Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

CENNETİN VE CENNET EHLİNİN DİĞER BAZI HUSUSİYETLERİ

Posted by Site - Yönetici Mart 25, 2009

cennet,cehennem,cennete kimler girecek,cennet nerdedir,

CENNETİN VE CENNET EHLİNİN DİĞER BAZI HUSUSİYETLERİ

Kur’ân-ı Kerim’de cennetin ve cennet ehlinin diğer bazı hususiyetleri de şöyle tasvir edilmiştir:

“Müttakîlere (Allâh’ın azabından korkup şirkten, günahlardan uzak duranlara) söz verilen cennetin durumu şöyledir: İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvelerin her çeşidi onlarındır. Rablerinden de bağışlama vardır. Hiç bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?”(50)

Evet, bu ve benzeri nasslara göre, cennette ekmek, et, tatlı, meyve, su, süt ve şarap gibi yiyecek ve içecekler bulunacak. Ancak bunların dünyadaki benzerleriyle isimden başka alakaları olmayacak. Nitekim İbnü Abbas’tan (r.anhüma) gelen bir rivâyet şöyledir: “Cennette isimlerden başka dünyayı hatırlatan hiçbir şey yoktur.”(51) Meselâ fevkalâde zevkli olan cennet şarabı, kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve rahatsızlık vermeyecek. Bu mevzudaki âyetler de şöyledir:

“Onlara pınardan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır. Berraktır, içenlere lezzet verir. O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar. Yanlarında, güzel bakışlarını yalnız onlara tahsis etmiş, iri gözlü eşler vardır. Onlar, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyazdır. İşte o zaman (mü’minler), birbirlerine dönerek, (dünyadaki hâllerini) soracaklar. İçlerinden biri,

– ‘Benim bir arkadaşım vardı’ der (ve şöyle devam eder: O arkadaş) derdi ki, ‘Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın? Biz ölüp, sonra da toprak hâline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız?’

(O zat, dünyada geçmiş olan bu hâdiseyi böylece anlattıktan sonra Allah Teâlâ orada bulunanlara,)

– ‘Siz işin hakikatine vâkıf mısınız?’ buyurudu.

“Işte o zaman konuşan (o mü’min) baktı ve arkadaşını cehennemin ortasında gördü. (Ona,)

– ‘Yemin ederim ki, sen az daha beni de helâk edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum’ dedi.

“(Sonra da birbirlerine dönerek şöyle derler :

– ‘Birinci ölümümüz hâriç, bir daha biz ölmeyecek ve bir daha azap görmeyecek değil miyiz? Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur. Çalışanlar, böyle bir kurtuluş için çalışsın.’

“(Bunun üzerine Cenâb-ı Hak buyurur ki :

– ‘Şimdi, ziyafet olarak, cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu (zakkumu) zâlimler için bir fitne (imtihan) kıldık.”(52)

Evet, dünyada kâfirler bunu inkâr etmişler, ‘Ateşin içinde ağaç olur mu?’ demişlerdi. Âyetlerde, cehennemde biten ağaç sözü geçince, ‘Ateş, ağacı yakarken cehennemde nasıl ağaç olur?’ diyerek alay etmişlerdi. O bakımdan bu söz onlar için bir imtihan oldu. Bu sözden kastedilen mânâyı anlayamadıkları için iyice küfre düştüler. Allah Teâlâ’nın, dilerse, cehennemin yakamayacağı bir ağaç yaratabileceğini düşünemediler.

***

HERKES YAPTIKLARINA KARŞILIK BİR REHİNDİR

“Şüphesiz ki müttakîler (en büyük zulüm olan şirk başta olmak üzere bütün günahlardan sakınan, Allâh’ın yasak bölgesi-koruluğu olarak tanımlanan haramlara yaklaşmayan, şüphelilerden kaçınan, kalplerini, Allah’tan gaflette bırakacak her şeyden arındıran ve bütün varlığıyla ona yönelen kullar), Rablerinin kendilerine verdikleriyle sevinerek cennetlerde ve nimet içindedirler. Rableri onları, cehennem azabından da korumuştur. “Onlara (denilir ki):

“Yaptıklarınıza karşılık sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak âfiyetle yeyin, için.

“Ayrıca biz onları, ceylan gözlü hûrilerle evlendirmişizdir. İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tâbi olanlar (var ya)! İşte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. (Böylece imanlı baba ve onun imanlı zürriyeti, cennete birlikte girerler. Bu Allâh’ın ona, çocuklarıyla birlikte cennette yaşaması için verdiği bir lûtuftur.) Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik.

“Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir. (Âhirette herkes, hayır ve şer ne yapmışsa karşılığını alacaktır. Kişi yaptıklarına karşılık ipotek edildiğine göre, imanla ve iyi amelle gelen ipoteği çözer; değilse cezaya-azaba dûçar olur.) Cennet ehline canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik. Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır, ne de günaha girme. Hizmetlerine verilmiş, (kabuğunda) saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.

“Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar. Derler ki:

“Daha önce biz, âile çevremiz içinde bile (İlâhi azaptan) korkardık. Allah bize lûtfetti de, bizi, vücudun içine işleyen (bu) azaptan korudu. Hakikaten biz bundan önce ona yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, rahîm olan (koruyup esirgeyen) ancak odur.”(53)

Duâ makamında bir âyet:

“(Rabbim,) beni Naîm cennetinin vârislerinden kıl.”(54)

***

ARAŞTIRMA-İNCELEME

DÜNYA GİBİ “CENNET” DE YUVARLAKTIR

“Bundan sonra da (Rabb’in) arzı (yeryüzünü ikamete, oturup yaşamaya elverişli bir şekilde) yayıp döşedi.”(55)

Muhtelif tefsirlerde açıklandığına göre arz (yeryüzü), gökten evvel vardı; fakat, henüz ikamete (oturmaya) müsait değildi.

Bu âyetle ilgili Hasan Basri Çantay merhûmun bir makalesini biraz sadeleştirerek nakletmek istiyoruz:

“Bu âyet-i kerimedeki ‘dehâ’ kelimesine birçok müfessirler, ‘Allah yeri (ikamete sâlih/elverişli bir halde) döşeyip düzledi.’ mânâsını vermişlerdir. Hatta Elmalılı merhûmun kıymetli tefsirinin o âyete ait kısmında(56) da, bu mânâya uyulmuştur. Gerçi arzı döşeyip düzlemek, ikamete yarar bir hâle getirmek onun yuvarlaklığına mâni değildir. Çünkü arz, koskoca bir âlemdir, ikamete elverişli bir durumdadır. Bu bakımdan o vüs’at ve azameti ile onun yuvarlaklığı ilk bakışta görülüp anlaşılamaz. Nitekim başta Beyzâvî (rh.) olduğu halde bazı müfessirler de buna ve arzın bu yuvarlaklığına işaret etmişlerdir. Fakat ‘dehâ’ kelimesinde öyle bir aslî mânâ vardır ki, bunun düşünülmesi bugünkü fennin ‘Arz tam bir küre değil, bir kat’ı nâkıs [geoid] şeklindedir’ görüşünü de tamamen kuvvetlendirmektedir.

‘Dahy’ ve ‘dahv’ kelimelerinde, hakikaten ‘yayıp döşemek’ mânâsı da vardır. Ancak ben, bu mânânın aslî değil, lâzımî olduğuna inanıyorum. Çünkü Arap lûgatlerinde görüyoruz ki, o kelimenin mekân ismi olan ‘medhâ’, deve kuşunun yumurtladığı yer demektir. Bundan mekânlık alâmetini alınca, aslı olan ‘dahv, dahy” kalır ki, onun mânâsının da, ‘deve kuşu yumurtası olacağı’ tabiîdir. Nitekim bazı Arap memleketlerinde, deve kuşu yumurtasına ‘dahv’ adı verilmektedir. Ahterî sahibi Mustafa bin Şemseddin (rh.), o eserinin 301. sayfasında şöyle der:

‘Dahy, bir nesneyi yayıp döşemek. Cenâb-ı Hakk’ın, «Ve’l-arda ba’de zâlike dehâhâ» kavl-i şerifi de bundandır ki, döşeyip yaydı demektir. Deve kuşunun yumurtladığı yer de ‘Medha’n-neâme’dir.’

“Bu kelime ‘dal’ harfinde olduğu halde o koca Türk lûgatçısının orada ‘mim’ harfini ilgilendiren ‘medhâ’dan, hem de o âyeti zikrettikten sonra bahsetmesi, kelimenin o asıldan gelmiş olduğunun açık bir delilidir. Gerçi Okyanus gibi, Sıhâh-ı Cevherî gibi mûteber lûgatlerde ‘medhâ’ yine aynı mânâda olmak üzere zikredilmiştir. Fakat onlardan hiçbiri bizim o Türk âlimi kadar açıkça işaret etmeye cesaret edememişlerdir.

“Demek ki, Hicrî 968’de vefât eden Afyonkarahisarlı Mustafa bin Şemseddin merhum, dünyanın bir devekuşu yumurtası gibi, yani mücessem kat’ı nâkıs [Bugünkü en son matematik tâbiriyle geoid] şeklinde yuvarlak olduğuna âdeta inanmış, bugün yaşayan bu nazariyeyi bundan dört asır evvel yazmıştır. Bu mânâya göre âyet-i kerimenin meâli şöyle oluyor:

“(Cenâb-ı Hakk) bundan (yani göklerin kuruluşundan ve tanzîminden) sonra da yeri bir deve kuşu yumurtası hâline (yani mücessem kat’ı nâkıs şekline) getirdi» İşte benim bu âyetten anladığım mânâ!”(57)

Bilindiği üzere hayatın biyolojik yönü; yani canlıların doğma, büyüme, gelişme ve üreme gibi safhaları, sadece üzerinde yaşadığımız dünyada bir araya gelmiş değerli hayat unsurlarının âhengi ile devam edebiliyor. Soluduğumuz havadaki aslî maddelerin (elementler) terkibi ve nisbeti… Dünyanın çekirdeğinde harlanıp duran o müthiş nükleer fırının harâretini sâkinleştiren manto tabakasının kalınlığı… Suyun tabiat içinde halden hâle geçip kendini arıtarak yeniden kullanılır vaziyete gelebilmesi… Güneş’in câzibesi etrafında dönen dünyanın dönüş hızının ay tarafından dengelenerek istikrara kavuşturulması… Kutuplardan geçtiği farzedilen eksenin, güneşin yörüngesine doğru takrîben 23,5 derecelik bir açı ile eğrilmesi ve benzeri daha pek çok “sıradan” bilgiler, bir başka nazarla değerlendirildiğinde; sadece biyolojik hayat tarzının bile, hayranlık verici “ince ayar”larla devam edebildiğini bizlere en açık bir şekilde gösteriyor.

Dünya böyle yuvarlak olduğu gibi, cennet de öyledir… Nitekim, Nakşibendî silsilesi Müceddidîn kolunun 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, bir sohbetlerinde, cennetin de dünya gibi yuvarlak olduğunu ifade etmişler… Beyyine sûresinin, “Onların Rabbleri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir….” âyet-i celîlesinin tefsiri esnasında şu izahlarda bulunmuşlardır:

“Sekiz cennetten altısı Allahü Teâlâ’nın sıfâtının, ikisi de zatının ve cemâlinin cennetidir. Cennât-i Adn, sâir cennetlerin görülebileceği bir yerdir ki, hepsinin ortasıdır. Orada, bütün cennetleri seyretmek için minberler vardır. Dileyen kimseler bu minberlerden diğer cennetleri seyredebilirler. Bundan, cennetin de dünya gibi yuvarlak olduğunu anlıyoruz.”

***

CEHENNEM

Cehennem, kelime olarak derin kuyu, dibi derin ateş çukuru mânâlarına gelmektedir. Dinî literatürde ise, iman etmeyenlerin veya inandıkları halde günahlarından dolayı affa mazhar olamayanların âhirette azap olunacakları ebedî yurdun adıdır. Dünya hayatında ömrünü küfürle, sapıklıkla ve Allâh’a isyan ile geçirenler, azap yurdu olan cehennemde cezalarını çekeceklerdir.

Cehennem halkına, “ehl-i cehennem” yani cehennem ehli denilmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere cehennem, birbirinin üstünde yedi dereke-tabaka halindedir ve her derekenin ayrı bir kapısı vardır. İnançsızlıklarının çeşitliliğine göre inanmayanlar ve İlâhî affa mazhar olamamış günahkâr mü’minler, bu kapılardan birisinden cehenneme girecekler ve orada kimisi ebedî, kimisi de muvakkat (belirli bir süre) azap göreceklerdir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “Muhakkak ki cehennem, onların hepsine va’dolunan yerdir. Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer grup ayrılmıştır.”(5 8)

Cehennem ateşi, derekelere (üstten aşağı katlara doğru) inildikçe şiddetlenmektedir.

***

CEHENNEM KATLARI VE MENSUPLARI 

İslâm âlimlerine göre cehennemin derekeleri yani yukarıdan aşağıya doğru inen tabakaları-katları ve oralara girecek olan gruplar şöyle sıralanmıştır:

1. Cehennem: Bu en üst derekeye günahkâr mü’minler girecektir. Kur’ân’da bu isim 37 yerde geçmektedir. Bu âyetlerden birisi şöyledir: “Kimlerin tartıları hafif gelirse (terazinin hayır ve sevap kefesine konacak ibâdet ve ameli azsa), işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir. (İmanları da yoksa) cehennemde temellidirler.”(59)

2. Lezâ: Burası, Ehl-i Kitap’tan Hıristiyanların azap göreceği yerdir. “Lezâ” kelime olak tutuşmak ve alevlenmek mânâlarınadır ve cehennemin 2. derekesine isim olmuştur. Bununla ilgi bir âyet şöyledir: “… O (cehennem) alevli bir ateştir.”(60)

3. Hutame: Yine Ehl-i Kitap’tan olan Yahûdilerin azaplarını çekecekleri mekândır. Mânâsı: Allâh’ın; tutuşturulmuş, yandıkça tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan ateşi, demektir. Kur’ân-ı Kerim’de, “… Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır”(61) buyrulmuştur.

4. Saîr: Bu derekenin mensupları Sâbiîler’dir. Sâbiî, Hak dinden çıkıp bâtıl dine giren demektir. Bu ismin geçtiği bir âyet şöyledir: “Onun (şeytanın) hakkında şöyle yazılmıştır: O, kendisini dost edinen kimseyi saptırır ve Saîr (alevli ateş) azabına sürükler.”(62)

5. Sekar: Burada azap görecek olanlar Mecûsîlerdir. Mecûs, ateşe tapanların bağlı bulundukları din, Zerdüşt dini ve bu dine bağlı bulunanlara da Mecûsî denir. Allah Teâlâ Sekar’la ilgili olarak buyurmuştur ki, “Ben onu Sekar’a (yakıcı ateşe) sokacağım. Sen biliyor musun Sekar nedir? Hem (bütün bedeni helâk eder, hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hâline getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. İnsanın derisini kavurur.”(63)

6. Cahîm: En alttan bir önceki dereke olan bu şiddetli yere, müşrikler gireceklerdir. Müşrik, Allâh’a şirk koşan, ortak tutan, putlara tapan demektir. Kur’an’da Cahîm isminin geçtiği bir âyet şöyledir: “(Allah zebânîlere emreder :)Tutun onu! Cahîm’in (çok kızgın ateşin) ortasına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su dökün! (Ve deyin ki :)Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin! İşte bu, (olup olmayacağı hakkında) şüphelenip durduğunuz şeydir.”(64)

7. Hâviye: Cehennemin en aşağı derekesi, azap bakımından da en dehşetli yeri burasıdır. Buraya münafıklar konulacaktır. Kur’ân-ı Kerim’de buyruluyor ki: “Ameli hafif olana (hayır ve sevap kefesine konacak ameli yeğni, az veya hiç mûteber olmayana) gelince, işte onun anası (yeri-yurdu) Hâviye’dir. Nedir o Hâviye bilir misin? Kızgın bir ateştir.”(65)

Bu katmanların hepsine birden cehennem denildiği gibi, mecâzen her birinin ismi diğerinin yerinde kullanılabilmektedir.

Şeytanlara gelince; Cenâb-ı Hak, cehennemde onlar için ayrıca bir tabaka yaratmamıştır. Çünkü, onların sapıttırıp azdırdığı insanlar hangi tabakada ise, o şeytanlar da orada ona bağlı olarak azap olunacaktır.

***

CEHENNEM SÖNÜP BOŞALACAK MI?

Bazı âlim, ârif ve keşif sahibi zatlar, milyonlarca sene yandıktan sonra cehennemin boşaldığını görmüşler. Onlara göre cehennemlikler, burada ebedî ve daimî kalırlar ama cehennemin kendisi ebedî ve daimî değildir.

Oysa onların bu söndüğünü gördükleri yer, sadece günahkâr mü’minlerin azap olundukları yedi tabakanın ilki ve cehennem adıyla anılan kısımdır. Evet, azabı hak etmiş mü’minlerden en sonuncusu da cezasını çekip oradan cennete geçtikten ve boşaldıktan sonra burası, çayır-çimen yeşillik olacaktır, ama diğer tabakalar değil.

Allah Teâlâ’nın celâlinde ve azâbında nihâyet yoktur; İslâm’a girmemiş, dolayısiyle zerre miktarı da olsa iman götürememiş olan ehl-i kitap, mecûsî, sâbiî, müşrik ve münafıklar cehennemin diğer altı derekesinde sonsuz olarak azap çekmeye devam edeceklerdir.

***

CEHENNEM HALKININ YİYECEK-İÇECEK VE GİYECEKLERİ

Kur’ân-ı Kerim’de bu tabakalardan bahsedildiği gibi, cehennemliklerin yiyeceği, içeceği, giyeceği şeylerden ve acı sonuçlarından da bahsedilmektedir. Bu husustaki bazı âyet mealleri şöyledir:

“Doğrusu günahkârların yiyeceği zakkum ağacıdır. O, karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.”(66)

“… İnkâr edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının üstünden kaynar su dökülecektir! Bununla karınlarının içindeki (organlar) ve derileri eritilecektir! Bir de onlar için demir kamçılar vardır! Iztıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürülürler ve ‘Tadın bu yakıcı azabı!’ (denilir).”(67)

***

CEHENNEMİN YAKITI

Allah Teâlâ cehennemin yakıtını da şöyle açıklıyor:

“Siz ve Allâh’ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.”(68)

Bir başka âyette de, “Ey iman edenlen! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allâh’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır”(69) buyrulmuştur.

***

Kıyâmet ve âhiret hayatını, İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri bir mektuplarında şöyle hulâsa etmişlerdir:

“Kıyâmet günü semâlar (yedi kat gökler) yarılacak, yıldızlar dağılacak, yerler ve dağlar parçalanacak, hepsi de yok olanlar listesine dahil olacaktır.

“Nitekim, bu mânâları Kur’ân âyetleri kesin olarak anlatmakta ve bütün İslâm fırkaları da bu mânâ üzerinde karar kılmaktadırlar. Bunları inkâr eden kâfirdir, isterse aslı-esâsı olmayan mantık oyunlarıyla küfrüne uydurma bir yol (mâzeret) arasın ve o uydurma delillerle de irâdesi zayıf kimseleri yoldan çıkarsın, böyle bir davranışın-inançsızlığın hükmü budur.

“Kıyâmet günü, kabirden kalkmak ve çürümüş dağılmış cesetlerin canlanması haktır, mutlaka olacaktır.

“Mîzan’ın (terazi) kurulması, amellerin tartılması, defterlerin uçuşup ashâb-ı yeminden olanlara sağdan, ashâb-ı şimâlden olanlara da soldan gelmesi haktır.

“Sırat, cehennem üzerine kurulmuştur. Cennetlik olan oradan geçip cennete gider. Cehennemlik olan da, onun üzerinden cehenneme düşer. Bu da haktır, kuşkusuz aynen gerçekleşecektir.

“Bütün bu anlatılanlar, Muhbir-i Sâdık (doğru haber veren) Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin, olacağını bildirdiği imkân dâhilindeki işlerdendir. Bunları, tereddütsüz kabul etmek lâzımdır. Hem de vehim ve hayâl ürünü bir takım sözde delillerle şek ve şüpheye kapılmadan… ‘Resûlün size getirdiğini alınız…’(70) mealindeki âyet-i kerîme, bu mânâda kesin bir delildir.

“… Muhbir-i Sâdık Resûlüllah aleyhi ve âlâ âlihi’s-salâtü ve’s-selâm Efendimizin haber verdiği kabir hâlleri, kıyâmetin şiddet ve dehşeti, haşir ve neşir korkuları, cennet, cehennem, hepsi de haktır ve gerçektir, asla şüphe edilmemesi gerekir.

“Âhiret hayatına inanmak da, Allâh’a iman etmak gibi dînen inanılmasını zarûri olan şartlardandır. Âhireti inkâr eden, Sâni’i Teâlâ’yı yani her şeyi en güzel şekilde yapan-yaratan Allâh’ı (c.c.) inkâr eden kimse gibi kesin olarak kâfir olur.

“Kabrin daralıp sıkışması ve daha başka kabir azâbı çeşitleri haktır. Bunu kabul etmeyen kişi, her ne kadar kâfir olmaz ise de, meşhur olan hadîs-i şerifleri inkâr ettiği için, bid’ata saplanmış, doğru yoldan ayrılıp bâtıl yollara sapmış olur.

“Kabir, dünya ile âhiret arasında bir geçittir… Azâbı da -kesintiyi kabul ettiği için- bir yönü ile dünya azâbına benzer. Bir başka yönü ile de âhiret azâbına benzer, çünkü onun cinsindendir.

“Kabir azâbına uğrayanların ekserisi, idrar sıçrıntı ve kalıntılarından korunup temizlenmeyenler ile söz gezdirenlerdir.

“Kabirde Münker ve Nekîr’in suâli de haktır. Bu, büyük bir mihnet ve sıkıntı, mühim bir imtihandır. Allah Teâlâ bize, kâmil bir iman üzere kararlılık ihsan eylesin.”(71)

***

KIYÂMET(72) YERYÜZÜ ŞİDDETLE SARSILDIĞI ZAMAN

Mükevvenatta küçük-büyük hiçbir şey tesadüf eseri olmadığı gibi, zelzele de tesâdüfen meydana gelmiş bir hâdise değildir. Kur’ân-ı Kerim’de kıyâmetle alâkalı hâdiseler anlatılırken, meselâ Zilzâl sûresinde buyuruluyor ki:

“Arz kendine hâs şiddetli bir zelzele ile sarsıldığı, yer ağırlıklarını dışarı çıkardığı ve insan, ‘Buna ne oluyor!’ dediği vakit; (işte) o gün, yeryüzü bütün haberlerini anlatır; çünkü Rabb’in, ona vahy etmiştir (bunu emretmiştir)…”

İşte bugün yeryüzünde yaşadığımız depremler, kıyâmetin zelzelesinin küçük çaptaki bir örneğidir. Üzerinde yaşadığımız bu küre-i arz, akıllı-şuurlu bir varlık olmamasına rağmen, âyette, Rabb’imizin ona vahyettiği bildiriliyor. Bu da bize, her şeyin olduğu gibi arzın da Rabb’imizin terbiyesinden geçtiğini gösteriyor. Zelzele de olsa, kasırga da gelse, sel de bassa, üzerimize taş da yağsa, hatta yer-gök birbirine de karışsa bütün bu hâdiseler Cenâb-ı Hakk’ın emri dâhilindedir. Hiçbir hâdise gelişigüzel ve tesâdüfî değildir. Binâenaleyh her şey Âlemlerin Rabbi’nin terbiyesinden geçtiğine ve onun emriyle olduğuna göre, bütün bu hâdiselerden bizim almamız gereken dersler ve ibretler vardır. İşte onun içindir ki, kıyâmetin zelzelesini anlatan Hac sûresinin ilk âyetinde, “Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Hakikaten kıyâmet sâatinin zelzelesi çok büyük (çok şiddetli ve çok dehşetli) bir hâdisedir” buyuruluyor.

Meselâ 17 Ağustos 1999 gecesi Marmara bölgesinde yaşadığımız sarsıntı da, hiç şüphesiz bize, Allah Teâlâ’nın bir gün yeryüzünü sarsacağını, gördüğümüz şu mükevvenâtın, şu düzenin berheva olup gideceğini hatırlatmıştır. Eğer insanlar emeklerinin bu şekilde toz duman olup gitmemesini istiyorlarsa, her zaman teyakkuz hâlinde olmaları gerekir. Cenâb-ı Hak bizim bu çeşit musîbetlerden korunmamız için takvâ yolunu göstermekte ve ‘Ey insanlar, Rabbinizden ittika edin, kıyâmetin dehşetinden korkun. Rabbinizin haramlarından sakının, kısacası takvâ yoluna girin’ buyurmaktadır. Takvâ çerçevesine girmek, Rabbimizin himâyesine girmektir. Haramlardan, mekruhlardan, hatta şüphelilerden de sakınıp, meşrû dâirede yaşamaktır. Bu da her isteyenin, irâdesine hâkim olabilen herkesin yapabileceği bir şeydir.

Cenâb-ı Hakk cümlemizi müttakîler zümresine ilhâk eylesin. Âmîn…

***

KUR’ÂN-I KERİM’DE KIYÂMETİN TASVÎRİ

Başlangıcı olan her şeyin bir de sonu vardır. İhtiyar dünyamız ve onun içinde bulunduğu kâinat sistemi de, kıyâmetle son bulacaktır. Elbette bu durumda korkunç değişiklikler olacak; o âna kadar mevcut olan her şey, bu değişikliklerden nasîbini alacaktır.

Zaman zaman yaşadığımız depremlerle birlikte bu husus, birçok insanın aklına mutlaka gelmiştir… Ve âdeta, sarsıntının şokunu yerinde ve derinden duyan bazı insanlar, zelzeleleri, bu sonun başlangıcı olarak düşünebilirler. Zira, ilmin ortaya koyduğu verilerden hareketle, dünyanın bir kara delik tarafından yutulması, sistemdeki herhangi bir ârıza sonucu yaşanacak bir keşmekeşle bütün gezegenlerin birbirine girmesi ve âdeta ipi kopan tesbih taneleri gibi fezânın derinliklerine serpilmesi ve aradaki mükemmel âhengin harcı olan çekim ve red kuvvetinin yok olması gibi nice ihtimaller bu âkıbetin muhakkak olduğunu ifade etmektedir.

Kâinattaki her şey ilim ve irfan erbâbına hâl diliyle bunları fısıldarken, kitabımız Kur’ân-ı Kerim de aynı hakikatleri en açık bir şekilde ifade etmekte ve âdeta o gün olacakları tasvîr ederek gözümüzün önüne sermekte ve gönlümüze aksettirmektedir.

Öncelikle şu husus iyi bilinmelidir ki; kıyâmetin ne zaman kopacağının bilgisi, ancak Allâh’ın katındadır, sadece o bilir. Ondan başka kimse bilemez, vukûu da her an mümkündür, olabilir. Bazı âyetlerde bu husus ifade edilirken, kimsenin hiçbir zaman böyle bir sondan emin olamayacağı, olmaması gerektiği anlatılır ve hatırlatılır.

Şayet kıyâmetin kopuş zamanı bildirilmiş olsaydı, insanlarda bir uyuşukluk başlar, çalışma azmi kırılır, hayat, canlılığını kaybederdi. Bu sebeple sadece onun yakın olduğunu gösteren alâmetlere dikkat çekilmiş, kıyâmetin küçük ve büyük alâmetleri olduğu ifade edilmiştir. Bunlar arasında insan irâdesini aşan büyük çapta hâdiseler olabileceği gibi, cehâletin artması, alkollü içkilerin çokça içilmesi, fuhşiyâtın çoğalıp refâhın artması, binâların yükselmesi, zulmün-haksızlığın yaygınlaşması, âhiretin unutulup dünya menfaatinin hep ön plana çıkması gibi emâreler de yer almaktadır.

Yine Kur’ân-ı Kerim’in pek çok sûresinde kıyâmetle alâkalı bilgiler vardır. Ayrıca, müstakil bir sûrenin isminin “Kıyâmet” olması da dikkat çekicidir. Kur’ân’ın tablolar hâlinde arz ettiğine göre o gün, fizik kanunları alt üst olacak, denizler tek deniz hâline gelecek, yanıp tutuşacak, gökler yarılacak, rengi değişecek, yeryüzü dümdüz olacak, yeni bir sistem kurulacak ve böylece dünya hayatı sona erecek. Bütün bunlar Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmakta ve kıyâmet gününün diğer günlerden çok farklı olacağı ısrarla belirtilerek insanların ders ve ibret almaları istenmektedir.

***

KIYÂMETTE DAĞLARIN VAZİYETİ, KORKUNÇ GÜRÜLTÜ VE DEHŞET MANZARALARI

Kur’ân-ı Kerim’de, geçmiş milletlerin başlarına gelen belâların, zelzele, tûfan ve kasırga gibi âfetlerin kıyâmet manzaralarına benzer çok küçük hâdiseler olduğuna dikkat çekilmektedir. Kıyâmet kopacağı anda kâinat, sarsıntı ve gürültünün şiddetinden, karanlığın korkunçluğundan bir başka hâl alacak… Dünya başka bir dünyaya tebdil edilecek, her şey ve her yer alt üst olacaktır. “Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar darmadağın edilip parçalandığı, uçuşan toz zerreleri hâline geldiği zaman…” mealindeki âyetler, bu dehşetli âkıbeti-sonu, olanca dehşetiyle hissettirmektedir.

Aynı şekilde, bu yer kürenin şiddetli zelzelelerle sarsılacağı, bir kısım yerlerin çöküp bir kısım yerlerin yükseleceği, arzın içindekileri kusup dışarı atacağı, birtakım toprakların zerreler hâlinde boşlukta savrulacağı, dağların renkli atılmış pamuk gibi havada uçuşacağı, dünyanın yıkılmakta olduğunu gören insanların korku ve dehşet içinde şaşırıp kendisine hâkim olamayarak sarhoşlar gibi, “Ne oluyor bu dünyaya?” diye şaşkınlıktan sorular soracağı anlatılmaktadır. Resmedilen bu tablolar, âdeta dinleyenleri, ayağının altındaki sarsılmaz gibi duran her şeyi oynatıp sarsmakta ve altlarındaki toprağın kayıp gittiğini vehmettirmektedir.

“Dağlar yürütülür, serap hâline gelir”(73) gibi âyetlerde ifade edildiğine göre, her tarafın dümdüz olacağı… Kâinatın bu değişikliği içinde dağlar da kendilerine verilen vazifeyi yerine getireceği… Yerlerinden harekete geçip yürütülerek bir toz bulutu, bir kum yığını hâlini alacağı… Havada renkli yün parçaları gibi savrulacağı ve böylece günün dehşetine yeni korkular ve ürpertiler ilâve edeceği anlatılmaktadır.

***

KIYÂMET ESNASINDA DENİZLERİN HÂLİ

Kıyâmette meydana gelecek olan büyük değişikliklerden biri de, çeşitli maksatlarla istifâdemize sunulan denizler ve nehirlerde olacaktır. Kur’ân-ı Kerim bu korkutucu ve dehşet verici hâdiseyi, “Denizler birbirine katıldığı (ve tek deniz hâline geldiği) zaman”(74) beyânıyla gâyet açık bir şekilde insanların gözlerinin önüne sermektedir.

Buna göre denizlerin tek deniz, onları besleyen nehirler ve diğer suların da bu denize karışacağı anlaşılmaktadır. Yine, “Denizler kaynatılıp ateş kesildiği zaman”(75) âyetinde ifade edildiği üzere, denizler tutuşturulup kaynatılacak; ancak, ilk bakışta bu vaziyet insana tuhaf gelebilir. Ama suyun asıl terkibini dikkate aldığımız zaman, bunun hiç de tuhaf olmadığını görürüz.

Allah Teâlâ suyu iki farklı gazdan, yani oksijen ve hidrojenden yaratmıştır. Biri ateşin yanması için gereklidir, diğeri de kendi kendine tutuşarak ateş olur. İkisi birleştiğinde ise, ateşi söndüren suyu meydana getirir. Oysa bu iki gaz birbirinden ayrıldığında, hidrojen kendi kendine tutuşur ve oksijen de bu ateşi hızlandırır.

***

KIYÂMETTE GÖKYÜZÜ NASIL BİR HÂL ALACAK?

Üzerimizde muhteşem bir şekilde duran göğün ve etrafımızı saran atmosferin bir gün bu hâlini değiştireceğini idrâk etmekte güçlük çeksek de, mevzû ile alâkalı âyetlerin ışığında onların nasıl korkunç bir manzaraya bürüneceğini, az da olsa hayâl ve tasavvur edebiliriz. Kusursuz-eksiksiz-pürüzsüz yaratılan ve yıldızlarla süslenen semânın ne hâl alacağını, “O gün gökyüzü şiddetle çalkalanır”(76) İlâhî beyanı ve benzeri âyetler açıkça ifade etmektedir.

“Gökyüzü yarıldığı vakit”(77), “O gün gökyüzü açılır ve orada pek çok kapı meydana gelir”(7 âyet-i celîlelerinde, semânın yarılıp kapı kapı açılacağı… “O gün semâ (gökyüzü), erimiş mâden gibi olur”(79) âyetinde, erimiş bakır gibi olacağı ve gül kırmızısı yağ hâlini alacağı… “Hatırla ki o gün, yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) çevrilip değiştirilecek”(80) âyetinde ise, semânın değişeceği; infitar ve inşikak ederek Güneş ve Kamer’i tutulup, yıldızları da söndürülerek dağıtılacağı; göğün dürülerek başka göklere tebdil edileceği bildirilmiştir.

Güneş, Ay ve yıldızlar bu tavanın süsü, zamanın bilinmesi için yaratılan ve insanların istifadelerine sunulan varlıklardır. Ancak gök yarılıp ayrılınca, elbette tavanda bulunan bu süslerde de birtakım değişiklikler olacaktır. Nitekim “Güneş dürüldüğü (ve nûru-ışığı söndürüldüğü) zaman”(81); “Ay tutulup (ışığının büsbütün gittiği), Güneş ile Ay bir araya toplandığı zaman”(82) âyetlerinde Rabbimiz (c.c.) bunları haber vermektedir. Güneş ve Ay’la alâkalı olarak, bunlar yalnız Kıyâmet sûresinde yanyana zikredilmektedir. Ay, ışığını güneşten alması sebebiyle kıyâmet gününde Güneş ışığını kaybedince, ay tutulması olacak; dolayısıyla her ikisi de simsiyah hâle gelecektir.

O günün dehşetini artırmak için yıldızlarda da hareket ve değişmeler başlayacak… Düzenleri tamamen bozulup nurları-ışıkları kaybolacak. Aralarındaki câzibe ve red (çekme ve itme) kanunları kalkıp, kâinatta bomboş dolaşmaya, dökülüp saçılmaya başlayacaklar. Bu husus da, “Yıldızlar dökülüp saçıldığı zaman…”(83) “Yıldızlar kararıp dürüldüğü zaman”(84) “Yıldızlar(ın ışığı) söndürüldüğü zaman”(85) âyet-i kerimeleri gibi daha pekçok âyette açık bir şekilde ifade edilmektedir.

***

KIYÂMET GÜNÜ CANLILARIN DURUMU

Yeryüzünde sadece câmidatta değil, canlılarda da birtakım haller olacak. Nitekim bu vaziyeti tasvîr eden âyet-i kerimelerde buyuruluyor ki:

“Ey insanlar! Rabb’inizden korkun! Çünkü kıyâmet saatinin zelzelesi (depremi-sarsıntısı) çok büyük (dehşetli ve şiddetli) bir şeydir. Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vaz geçer; (çocuğunu unutup terk eder). Her hâmile (kadın), çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş (gibi) görürsün; halbuki onlar, sarhoş değillerdir. Fakat Allâh’ın azâbı çok şiddetlidir.”(86) “Göz kamaştığı, Ay tutulduğu, Güneş’le Ay bir araya getirildiği zaman! (İşte) o gün insan, ‘Kaçacak yer neresidir? (Var mı kaçacak mekân?) diyecektir!”(87)

İşte bu âyetlerde de ifade edildiği gibi, birinci Sûr’un üfürülmesiyle kâinatta meydana gelecek olan o büyük değişikliklerden insanoğlu şaşkına dönecek… Büsbütün kontrolünü kaybedip pervâneler gibi dönmeye başlayacak… İrâdesiz-kontrolsüz hareketler yapacak, kaçacak yer arayacak… Dengesini kaybederek sarhoş gibi olacak… Zira kıyâmet, akılları baştan alacak!..

Kıyâmetin o dehşet manzaralarından biri de, son derece canlı bir şekilde, “İnkâra devam ederseniz, (şiddet ve dehşetinden) çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek (olan) o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız?”(8 âyetiyle hatırlatılmaktadır. O günün korkunçluğundan çocuk, ak saçlı ihtiyarlara dönüyor. İhtiyarlığa en uzak yaştaki küçücük insanın simsiyah olan saçları, bembeyaz hâle geliyor. Yine bu âyetle, kıyâmet gününün şiddet ve dehşeti ile insanın çaresizliği kâfirlere hatırlatılıyor; bu korkunç günden haberdâr ediliyor.

Demek ki kıyâmetin şiddeti ve korkunçluğu, insanlar üzerinde sadece mânen-rûhen tesir etmekle kalmıyor; şekil değişiklikleri ve maddî değişiklikler de meydana geliyor.

***

FELÂKETLERDE ÖLENLER VE TELEF OLAN MALLARI

Zelzele, yangın, kaza ve sâir âfetlerde hayatlarını kaybedenlerin hâli nedir?

Dinimizce bu gibi âfet ve felâketlerde ölen mü’minlerin kendileri şehit, telef olan malları da sadaka hükmündedir. Geride kalanlara ise sabretmek düşüyor.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde, “Mü’min kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır! Zira her işi onun için bir hayırdır. Ona memnun olacağı bir şey gelse, şükreder ecre nâil olur; bir zarar gelse sabreder, yine sevap kazanır” buyurmuşlardır.

Binâenaleyh, Müslüman olan her ferdin kendini, meydana gelen hâdiseden mes’ûl tutup murâkabe etmesi gerekir. Zira hâdiseler tesâdüfî değildir; dolayısıyla ‘Benim günâhımla bu hâdiselerin ne alâkası vardır?’ diyemeyiz. İnsan, aklıyla-fikriyle, letâifiyle küllî bir varlıktır. Mükevvenatın enmûzeci, yani küçük bir misâlidir, örneğidir. Bu itibarla onun günâhıyla-sevâbıyla bütün mevcûdat alâkadar olabilmektedir. Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), üzerinde bir bulut belirdiği zaman rengi sararır, hemen secdeye kapanırdı. Sonra da ellerini açarak, ‘Allâh’ım, bu bulut geçmiş kavimlerin üzerine gelen musîbet habercisi bir bulut olmasın!’ diye iltica ederdi. Bir kıtlık ânında Hz. Ömer (r.a.), ‘Benim günahlarım yüzünden bu insanları helâk etme Allâh’ım!’ diye yalvarmıştır. O halde biz de, ‘Acaba benim günâhımdan mı?’ deyip, Rabbimizin dergâhına ellerimizi açarak, ‘Benim günâhım yüzünden insanları helâk etme Allâh’ım!’ diye tazarrû ve niyazlarda bulunmalıyız.

Dış görünüşü itibariyle felâketler-musîbetler insanın gönlünü rencide eder. Ama biliriz ve inanırız ki, rahmet-i İlâhiyeden fazla da merhamet olmaz. Zira o, rahmet edenlerin en merhametlisidir. Vuku’ bulan hâdiseler de tesâdüfî olmadığına göre, bize kötü gözüken bu manzaranın arkasında belki de fark edemediğimiz nice iyilikler olabilir. Bir defa musîbetler, umumiyetle yapılan hataların neticesinde gelir. Ve insanları otokritiğe, yani kendi kendini tenkide, muhasebe ve murâkabe etmeye yöneltir. Binâenaleyh, en başta ikaz ve ibret derslerimizi alıp, ‘Allah Teâlâ bu musîbeti bize verdi ve bununla bizi temizledi…’ diye düşünmemiz gerekir. Ölüden diri, diriden de ölü çıkabileceği gibi, musîbetlerden de iyi neticelerin doğabileceğini bilmemiz lâzım.

Bu vesile ile belâ ve musîbetlerde hayatlarını kayben bütün mü’minlere Cenâb-ı Hakk’tan rahmet ve mağfiret, geride kalanlarına da sabr-ı cemil niyâz edelim.

ALINTI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

 
%d blogcu bunu beğendi: