Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Kasım 2008

Allah’a ibadet, anne-babaya itaat, zencilerin ırkı-soyu

Posted by Site - Yönetici Kasım 30, 2008

Allah (2)

Allah’a ibadet, anne-babaya itaat, zencilerin ırkı-soyu 

“Rabbin kesin olarak şunları hükmetti (emretti): 

– Ancak kendisine ibadet edin, 

– anne ve babaya iyilik edin. 

– Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara ‘öf‘ bile deme ve onları azarlama. 

– İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. 

– İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. 

– Ve şöyle de: ‘Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.’ 

Rabbiniz içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer iyi kimseler olursanız, elbette ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.” (İsra suresi, 23-25)

Burada Hz. Allah iki şey hususunda emir de değil, kesin hüküm vermiştir. Nitekim bu hususu bir başka ayet-i celilede de görüyoruz: “…Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf suresi, 40)

Bu ayetten de açıkça anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakk’ın bizlere olan birinci hükmü Allah’a kulluk, ikinci hükmü ise anne-babamıza ihsandır, iyilik etmektir.
Allahu zû’l-Celâl ve’l-Kemâl hazretleri bu ayet-i celile ile hem ruhen, hem bedenen Zat-ı Ecell-i Âlasını tevhid (birleyip) ve sadece kendisine kullukla bizleri vazifelendirmiş, Zat-ı Bâri’sinden başka hiç bir şeye ibadet etmememizi ferman buyurmuştur.

Çünki O; bizim yaradılış gayemizi, bizi yaratmasının asıl maksadını şöyle açıklamıştır: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat suresi, 56)

Yine Habibine şöyle emretmiştir: “Onun için öğüt ver, eğer öğüt fayda verirse.” (Â’lâ suresi, 9) Allah’ın Resûlü de bu emre uymuş; bozuk inançlara müptela, ölçüsü-tartısı-kilesi yanlış, imandan yoksun, akıl ve mantık mizanından mahrum müşrikleri imana davet ederek onları tedavi etmeye, doğru yola yönlendirmeye çalışmıştır.

Bugün de mukaddesatına hor bakan, din ve milliyetini şaşırmış, hangi milletin mensubu olduğunu bilemeyecek kadar aptallaşmış insanımızı vaazlarla, sohbetlerle, kitaplarla, yazılarla Allah’a kul olmaya, Resûlullah’a ümmet olmaya, anne-babaya da itaata çağıracağız ve hidayet yoluna dönüşlerini sağlayabilmek için elimizden gelen gayreti göstereceğiz.

Çünkü sağlam bir akla sahip olan herkes bilir ki; kendisi dahil tüm insanlık yeryüzündeki en küçük bir varlığı halk edip, onu bir kaç saniye bile yaşatmak kudret ve kabiliyetinden mahrumdur. Kul, tam bir acziyet içinde olduğunu itirafla, kendi yaratıcısının da, kâinatı yaratan Allah Teala olduğunu tasdik ve onu tevhid ile/birlemekle mükelleftir.

Aslında, mutlak acz içindeki insan, hatadan-günahtan uzak olmadığına göre, acziyetini kabullenerek ehlini bulup onu dinlemek mecburiyetindedir. Ehlini bulup dinlememek, batıl ve cehalette ısrar etmek ise, fikrini ıslah etmekten korkmak ve müptela olduğu hastalıktan kurtulmak istememektir.

Böyleleri aslında muhatap bile alınmaya değmez. Bunlara konuşmaya, anlatmaya bile gerek yoktur. Ama arzusu Hakkı-hakikatı bulmak olan kimseler dinleri tektik eder, sorar öğrenir. Şurası da muhakkak ki, her insan bir diğerinin gördüğünü göremediği gibi, bildiğini de bilemez. Dolayısıyla kendisi göremeyip bilemediği için, bir diğerinin görüp bildiğini de inkâr edemez, etmemeli. Müslümanların yaşadığı ülkede topluma küfür ve mel’ânet (dil ile, kalem ile, medya yoluyla) saçmaya da asla hakkı yoktur! Olmamalı…

Üzerinde yaşadığımız küre-yi arzı bir topaca benzetip, dönüp duruyor diye gözü kapalı konuşup, onu yaratını ve döndüreni tanımamak; bir saati gördüğü-bildiği-kullandığı halde onu yapan, kuran ve çalıştıran ustanın varlığını inkârdan daha âdice bir nankörlük değil midir?

Tenasül nizamını inkârla, yani insanların Hz. Âdem’den çoğalıp geldiğini kabul etmeyerek, insanların maymundan tekâmül ettiğini iddia eden, Yahudi Darvin nazariyesinin zehirlediği dimağlara sorulsa, dense ki; “Neden bu hadisenin bugüne kadar başka bir emsali yoktur? Neden hâlâ günümüzdeki maymunlar tekâmül edip, insan olmuyor? Neden hâlâ hiçbir kimse değil bir canlı, bir damla kan bile halk edemiyor?” Verecekleri cevap var mıdır?

Öyle ise, insanların aslı Kitab-ı İlahi’de beyan buyrulduğu üzere Hz. Âdem’dir (a.s.). Batıl iddia sahipleri için, bugün tek çıkar yol vardır. Ya Âdem’i (a.s.) ve onun yaratıcısı Allah’ı tanıyacaklar, ya da gökten inen bütün kitapları ve tarihçilerin yazdıklarını tamamen inkâr edeceklerdir.

Şüphesiz ki her akl-ı selim/sağduyu sahibi Ata’sını da, Allah’ını da tanır…

Malum olduğu üzere Mevla-i zû’l-Celâl insanı bütün mahlûkatın en mükerremi-üstünü, en şereflisi olarak yaratmıştır.

***

ALLAH’A İBADET – KULLUK

Kul, amiri olan Mevla’sının memuru bulunduğunu bilip, emrolunanları gerektiği gibi edâ ve ifa etmeye çalışmalıdır. Madem ki biz “Elestü bezmi”ndeki (ahdindeki) ezeli tasdik ile, Allah’ın varlığına-birliğine şahadet getirdik “Belâ (evet)” dedik,  öyle ise, Allah’a hamdolsun ki hepimiz mü’miniz. Ama bu sözümüzün doğruluğunu, sıhhat ve samimiyetini, ibadetimizle göstermek, ahlakımızla isbat etmek mecburiyetindeyiz.

Hizmetini yapmayan bir hizmetkâr, Efendisi yanında nasıl boynu bükükse, ibadetsiz kulun da Allah yanındaki hali o olacaktır!

***

ALLAH’A İBADETTEN HEMEN SONRAKİ VAZİFEMİZ 

Allah’a ibadetten hemen sonraki vazifemiz, anne-babamıza iyilik ve ihsan etmektir. İşte bunu da Cenab-ı Hak, “(Mâsıyet olmamak şartıyla) anne-babaya itaat etmeyi ve onlara iyi muamelede bulunmayı(Lokman Suresi, 15) emrediyor… 

Peygamberimiz de bir hadisinde buna açıklık getirerek, “Anne-babaya itaat etmek, Allah’a itaat etmek demektir. Anne-babaya isyan etmek ise, Allah’a isyan etmektir” buyuruyor. (Muhtaru’l-Ehadis, Harf-i Tı)

Anne-babaya isyan, Peygamberimiz’e ve dinimize göre büyük günahlardandır ve ahiretteki azabı şöyle dursun, dünyada da bu isyanın cezası peşindir.

Sevgili Peygamberimiz bir diğer hadisinde, “(Ne sebeple olursa olsun), sakın annenizden-babanızdan yüz çevirmeyiniz. Kim anne-babasından yüz çevirirse, muhakkak o küfretmiş olur (en azından nankör kimselerden olmuş olur). (Muhtaru’l-Ehadis, Harf-i La)

Yine Rasûlüllah Efendimiz meşhur hadisinde, “Cennet annelerin ayakları altındadır” buyurmuyor mu?

Bizim zahiri varlığımıza sebep olan anne-babalarımızın, çocukluğumuzda bize yapmış oldukları izzet-ikrâmı, koruyup yetiştirmek için olan çırpınmaları, bu yolda çekmiş oldukları zahmet ve meşakkatleri, göstermiş oldukları şefkat ve merhameti düşünüp, onlara kul-köle olmalı, ikrâm ve ihsanda kusur etmemeye çaba göstermeliyiz.

Sonra da Hz. Allah onlara karşı -mevzumuzun başında zikrettiğimiz bu ayette- beş vazifemizi sıralıyor: Yani anne ve babandan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ulaşır, acziyet haline gelirlerse (bakıma muhtaç olurlarsa) o zaman onlara karşı, sizin beş vazifeniz var, buyuruyor. Ve evladı bu beş mükellefiyetle/yükümlülükle görevlendiriyor: Sen onlara sakın öf deme! Sert davranıp, sert konuşma! Ve kendilerine karşı yüzünü ekşitip “Aman sende!” diyerek kalplerini kırma! Buradaki “öf” ile evladın anne-babasına ezâ verecek, onların gönlünü rencide edecek bilumum sözleri ve fiilleri harama dâhil olmuştur. Aynı zamanda burada, en aşağı mertebe ile en yüksek mertebeye tenbih/işaret/delalet vardır.

Dilerseniz şimdi de bunları maddeler halinde görelim…

1) Sanki Hz. Allah buyuruyor ki: Kendilerine karşı gücenip te “öf“ demenize bile razı değilim! Sizden, onların bütün ezalarına-cefalarına, sıkıntı ve meşakkatlerine karşı sabretmenizi istiyorum!

TARİHİ BİR VAK’A 

ZENCİ IRKININ MENŞEİ KİME DAYANIYOR? 

Nuh aleyhisselâm uyuyordu. Üç oğlu Sam, Ham ve Yafes yanına gelmişlerdi.
Hz. Nuh uyurken farkında olmadan bir taraftan diğer tarafa dönmüş ve bu dönüş esnasında avret yeri açılmıştı. Hz. Nuh’un oğullarından birisi, onun avret mahallini açık görünce gülmüş… Hz. Nuh da uyanınca ona, 

“Yüzün kara olsun!” diye beddua etmişti.

Bu beddua oğlunun yüzünü karartmakla kalmamış, ondan gelen bütün neslin de yüzleri, hatta bütün bedenleri kararmıştı. Nitekim rivayete göre bugün Afrika’nın bütün siyahları Hz. Nuh’un bu oğlunun çocukları olarak dünyaya gelmişlerdir. (Bkz. Ruhu’l-Beyan Tefsiri, Lokman suresi) 

2) Onların bir emri, bir teklifleri-istekleri olduğunda; gücün yettiği nisbette onları yerine getir. Ve sakın onları reddedip, isteklerini-arzularını geri çevirme! Yukarda da işaret ettiğimiz gibi, Hâlik’a isyan olmayan yerde anne-babaya mutlaka itaat gerekir… Aksi takdirde ise itaat edilmez. Çünkü Hz. Allah yine Lokman Suresi’nin 15. Ayetinde, anne-baba da olsa, Hâlik’a isyanla emrederlerse, onlara itaat etme, buyuruyor. Şöyle ki: 

Bununla beraber! O ikisi, hakkında hiç bir şey bilmediğin ve delilin de olmayan bir şeyi onlar bana ortak konuşmaya seni zorlarlarsa (putlara, taşlara, tapmanı senden isterlerse) işte o vakit, onlara itaat etme!” buyuruyor…

RESÛLULLAH’I AĞLATAN BİR HADİSE  Yazının devamını oku »

Posted in Allah, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

Mülk Sûresinin Fazîleti

Posted by Site - Yönetici Kasım 29, 2008

Mülk Sûresinin Fazîleti,mulk-suresi

Mülk Sûresinin Fazîleti

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

“Mülk sûresi kötülüklerden engelleyici ve kurtarıcıdır. Kabir azabından kurtarır.”

“Mülk sûresini her gece okuyan kimseden Cenab-ı Hak kabir azabını kaldırır.”

“Mülk sûresini okumadan yatma! Zira ölürsen kabirde sana yoldaş olur. Her gece Mülk sûresini okuyan kimse, Kadr gecesini ihyâ etmiş gibi sevâba nail olur.”

“Ben Mülk sûresinin, ümmetinmden her insanın kalbinde olmasını severim.”

“Kur’ân-ı kerîmden otuz âyetlik bir sûre, bir adama şefaat etti ve neticede mağfiret oldu. O, Mülk sûresidir.” Âlimlerimiz buyurmuştur ki:

Eshab-ı kiramdan bir kaçı, bir yere çadır kurbuşlardı. Burada bir kabir bulunduğunu bilmiyorlardı. Çadırda mülk sûresinin okunduğu işitildi.

Resûlullah efendimize bunu haber verdiklerinde:

“Bu sûre, insanı kabir azabından korur” buyurdu.

Abdullah ibni Abbâs buyurdu ki:

“Mülk sûresini oku! Onu ezberle! Çoluk çocuğuna ve komşularına da öğret. Zira bu sûre azabdan kurtarıcıdır.

Okuyan kişiye Hak teâlâ indinde şefaatçidir. Eğer kişi onu ezberlemişse, Allahtan onu Cehennemden kurtmasını ister. Allah, o sayede kişiyi kabir azabından kurtarır.”

Muhammed bin Alkamî buyurdu ki:

“Her gece Tebarake (Mülk) sûresini okuyanlara kabir suâli sorulmaz.”

Abdullah ibni Mes’ûd buyurdu ki:

“Birisi vefat edip kabre konduğunda, azab melekleri ölünün başına gelir. Baş onlara der ki:

“Ona dokunmayız. Zira o bana, Mülk sûresini okurdu.”

Sonra karın tarafına varıp otururlar. O da der ki:

“Ona dokunmayınız. Zira o bende Mülk sûresini ezberleyip hıfzetmiştir.”

Bu sebeple bu sûreye, “kabir azabını engelleyici” anlamında “Mânia” denilmiştir.”

Abdullah ibni Mes’ûd buyurdu ki:

“Kim her gece Mülk sûresini okursa, Allahü teâlâ bu sayede o kişiyi kabir azabından kurtarır.”

(Mülk sûresi, Kur’ân-ı kerîmde 561 – 563 sayfalar arasındadır.)

Kaynak : Mehmet Oruc – 365 gun Dua

Posted in 365 Gün Dua, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

“Zilhicce ayı” ve “On gece”

Posted by Site - Yönetici Kasım 29, 2008

10,Zilhicce ayı

“Zilhicce ayı” ve “On gece”

Bilindiği üzre hicri-kamerî ayların 12’ncisi zilhicce ayıdır. Bu ay, İslâm’ın beş esasından biri olan hac farîzasının îfa edildiği umumi afv ayıdır. Arafat’a çıkıldığı, Allah için milyonlarca kurbanın kesildiği ve bir senelik hesapların görülüp amel defterlerinin kapandığı mukaddes bir aydır.

Zilhiccenin 1’inden 10’una kadar olan geceler, Kur”an-ı Kerim”de “leyâli-i aşere” diye tabir edilen on gecelerdendir. Diğer mübarek 10 geceler de, Ramzan-ı şerifin son 10 gecesi ile Muharrem ayının ilk on geceleridir. Rabbimizin, “On geceye yemin olsun ki…” (1) buyrurarak yeminle beyan ettiği bu mübarek zaman dilimi, bütün mü’minler için yepyeni bir manevi fırsat dönemidir.

Hadîs-i şeriflerde buyrulmuştur ki:

“Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan bir gün oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.” (2)

“Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevap verilir.” “Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.” (3)

“Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (4) (Kısaca Tesbih, sübhanallah; Tahmid, elhamdülillah; Tehlil, Lâ ilâhe illallah; Tekbir ise Allâhu ekber demektir.)

Binaenaleyh bu ayda; günühlarımızın afvı, noksanların tamamlanması için istiğfar, salevât-ı şerife, diğer duâlar ve tesbih namazına devamda büyük hayır ve fazilet vardır.

Hacca gidemeyen mü’minlerin bu günlerde oruç tutmaları çok büyük fazilettir. O bakımdan kurban bayramından evvel 9 gün oruç tutmalı, 10. günü kurban kesilinceye kadar birşey yemeyip oruçlu bulunmalı ve orucunu kurban etiyle açmalıdır.

Hiç olmazsa 8’inci gün ile beraber, 9’uncu günü (Arefe günü) oruçlu olmak lâzımdır.

Kurban bayramı Arefe günü sabah namazından, 4’üncü bayram günü ikindi namazına kadar, bütün farzların arkasından “Teşrik tekbiri” almak, kadın-erkek her mükellef Müslümana vâciptir.

ZİLHİCCE’NİN İLK ON GÜNÜNDE NE YAPILIR?

Zilhicce ayının birinden onuna (yani Kurban bayramının ilk gününe) kadar, hergün sabah namazlarından sonra:

10 salevât-ı şerîfe: “Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.”

10 İstiğfar: “Estağfirullâhe’l-azıym el-kerîm ellezî lâilâhe illâhüve’l-hayye’l-kayyûme ve etûbü ileyk ve nes’elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ innehû hüve’t-tevvâbü’r-rahıym.”

10 Tevhid: “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr” okunur. (5)

DİPNOTLAR
(1) el-Fecr sûresi, 89/2.
(2) Tirmizi, Sünen, Savm, 52; İbn Mace, Sıyam, 39.
(3) Tirmizi, Sünen, Savm, 52.
(4) Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257.
(5) Mübarek gün ve gecelerde yapılması tavsiye edilen Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat, İstanbul, byy., s. 44.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 5 Comments »

Bakara sûresinin fazîleti

Posted by Site - Yönetici Kasım 26, 2008

20,Bakara sûresinin fazîleti

Bakara sûresinin fazîleti

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

“Kur’ân-ı kerîmi okumaya devam ediniz. Çünkü Kur’ân-ı kerîm, kıyamet günü okuyucularına şefaatçı olarak gelecektir. Ay gibi parlak ve nûrlu Bekara ve Âl-i İmrân sûrelerini okumaya devam ediniz. Çünkü bu iki sûre, kıyâmet gününde iki bulut kümesi veya iki gölgeleyici veya gökyüzünde kanatlarını açmış saf saf iki alay kuş gibi gelecekler ve kendilerini okuyan kişileri harâretten, ateşten koruyacaklar, şefaat edeceklerdir.”

“Bekara sûresini okumaya devam ediniz. Çünkü onu belleyip öğrenmek büyük bir berekettir, onu terketmek yani öğrenmemek ise büyük bir ziyandır.

“Her şeyin bir zirvesi vardır; Kur’ân-ı kerîmin zirvesi de Bekara sûresidir. Bu sûrenin her âyeti ile seksen melek inmiştir.”

“Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Muhakkak ki, içinde Bekara sûresi okunan evden şeytan kaçar.”

“Kim herhangi bir gecede Bekara sûresini okursa, o sayede kendisine Cennette tâc giydirilir.”

(Allahü teâlânın İsm-i a’zamı şu iki âyettir. Bekara sûresi 163. âyeti ile Âl-i İmrân sûresinin başıdır.)

“Her kim Bekara ve Âl-i İmrân sûrelerini gündüzleri okursa akşama kadar münâfıklıktan berî olur. Her kim bu sûrelerin her ikisini geceleri okursa, sabaha kadar münâfıklıktan beri olur.”

Hazret-i Ömer buyurdu ki:

“Bekara ve Âl-i İmrân sûrelerini geceleri okuyan kimseye, bütün gece ibâdetle meşgul olmuş gibi sevab verilir.”

Abdullah ibni Mes’ûd, buyurdu ki:

“Evde, Bekara sûresinin başından beş âyet okunduğu gece, şeytan o eve giremez.”

Seyyid Alizâde buyurdu ki:

“Hatim indirirken, Felak, Nâs sûrelerini okuduktan sonra, hemen Fâtiha ve Bekara sûresinin başından beş âyet okumak çok sevâbdır.”

Kaynak : Mehmet Oruc – 365 gun Dua

Posted in 365 Gün Dua, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 1 Comment »

Vücudu bombaya çeviren formül

Posted by Site - Yönetici Kasım 26, 2008

somon,balik,norvec baligi,norvec yemekleri,saglikli balik,omega3,yagli balik,en iyi balik,somon, kanada baligi,balik nasil yapilir,Vücudu bombaya çeviren formül

 

Vücudu bombaya çeviren formül

Kış aylarında vücut direncinizin güçlü olması gerekir. Bunları alın soğuk algınlığı ve yorgunluğu unutun

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aylin Yılmaz, soğuk algınlığı ve gribal enfeksiyonların kapımızı çaldığı kış mevsiminde hastalıklardan korunmak için tabiat eczanesini öneriyor. Yılmaz’a göre her gün 2- 3 porsiyon sebze ve 3- 4 adet meyve tüketmek vücudu bomba gibi yapıyor.

YÜKSEK DEĞERLİ ANTİOKSİDAN YİYECEKLER

“Alternatif antioksidan yiyecekler içeren değişken bir beslenme programı, bağışıklık sistemini güçlendirmenin en iyi yoludur” açıklamasını yapan Yılmaz, yüksek değerli antioksidan içerikli besinleri şöyle sıralıyor:

Kuru erik
Nar
Kuru üzüm
Yaban mersini
Sarımsak
Ispanak
Brüksel lahanası
Brokoli
Portakal
Kırmızı biber l Kivi

VÜCUDU GÜÇLÜ KILMANIN YOLLARI

Besinlerin, hayatımız için küçük fakat önemli rolleri bulunuyor. Sabah yapılan bir kahvaltı ile gün içindeki vücut direnci artırılabiliyor.

Veya öğleden sonra alınan ara atıştırmaların kaliteli besinlerden oluşması (meyve, peynirli sandviç, süt veya kuru meyveler, ceviz, badem) akşam saatlerine kadar birikecek yorgunluğu önleyebiliyor.

Aylin Yılmaz, “kış aylarında, özellikle lahanagiller, brokoli, mandalina, portakal, greyfurt, limon gibi kış sebze ve meyvelerini tercih edin” diyor.

SOĞUK ALGINLIĞINI ÖNLEYEN FORMÜL

Kalkış: Ilık su ve kuru erik Sabah kahvaltısı: 1 bardak az yağlı süt içine 2 kaşık yulaf, yarım muz ve 5-6 çiğ badem

Ara: Greyfurt-yeşil elma ve portakal suyu

Öğle: Mercimek çorbası veya nohutlu – cevizli salata, yanında çavdar ekmeği ve ayran

İkindi: Kuru erik veya yaban mersini

Ara: Kefir veya soya sütü

Akşam yemeği: Somon balığı ve bol yeşillikli salata (limonlu-z.yağlı)

Yatmadan 1saat önce: 1 portakal, kivi.

YORGUNLUĞA KARŞI ETKİLİ REÇETE

Kalkış: Ilık su ve kuru erik.

Sabah kahvaltısı: Çavdar ekmeği yumurta ve portakal suyu.

Ara: Kuru erik veya kuru üzüm. Ögle: 150 gr et, veya ızgara balık, bulgur.

İkindi: Taze sıkılmış nar suyu. Ara: Çavdar ekmeğine beyaz peynirli tost.

Akşam yemeği: 1 kase mercimek çorbası, ıspanak yemeği, limonlu salata. Yatmadan önce: 1 bardak süt veya az yağlı yoğurt.

ŞİFA VE VİTAMİN DEPOSU

Somon (182 kalori, 20 mcg selenyum, 310 mg potasyum).
Fındık (650 kalori, 25 mg E vitamini, 2.2 mg çinko, 4.9 mg manganez).
Muz (95 kalori, 11 mg C vitamini, 400 mg potasyum, 6 mg kalsiyum).
Nohut (115 kalori, 1.55 mg E vitamini, 1,5 mg demir, 43 mg kalsiyum).
Sarımsak (98 kalori, 0.38 mg B6 vitamini, 2 mcg selenyum, 620 mg potasyum).
Patates (136 kalori, 14 mg C vitamini, 630 mg potasyum, 0.54 mg B vitamini).
Kuru erik (140 kalori, 2,6 mg demir).

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sağlık, Yorumlar | 1 Comment »

KURBAN KESMEK KİMLERE VACİPTİR?

Posted by Site - Yönetici Kasım 25, 2008

KURBAN KESMEK KİMLERE VACİPTİR

KURBAN KESMEK KİMLERE VACİPTİR?

Yaklaşan Kurban Bayramı münasebetiyle mü’minler, vaziyetlerini mutlaka bir gözden geçirmeli… Kurban kesip kesemeyeceği hususunu netliğe kavuşturmalıdır. Elbette kurbanı zengin Müslümanlar kesecektir; ancak, bu zenginliğin ölçüsü nedir? Bunu bilmemiz lâzım.

Kurban kesmek; kurban bayramı günlerinde hür, mukim (seferî olmayan), akıllı ve büluğ çağına erişmiş, Müslüman ve aslî ihtiyaçları ile borçlarından başka –üreyen olsun olmasın– en az 200 dirhem (560 gr.) gümüş veya yaklaşık 85 gram altın ya da bunun değerinde paraya yahut mala sahip bulunan kimselere yani sadaka-i fıtır vermekle mükellef bulunanlara vaciptir. Zekâtta olduğu gibi bunun üzerinden belirli bir zaman geçmiş olması gerekmez. Bu miktarın sadece kurban günlerinde elde bulunması yeterli görülür. Bir başka ifadeyle; kurban için zenginin serveti üzerinden sene geçmesi şart değildir. Bayramın üç gününden birinde kurban kesecek maddî imkân eline geçen Müslümana, hemen o gün kurban kesmek vâcip olur. Zekâtla kurban arasındaki farklardan biri budur. Aslında bu mevzuda sözü uzatmaya gerek yok. Kısaca diyebiliriz ki; borcu olmayan bir mü’min, kurban kesmesi hâlinde geçimine bir sıkıntı gelmeyecek, normal ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmayacaksa, kurban kesmeli… Hem kendi âile fertlerine, hem de etraftaki konu-komşuya ikrâmda bulunmalıdır. Şayet elinde fazladan imkân yoksa, ya da borçlu ise zaten kurbanla mükellef olmaz. Ama buna rağmen kıt-kanaat biriktirmek suretiyle elde ettiği mütevâzi imkânlarıyla kurban kesmek isterse, elbette ki kesebilir. Böylece çevresine fedâkârlık ve cömertlik örneği sergilemiş, imkân sahibi olduğu halde kurban kesmekten kaçınanları teşvik etmiş olur.

Unutulmamalıdır ki; iktisadî vaziyeti müsait olduğu halde kurban almaktan imtina‘ edenleri Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, “Bir kimse mâli bakımdan imkân bulur da kurban kesmezse, sakın bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!” (1) buyurarak îkaz ve irşad etmişlerdir.

Görüldüğü üzere bu hadîs-i şerifte;

1. Kurban kesmeye gücü yeten kimsenin bunu terk etmesi hâlinde cemaatin (topluluğun) içine çıkamayacağı uyarısı ile, bu kötü örnekliğin cezasını tek başına kalarak çekmesi ihtar edilmektedir.

2. Hâl böyle olduğuna göre kurbanınızı kesin, namazgâha çıkın, din kardeşlerinizle müşterek sevincinizi paylaşın, ayrı duruma düşmeyin, yoksulları gözetin îkazına kulak verin denilmektedir.

Hanefî mezhebine göre kurban vâciptir. Kurban kesmekle mükellefiyet için İmâm-ı A‘zam ve İmam Ebû Yûsuf’a (rahımehümallâh) göre akıl ve bülüğ şart değildir. O bakımdan zengin olan çocuğun veya mecnunun malından velîsinin kurban kesmesi lâzımdır. Bu çocuk veya mecnun, o kurbanın etinden yer, geri kalanı da elbise gibi aynından istifade edecekleri bir şey ile değiştirilebilir. (2)

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise sünnet-i müekkededir. Hanbelîler’e göre, ödeme imkânına sahip olan kimse, borç ederek de olsa, kurban parasını temin edebiliyorsa, kurban kesmeye muktedir sayılır. (3)

Hanefîler’e göre aile içinde bulunan fertlerden mâli vaziyeti müsait olan herkesin kendi adına kurbanını kesmesi veya kestirmesi îcap eder. Yoksa bir evden bir kişinin kurban kesmesiyle borçtan kurtulmuş olmazlar.

Velhâsıl kurban ibâdeti; mü’min için Hak yolunda fedakârlığın bir alâmeti, Allah Teâlâ’nın verdiği nimete karşılık bir şükür ifadesidir. Bunun neticesi de, âhirette sevâba ve rızâ-i İlâhi’ye nâiliyet, dünyada ise bir takım felâket ve belâlardan korunup muhâfaza olunmaktır. Bu dünyevî ve uhrevî mükâfatlara kavuşabilmek için, kurbanımızı ihmâl etmememiz gerekiyor.

***

KURBANIN RÜKNÜ

Kurbanın rüknü; yani bu ibâdetin tam ve sahih (geçerli) olması için yerine getirilmesi gereken şart, kurbanlık hayvanı boğazlayıp kanını akıtmaktır. Bu olmadıkça kurban vecîbesi yerine getirilmiş olmaz.

Bu sebeple kurbanlık hayvanın, kesilmeksizin yoksullara tasadduk edilmesi câiz değildir. Fakat alınan kurbanlık hayvan, herhangi bir sebeple kesilemeden bayramın üçüncü günü güneş batmış olsa, artık bunun diri olarak tasadduk edilmesi gerekir. Çünkü kan akıtma işi, tasadduka intikal etmiş (dönüşmüş) olur. Bunun etinden sahibi yiyemez. (4)

***

HANGİ HAYVANLARDAN KURBAN KESİLEBİLİR?

Kurbanlar yalnız koyun, keçi, deve ve sığır cinsi hayvanlardan kesilebilir. Mandalar da sığır nev‘inden sayılır. Bunların erkekleri ile dişileri eşittir. Bununla birlikte koyun cinsinin erkeğini kurban etmek daha faziletlidir. Keçinin erkeği ile dişisi kıymetçe müsâvi olsalar, dişisini kurban etmek daha faziletlidir. Yine devenin veya sığırın erkeği ile dişisi et yahut kıymet bakımından aynı olurlarsa, dişisinin kurban kesilmesi daha faziletlidir. (5)

Yaban sığırı, geyik gibi yabânî hayvanlar ile tavuk, horoz, kaz gibi evcil hayvanlar kurban edilemezler; tahrîmen mekruhtur. Yani bu hayvanlardan herhangi birini kurban niyetiyle kesen kişi, harama yakın bir çirkinlikte iş yapmış olur. Çünkü bunda, Mecûsîlere bir benzeyiş vardır. (6)

Diğer yandan ne Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’den ve ne ashâb-ı kiramdan bunların dışında bir hayvanı kurban ettiklerine dair bir haber de nakledilmemiş… Hele de balığın kurban edildiği garâbetine hiçbir devirde rastlanmamıştır.

Koyun ve keçi ya birer yaşını bitirmiş bulunmalı veya koyunlar altı aylık olduğu halde birer yaşında imiş gibi gösterişli olmalıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki, “Koyun cinsinden kurban olarak cezea yeterlidir.” (7)

“Cezea”, bir yaşını tamamlamış koyun mânâsına geldiği gibi, altı ayını doldurmuş, fakat bir yaşındaki koyunlar kadar gösterişli olan kuzuyu da ifade eder. Cezea; sığır nev‘inde üç, deve cinsinde beş yaşına basmış hayvan demektir. (8) Bu sebeple deve en az beş yaşını, sığır iki yaşını bitirmiş olunca kurban edilebilir.

Bir koyun veya keçi yalnız bir kişi için kurban kesilebilir. Bir deve veya sığır ise birden yedi kişi adına kadar kesilebilir. Nitekim Hz. Câbir’den (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Hudeybiye’de Resûlüllah (s.a.v.) ile birlikte kurban kestik. Deveyi de sığırı da yedi kişi için kestik.” (9) Ancak ortaklardan her birinin Müslüman olup, bu hayvanın yedide birine mâlik bulunması ve kendi hissesini Allah rızâsı için kesecek olması şarttır.

***

KURBANIN HÜKMÜ

Kurban bayramında, Allâh’a yaklaşmak niyetiyle kurban kesmek, Hanefîler’e göre hür, mukim, Müslüman ve zengin olan kimselere vâciptir. Zenginden maksat; temel ihtiyaçları dışında üreyici olsun veya olmasın, nisap miktarı mal yahut paraya sahip olmaktır. Bu da fitre nisâbıyla aynı olup, üzerinden bir yıl geçmesi şartı da aranmaz. Yani bayram sabahı 200 dirhem (560 gram) gümüş veya bunun karşılığı olan para yahut ticaret malına sahip bulunan kimseye kurban kesmek vâcip olur.

Hanefîler’in, kurbanın vâcip oluşu hususunda dayandıkları deliller şunlardır: Kur’ân-ı Kerim’de, “Rabbin için namaz kıl, kurban kes”(10) emri, amel bakımından “vücub” ifade eder. Çünkü sadece Resûlüllah (s.a.v.)’a mahsus olduğu belirtilmeyen emir, ümmetini de içine alır. Ancak âyette cemi‘ sîgasının bulunmayışı, delâlette zan meydana getirdiği için kurbanın hükmü farz değil, vâcip derecesindedir. Bu âyet-i kerimenin yanında diğer bazı hadîs-i şerifler de kurbanın bu hükmünü kuvvetlendirmektedir. Resûlüllah (s.a.v.), “Kurban kesiniz. Şüphesiz bu, babanız İbrâhim’in (a.s.) sünnetidir” (11) buyurmuştur. Burada Peygamber Efendimiz, kurban kesmeyi emretmiştir. Mutlak emir sîgası ise, amel bakımından vâcibi ifade eder. Keza şu hadîs-i şerif de kurbanın vâcip olduğu hükmünü teyit eder: “Kim genişlik ve imkân bulur da kurban kesmezse, bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” (12) Böyle bir tehdit, ancak vâcibin terki hâlinde bahis mevzuu olur. Diğer taraftan bazı hadîs-i şeriflerde, kurbanın ümmet için sünnet olduğunun belirtilmesi, vâcip oluşuna mâni teşkil etmez. Çünkü sünnet; yol, gidiş mânâlarına da gelir.

Kurban kesmek, Hanefîler’in dışındaki üç mezhebe göre müekked sünnettir. Gücü yetenin onu terketmesi mekruhtur. Şâfiîler’e göre, kurban kesmek, tek başına olan kimse hakkında aynî sünnettir. Eğer âile fertleri birden fazla ise kifâî sünnet olur. Dolayısıyla âile fertlerinden herhangi birisi bunu yerine getirecek olursa, hepsi için yeterli olur. (13)

Şevkânî Muhammed bin Ali rahımehüllah (v. 1250/1834), kurbanın sünnet olduğunu kabul edenlerin dayandığı hadîs-i şeriflerin tenkidini yaptıktan sonra şöyle demektedir: Bu hadislerden hiç biri delil olarak ileriye sürülecek kuvvette değildir. (14)

***

SEVÂBINI ÖLÜYE BAĞIŞLAMAK ÜZERE KESİLEN KURBAN

Hanefîlere göre bir kimse, kendi parasıyla alıp sevâbını ölmüş bir yakınına veya herhangi bir mü’min kardeşine bağışlamak üzere bayram günlerinde veya sair günlerde kurban kesebilir. Kişi, kestiği bu kurbanın etinden kendisi yiyebildiği gibi, başkalarına da verebilir. Zira kendi kurbanı gibi hüküm alır, sevabı da bağışlanana gider.

Fakat bir kimse vefât eden kişinin, irtihâlinden önceki emri ile, onun adına keseceği kurbanın etinden yiyemez. Zira bu, adak hükmündedir, kesen ve yakını yiyemez. Bunu tam olarak tasadduk etmesi gerekir. (15)

Hâsılı, ebedî âleme göç etmiş mü’minler adına da kurban kesilebilir, sevâbı onlara bağışlanabilir. Bunun da bayram günü, yahut da öncesinde kesilmesi hususunda bir ayrı hüküm yoktur. Her zaman kesilebilir. Nitekim Hunneş (r.a.)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Hz. Ali’yi (r.a.) iki koç keserken gördüm ve ona, ‘Bunlar nedir?’ diye sordum. Hz. Ali, ‘Resûlüllah (s.a.v.) bana, kendisi için kurban kesmemi vasiyet etmişti; işte ben onları kesiyorum’ dedi.” (16)

Şâfiîlere göre, izni olmaksızın başkası adına kurban kesilemez. Vasiyet etmemişse, ölü adına da kurban kesilemez.

Halis Ece

KAYNAKLAR
(1) İbn Mâce, Sünen, Edâhî, 2; Ebû Dâvud ve Nesâî’nin Sünenleri.
(2) Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlm. İst. 1985, s. 410
(3) el-Cezerî, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, ilgili bahis.
(4) Ö. N. Bilmen, a.g.e., s. 414, md. 35.
(5) el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanayi‘, 5/69,80; el-Meydanî, el-Lübâb, 3/235; İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 5/226 vd.; Zeylâî, et-Tebyîn, 6/7; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 8/76; Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlm. s. 410.
(6) Ö. N. Bilmen, a.g.e., s. 411.
(7) İbn Mâce, a.g.e., Edâhî, 7; İ. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6, 368.
(8) eş-Şevkanî, Neylü’l-Evtâr, 4, 350.
(9) Müslim, Sahih, Hacc, 352.
(10) Kevser suresi, 3.
(11) İbn Mâce, a.g.e., Edâhî, 3.
(12) İbn Mâce, a.g.e., Edâhî, 2.
(13) İbn Kudâme, el-Muğnî, 8, 617.
(14) Neylü’l-Evtâr, 4, 341 vd.
(15) İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, V, 229.
(16) Ebû Dâvud, Sünen, Edâhî, 2.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Kurban, Yorumlar | 1 Comment »

Berzah Nedir, Berzah Hayatı Nasıldır?

Posted by Site - Yönetici Kasım 25, 2008

Kabir hayatı ve azabı,ölüm hakkında,kabir azabı,mezarlık,kabir hakkında,Berzah Nedir, Berzah Hayatı Nasıldır

Berzah Nedir, Berzah Hayatı Nasıldır?

Berzah, Arapça isimdir. İfade ettiği manalara gelince;

a) Engel, engel olan perde.

b) İki coğrafyayı birbirine bağlayan ince-uzun kara parçası ve iki denizi birbirinden ayıran dar dil, veya kanal-geçit-boğaz.

c) s. Can sıkıcı yer.

d) s. Zor, güç.

e) Elh-i Sünnet ve’l-Cemaat akaidine göre, ölülerin ruhlarının kıyamete kadar bulunacakları mânâ âlemiyle madde âlemi arasındaki yer ve o vakte kadar geçen zaman, köprü âlem… Bu yer ve zaman için “Berzah âlemi” tabiri kullanılır. Bu âlem, ahiret hayatının başlangıcını oluşturur. Ruh, cesetten ayrıldıktan sonra ya azap görmek yahut nimete kavuşmak üzere öyle kalır.

Eski dilimizde bu kavramla birlikte kullanılan “berzah-ı belâ” tabiri de, içinden çıkılmaz bela anlamındadır.

Velhasıl berzah; farklı iki vasat (ortam) arasında yer alan ve bu iki ortama tamamiyle benzemediği gibi tam olarak onlardan farklı da olmayan ara ortam… İki şeyi yekdiğerinden ayıran üçüncü şey… Ara bölge’dir.

Bir diğer ifadeyle berzah, ölümle başlayıp kıyamete kadar süren zaman, bu zaman içinde ruhların bulunduğu mekân ve âlem, dünya ile ahiret arasındaki âlem. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “engel, engel olan perde ve ölümden kıyamete kadar kabirde geçen süre” manalarında geçmektedir: “Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, ‘Rabbim, der, beni geri gönder. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada salih amel yapayım (hayırlı iş, iyi huy ve güzel hareketlerde-davranışlarda bulunayım).’ Hayır! Onun bu sözü (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah (ölümle başlayıp yeniden dirilmeye kadar süren bir engel) vardır.” (1) ayeti, ölüm sonrası engelden bahsetmektedir ki, bir anlamda “berzah âlemi” kabir hayatıdır. (2)
Ayrıca bu ayetle kitabımız Kur’an-ı Kerim, “tenasuh”u yani reenkarnasyonu da yalanlamaktadır.

Berzah’tan söz eden bir başka ayet-i celile de şöyledir: “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir berzah (engel) vardır, birbirine geçip karışmazlar. O halde (ey insanlar ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” (3)

Ölüm suretiyle dünyadan ayrılan ruhlar berzah âlemine gittikleri gibi, uyku halinde bedenden ayrılan ruhlar da o âleme giderler. İki hâl, iki sıfat, iki mertebe ve iki âlem arasında bulunan bu ara hâle, sıfata, mertebeye ve âleme de berzah denir. Mesela hayâl, varlıkla yokluk arasında yer alan bir berzah’tır; ne vardır ne de yok, ne malumdur ne de meçhul, ne müsbettir ne de menfi veya hem vardır hem yoktur.

İnsanın hakikati ve mahiyeti de bir berzah’tır. Hak ile halk arasında bulunur. Bir yönüyle Hakk’a, diğer yönüyle halka dönüktür… Veya insan bir yönden ruhlar âlemine, diğer yönden beden ve madde âlemine bağlıdır. Mülk ile melekût, şehâdet ile gayb âlemleri arasında bulunur. Hem o, hem bu âlemin bazı özelliklerine sahip olduğu halde mutlak olarak ne o ne de bu âlemdendir.

Bütün berzahların aslı olan ilk taayyüne ve hazret-i vâhidiyete berzah-ı câmi’, berzah-ı evvel, berzah-ı a’zam gibi isimler verilir. Vahidiyet, mutlak birlikle çokluk arasındaki bir berzahtır. (4)

DİPNOTLAR
(1) el-Mü’minûn, 23/99-100.
(2) Firuzabadi, Besair, 2, 238; Rağıb İsfehani, Müfredat, 56; İbnü’l-Esir, Nihaye, 1, 118.
(3) er-Rahmân sûresi, 54/19-21.
(4) Kâşânî, Abdurrazzak, Istılâhâtu’s-Sûfiyye, Kahire, 1981.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kabir Hakkında Herşey, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | 1 Comment »

Kurbanı şokla bayıltıp kesmek caiz midir?

Posted by Site - Yönetici Kasım 23, 2008

Kurbanı şokla bayıltıp kesmek caiz midir,HANGİ HAYVANLARDAN KURBAN KESİLEBİLİR,KURBAN KESMEK KİMLERE VACİPTİR

Kurbanı şokla bayıltıp kesmek caiz midir?

KURBANLIK HAYVANLAR VE BUNLARDA ARANAN ŞARTLAR

Kurban edilecek hayvanlar;

Koyun, keçi, sığır, manda ve devedir.

Vahşi hayvanlardan kurban etmek caiz değildir.

Çiftleşen hayvanlardan doğan yavrunun annesi ehlî ise erkeği vahşî de olsa bu yavrudan kurban etmek caizdir. Çünkü hayvanlarda yavru anneye tâbidir.

Koyun ve keçinin bir yıllığı kurban edilir. Ancak altı ayını doldurmuş olan kuzu annesinden ayırt edilemeyecek kadar gösterişli ve semiz ise kurban edilebilir. Oğlak için bu durum geçerli değildir.

Sığır ve mandanın iki, devenin ise beş yaşında olanı kurban edilir. (1)

Koyun ve keçi bir kişi adına kurban edilebilir.
***

KURBANDA ORTAKLIK

Sığır ve deveye ise birden yediye kadar kişiler ortak olabilir. Ancak ortaklardan her biri Müslüman olmalı ve kurban niyetiyle ortaklığa girmiş bulunmalıdırlar. Et yeme maksadıyla ortaklık kurulursa veya birisi et yeme maksadıyla ortaklıkta bulunursa hiç birisinin kurbanı yerine gelmiş olmaz. Sığır veya deveyi kurban etmek üzere ortaklık kuranlardan her birinin vacip olan kurban niyetleri şart değildir. Ortaklardan bazısı vacip olan kurban, bazıları nafile, bazıları keffâret kurbanı, ceza kurbanı, Hacc-ı temettü veya Hacc-ı kıran kurbanı, nesîke/akîka kurbanı gibi değişik niyetlerle oraklıkta bulunabilirler. Kurban kesildikten sonra et, tartı ile eşit şekilde paylaşılmalıdır.(2)
***

KURBAN OLMASI CAİZ OLAN BAZI HAYVANLAR

– Yaradılıştan boynuzsuz, burma, yemini yiyebilen delirmiş hayvan,

– Çok zayıflamamış olan uyuz hayvan,

– Yaradılıştan kulakları küçük olan hayvan,

– Dişlerinin azısı düşmüş veya dişleri olmadığı halde yemini yiyebilen ve otlayabilen hayvanlardan kurban etmek câizdir.
***

“HAYVANLARA ACIMA” İSTİSMARI

Bilindiği gibi her yıl ülkemizde ve Müslümanların yaşadığı dünyanın diğer yerlerinde Kurban Bayramlarında milyonlarca hayvan kesilmektedir. Ümit ediyoruz ki, bu yıl bu rakkam daha da artmıştır. Kurban Bayramının dışında ise rutin olarak et ihtiyacının karşılanması için zaten milyonlarca hayvan kesilmeye devam ediyor.

Yine her av mevsiminde sırf bir eğlence ve sözde spor maksadıyla on binlerce vahşî hayvan öldürülüyor.

Ayrıca denizlerde balık avlanıyor.

Miladî yılbaşında kesilen milyonlarca hindinin ise hesabını soran yok.

Ama sıra Kurban Bayramında ibadet kastıyla kesilen hayvanlara gelince, kıyametler kopuyor, koparılıyor bazı “hayvanseverler” tarafından…

Vaziyet açıkça görülmektedir ki, bu bir çifte standarttır; temcit pilavı gibi her yıl tekrarlanıp durmaktadır. O bakımdan tabii ki Müslümanların bu konuşulanlara itibar etmeleri, bu gürültülere kulak vermeleri beklenemez. Onlar yine her yıl olduğu gibi, hiç şüphesiz gönül rahatlığı ile kurban vecibelerini ifa edeceklerdir.

Beslenme zincirinin en mühim halkası, hayvanlardan elde edilen proteinlerdir. Bu sebeple atalarımızın tabiriyle, “Aşırı merhametten maraz hâsıl olur” diyoruz. Kısacası dileyen et yemeyebilir, yani vejetaryen olabilir. Bu da sadece o kişileri ilzam eder, yalnızca onları bağlayan bir durumdur. Hiç kimse başkalarını vejetaryen olmaya zorlayamaz.

Kurban ibadetine karşı çıkanların öne sürdükleri sebeplerden biri de; her sene sağda-solda, sokak aralarında her önüne gelenin hayvan kesmesi… Bunun da çirkin bir manzaraya sebep olduğu iddiası yanında, insan ve çevre sağlığına zarar veriyor olmasıdır. İnsan ve çevre sağlığı için daha düzenli kesimlerin yapılması gerektiği doğrudur ve bu hususta belediyelere/mahallî idarelere iş düşmektedir. Ki, onlar da vazifelerini gereğince yapma gayreti içerisindedirler. Son senelerde bu durum, daha belirgin bir şekilde de görülmektedir. Özellikle büyük şehirlerimizde… Ayrıca iddia edildiği üzere “çirkin bir manzara” fikrine de katılmak mümkün değildir. Zira Müslüman bir ülkede tabii ki insanlar kurban kesecektir.

Bir başka sebep ise, kesilirken hayvanın çektiği acı meselesi… (Hemen antrparantez belirtelim ki, kurbanlık hayvanlar da şehittir, ancak şehitlerin duydukları kadar bir acı hissederler.)

Hayvanseverlerimiz buna tedbir olarak da, hayvanın şoklama metodiyle kesilmesi gerektiğini öne sürüyorlar. Nitekim “İlla da şoklanarak kesilmeli” diyenler, geçmiş yıllarda televizyonlarda bolca boy gösterdiler. Hatta “şoklama”nın nasıl ve ne şekilde yapılacağını dahi uzun uzun anlattılar, tartıştılar… Bu sene de, az veya çok mutlaka seslerini duyurmaya çalışacaklarında kuşkumuz yok.

Ancak bütün bunlar bir kenara, kanaatimizce unuttukları çok önemli bir şey var; Türkiye‘de şoklama tesisinin olup olmadığı… Oysa ülkemizde doğru-dürüst böyle bir sistem yok. Ama buna rağmen, “Olmazsa olmasın, ne fark eder; kurban mutlaka şoklanarak kesilmeli” diyenlerin de yine, günlerce medyayı işgal ettiklerini biliyoruz. Bazı “veterinerler” ise, garip-enteresan açıklamalarda bulunmuşlar ve “Ülkemizde ilkel şartlarda kesilen etler, insanları zehirler!” deyivermişlerdi… Bunun üzerine neredeyse her vatandaşın, tanesi 1 buçuk 2 bin YTL. civarında olan “şoklama makineleri”nden birer adet almalarını savunanlar bile çıkacaktı.

Oysa bildiğimiz kadarıyla bu işe, daha mezbahalarda bile geçilebilmiş değil. Neyse ki Allah‘tan tartışma uzun sürmemiş; bu arada sağolsun Diyanet’imiz de hemen imdada yetişmiş ve bunun caiz (!) olduğuna dair fetvayı basıvermişti….
***

KURBAN OLMASI CAİZ OLMAYAN HAYVANLAR

Dilerseniz sözü fazla uzatmadan meseleyi imkânımız nisbetinde ele alıp tahlil etmeye çalışalım.

Malum olduğu üzere bir hayvanın kurban olabilmesi için, kurbanlıkta aranan şartlara sahip olması lâzım. Bu şartlar da umumi manada “sıhhat” olarak ifade edilebilir. Bir hayvanın kurban olmasına mâni olan unsurlar, fıkıh kitaplarında uzun uzadıya anlatılmıştır. Hayvanın belli bir yaşta olması, sağlıklı olması ve sâire… Nitekim Bera bin Âzib’den (r.a.) rivâyet olunan hadîs-i şerifte Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Dört şey kurbanlıkta câiz değildir:

1. Açıkça belli olan körlük,

2. Açıkça belli olan hastalık,

3. Belli olan topallık,

4. İliği kurumuş derecede zayıflık.” (3)

Müçtehitlerimiz de bu dört kusura kıyasen, başka birtakım kusurlar daha saymışlardır. Şöyle ki:

– İki gözü veya bir gözü kör,

– Dişlerinin çoğu düşmüş-dökülmüş,

– Kulakları kesilmiş,

– Burnu kesilmiş,

– Boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırılmış,

– Kulağının veya kuyruğunun yarısından çoğu kesilmiş veya kopmuş,

– Memelerinin başları kopmuş, dolayısıyla yavrusunu emziremeyen, memesi kurumuş veya memelerinden birisi sütten kesilmiş olan koyun-keçi ile memelerinin ikisi sütten kesilmiş sığır ve deve,

– Kesileceği yere gidemeyecek derecede topal,

– Dört ayağından biri kesilmiş,

– Kemiğinde ilik kalmayacak kadar zayıflamış durumda olan hayvanların da kurban edilmeleri caiz değildir.

– Keza pislik yiyen hayvanlar da etindeki pislik temizleninceye kadar tutulmamış ise kurban olmazlar.

Bu mevzuda âlimlerden bazıları şöyle bir umumi kaide koymuşlar ve, “Hayvandan tam olarak, güzelce istifadeye mani olan her kusur kurbana manidir” demişlerdir.

Binaenlayeh kusur bu durumda değilse kurban olmaya engel olmaz. Kurbana mani olan bu kusurlar zengin içindir. Zengin, kurban edeceği hayvanı bu kusurlardan biri bulunduğu halde satın alırsa veya satın aldıktan sonra bu kusurlardan birisi meydana gelirse bu hayvanları kurban edemez. Fakir için ise her hâlükârda kesebilir, caizdir. (4)

Yukarıda zikredilen bu kusurlar kendisinde bulunan bir hayvan, Allah Teâlâ’ya kurban olarak takdim edilemez.
***

“KURBANI KESİN, AMA ELEKTRİK ŞOKU VERMEYİN”

Bütün bu izahlardan sonra şimdi gelelim elektrik şokuyla kurbanlık hayvanı bayıltarak kesme metoduna…

Her şeyden önce bu hususta karşımıza, dikkat etmemiz gereken iki ayrı mesele çıkmaktadır:

1. Şoklanarak kesilen bu hayvanın, mutlak olarak etinin yenilmesinin caiz olup olmadığı…

2. Kurban olarak kabul edilip edilmemesi…

Bir defa uzmanların verdiği bilgiye göre, kafasına pimi yiyen hayvan, 1,5-2 dakika içinde veya biraz daha fazla bir zaman zarfında ölebilir. Yani artık hayvan bir çeşit “bitkisel” hayata girmiştir. Kısa süre zarfında kesilmeyecek olursa ölür, zira hayata geri dönüşü yoktur, şayet dönebilirse de sağlıklı olması imkânsızdır. Çünkü verilen şok, hayvanın, yukarıda kurban olmasına mâni olarak saydığımız uzuvlardan herhangi birini bile değil, en önemli hayatî organı olan beynine tesir ediyor.

Bu durumdaki bir hayvan, eğer ölmezden önce kesilemezse dinen murdar olur, eti de yenmez. Ancak şoklanan hayvan hemen kesilmiş, ölüm de bu kesimle gerçekleşmişse, bununun eti yenilebilir. Ölüm kesimle gerçekleşmiş, şart yerine gelmiş kabul edilir. Bununla birlikte ülkemizin yetiştirdiği değerli bilim adamlarımızdan Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu’nun, kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylediğine şahit olmaktayız:

“Fesalli li-rabbike ve’nhar’, yani ‘Rabbin için namaz kıl, kurban kes’ deniliyor. ‘Kurbanı kesin’; ama dikkat edin, elektrikli şok vermeyin. Elektrik şokuyla olmaz. Elektrik şoku damarların geçirgenlik seviyesini (permeabilite) yükselterek, kanda dolaşan idrarın ete geçmesine sebep olur.”(5)

Bu konuda bu görüşlerin de gözardı edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

Elektrik şoku ile bayıltılan hayvanın kurban olarak kabul görüp görmediğine gelince… Bu hususta da hemen karar vermezden önce meseleyi iyi düşünmek, etraflıca ele almak gerektiğine inanıyoruz.

O bakımdan şimdi gelin, bu bilgiler ışığında sâkin kafayla, hayvanın sadece murdar olmadan kesilip etinin yenilebilir olması üzerinde değil de, kurban olup olamayacağı hususunu iyi bir düşünelim…

Ayağı sakat, boynuzu kökünden koparılmış veya bir gözü çıkarılmış hayvan, bu kusurlarından dolayı kesilmeye ehliyetli kabul edilmezken, nasıl oluyor da beyni sakatlanıp meflüç hâle gelmiş, yerinden kalkamayan ve belli bir süre sonra ölmesi ya sakat kalması muhtemel bir hayvan sağlam kabul edilerek kurban olmasına cevaz verilebiliyor? Halbuki bu iş, tekrar uyanmak üzere bir bayıltma veya uyutma ameliyesi olmaktan öte, bir nevi hayvanı ölüm ya da felçli bir hayat yolculuğuna uğurlayıştır!

Sonuçta, veteriner ve uzmanların bu alanda daha çok çalışması gerektiğini… Kurbanların kesilmesinde titiz ve dikkatli davranarak, bilinen usûllerin takip edilmesinde isâbet ve fayda olduğunu düşünüyoruz. O usûlü de Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle tarif ve tavzih ediyorlar:

“Hakikaten Allah, her şeyi güzel ve uygun bir şekilde yapmanızı üzerinize farz kılmıştır. Şu halde birisini öldürdüğünüz zaman bile öldürmeyi güzel yapın (işkence etmeyin, uzatmayın) ve bir hayvanı kestiğiniz zaman da güzel ve uygun bir şekilde kesiniz. Herhangi biriniz bir hayvanı kesmek istediğinde önce bıçağını bilesin ve hayvanı çabuk keserek ona eziyet etmesin. ” (6)

Hâsılı gücü yeten her Müslüman, ceddimiz Hz. İbrâhim’in (a.s.) sünnetine uyup, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) târif ettiği bu usûlle kurbanını kesmelidir.

Halis ece

DİPNOTLAR
(1) Bilmen, Ömer Nasuhi, B. İslâm İlmihali, İstanbul 1966, 410; Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, 12, 9-10; Kâsânî, Bedâyîu’s-Sanâyi’, Kahire, 1327-28/1910, 5, 69-71; el-Fetâva’l-Hindiyye, 5, 297
(2) Bilmen, Ömer Nasuhi, a.g.e.,, 411; Kâsânî, a.g.e., 5, 71-72; Damad, Mecmau’l-Enhur, İstanbul 1328, 2, 521
(3) Ebû Dâvud, Sünen, Edâhî, 6
(4) Bilmen, Ömer Nasuhi, a.g.e., 411-12; Serahsî, a.g.e., 12, 15-18; Kâsânî, a.g.e., 5, 75-77; el-Fetâva’l-Hindiyye, 5, 297-299; Damad, a.g.e., 2, 519-520
(5) http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=277861
(6) Müslim, Sahih, Sayd, 11

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Kurban, Yorumlar | 3 Comments »

DİNDEN KONUŞMANIN SUÇ SAYILDIĞI DEVİR YAŞADIK

Posted by Site - Yönetici Kasım 22, 2008

21 kuranin yasak oldugu zamanlar,medrese,suleyman hilmi tunahan, mehmet arikan, hasan arikan, eski uguk gazetesi,

DİNDEN KONUŞMANIN SUÇ SAYILDIĞI DEVİR YAŞADIK

UFUK: Süleyman Efendi Hazretlerinin talebelerinin Ehl-i Sünnet itikadına bağlılığını nasıl görüyorsunuz?

M. ARIKAN: Süleyman Efendi (K.S.) Hazretlerinin talebeleri, üstazlarından aldıkları usul üzere Efendi Hazretlerinin gösterdiği Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolu üzerinde, Edile-i Şer’iyye’nin dışına çıkmadan tedrisat yapmışlar ve yaşamışlardır. Hiçbir suretle ne Mason teşkilatı ne Yahudi ve Siyonist Teşkilatı ne de Tedrisat Kanunu gibi getirilen bir kısım kısıtlamaları, Süleyman Efendi Hazretlerini Ehl-i Sünnetten, İslam ilimlerini yaymaktan ayıramamıştır. O, Ehl-i Sünnetin hüve hüvesi idi. Takib ve talim ettiği tedrisat da hüve hüvesidir, halen de öyle devam etmektedir. İnşallah ebediyen de devam edecektir.

UFUK: Üstazın sadece Din-i Mübine hizmet etmek uğruna çektiği çileler hususunda kanatınız nedir? O devrin zulmü mü? Allahın her veli kuluna vermiş olduğu bir ibtila ve imtihan cümlesinden mi? Yahut her ikisi mi?

M. ARIKAN: Her ikisidir. Hem o devrin zulmü, hem de Allah’ın her veli kuluna vermiş olduğu bir ibtila ve imtihandır. Cumhuriyetin 10. yıl dönümü olan 1933 yılında Adana’da idim. Kur’an-ı Kerim ve tefsirleri bir devenin üzerine yüklemişler, devenin ipini de bir Arabın eline vermişlerdi. Arap, devenin ipini Arabistan tarafına doğru çekiyor. Devenin göğsüne birde büyük yazı yazmışlardı; “Araptan geldi. Araba gidiyor” diye. Yine Tarsusta Makam Camiinin önünde yolun bir tarafından diğer bir tarafına kadar uzanan bir pankartta; “Bu milleti Karabaş Tecvidinden kurtardık” diye büyük bir yazı yazmışlardı. Dinden konuşmanın, ezan okumanın suç sayıldığı böyle bir devir yaşadık. Bu meselelerle alakalı bir menkibeyi anlatmadan geçemiyeceğim:
Bizim Oba köyünde ilk mektepte okurken Mustiloğlu lakabıyla anılan hocamızın damadı Hüseyin’den dinlemiştim. Bu Hüseyin Çorlu’da uzatmalı Onbaşı olarak Jandarma karakol kumandanlığı yapmış. Bir gün, Hüseyin’e bir ihbar gelmiş; “Falan yerde bir hoca torununa namaz süreleri öğretiyor” diye. Hüseyin yanına bir jandarma alarak erken saatte hocanın evine varmış. Hoca, sabah namazından sonra “Sübhaneke”yi okutuyormuş. Cürm-ü meşhud olarak yakalamış. Derhal tanzim edilen bir zabıtla Hoca, Çorlu’ya getirilmiş. Hiç ifadesi dahi alınmadan aynı zabıtla İstanbul Sultanahmet cezaevine sevkedilmiş. Oraya kadar yine Hüseyin Onbaşı getirip teslim etmiş. Hüseyin Onbaşı o geceyi İstanbul’da geçirip sabah namazı olunca “Getirdiğim hocayı ne yaptılar bir göreyim” diye Sultanahmet cezaevine giderken birde bakmış ki, Sultanahmet meydanında onbeş kişi idam edilmiş, orada asılı duruyorlar. Bunlar içerisinde o hoca da var. Hocanın boynundaki kağıtta idamından sebeb olarak; “Tevhid-i tedrisat kanununa aykırı olarak tedrisatta bulunmaktan” diye yazılı imiş. Halbuki bu hoca hiç mahkemeye dahi çıkarılmamış, ancak Hüseyin Onbaşının cürm-ü meşhud olarak yazdığı bir zabıtla bu iş yapılmış. İşte böyle as, as; kes, kes denildiği bir devirde Süleyman Efendi (K.S.) Hazretleri bu dini ihya etmeye çalıştı.

Bu hadiseyi Hüseyin Onbaşı bana anlattığı zaman ona dedim ki; “Hüseyin sen ölemezsin, sürünürsün.” Nitekim ağır bir hastalığa tutuldu. Benim evimle onun evinin arası üç kilometredir. Bir gün bahçemde iken bir insan iniltisi duydum. İnilti belli ki, çok uzaktan geliyordu. Komşu çiftçiye sordum; “Bu ses nedir?” diye. O dedi ki, “Mustiloğlunun damadı Hüseyin Onbaşı ölemeyiverdi. İki aydır ağır, yatıyor. Bağırıp çağırıyor. Bu ses onun sesidir.” İşte bu şekilde bağıra bağıra can verdi.

Er – geç dine ve din alimlerine uzanan eller kırılacak, bu dini söndüremiyeceklerdir. O büyük zatın evlatları aldıkları emaneti mahşere kadar götüreceklerdir. Cenab-ı Hakk şefaatlarına bizleri de nail ve mazhar kılsın. Ruhları şad olsun, himmetleri üzerimizde hazır olsun. Amin!

UFUK GAZETESİ – 20 EYLÜL 1978 – SAYI : 476 SAYFA: 7 – (Efendi Hazretlerinin İrtihalinin 19. Yıldönümü Özel Sayısı)

Not: Röportajın baş kısmı elimde mevcut değil. M. ARIKAN daha önceki başlıklarda adı geçen “Alanya Eşrafından Mustafa Arıkan” olduğunu zannediyorum.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

Âmenerresûlü’nün fazîleti

Posted by Site - Yönetici Kasım 21, 2008

20 Âmenerresûlü'nün fazîleti

Âmenerresûlü’nün fazîleti

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Bekara sûresinin sonundaki iki âyeti (Âmenerresûlüyü) geceleyin okuyana, bunlar ona kâfidir.”
“Bekara sûresinin başından dört âyeti, Âyet-el kürsîyi ve bunu takip eden iki âyeti ve sûrenin sonunda bulunan üç ayeti kim okursa ona ve ehline o gün şeytan yaklaşamaz, kötü olan hiçbir şeyle karşılaşmaz. Bu âyetler deliye okunursa Allahü teâlânın izniyle iyileşir.”
“Allahü teâlâ, gökleri ve yeri yaratmadan iki bin yıl önce bir kitab yazdı ve o kitabdan iki âyet indirerek Bekara sûresini bu iki âyetle kapadı. Bu iki âyet, bir evde üç gece okunmazsa, Şeytân o eve yaklaşır.”
“Âmenerresûlü’yü öğrenin!.. Kadınlarınıza, çocuklarınıza da öğretin. Çünkü bunlar hem Kur’ân-ı kerîm, hem de duâdır.”
“Dört şey Arş-ı a’zam altındaki hazineden indirildi. Fâtiha, âyet-el-kürsî, Âmenerresûlü, Kevser sûresi.”
Hazret-i Ömer buyurdu ki:
“Akıllı kişi Bekara sûresinin sonunda bulunan âyetleri (Âmenerresûlü) okumadan uyamaz.”
Hazret-i Ali buyurdu ki: “Bekara sûresinin sonundan üç âyet-i kerîmeyi okumadan uyuyan bir kimseye ben akıllı diyemem.”
İmâm-ı Nevevî buyurdu ki: Bu âyet-i kerîmelere okumak geceyi ihyâ etmeye kâfidir. Bazıları da, kötülüklerden korunmasına kâfi gelir demişlerdir.
İbni Âbidîn buyuruyor ki:
“Defin bittikten sonra, birkaç dakika etrafında oturup veya çömelip, sessizce Bekara sûresinin başını ve sonunu okumak meyyit için duâ ve istigfâr etmek müstehabdır.”
Abdullah ibni Mes’ûd buyurdu ki:
“Resûlullah efendimize Mi’racda üç hususi şey verildi. Birincisi beş vakit namaz. İkincisi, Âmenerresûlü, Üçüncüsü Ümmetinden Allaha hiç bir şeyi ortak koşmadan ölenlerin günâhlarına şefaat etme.”
Allâme Bedreddin Aynî buyurdu ki:
“Âmenerresûlüyü okuyanlar için, bu âyetler, gece ibâdet, vird ve zikr yerine geçer. Sevâb ve fazîlet olarak yeter. O gece, olması muhtemel âfetlerden, şeytanın, insanların ve cinlerin şerrinden korur.”

[Âmenerresûlü Kur’ân-ı kerîmin 50. sayfasındadır.]

Mehmet Oruc 365 gun dua

Posted in 365 Gün Dua, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: