Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 06 Ağu 2008

NASÎHATLERDE USÛL VE ÜSLÛP NASIL OLMALI?

Posted by Site - Yönetici Ağustos 6, 2008

nasihat,islam,itaat,

NASÎHATLERDE USÛL VE ÜSLÛP NASIL OLMALI?

Her meslek sahibinin yaptığı işte-hizmette, muvaffak olabilmesi için dikkat etmeleri gereken usulleri, esaslara ve üslûbu olmalıdır. Bu düsturlara uymadığı takdirde muvaffak olamazlar. Bilakis hem kendileri sıkıntıya girer, hem de cemiyete zararlı olurlar. Halbuki hayırlı insan, insanlara faydalı olandır. İnsanlara faydalı olmak ise, zarar vermeden olmalıdır. Yaraları tedâvi ederken büyütmeden, kaşıyıp kanatmadan bu işi yapmalıdır. Zira tabiplik; hayata hizmet, hastaya şefkat ve merhamet mesleğidir. Doktor, “Niçin hastalandın? Neden yaralandın?” diyerek hastaya sert bir üslupla çıkışmaz. Onun vazifesi; akan kanı durdurmak, yarayı sarmak, hastayı tedâvi ederek onu tesellî etmektir. Bir inşaat mühendisi, müşterisinin arsasına göre plan çizer. Yoksa “Senin arsan azdır. niçin geniş arsan yok?”deyip lüzumsuz münâkaşalara girmez. Bir terzi müşterisine, “Neden boyun kısa veya uzun?” diye soramaz. Her meslek sahibinin kendi mesleğine ait prensiplere uyması şarttır. Yoksa iflas eder!.. Müşteriler kaçar, etrafındakiler dağılır gider.

Dünya işlerinde böyle olduğu gibi, âhiretle alâkalı mânevî hizmetlerde de usûl ve üslûbu bilmek, tatbik etmek son derece ehemmiyet arzeder. İslâm’a ve insanlığa nizmet etmeyi gâye edinenler; şu ilâhi düsturlara, Allah Resûlü‘nün (s.a.v.) ta’lim-terbiye, telkin-tavsiye, tebliğ ve irşad hizmetlerindeki usûl ve üslûba, onun hakiki vârisi bulunan Allah dostlarının mücerrep (denenmiş) ve muvaffak olmuş tarz ve üslûplarına uymak mecburiyetindedirler…

Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Firavun gibi bir azgına, Hz. Musa ve Hz. Hârun aleyhimesselam gibi iki büyük peygamberini gönderirken, nasıl bir üslûpla hitâbetmeleri gerektiğini onlara beyan etti:

“Firavun’a gidin ve ona yumuşak söyleyin; ola ki o hatırlar ve Allah’tan korkar”buyurdu. O bakımdan İslâmî hizmetlerde üslûbumuz, mutlaka “kavl-i leyyin” ile yani yumuşak sözle olmalıdır. Nezih ve nazik ifadeler, tatlı ve güzel sözler, yumuşak ve müsbet hareketler bu alanda yegâne sermayemiz olmalıdır. Rabbimizin emri istikamettedir. Nitekim Habîb-i Edîb’i Sevgili Peygamberimizi (s.a.v.)’e hitâben de, “Biz seni, bütün insanlara ancak müjdeleyici ve nezîr (uyarıcı)olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (S. Sebe’, 28) “Sana uyan mü’minlere (merhamet) kanadını indir” (S. Şuarâ, 215)buyurmaktadır. Bütün bunlar; tebliğ, tâ’lim, terbiye ve irşadla vazifeli olan insanları dikkatli olmaya dâvet ediyor.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.), her sâhada olduğu gibi, İslâm’a ve insanlara hizmet alanında da bizlere örnek olmalıdır. Nüsüvvet ve risâlet vazifesini tesliğ ederken engin şefkatleriyle insanları nasıl kucakladığını hatırlamalıyız. Onların hidâyetine vesîle olup cennet ve Cemâl-i İhlâhi’ye kavuşmaları için nasıl da a’zamî bir sabır ve tahammül göstermişlerdir. Hep ümitvâr olup kat’iyyen ye’se kapılmamışlardır. Bu sab.ır ve tahammülün neticesi olarak, kendisini doğup büyüdüğü diyârdan çıkaranları bile, Mekke fetholunduktan sonra musâmaha ile karşılamış, güzel muâmele etmiştir. Onun afvedici muâmelesi karşısında hayran kalan en azılı düşmanları dahi Müslüman olmuşlardır. Ebû Süfyan’ın karısı Hind, fetih günü Allah Resûlü (s.a.v.) ile görüşüp İslâm’a girdikten sonra şu îtirafta bulunmuştur: “Hz. Muhammed’e (s.a.v.) îman ettiğim şu âna kadar, kalbimde ona karşı büyük bir düşmanlık vardı. Halbuki şu anda bana hiçbir şey ondan daha sevgili değildir.”

İşte böylesi nice İslâm düşmanlarının kalbleri; sabır, sebat, musâmaha, tahammül ve affetmek gibi güzel ahlâk düsturlarıyla fethedilmiştir. Çünkü O, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Biz de mânen batağa düşmüş olan ümmet-i Muhammed’in yardımına koşmakla mükellefiz. İslâm dîni mânevî bir güneştir; bizler de onun birer mensubu olarak, güneş gibi herkese faydalı olmaya çalışmalıyız.

Asr-ı Saâdet’le devrimiz arasında, şartlar bakımından muhakkak ki bazı benzerler vardır. Mekke devrinde Müslümanlar zulüm altında eziliyordu. Medîne devrinde ise selâmete çıktılar, Mekke’yi de fethettiler. İslâm’ı cihânın başına tâc ettiler. Şimdi Mekke’nin fethinden sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz ne yaptı, ona bir bakalım… Ebû Uhayda adında bir müşrikin kabrinin yanından geçerken, Resûl-İEkrem (s.a.v.) kabre doğru baktı. Bunu gören Hz.Ebû Bekir (r.a.), “Allah bu kabrin sahibine lânet etsin. O Allah ve Resûlü’ne düşmandı!”dedi. Bu söz îman etmiş olan iki oğlu Amr ile Ebân’ın ağırına gitti. Onlar da Ebû Bekir’in babasına lânet ettiler. Efendimiz (s.a.v.)iki tarafı da susturdu ve şöyle îkaz buyurdu. “Ölüler hakkında, mü’min olsun, müşrik olsun, kötü söz söylemeyin. Bu söz onlara erişmez. Fakat dirileri incitir.”

Ebû Cehl’in oğlu ve gelini Müslüman olduktan sonra, “Sakın İkrime’nin yanında babası Ebû Cehil hakkında kötü söz söylemeyin, ileri geri konuşmayın. Çünkü ölüye kötü söz söylemek, diri olan yakınını rahatsız eder. Ölüye de hiçbir şey eriştirmez” meâlinde Efendimiz (s.a.v.)’in yine îkazları vardır.

Zamanımızda bizler bu îkazlara muhtacız. Bir kısım islâm düşmanlarının evlat ve torunları içimizde, aramızda İslâm’a ve Müslümanlar’a hizmet ediyor olabilirler. Hz. Allah ölüden diri, diriden de ölü çıkarmaya kadirdir. Bizler en güzel tebliği öğrenip ona göre hareket edebilirsek, onların kalblerini kırmak yerine, gönüllerini fethederiz inşallah.

29-30-31 Temmuz 1997 Fazilet Takvimi

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: