nitekim Rabbimiz (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de buyurmuştur ki:

Yolculukta olur da, yazacak bir kâtip bulamazsanız (o takdirde borçludan borcuna karşılık) alınmış bir rehin kâfidir/yeter. Birbirinize güvenir ve bir kısmınız diğerlerine bir şey emânet ederse, yed-i emin olan (kendisine güvenilen) kimse kendisine emânet edileni yerine versin, bu hususta Allah’tan korksun. Şahitliği (gördüğünüzü) gizlemeyin. Kim onu gizlerse bilsin ki, onun kalbi günahkârdır (daima vicdan azabı çeker). Allah yapmakta olduklarınızı (da yaptıklarınızı da yapacaklarınızı da) bilir.” [5]

O mü’minler ki, emânetlerine ve ahitlerine riayet ederler (gereğini yerine getirirler).” [6]

Emânetlerine ve ahitlerine riayet ederler.” [7]

Hakikaten Allah size, emânetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve görendir.” [8] .

Bu son ayetin emânet ve adalete riayet emri, ebedi ve umumi bir düstur olmakla birlikte, çok hoş da bir nüzul sebebi vardır.

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) Mekke’yi fethedince, Kâbe’ye bakan Osman bin Talha kapıyı kilitlemiş, Kâbe’nin üzerine çıkmış ve anahtarı vermeyi reddederek, “Senin peygamber olduğunu bilseydim onu verirdim” demişti.

Hz. Ali anahtarı zorla ondan aldı, kapıyı açtı, Peygamber Efendimiz içeri girerek iki rek’at namaz kıldı. Çıkınca amcası Abbas, anahtarı ve şerefli bir görev olan bakıcılığı kendisine vermesini istedi.

İşte bu münasebetle yukarıdaki ayet nazil oldu.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ali’ye, anahtarı eski vazifeliye vermesini ve ondan özür dilemesini emretti.

Bu bu muamele Osman bin Talha’nın da Müslüman olmasına vesile olmuştur.

Sevgili Peygamberimiz, “Emânet yitirildiği, işler ehil olmayanların eline verildiği zaman kıyameti bekle” [9] buyurmuşlardır.

Usûl-i fıkıhta geniş manasıyla, Allah’ın insanlâra yüklediği bütün mükellefiyetlere emânet denilmiştir. [10]

Eşref-i mahlûkat ve Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak anlatılan insan; Allah’ın emirleri-nehiyleri, öğüdü ve rehberi olan Kur’an-ı Kerîm ile ruhlar âleminde verdiği “misâk”ı, aldığı emâneti yerine getirmeye çalışmakla mükelleftir.

Bu manada, herhangi bir şekilde kendisine emânet edilmiş bir malı korumamak nasıl hâinlik olmaktaysa; daha geniş kapsamlı olarak Kur’ân ve Sünnet emânetini sahiplenmemek de, emânet esaslarına uymamak demektir.

***

Emânet kelimesiyle meydana gelmiş başka kavramlar da vardır dilimizde… Mesela Allah’ın emâneti anlamında “Emânetullah” deriz. Bu tabir, Allah emâneti olarak kabullenilen bütün yaratıklar ve en çok da korunmağa muhtaç olan kimseler hakkında kullanılan bir sözdür.

“Mukaddes emânetler”, özellikle iki cihan serveri Efendimize (s.a.v.) ait olduğu belirtilen ve Farisi terkiple “Emânât-ı Mukaddese” şeklinde de ifade edilen “Hırka-i Şerif, Sakal-ı Şerif” vb. eşyalardır. Daha sonra bunlara, Dört Halife’nin, diğer bazı İslâm büyüklerinin ve devlet adamlarının özel eşyaları da ilave edilmiştir.

Mukaddes Emânetler bize, halifeliğin Yavuz Sultan Selim Han tarafından Mısır’dan devralınması suretiyle intikal etmiş… Halen Topkapı Sarayı’nda bu adla anılan kısımda korunmaktadır. Burada, emânetlerin konulmasından itibaren 24 saat kesintisiz olarak devrin önde gelen hafızlarınca Kur’an okunmuş, bir ara kesintiye uğramışsa da tekrar okunmaya devam edilmiştir.

***

MUKADDES EMÂNETLER NELERDİR?

Mukaddes Emânetler şu eşyalardan oluşmaktadır:

• Hırka-i Şerif veya Hırka-i Saadet

• Dendân-ı Saadet (Sevgili Peygamberimizin mübarek dişleri)

• Nâme-i Saadet (Onun mektubu)

• Lıhye-i Saadet (Onun sakalı)

• Nakş-i Kadem-i Saadet (Peygamberimizin ayak izi)

• Sancak-ı Şerif (Onun sancağı)

• Mühr-i Saadet (Onun mührü)

• Na’lin-i Saadet (Mübarek ayakkabıları)

• Süyûf-i Mübareke (Peygamberimizin, Dört Halife’nin ve sahabeden bazılarının kılıçları)

• Mekke anahtarları

• Altın oluk

• Haceru’l-Esved mahfazaları

• Rasûlüllah Efendimizin, Hz. Ebu Bekir’in ve Hz. Fatıma’nın seccadeleri

• Musa ve Şuayb peygamberlerin (aleyhimesselâm) asâları

• Hz. Nuh’un tenceresi

• Hz. İbrahim’in kazanı

• Hz. Yusuf’un gömleği

• Hz. Davud’un kılıcı

• Hz. Osman’ın Kur’an-ı Kerim’i

• Çeşitli tesbihler ve benzeri eşya…

***

MUKADDES EMÂNETLERE HÜRMET VE ONLARLA BEREKETLENME Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mukaddes Emanetler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: