Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Mayıs 2008

İSTANBUL`UN FETHİ`NİN BİLİNMEYEN TARAFLARI

Posted by Site - Yönetici Mayıs 27, 2008

istanbul_un-fethinin-manevi-boyutu

İSTANBUL`UN FETHİ`NİN BİLİNMEYEN TARAFLARI

29 Mayıs 1453 günü, tarihin en velveleli hâdisesi cereyan edecek ve İstanbul, Fâtih Sultan Mehmed Hân(k.s.) ve onun aziz ordusu tarafından fethedilecektir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin müjdesi gerçekleşecektir. Hele hele, nice uzun zamandır fetih yıldönümlerini artık ezberlenen klişe sözlerle anmaktayızdır. Başka bir tâbirle fethin bilinmeyen ya da sözü edilmeyen azameti hakkında kafa ve gönül yormaktan kaçınmaktayızdır. Oysa fetih; öncesi, yaşandığı ânı ve bugüne kadar uzanan sonrası olarak incelenmeye lâyık ve buna muhtacızdır da.

1. 1453 yılı Mayıs ayının 27’si Pazar günüdür. Liguryalı Papaz Tommasso Parantucelli yani o günün etiketi ile Papa V. Nicolas Romada pazar ayininde ağlamaklıdır. Der ki: “Haber aldım. Bizans’a gönderdiğimiz donanma Boğaz’dan içeri girememiş, Cermen ve Frank cengâverleri dağılmışlar. Askere almak istediğimiz Mora’daki Rumlar ise, ‘Orada pis latinlerden başka kimse yok… Bize ne onlardan’ demişler…” (Archives du cite de Vatican, c. 97, ch. 102, fgl 2, eton University)

Ders almalıyız: Bugün Ayasofya‘ya Bizans kartalını dikmek cinnetini yaşayanlar, dün böyle konuşan aynı Rumlar‘dır.

2. Tesadüfe bakınız. 546 sene evvel 29 Mayıs Salı günü fethedilen İstanbul, daha önce de 11 defa muhâsara edilmiştir. İstanbul’un fethi ile tarihte yeni bir çağ açıldığı inancı bizim değil Frenkler’in iddiâsıdır. (Nortion F. K. Coleeman. The Palle of Rhodes Knights, Princ)

Biz İstanbul’u fethettik diye övünürüz. Eksiktir. İstanbul fethedilmiştir; ama aslında o gün 1400 senelik Roma câhiliye imparatorluğu tarihe karışmıştır.

3.Sultan II. Mehmed Han sadece bir Fâtihdeğil, ayrıca müthiş keşifler sahibi bir dehâdır. Bize, Edirne’den İstanbul’a 60 çift manda ile çekilerek getirilen tarihin o zamana kadar görmediği topları Macar Urban Usta‘nın yapıp döktürdüğü anlatılır.

Oysa daha sonra Edirne Sarayındanİstanbul‘a getirilen silahların defterlerini inceleyen bir Alman tarihçisi,bu topların döküm tekniğinin de, balistik hesaplarının da bizzat Fâtih Sultan Mehmed Hân hazretlerine ait olduğunu söyler. (Von Der Golz Pacha, Askerî tarih yorumları, c. 2)

4.Biliyorsunuz donanma Haliç‘e karadan indirilir. Aynı tarihçi dönen kızakların mukavemet hesaplarını da, ne kadar yağ kullanılacağının ve her geminin kaç leventtarafından çekileceğinin hesaplarının da, yine Sultan Fâtih tarafından düşünüldüğünü isbat eder.

5. Gemiler Haliç’e indirilir. VeSultan Fâtih, ertesi gün öğleden sonra Bizans’a, tarihe kendi keşfi olan obüs toplarını takdim etmektedir. Kendisinden 75 sene sonra küçük torunu Kanuni Sultan Süleyman Han, Belgrad muhâsarasında uzun mezilli topları dünyaya tanıtacaktır. (La vie Aventureuse Du Franco Acciajouon, Duc d’Athenes Paris, 1853)

6. Fetih günü öğleden sonra Sultan Fâtih İstanbul’a girer. Bir yeniçeri koşarak gelir ve elindeki son Bizans imparatorunun kesik başını önüne koyar: “Ulu hünkârım, işte düşmanının kellesi…”der. Hz. Fâtihyerinden kalkar ve İmparator’un kesik başının Kariye Câmii’nin (o zaman kilise) civarına gömülmesini emreder. Bizans imparatoru düşmanıdır; amma vatanını ve devletini son nefesine kadar elinde kılıç müdâfaa etmiş birisidir. (Legendary Fall of Constantinopolice… Herbest Henry Mc Carthy, London University, 1902)

Alacağımız ders: Bugün, Müslüman Türk’ün vahşeti (!) hakkın-da aleyhimizde nice konuşanlar, bu insanlık dersimizden ibret almalıdırlar. Ama evvela, biz bu hârikulâdeliklerimizi kendimiz bir hatırlamalıyız.

7. Büyük Fransız edibi Lamartine ve tarihçi Malet anlatırlar: “Türkler’in her kale fethi bir hesaba dayanır. Hiçbirisi tesadüfî değildir. İstanbul’un fethi gibi… Kosova, Varna ve Niğbolu’nun fetihleri de,İstanbul’a Batı’dan ulaşacak Haçlı yardımlarının kapanan ve tutulan kapılarıdır…” (Tarihten Bugüne, İlhan Bardakçı)

Fetihten sonra da bizim elimizde İstanbul, hiç şüphesiz bütün Müslüman-Türk tarihinin, Müslüman-Türk coğrafyasının, mimarî san‘at ve estetiğinin bir terkîbi, bir hulâsası ve tecellîsi olmuştur.

“GİT HÜNKÂRDAN FERMAN GETİR…”

Fâtih Sultan Mehmed Hân (k.s.) hazretleri, bir gün tebdîl-i kıyâfet ederek halkının arasında gezmeye çıkar. Akşama kadar dolaşır. Unkapanıkapısına geldiğinde kale kapısının kapanmış olduğunu görür. Kendisinin çıkardığı fermana göre, kale kapıları akşam ezanını müteâkip kapanıp, sabah ezanı vakti açılmaktadır.

Padişah yanındakilerle kapının önüne gelir ve kapı muhâfızı Sinan Çelebiile aralarında şu konuşma geçer:

— Aç şu kapıyı Sinan Çelebi!..

— Kimsin sen, bana kapıyı aç diye nasıl emredersin?..

— Kim olduğuma ne bakıyorsun, kapıyı aç yeter.

— Nasıl bakmam? Niçin bu zamana kadar dışarda kaldınız? Dost musunuz düşman mısınız, Padişah’ın emrini bilmez misiniz? Ben sana kapıyı açmam. Var git, başının çaresine bak.

Hz. Fâtihbu cevaba güler ve Sinan Çelebi ile konuşmasını sürdürür. Açarsın açmazsın derken, nihayet Sinan Çelebi;

— Git Hünkâr’dan ferman getir. Ancak o zaman içeri girebilirsin, der.

Padişah artık dayanamaz:

— Yâhu Sinan Çelebi, Hünkâr benim, der. Sinan Çelebi, dikkatlice bakınca Hünkârı tanır ve kapıyı açarken de;

— A Hünkârım, kendi kanununu, kendin neye bozarsın? Madem bozacaksın, böyle kanunu ne diye koyarsın? mealinde söylenir.

Hz. Fâtih atından iner ve tâvizsiz davranışından ve vazifesine bağlılığından dolayı son derece memnun olduğu Sinan Çelebi’ye;

Sen yavuz bir er, mert bir kişiymissin. Padişah emirlerine bu kadar bağlı ve sâdık adamlar az bulunur. Dile benden ne dilersen? der. Sinan Çelebi de;

Sultanım, der, gerçekten istediğimi yapacaksan, benim adıma bir câmi yaptırıver. Tâ ki kıyâmete kadar hasenât defterim açık kalsın.

Hz. Fâtih derhal onun adına bir câmi yaptırır.

İslâm’ın fazîlet hislerinin vicdanlarda hâkim olduğu o devirlerin insanları işte böyleydi. Dünya nimetlerine gark olmak varken, onlar cemiyete yararlı, insanın âhiretine faydalı şeyler isterler, sadece Allah rızâsına tâlip olurlardı.

Kaynak: 27-30 Mayıs 2001 Fazilet Takvimi

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | Etiketler: | 5 Comments »

Cennet ve Cehennem şimdi vardır

Posted by Site - Yönetici Mayıs 25, 2008

16,Cennet,Kevser Havzı`nın Mizan`ın Ve Sırat Köprüsü`nün Evsafı,Hazreti Havva'nın Yaratılışı

Cennet ve Cehennem şimdi vardır

Sual: Bir tek Cehennem mi var yoksa birkaç tane mi? Şimdi bunlar mevcut mu?

CEVAP
Cehennem yedi tabakadır, kâfirler durumuna göre tabakaların birinde azap görecektir.
Feraid-ül fevaid kitabında buyuruluyor ki:
Cehennem yedi tabakadır. Birbirinin altındadırlar. Her tabakanın ateşi, üstündekinden daha şiddetlidir. Günahı affedilmemiş olan müminler; birinci tabakada günahları miktarı yanıp, sonra Cehennemden çıkarılarak Cennete götürüleceklerdir.

Diğer altı tabakada çeşitli kâfirler sonsuz yanacaklardır.

Cennet ve Cehennem şimdi mevcuttur. Bazı âlimlere göre, Cehennemin nerede olduğu kesin bilinmemektedir. Bazılarına göre, yedi kat yerin altındadır. Arz küresi, güneş ve bütün yıldızlar birinci sema [gök] içinde olduklarına göre, yeryüzünün neresinde olursak olalım, yedi kat yerin altında sema vardır. Cehennemin yedi kat semadan birisinde bulunduğu anlaşılmaktadır.

Her Müslüman bilir ki?

Sual: Bugün Cennet ve Cehennem var mıdır?

CEVAP
Her Müslüman bilir ki, ilk insan ve bütün insanların babası olan Hazret-i Âdem, yıllarca Cennette yaşadı. Yasak ağaçtan yiyince, dünyaya indirildi. Bu hususta Kur’an-ı kerimde birçok âyet-i kerime vardır. Mesela Bekara suresinin 35 ve 36, Araf suresinin 17. âyet-i kerimesinden 27. âyet-i kerimesine kadar. Taha suresinin 117-119. âyet-i kerimeleri bu hususlardan bahsetmektedir. Kur’an-ı kerimde ayrıca müminler için Cennetin, kâfirler için de Cehennemin hazır vaziyette beklediği bildiriliyor:
(Takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan Cennete koşun.) [Al-i İmran 133]

(Kâfirler için hazırlanmış olan Cehennem ateşinden sakının!) [Al-i İmran 131]

Peygamber efendimiz de, Miraca gidince, Cennet ve Cehennemi de gezdi. Gördüğü şeyleri anlattı. Bunlardan birkaçı şöyle:

(Cennete girdim. İnciden kubbeler gördüm.) [Müslim]

(Miraca çıktığım zaman Cennetin kapısı üzerinde “Sadakanın sevabı on, ödünç vereninki ise on sekiz mislidir” yazılı olduğunu gördüm.) [İbni Mace]

(Miracda Cehenneme baktım. Kokmuş leşler yiyenler gördüm. Bunların kim olduğunu sordum. Cebrail aleyhisselam, “Bunlar, gıybet etmek suretiyle insanların etlerini yiyenlerdir” dedi.) [İ. Ahmed]

Cennet nerede?

Sual: Cennetin bildiğimiz gezegenlerden birinde olacağı mümkün müdür?

CEVAP
Bugün bildiğimiz bütün yıldızlar ve gezegenler birinci kat semadadır. Semalar ise yedi kattır. Diğer katların ise bilinen bu semadan çok büyük olduğu bildirilmiştir. Cennet hakkında Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bilgi vardır. Cennetin genişliğinin yer ile göğün genişliği kadar olduğu Kur’an-ı kerimde bildirilmiştir. (Hadid 21)

Bu durumda Cennetin gezegenlerde olması mümkün değildir. Cennet daha yukarı semalardadır. (Deylemi)
Sekiz Cennet

Sual: Sekiz Cennetin isimleri nelerdir?

CEVAP
1- Dâr-i celal,
2- Dâr-i karar,
3- Dâr-i selam,
4- Huld,
5- Meva,
6- Adn,
7- Firdevs,
8- Naim.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Cennet, Cennet & Cehennem, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Soru Ve Cevaplar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | 2 Comments »

HAYA ve EDEB (cok önemli Bir konu )

Posted by Site - Yönetici Mayıs 24, 2008

HAYA ve EDEB ( Çok Önemli Bir Konu )

HAYA ve EDEB ( Çok Önemli Bir Konu )

“Bu güzel duygu, biri fıtrî, diğeri dinî olmâk üzere iki türü kapsamaktadır. Fıtri olan, halk yanında açılması haram olan yerleri açmamak gibi şeyler olup, dinîsi, halk ve Halık huzurunda edeb ve hürmet müntehi olur. Fahri âlem efendimiz, “Haya imandan bir şubedir” buyurdular. “Utanmıyorsan dilediğini yap” nebevi hadisi de varid olmuştur ki, hikmetle damgalanmış bu hadis dünya ve içindekileri değer icazla düzenlenmiş bir kelâmdır. İmam Ali -Allah onun yüzünü keremli kılsın ve ondan razı olsun-, “Bir kimse haya elbisesini giyinse, yani hayayı kendisine prensip edinse halk o kimsenin ayıbını göremez” buyurdular. Gerçekten de haya öyle onur ve şeref verici bir elbisedir ki, onu giyinenler ayıp ve eksikliklerini örtmekle birlikte herkes tarafından saygı ve ikram görürler. Haya elbisesini giyinmeyen kimseler ise ne kadar haysiyetli ve itibarlı olursa olsunlar kendilerinden aşağı kimselerden bile hakaret görürler. Haya özellikle kadınlar için çok gereklidir. Çünkü sahip oldukları yüz güzelliği bir kat daha artırır. Hatta Aristotales, “Kadınlarda en çok sevilecek şey nedir?” sorusuna “Yüzlerinde hayadan dolayı ortaya çıkan kırmızılık” cevabını vermişti.
Haya sırf hayır ve hayra vesiledir. Buna karşılık hayasızlık ve çirkin söz de şer ve şerre götürücüdür. Allah Rasulü -salat ve selam ona ve âline olsun- “Haya ile sükut iman ağacının iki dalı, çirkin söz ile beyan da münafıklığın iki budağıdır” buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir.

İmam Maverdî hayayı üç kısma ayırır: “

1- Allah’tan utanmak,

2- İnsanlardan utanmak,

3- Kendi nefsinden utanmak.

Maverdî, Allah’tan utanmayı şöyle tanımlar: “O’nun emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmaktır.
Rasûlullah (s.a.s), bir gün ashaba, “Allah’tan gerektiği gibi haya ediniz” demişti. Onlar, “Yâ Rasulallah, Allah’a hamd olsun, haya ediyoruz” cevabını vermeleri üzerine, “Gerçek haya o değildir. Fakat gerçek anlamda Hakk’tan haya eden başını (baçtaki duyu organlarını) ve başın (içindeki düşüncelerini) korusun, karnını ve karnının ihtiva ettiğini (yeme ve içmesini) kontrol etsin, ölümü ve musibetleri hatırlasın, âhireti isteyen dünya hayatının süsünü terketsin, böyle yapanlar Allah’tan hakkıyla haya etmiş olurlar” buyurmuştur.
Rivâyete göre Alkame b. Ulase, “Ya Rasulallah, bana nasihat et” deyince Hz. Peygamber (s.a.s) “Kavminin etkileyici kişilerinden utandığın gibi Allah’tan da utan” buyurmuştur. Allah, bütün yaratıklan sürekli görüp gözetlemektedir. Kur’ân’da “Allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?” (el-Alak, 96/16) buyurulmuş,

Rasulullah (s.a.s) de ünlü Cibril hadisinde, ihsanı, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmek olarak tanımlamış ve eklemiştir: “Sen O’nu görmüyorsan bile O seni görüyordur” Şüphesiz Allah’ın kendisini gördüğünün bilincinde olan bir kimse O’ndan utanır, O’nun emir ve yasaklarına karşı gelemez. Kuşeyrî, “Ândolsun kadın onu arzu etmişti, eğer Rabbi’nin doğruyu gösteren delilini görmeseydi, Yusuf da onu arzu etmişti” (Yusuf, 12/24) âyetinin tefsirinde şöyle bir kıssa anlatıldığını nakleder: “Zeliha evinin bir köşesinde bulunan putun üzerini örtmüş (sonra hadi demiş), fakat Yusuf (a.s) sormuştu; “Şu yaptığın işin manası nedir?” Zeliha, “Puttan utanıyorum” deyince Yusuf, “senin puttan utandığından ziyade ben Hak Teâlâ’dan utanmaktayım” demişti.
Allah’a karşı olan hayası, Yusuf (a.s)’ı fuhuş ve kötülükten korumuştur. Gerçekten de haya, özellikle Allah’tan utanma duygusu dinin kuvvetinden ve imanın sağlamlığından ileri gelmektedir. O nedenle Allah Rasûlü, “Haya’nın azlığı küfürdür” ve “Haya imandandır” (Buharî, İman, 16; Müslim İman, 57-59) buyurmuştur.
Allah’tan gereği gibi utanmamak, haya duygusunun azlığı Allah’ın emirlerine muhalefet sonucunu doğurduğu için giderek insanı küfre kadar götürebilecek tehlikeli bir yoldur. Bir başka hadisinde de Rasulullah şöyle buyurarak, iman ile hayanın ilişkisini ortaya koymuştur: “Haya, imanın nizamıdır. Bir şeyin nizamı bozulunca parçaları darma dağın olur her dinin bir ahlâkı vardır, İslâm’ın ahlâkı da haya’dır” (İbn Mâce, Zühd, 17).

Maverdî, hayanın ikinci kısmı olarak ifade ettiği insanlardan utanmayı da şöyle tanımlar: “Kişinin insanlardan utanması ise, insanlara ezâ ve açıktan açığa kötülük etmemesidir.” Nitekim Rasûlullah (s.a.s) “Allah’tan sakınan, insanlardan da sakınır” buyurmuştur.
Maverdî’ye göre kişinin kendi nefsinden utanması, haya etmesi ise, iffetli olması ve yalnızlığında günahlardan sakınmasıdır. Hayanın bu kısmı, nefsin erdemlerinden ve ahlâkın güzelliğinden ileri gelmektedir. O halde insanın hayası bu üç yönden tam olursa onun hayır nedenleri de tam ve kötülük nedenleri kendinden uzaklaşmış olur. Kuşeyrî, hayanın bir çok çeşidinden söz etmiştir. Maverdî’nin tasnifinden tamamen farklı olan bu bölümleme de şöyle: Cinayet (günah işlemek) hayası: Adem (a.s) bunun örneğidir. Hz. Adem, “Benden firar mı ediyorsun?” denilince, “Hayır, tersine senden haya ediyorum” cevabını vermişti.

Kusur hayası: “Seni tesbih ve tenzih ederiz, sana hakkıyla ibadet edemedik” diyen meleklerin hayası gibi.

Ta’zim (iclâl) hayası: Aziz ve celil olan Allah’tan haya ettiği için kanadını kapayan İsrafil (a.s)’in hayası gibi.

Kerem hayası: Ümmetinden haya ettiği için “evden çıkın” diyemeyen Rasûlullah’ın (s.a.s) hayası gibi. Aziz ve Celil olan Allah bu konuda, “Ey mü’minler, Peygamber’in evlerine yemeğe çağrılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin; fakat davet edilirseniz girin ve yemeği yiyince dağılın, söze dalmayın. Bu haliniz Peygamber’i üzüyor, fakat o size bir şey söylemekten utanıyordu. Ama Allah gerçeği söylemekten utanmaz” (el-Ahzab, 33/53) buyurmuştur.

Haşmet hayası: Hazreti Ali’nin hayası gibi. Hazreti Afi, kızı Fatıma ise evli olduğu için mezinin çıkmasının dini hükmünü Rasûlüllah’a soramamış ve bunu sormasını Mikdat bin Esved’den rica etmişti.

Hakir görme (istihkar) hayası: Musa (a.s)’ın hayası gibi. Hazreti Musa,
Dünyevi bir ihtiyacım zuhur ediyor, fakat bunu izale etmesini Rabbımdan dilemekten haya ediyorum” demiş; yüce Allah da ona, “Hamurunun tuzuna ve koyununun otuna varıncaya kadar her şeyi benden iste” buyurmuştu.

Nimet hayası: Bu, Rab Teâlâ’nın hayasıdır. Sırat (köprüsünü) geçen kula mühürlü bir mektup verir, kul açar bakar ki içinde, “Sen yaptığını (ve yapmak istediğini) yaptın, fakat ben bu konuda aleyhinde bir açıklama yapmaktan haya ettim, hadi (Cennete) git, affıma mazhar olduğun hususunda şüphen kalmasın” ibaresi yazılıdır” (Kuşeyrî Risalesi, s. 314-315).

Cüneyd’e “Rabbım ne ile buldun?” diye sorarlar; şöyle der: “Azametini hatırlar, O’ndan haya eder ve günahtan kaçınırım” Bu, insanın Allah’ı kendisine yakın bilerek günah işlemekten haya etmesi, marifet sahibi olduğunun alâmetidir demeye gelir. İbn Ata da, “En büyük ilim heybet ve hayadır. (Bir kimsenin kalbinden) heybet ve haya (duygusu) gitti mi, artık onda hayır kalmaz” demiştir. Haya ile ilgili olarak Sırrıyyu’s-Sakatî’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Haya ve üns kalbin kapısını çalarlar, eğer burada zühd ve verâ’ bulursa konaklarlar, aksi takdirde geçip giderler.
Haya Allah’ın nimetlerini görmektir, ibadet ve ameldeki kusurları görmektir. Bu iki görüş arasından bir hal doğar ve ona haya adı verilir.”

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Edep - Hürmet - Saygı, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , | 1 Comment »

HELÂL LOKMA

Posted by Site - Yönetici Mayıs 23, 2008

Helal lokma, helal kazanc, halal,

HELÂL LOKMA

Yemek ve içmek, hayatın gayesi değil, gaye olan hakiki kulluğun vasıtasıdır. Onun için kişi önüne gelen ve eline geçen her şeyi değil, dinin müsaade ettiği şeyleri yiyip içmelidir.

Yenilen şeylerin ve alınan gıdaların, insanın maddi vücut yapısında ve teşekkülünde olduğu gibi, manevi terakkisinde de çok büyük te’siri vardır.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde:Allah güzeldir. Ancak güzel şeyleri kabul eder. Allah peygamberlerine emrettiğini müminlere de emretti. Hak Teala şöyle buyurur:

“Ey Rasüller! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin ve salih amel işleyin.”(Müminûn) Yine:

“Ey iman şerefi ile müşerref olan ehli iman! Size rızk olarak verdiklerimizden en temiz olanlarından yiyin.(Bakara 57)

Bu ayetleri okuduktan sonra Efendimiz: Uzun yolculuğa çıkmış, dağınık, üstü başı perişan ve: Ya Rabbi! Ya Rabbi!, diye dua etmekte olan bir adamı zikrederek, “Onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, ve haram ile beslenmiş. Böyle bir kimsenin duası nasıl kabul olunur.” buyurmuşlardır. (Şârâni, Levâkıhu’l-Envâr s.301 Daru’l-Kalem Halep)

Haram gıda ile beslenen uzuvlar, bir fesat makinesi gibi şerre çalışırlar. Haram yiyenlerin uzuvlarında günah ve kötülükler ortaya çıkar. Bu durum kişinin sulbünden meydana gelecek olan çoluk çocuğuna dahi sirayet eder. Helal ve temiz yiyen insanların azalarında hayırlar, faziletler ve güzellikler tezahür eder. Helal ve temiz yiyenin bünyesi sağlam, karakter ve seciyesi metin, kalbi huzurlu, ibadeti güzel ve duası makbul olur.

Ashabın büyüklerinden Sa’d bin Ebi Vakkas (ra) Hazretleri Peygamberimize (s.a.v.) gelerek: “Ya Rasülallah! Dua buyurunuz da ben duası makbul olanlardan olayım.”der.Peygamberimiz de O’na: “Ya Sa’d! Helal ve güzel (olan, haramdan arınmış olanı) ye. Duan kabul olur.”buyurdular. (Gazali, İhya, c.2 s.114 Müesseset-ül Halebi 1967- Kahire)

İyilikler daima iyiliği, kötülükler de daima kötülüğü celbeder. Bütün günahlar kalbi karartır, katılaştırır ve ibadet yapma zevkine mani olur. Ancak buna en çok müessir olan da haram lokmadır. Helal lokma ise başka hiçbir şeyin te’sir edemeyeceği şekilde kalbe te’sir eder. İyiliğe ve ibadet yapma zevkine sebep olur.

“Vera ve takvaya riayet, İslamiyyetin mühim olan şeylerinin en mühimmidir. Zaruriyyatı diniyyenin en önde gelenidir. Bu riayetin husule gelmesi haramlardan kaçınmaya bağlıdır.”buyurarak bu hakikatları en güzel ve veciz bir şekilde ifade buyurmuşlardır. (Mektuplar ve Bazı Mesaili Mühimme s.188)

İbrahim bin Ethem Hazretleri: “Kemale erenler, ancak midelerine girenlere dikkat etmekle kemale ermişlerdir.”, der.

Yahya bin Muaz Hazretleri: “Taat ( kulluk vazifelerini ifa )bir hazinedir. Anahtarı, dua; anahtarın dişleri ise helal lokmadır” der.

Abdullah bin Abbas (ra): “Midesinde haram lokma olan kimsenin ibadetlerini Allah kabul etmez.” buyurmuştur.

Benzin ile çalışacak şekilde imal edilmiş bir motora mazot konulunca nasıl çalışması aksarsa, helal lokma ile hayatını devam ettirecek şekilde yaratılmış olan insan vücuduna şüpheli bir lokma girince ilahi füyûzât kesilir ve letâif çalışmaz hale gelir.

Kalbimiz adeta vücudumuzun pusulası gibidir. Füyûzât geldikçe o daima doğru istikameti, rıza-i ilahi, cennet ve cemali ilahi yolunu gösterir. Vücuda haram lokma girince kalbin ibresi yön değiştirir ve yanlış istikameti göstermeye başlar.

Her müslümanın, hususi ile maneviyat erbabının, gıdalarının helal ve temiz olmasına dikkat etmesi lazımdır. İslam büyükleri, çarşıdan, gelişi güzel yerlerden ve alâ meleinnas alıp yeme ve içmenin ilim ve maneviyat ehli kimseler için iyi olmayacağını ifade etmişlerdir.

Haramlardan kaçınmaya îtina göstermek icabettiği gibi, şüpheli şeylerden dahi kaçınmak icabeder. Bilhassa zamanımızda o kadar çok şüpheli gıdalar var ki; Müslümanların kendilerinin yaptığı veya çok iyi bildiği kimselerin yaptığını yemelerinden başka çare yoktur.

Nitekim Peygamberimiz(sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Helaller bellidir, haramlar bellidir. İkisinin arasında müştebihat (yani haram olup olmadığı belli olmayanlar) vardır. Bunları insanların çoğu bilmez. Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, ırzını ve dinini korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere dalarsa, harama düşmüş olur…” (İmamı Nevevi, Kırk Hadis, Muhtasaru’l-Ehadis, hadis no:545)

İslam büyükleri, yedikleri ve içtikleri şeylerin helal ve temiz olması hususuna çok hassasiyet göstermişlerdir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz, bir gün kölesinin getirdiği sütten içti ve hemen kölesine, “Bunu nereden aldın?”diye sordu. Köle“Kehanette bulundum, karşılık olarak bunu aldım.”dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, içtiği sütü midesinden çıkarmaya çalıştı. Sonra: “Allahım! Midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından sana sığınırım.”dedi.(Gazali, İhya c.2 s.115 Müesseset-ül Halebi 1967- Kahire)

Abdullah bin Ömer (r.a.): “Namaz kılmaktan yay gibi, oruç tutmaktan çöp gibi kalsanız da, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmazsanız, Allah o ibadetleri kabul etmez.” buyurmuştur.

Hulasa olarak; şuur ve idrak sahibi her mü’min, letaifinin, nur-u ilahi ile çalıştığına inanarak bu nuru söndürecek amellerden kaçınmalı, yediklerinin helal ve temiz olmasına, besmele ile kesilmiş veya hazırlanmış ve meşru bir şekilde te’min edilmiş, helal yollarla kazanılmış olmasına azami derecede i’tina göstermelidir. Helal ve temiz gıda almak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak bütün Mü’minler için, hususiyle de ehli ilim ve ehli maneviyat için en mühim vecibelerden biridir.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Haramlar - Helaller, Nasihat, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 4 Comments »

Allah’ın, Rasûlü’nün ve Evliyanın Dünyaya Bakışı

Posted by Site - Yönetici Mayıs 22, 2008

Cin ve Şeytanların Hakikati !

Allah’ın, Rasûlü’nün ve Evliyanın Dünyaya Bakışı

“İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Halbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak yerin (ebedî hayatın) bütün güzellikleri Allah katındadır.

“(Rasûlüm) de ki, size, o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Korunan kullar için Rablerinin yanında cennetler var ki, altlarından ırmaklar akar, içlerinde ebedî kalmak üzere onlara, hem tertemiz eşler var, hem de Allah’dan bir rıza vardır. Allah, kullarını hakkıyla görendir.” (1)

***

Rivayete göre Rasûlüllah Efendimizden (s.a.v.) sonra tul-i emel (uzun emeller-istekler-arzular) olarak ilk zuhur eden şey, insanların güzel elbisler dikip giymesi ve sağlam binalar yapıp içine yerleşmesidir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında İbn Abbas’ın (r.anhüma) yaptırdığı yüksek bir çardağı gören Resulümüz, (kötü örnek olmaması için onu) hemen yıktırmış ve buyurmuştur ki, “İzâ erâdellâhü bi-abdin şerran, ehleke mâlehû fi’l-mâi ve’t-tıyni.”

Meali: “Allah bir kuluna şer yani kötülük muamelesi yapmak murad etti mi, onun malını (servetini, parasını-pulunu) su ve toprak ile (inşaatla) helak eder.” (2)

***

İbn Mes’ud hazretleri de Peygamberimiz’den (s.a.v.) şöyle rivayet ediyor:

“Bir kavim (bir millet, bir topluluk) gelecek, onlar çamuru (balçığı veya betonu) yükseltecek. Yüksek binalar kuracaklar fakat dinlerini yerlere düşüreceklerdir. (Ve onlar) geniş sahaları kullanacaklardır. Sizin döndüğünüz Kıble’yede dönüp, namaz da kılacaklardır. Ama sizin dininizden başka bir din üzere öleceklerdir.” (3)

***

Hane-i Saadet’ten yani Sevgili Peygamberimizin mübarek ve mes’ut evlerinden bir örnek:

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) bir sefer dönüşünde âdeti veçile kızı Fatıma’nın (r.anha) evine uğradı ve torunlarını görmek istedi. Ama onun evinin kapısında fazladan bir perde, kızının bileğinde de iki gümüş bilezik görünce, içeriye girmeden geri döndü. Hz. Fatıma hemen perdeyi ve bilezikleri söküp ona gönderdi ve “Baba! Bunları sat, fakirlere tasadduk et” diye yalvardı. Rasûlullah (s.a.v.) hemen Bilâl’i çağırdı ve onları çarşıda satmasını emretti. İki buçuk dirhem (gümüş lira) ettiler. Yani 2,5 dirhem kadar değerleri vardı. Buna rağmen Rasûlullah Efendimiz, onlara karşı çıkmıştı. Hemen o 2,5 dirhemi fakirlere dağıttı ve sonra da kızı Fatıma’nın evine gelerek onu kucakladı ve buyurdu ki:

“Kızım! Çok güzel yaptın!”

***

Hz. İsa’ya (a.s.) Yahudi asıllı havarileri soruyorlar:

– “Nasıl oluyor? Siz suda yürüyorsunuz da, biz yürüyemiyor, batıyoruz!” İsa (a.s.):

– “Sizin nazarınızda altın ile gümüş nasıl şeylerdir?” diye soruyor. Yahudi asıllı havarileri:

– “Çok iyi, çok güzel şeylerdir” deyince. Hz. İsa onlara:

– “Fakat benim nazarımda altın ile gümüşün topraktan hiç bir farkı yoktur. İşte sizin su üzerinde yürüyemeyişinizin sebebi de budur!” buyuruyor. (4)

***

Ehlullahtan-Allah dostlarından şöyle naklediliyor:

Hz. Allah geçmiş peygamberlerden (aleyhimüsselam) birine indirdiği kitabında şöyle buyurmuştur:

“Ben kulumu üç şeyden müstağni kılarsam, ona nimetimi tamamlamışım demektir.

a) Hükümdarın ve devlet adamlarının gelip, onun kapısını çalmasından.

b) Tedavi için gidip onun bir doktorun kapısını çalmasından.

c) İhtiyaç içinde kıvrandığı için, gidip başkalarının kapısını çalmasından…” (5)

***

Hatem-i Esamm (k.s.) hazretleri şöyle buyuruyor:

Üç şey var ki, onlara üç şey daha ilave etmeden bekleyen boşuna bekliyor demektir… Ve onlarsız bir şey bulacağını zanneden, yalancıdır, aldanmıştır.

O üç şey şunlardır:

a) Bir kimse Allah’tan korktuğunu iddia ediyorsa, değil haramlardan şüpheli şeylerden bile kaçınmalı ve sakınmalıdır. Eğer o kimse şüpheli şeylerden kaçınmıyorsa, bil ki Allah korkusu iddiası yalandır, sahtedir.

b) Kim cenneti arzuladığını söylüyor amma malını Allah yolunda harcamıyorsa, bil ki onun da cennet arzusu sahte ve yalandır.

c) Kim Peygamber Efendimizi (s.a.v.) sevdiğini iddia ediyor, ama fakirliği sevmiyor, dünyaya dalıyor ve sarılıyorsa, bil ki o kimse de davasında-söylediklerinde yalancıdır ve sahtekârdır.

Ve yine meşhur âlimlerden Muhammed bin Mukatil’in evinde Hatem-i Esamm lüks ve şatafat görünce ona soruyor:

“Ey Muhammed! Sen yaşadığın bu evde kime tabi olarak yaşıyorsun? Nedir bu evin bu kadar geniş olması? Nedir bu evdeki yataklar, koltuklar, eşyalar? Söyle; sen, bu evde kime tabisin? Peygamberimiz’e mi? Onun Ashab’ına mı? Tabiin’e mi? Müctehidin-i Kiram’a mı? Yoksa, söyle Firavun’a mı? Nemrud’a mı?

“Sizler; abdestte üç defa yıkanacak bir azayı 4 defa yıkayan Müslümana suyu israf ettin, israf ise haramdır diye fetva veriyorsunuz. Peki, bu evdeki lüks ve israf karşısında Allah’a ne cevap vereceksiniz”, diyor ve hemen kalkıp gidiyor. (6)

***

Cüneyd-i Bağdadi (k.s.) hazretleri bir gün çarşıda şeytanı çırılçıplak dolaşırken görmüş… Elinde de bir parça ekmek varmış ve onu yiyormuş. Hz. Cüneyt hayretle sormuş:

“Ey şeytan! Bu ne haldir? Böyle çırılçıplak gezerken ve ekmek yerken, bu insanlardan hiç mi utanmıyorsun?” Şeytan da ona:

“Sen ne diyorsun ey Cüneyt! Acaba yeryüzünde şimdi kendinden utanılacak kişi kaldı mı? Onlar, çoktan kara toprağı boyladılar ve çoktan çürüyüp gittiler” deyip yoluna devam edip gitmiş. (7)

***

Mevzumuza Kur’an-ı Kerim‘den bir ayetle başladık, dilerseniz Rasûlümüzün (s.a.v.) bir hadis-i

şerifleriyle noktalayalım. Buyuruyor ki Sevgili Peygamberimiz:

“Sizden sonra (ashaptan sonra) öyle insanlar gelecek ki; onlar, türlü-türlü ve zevkli yemekler yiyecekler. Rengârenk ve lüks bineklere binecekler. Ve, rengârenk ve güzel hanımlarla da evlenecekler. Lüks ve çeşit çeşit kumaşlardan giyinecekler. Öyle bir mide ve iştahları olacak ki, az yemekle asla doymayacaklar. Öyle nefis ve hevaları olacak ki, çoğa bile kanaat etmiyecek (daha çoğunu arzu edecekler). Onlar, dünyaya tam dalmış ve bağlanmışlardır. Onların gece-gündüz düşündükleri ve hatta tapındıkları dünya ve dünyalıktır. Öyle ki, dünyayı Allah’tan başka kendilerine İlâh edinmişlerdir. Ve bütün çabaları dünya ve dünyalık elde etmek içindir. Ve onlar, yalnız heva u hevesleri peşinde koşarlar (bunlar hakkında) Abullahın oğlu Muhammed’in kesin hükmü şudur: Sizler, veya sizden sonra gelecekler, veya onlardan da sonra geleceklerden o güne (o kimselere) kim yetişirse, bunlara sakın selam vermesin. Hastalarını ziyaret etmesin. Ölenlerinin cenazesine de gitmesin. Ve yaşlılarına da hürmet etmesin. Zira o gün bunları yapanlar, İslamiyet’in yıkılmasına yardım etmiş olurlar.” (8)

KAYNAKLAR
(1) Alu İmrân, 14-15.
(2) Ebû Dâvud an Aişete r.anha, İmam Gazali, İhyau Ulûmiddin (Terc.), C. 4, S. 431.
(3) İmam Gazali, İhyau Ulûmiddin, C. 4, S. 433.
(4) İmam Gazali, a.g.e., C. 3, S. 518.
(5) İmam Gazali, a.g.e., C 4 S 230.
(6) İmam Şa’ranî, Tabakatü’l-Kübra, C. 1, S. 308.
(7) İmam Şa’ranî, a.g.e., C. 1, S. 331.
(8) İmam Gazali, a.g.e., C. 3, S. 516.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | Etiketler: | Leave a Comment »

Ehl-i Sünnet Mezhebinin Ehemmiyeti

Posted by Site - Yönetici Mayıs 21, 2008

rose-flower-wallpaper copy.jpgf

EHL-İ SÜNNET MEZHEBİNİN EHEMMİYETİ

Sevgili okurlarımız; Mensubu olmakla şeref duyduğumuz Yüce Dinimiz İslam, insanların ve cinlerin hem dünyada hem de ahirette saadet ve selameti için gönderilmiştir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Azimü’ş-Şan, bu saadet ve selametin nasıl elde edileceği hususunda bizlere en doğru yolu göstermiş; O’nu bize tebliğ eden Peygamber Efendimiz (s.a.v.), hayatının her safhasında, bizler için en güzel numune olmuştur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e “anam babam sana feda olsun Yâ Rasulellah” diye hitab eden, O’na yardım hususunda vatanlarından, mallarından, evlatlarından ve canlarından vaz geçen Sahabe-i Kiram Hazeratı, sünnet-i seniyye’yi en güzel şekilde anlayıp, yaşamışlar; onları tanıyan Tabi’în ve Tebe-i Tabi’in uleması sünnet-i seniyyenin nakli hususunda muazzam gayretler göstererek büyük hizmetler yapmışlardır.

Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde “İman edip, salih ameller işleyenler…” ifadesi geçmekte, İman ile amel birlikte zikredilmektedir. Buradan da anlaşılmaktadır ki Din-i İslam’ın iki mühim tarafı vardır: Birincisi İtikad yani iman ve inanç keyfiyeti ile alakalı olan tarafı; ikincisi ise amel keyfiyeti ile alakalı olan tarafı.

Dünya ve ahirette saadet ve selametin elde edilebilmesi için, evvela doğru ve sağlam bir itikad lazımdır. Doğru ve sağlam itikad ise Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini iyi öğrenmek ve kalplere nakşetmekle elde edilir. İkinci olarak Salih ameller işlemek, yani Cenab-ı Hakk’ın emrettiği şeyleri yapıp, nehyettiklerinden uzak durmak icab etmektedir.

Ayrıca yapılan amelleri ihlâs ile yapmak, her yerde ve her hususta Allah’tan korkup, her türlü günahtan kaçınmak gibi birçok hususa dikkat etmek lazımdır. Şu da asla unutulmamalıdır ki; itikadı bozuk olan birinin, ne ilminin ne de amellerinin hiçbir kıymeti yoktur. Hz. Üstazımız bu hali şöyle ifade etmişlerdir: “Bozuk makineden düzgün kumaş çıkmaz” [1]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Size Allah’tan korkmanızı, kulak verip siyah bir köle bile olsa emire itaat etmenizi tavsiye ederim. Sizlerden benden sonra yaşayacak olanlar pek yakında birçok ayrılıklar görecekler. O zaman sünnetimi ve hidayete erdirilmiş olan raşid halifelerimin yolunu takip ediniz, ona sarılınız, azı dişlerinizle (yani bütün gücünüzle) ona tutununuz. Dinde yeni ortaya çıkan (sünnete muhalif) bid’atlerden sakınınız. Çünkü (sünnete muhalif) her yenilik bid’attir, her bid’at dalalettir.”[2]

Başka bir hadis-i şerif’te ise şöyle buyurulmaktadır: “Ümmetim yakında yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri müstesna bu fırkaların hepsi Cehenneme gidecektir. Ya Rasülellah! O bir fırka kimlerdir” diye sorulunca: “Benim ve eshabımın yolu üzerine olanlardır.”[3]

İmam-ı Rabbânî (k.s.) Hz, Mektubât-ı Şerife isimli kıymetli eserlerinde Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesinin ehemmiyetinden defalarca bahsetmiş ve bu hususa çok dikkat edilmesi icab ettiğini ifade etmişlerdir. İşte bu mübarek mektuplarından birinde İmam-ı Rabbânî Hz. şöyle buyuruyorlar : “ Ey saadete muvaffak kılınmış olan evladım. Hepimize lazım olan, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimlerinin, Kitab ve Sünnet’i layık olduğu şekilde anladıktan sonra çıkardıkları hükümlerle itikadımızı tashih etmektir. Ehl-i Sünnet’in büyüklerinin görüşlerine muvafık olmadığı müddetçe hiç birimizin görüşü muteber değildir. Görülmüyor mu ki, her bid’atçi ve sapık, kendi batıl görüşlerini Kitab ve Sünnet’ten aldığını iddia etmektedir.”[4]

Hiçbir asırda, Müslümanların akaidini bozmak için bu asırdaki kadar haince ve sinsice faaliyetler yapılmamıştır. Hiçbir devirde Ehl-i Sünnet düşmanı sapıklar, bu kadar cür’etkar olmamışlardır. Çok dikkat etmek lazımdır. İmam-ı Rabbânî (k.s.) Hz. bile “Ehl-i Sünnet’in büyüklerinin görüşlerine muvafık olmadığı müddetçe, hiç birimizin görüşü muteber değildir.” buyurduğuna göre, Ehl-i Sünnet’e saldıran sapıkların görüşlerine asla itibar edilemeyeceği açıktır.

Yazımı bir ayet-i kerime mealiyle bitiriyorum: “İşte bu, benim dosdoğru yolumdur,ona uyunuz. Başka yollara uymayınız. Zira o başka yollar sizi Allah’ın yolundan saptırırlar. Allah size, umulur ki sakınırsınız diye böyle emretti.”[5]

Dipnotlar.
 
[1] Ödemişli Merhum Z. Sunguroğlu’nun notları, s. 99
 
[2] Tirmizi, İlim, 2600 ve Ebû Davut, Sünnet, 3991
 
[3] Bağdâdi, El-fark beyne’l-fırak, s.7 Daru’l-Ma’rife Beyrut. Lübnan. (Diğer bir rivayetle mevcuttur.)
 
[4] Mektûbât-ı Şerife, 1. Cild, 157. Mektup
 
[5] En’am Suresi, Ayet 153

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mezhepler, Nasihat, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Hayat Kurtaran Tavsiyeler

Posted by Site - Yönetici Mayıs 20, 2008

Hayat Kurtaran Tavsiyeler

Hayat Kurtaran Tavsiyeler..

İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Erkan Topuz, kansere karşı nasıl beslenilmesi gerektiği yolunda çarpıcı açıklamalarda bulundu. İşte Prof. Dr. Topuz’dan kanserden korunma reçeteleri…

Kolon kanserine deve dikeni sütü

“Kolon kanserlerine gelince, kolon kanseri yapan nedir? Bir kere kabızlık en önemli faktör. Onun için bağırsaklarımızı muhakka yumuşak tutalım. Kırmızı etten kaçalım. Mesela dandelion denilen bir bir madde vardır. Türkiye’de henüz yok . Sonra taysıl dediğimiz deve dikeninin sütünden elde edilen bir madde vardır ki aşağı yukarı 30-40 yıldır Alman tıbbında 3-4 bin senedir dünya tıbbında vardır karaciğer kanserini korur. Kolon kanseri riski olanların günde bir gram calsium 100 mg aspirin alması lazım. Hasta olanların ise yoğurt yemesi lazım sürekli olarak. ”

Sucuk, salam ve sosisten sakının

“Beyaz un, beyaz şeker, konserve, sucuk, salam, sosis, hazır meyve suları, margarin; bunlar genellikle kanserojen maddelerdir. Soya yağı ve keten tohumu meme kanseri olan ve sektörleri pozitif olan hastalara vermeyin. Ancak soya yağı, soya sütü, keten tohumu çocuğumuz küçük ve kansere meyili varsa o zaman korur. Bakın ne kadar çelişkili.”

Kanser olan süt içmesin

“Büyüme hormonu sütle de vücuda geçiyor. Bu sütü çocuklar için söylemiyorum kanserli hastalara verdiğimiz zaman kanserde insülin seviyesini yani kanserojen maddeyi de yükseltiyor. Kanser hastaları neler yapmalı? Bir kere kilo almamalılar. Spor yapmalılar. Yağlı gıdalardan kaçmalılar.”

Doğum kontrol hapına dikkat!

“Kadınlar eğer memesinde fibrokist, ailesinde kanser varsa menopoza girdiği zaman kesinlikle hormon almamalı ve muhakkak çok sık meme kontrolleri yaptırmalı. Doğum kontrol hapını bir seneden fazla kullanmayın. Bir sene dinlenin. Çünkü over (yumurtalık) kanserini korur meme kanserini artırır.”

Yoğurdu evinizde yapın, keçi peyniri yiyin. Cevizi de unutmayın!

“Yoğurdun üzerindeki yeşil su mideye zararlıdır. Brokoli, karnabahar, lahana, kırmızı lahana, kıvırcık salata, semiz otu, kırmızı turp salatası, kereviz, yeşil kabak ama bunlar mevsiminde yiyeceksiniz, turfanda değil… Ayrıca bunlar kemoterapi esnasında yenmeli. En makbul gıda, en ucuz gıdadır. Şimdi soğan ve sarımsağa gelelim. Ceviz çok faydalı, günde 4-5 acıbadem yenmeli. Kavrulmamış kayısı çekirdeğini 5 taneden fazla yemeyin, içinde bir madde vardır 15 tane yerseniz diger tarafa gidersiniz. 3 kara üzüm, kara erik, kara kayısı ama tazesini yiyeceksiniz. Kışın ise güneşte kurumuş gül kurusu makbuldur. Yoğurdu evde yapacaksınız. Katkısız olacak. Probiyotikten yapın ve soğuk sütün içine atın. Keçi peyniri ve çökelek de çok faydalıdır, özellikle karaciğer kanserine…

Süte bir bardak limon dökün, kesilsin ve içinde kalan peynirimsi kısmı dökün, suyunudan bardak bardak için… Şile Ağva ve Kilyos’ta kendiniz toplayın böğürtlenleri. Kendisini yerseniz elledit asit var böğürtlenin hem yaprağında hem meyvesinde, hem kökünde. Ama meyvesi bir ay sürdüğü için yaprağını veriyoruz. Böğürtleni bu mevsimde yani simdi alın toplayın, bunun şurubunu yapın. Çorba kaşığıyla, kolon kanserine büyük şifadır.

Kırmızı et olarak kuzu yiyin

“Genelilkle beyaz eti tavsiye ediyoruz. Balık tavuk hindi ve arkasından haftada bir kez kırmızı et veriyoruz. Ama lütfen kırmızı ette kuzu etini tercih ediniz. Çünkü genellikle zavallı kuzular hiçbir şekilde zehirlenmemiştir. Niye kırmızı et zararlı diyoruz. bakın hayvanlar genellikle otluyorlar. Etraftan inteksit (zehirlenmiş) dediğimiz otları yiyorlar o da doğrudan doğruya adalesine gidiyor Ayrıca biz bunlara growth factors yani büyüme hormonu veriyoruz. Bir de kırmızı etin öz yapısında kansorejen madde var. Zavallı kuzunun daha otlamadan gırtlağını kesiyoruz. Ne hormon veriyoruz ne bir şey”

Kız çocuklarınıza asla turfanda yedirmeyin

“20 yaşına kadar bu diyet yapılırsa yüzde 60 kurtulur. 20 yaşından sonra ise yüzde 20 korur. En çok kadınlarda görülen meme kanseri; kız çocuklarını hormonal beslenmelerden uzak tutmak lazım. Tüm gıdalarımızda hormon var. 15 Eylül’den 1 Ekim’e kadar domatesinizi salçanızı yapın. Sakın turfanda yemeyin. Karnabahar varken brokoli yemeyin. Brüksel lahanası değil, oturun 400 liralık lahana yiyin. Lahana brokoli semizotu karnabahar meme kanserinin en büyük düşmanları. 12 yaşında erken bluğ, meme kanseri için çok önemli bir potansiyeldir, meme kanserini arttırır. Haftada 3 kez yada daha fazla fast-food yiyen gençlerde beyin kanseri enf kanseri ve kan kanseri 3 kat fazladır. Haftada 1 kere yesinler.

En faydalısı kanola yağı

“Fındık yağı, kanola yağı, zeytin yağını tavsiye ediyorum. Kanola yağı dünyada çok yaygın Türkiye’ye de yeni girdi ve en ucuz en kaliteli bitki yağıdır. Kanola ve zeytin yağı, keten tohumu ve soya yağı vermeliyiz çocuklara. Kadınlara kansere yakalanmadan önce vermeliyiz ama kadın kansere yakalandıysa bunları vermeyiniz çünkü kanseri azdırır. İlk başta korur sonra azdırır. Kemoterapide trombosit düşürdüğü iddia edilir. Isırgan yaprağı ısırgan kökünün çayı prostat kanserine faydalıdır Yeşil çay prostat, meme, kolon ve mide kanserlerine karşı korur ancak iki kupa içeceksiniz. Şöyle birleştiriyorum hastalarıma; bir yeşil çay iki böğürtlen yaprağı üç limon kabuğu dört ısırgan yaprağını karıştırın.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Sağlık, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Leave a Comment »

İmanın beşinci şartı: Ahiret gününe inanmak

Posted by Site - Yönetici Mayıs 19, 2008

İmanın beşinci şartı Ahiret gününe inanmakislamic_background6 copy.jpgff

İmanın beşinci şartı: Ahiret gününe inanmak

AHİRET NE DEMEKTİR?

Âhiret, son mânâsına gelen “âhir” kelimesinin müennesidir. Ancak âhiret hayatı insan için son değil, bir menzildir, konak yeridir.

Dinî ilimler ıstılahında/literatüründe âhiret, dünya hayatından sonra başlayıp ebediyyen devam edecek olan ikinci hayatın adıdır. Bu ikinci hayatın varlığına inanmak, altı iman esasından biridir. Âhirete iman, ceza ve mükâfat yerine ve gününe inanmak demektir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ÂHİRET GÜNÜne de kesinkes inanırlar.”(1)

Âhiret iyiler için mükâfat, kötüler için bir ceza yeri olacaktır. Allah Teâlâ cennette lûtfiyle, cehennemde adâletiyle tecelli eder.

***

AHİRET HAYATI VE SAFHALARI

Ölüm ânından itibaren âhiret hayatı başlar. Ölüm, ebedî âleme açılan bir berzahtır, geçittir. Bu geçiş devresiyle birlikte sonu olmayan hayata adım atılmış olur.

Ölümden sonraki âhiret gününün hâdiseleri birbirini tâkip eder:

Kabir hayatı, ba’s (diriliş), mîzan (amellerin tartılması), amel defterleri, hesap, havz, sırat, cennet ve cehennem. Bütün bunlar haktır, inanılması şarttır.

Bu kısa girişten sonra şimdi maddeler hâlinde bunları ele alalım.

1. Kabir hayatı: Kâfirler ve günahkâr olan bazı mü’minler için kabir azabı haktır.

Hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“İdrardan sakınınız! Zira kabirdekilerin çoğunun çektikleri azap o yüzdendir.”(2) Yine Resûlüllah Efendimiz, “Allah mü’minleri, dünya hayatında ve âhirette hak bir söz üzerinde sabit kılar”(3) âyeti, kabir azabı hakkında indirildi buyurmuştur.

Allah Teâlâ’nın affettiği, azap çektirmeyi istemediği bazı günah sahipleri ise azap görmeyecektir.

İbâdet ve tâat ehlinin, sâlih amel sahiplerinin kabirde, Cenâb-ı Hakk’ın bildiği ve dilediği şekilde nimet içinde bulunmaları da haktır.

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bir mezarlıktan geçerken iki kabirdeki ölünün bazı ufak şeylerden dolayı azap gördüklerini müşahede etti. Bunlardan birinin koğuculuk ve bozgunculukla çok yakından ilgisi vardı. Diğeri de idrar yaparken ihtiyatlı davranmaz, (sıçrıntılardan) sakınmazdı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz bir yaş ağaç dalı istemiş ve ikiye bölmüş, birini bir kabre, diğerini de öbürüne diktikten sonra şöyle buyurmuştur: ‘Umulur ki bu yaş ağaçlar kuruyuncaya kadar azapları hafifler.”(4)

Yine kabirde Münker ve Nekir’in sual sorması da haktır. Bu iki melek kabre girerek ölüye, ‘Rabbin kimdir? Dinin hangi dindir? Peygamberin kimdir?’ diye sorduğunda, mü’min şu cevabı verir: ‘Rabbim Allah, dinim İslâm, peygamberim Muhammed’dir (s.a.v.).’

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Ölü mezara gömülünce, gözleri mavi olan iki siyah melek gelir. Bunların birine Münker, diğerine Nekir adı verilir. Ona derler ki:

– ‘Şu zat (Muhammed s.a.v.) hakkında ne dersin?’

O da şöyle cevap verir:

– ‘O Allâh’ın kulu ve resûlüdür. Ben şehâdette bulunurum ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed de onun kulu ve resûlüdür.’

Bunun üzerine melekler:

– ‘Biz senin böyle söyleyeceğini zaten bilmekte idik’ derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler; sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır, aydınlatılır. Daha sonra ise melekler ölüye:

– ‘Yat ve uyu’ derler. O da:

– ‘Âileme gidin de durumu haber verin’ der.

Melekler:

– ‘Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et’ derler.

Ölü münâfık olursa, meleklerin sualine:

– ‘Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum, başka bir şey bilmiyorum’ diye cevap verir.

Melekler de:

– ‘Böyle diyeceğini zaten biliyorduk’ derler.

Daha sonra arza, ‘Alabildiğine sıkıştır’ diye hitap edilir. Yer de başlar adamı cendere gibi sıkıştırmaya… O kadar ki, kemikleri hurdahaş olur. Mahşer gününe kadar mezarda böyle işkence görür.”(5)

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) buyurur ki, “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukur olur.”(6)

2. Ba’s: Ba’s kelime olarak gönderme, gönderilme, dirilme, diriltme yayma ve dağılma mânâlarındadır. Akâid ilminde ise, öldükten sonra dirilmedir; canlıların aslî parçalarını bir araya getirerek ve ruhlarını da iade ederek, Allah Teâlâ’nın mezardan çıkarmasıdır. Bu da haktır ve mutlaka gerçeklecektir.

Ba’sla ilgili âyetlerden bazıları şöyledir:

“Bir nutfeden insanı yarattı, ona şekil verdi. Sonra ona yolu (hayır ve şer yolunu seçmeyi) kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü ve kabre koydu. Sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltir.”(7)

“(İnsan), kendi yaratılışını unutarak bize karşı misâl getirmeye kalkışıyor ve, ‘şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyor. (Resûlüm) de ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü o, her türlü yaratmayı çok iyi bilir.”(8)

3. Mîzan: Lûgatta mîzan, ölçü, tartı, ölçek, miktar mânâlarına gelir. Bununla birlikte adâlet ve hukuk gibi mânevî olan herhangi bir şeyi mukayese ile tayin etmek için de kullanılır. Bu mîzan’ın mecazî anlamıdır. Mîzân’ın akâid ilmindeki mânâsı ise, amellerin tartılmasıdır ve haktır.

Cenâb-ı Mevlâmız buyuruyor ki:

“O gün vezn (amellerin tartılması) haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.”(9)

4. Amel defterleri: İnsanların dünyada inanıp kabul ettikleri iman esasları ile işledikleri amellerin kaydedildiği belge ki, bu da haktır. Kur’ân-ı Kerim’de bu kavram, kitap ve suhuf (sayfalar) isimleri ile geçmektedir. Bu defterler mü’minlere sağ, kâfirlere sol ve arka taraftan verilir. Bu hususla ilgili bazı âyet mealleri şöyledir:

“İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.”(10)

“Kitabı sağ tarafından verilen, ‘Alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum’ der. Artık o, meyveleri sarkmış yüce bir cennette hoşnut kalacağı bir hayat içindedir. (Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, âfiyetle yeyin-için. Kitabı sol tarafından verilene gelince, o, ‘Keşke, der, bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim. Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi! Malım bana hiç fayda sağlamadı. Saltanatım da benden (koptu), yok olup gitti.’ (Bu esnada cehennem bekçilerine şu İlâhî buyrukla hitap edilir:) ‘Onu yakalayın da, ellerini boynuna) bağlayın; sonra alevli ateşe atın onu! Sanra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun! Çünkü o, azîm olan Allâh’a iman etmezdi.”(11)

“Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesaba çekilecek ve sevinçli olarak ailesine dönecektir. Kimin de kitabı arkasından verilirse, derhal yok olmayı isteyecek; alevli ateşe girecektir. Zira o, (dünyada) ailesi içinde (mal-mülk, şan-şöhret, makam-mevki ve nüfuzu sebebiyle) şımarmıştı.”(12)

5. Hesap (sual): Kıyâmet gününde insanların, Allah Teâlâ’nın huzurunda, dünyada yaptıklarından dolayı sorgulanmasıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:

“Şüphe yok ki Allah Teâlâ (kıyâmet günü) mü’min kuluna yaklaşarak (rahmet) kanatlarını üzerine gerer ve onu örter. Sonra da buyurur ki: ‘Ey kulum, (işlediğin) şu-şu günahları biliyor musun?’ ‘Evet yâ Rabbî.’ Böyle böyle Allah Teâlâ onun bütün günahlarını bir bir sayar. O kadar ki kul, ‘Artık ben mahvoldum, helâk oldum’ kanaatine varır. Bundan sonra Allah Teâlâ, ‘Bu günahları dünyada iken örtmüş, gizli tutmuştum. Bugün de af ve mağfiret ediyorum’ buyurur. Bunun üzerine sorgusu yapılan kişiye, ‘sevaplarını ihtiva eden defteri’ verilir. Allah Teâlâ kâfirlere ve münafıklara ise, bütün halkın ortasında şöyle nida eder: ‘Rablarını yalanlayanlar işte bunlardır! Dikkat! Allâh’ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun!”(13)

6. Havz: Bundan maksat, Peygamberimize (s.a.v.) ait olan cennet havuzlarından Kevser Havuzu’dur ve haktır. Allah Teâlâ, “Biz sana Kevser’i verdik”(14) buyurmuştur. Bütün peygamberlerin Haşr meydanında havuzları vardır ve ümmetlerinden hak edenler, cennete girmezden önce bundan içeceklerdir. Peygamber Efendimizin havuzu, ancak sünnetine uyan samimi mü’minler içindir ve son derece büyüktür. Nitekim buyurmuşlardır ki, “Benim havzumın bir kenarı bir aylık mesafedir. Dört açısı ve kenarı birbirine eşittir. Suyu sütten beyaz, kokusu miskten daha hoş, kadehleri gökteki yıldızlardan daha çoktur. Ondan bir defa içen, bir daha ebediyyen susamaz.”(15)

Hak yol olan İslâm’ı bırakıp bâtıl inançlara dönenler, kötü ve murdar işlerle meşgul olanlar -melekler tarafından- bu havuzdan ve cennetten menedileceklerdir.

7. Sırat: Kelime olarak sırat, yol demektir. “Sırât-ı müstakîm”, doğru yol, dümdüz cadde mânâsınadır. Kur’ân-ı Kerim’de, “Allâh’ın gösterdiği hidâyet yolu, İslâm dini” karşılığı olarak geçmektedir. Burada ise bundan maksat, İslâm akâidinde “Sırat köprüsü” olarak bilinen, mahiyetini kavrayamadığımız, ama inanmakla yükümlü bulunduğumuz cehennem üzerinden uzatılmış dehşetli bir geçittir.

Mü’minler sâlih amellerine göre bunun üzerinden geçip cennete giderler. Bazıları bu köprüden yıldırım hızıyla, bazıları fırtına sür’atiyle, diğer bazıları rehvan at üzerinde binmiş gibi, takvâsı az olanlar yürüyen at gibi, günahı arkasına bağlı bulunanlar da yürüyerek geçerler. Münafıklar, müşrikler, mürtedler ve bilumum kâfirler, bu köprünün üzerinden geçerken ayakları sürçer ve cehenneme yuvarlanırlar.

Sırat’tan ilk geçen Peygamberimiz (s.a.v.) olacak… Onun arkasından ümmeti geçecek… Ümmeti geçerken Peygamber Efendimiz Sırat’ın yanında bulunacak, ‘Yâ Rabbî, ümmetime selâmet ver, ümmetimi selâmette kıl’ diye dua edecek. Sahih hadîs kitaplarında, bunlardan bahseden hadîsler vardır. Fakat bu hadîslerde Sırat köprüsünün mahiyeti ve şekli hususunda bir bilgi verilmemiştir.(16)

8. Cennet ve cehennem: Bunlar her ikisi de haktır ve şu anda mevcuttur. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmuştur:

“Biz, ‘Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin. Orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin. Sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz, her ikiniz de kendine kötülük eden zâlimlerden olursunuz’ dedik.”(17)

“Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”(18)

“O ateş (cehennem) kâfirler için hazırlandı.”(19)

Hâsılı, cennet ve cehennemin varlığını açıklayan nasslar, hem kimse için gizli kalmayacak kadar gâyet açık, hem de sayılamayacak kadar çoktur.

Âhiret hayatı bâki olduğu gibi cennet ve cehennem de bakîdir, daimîdir, onlara yokluk ârız olmaz. Cennet ve cehennem halkı da fâni değillerdir, ölümsüzdürler. Allah Teâlâ onlar hakkında, “Hâlidîne fîhâ ebedâ: Onlar orada ebediyyen daimîdirler”(20) buyurdu.

***

CENNET NE MÂNÂYA GELMEKTEDİR? Yazının devamını oku »

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Din, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İman | Etiketler: , , , , | 3 Comments »

Ey Mevta…

Posted by Site - Yönetici Mayıs 18, 2008

Arefe Günü Yapılacak Dualar

EY MEVTÂ

 

Düne kadar aboneydin harama;

Hep derdin ki: ” Sözüm geçer parama.”

Şimdi musallada, boşa arama ;

Banka vezneleri yok tabutların ,

Söyle, biraz avans versin putların !.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Tapular bıraktın, valiz dolusu,

Vârisler şimdiden, kurdular pusu.

Niye getirmedin ? Hayret doğrusu ;

Gerçi, bagajları yok tabutların,

Bir taksi tutardı, sana putların…

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Ahlâk felsefende, çağdaşlık maşa,

Üçbeş fâhişeyle, güreştin başa.

Haydi.. Bu gece de, kaçamak yaşa;

Gümüş şamdanları, yok tabutların,

Söyle, birkaç mum getirsin putların !.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Hep aşkta kazandın(!) ,verdin kumarda,

”Dolaşmalı” derdin, ”rakı damarda”

Biraz ayıldın mı bu son şamarda ?

Amerikan barı, yok tabutların,

Söyle de cin tonik versin putların !.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Nerde şimdi, beş yıldızlı oteller ?

O hüzzam faslına, dem tutan teller ?

Nerde, o rakseden incecik beller ?

Dansözü, şantözü yok tabutların ,

Zil takıp oynasın, şimdi putların !.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Yaşarken, sen de bir saplantı vardı;

Minâreler, sanki sana batardı.

Hele sabahları, tepen atardı;

Gördün ya.. Konforu yok tabutların,

Söyle de, bir döşek sersin putların !.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Ne kadar büyüktü dindara kinin.

Hacıya, hocaya uzardı dilin.

Konuşsana mevtâ ! Bitti mi pilin ?

Oksijen tüpleri yok tabutların,

Söyle de bir nefes versin putların.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

”Uyandım” diyorsun, lâkin boşuna;

Gördün.. Bakmıyorlar hiç göz yaşına

”Ey mevtâ !. Kaldın mı, yalnız başına”

İmdat düğmeleri, yok tabutların,

Üzülme.. Kurtarır (!) seni putların



ALINTIDIR…

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar, Şiir, İlginç | Etiketler: , | Leave a Comment »

Vefât eden anne-baba adına iyilikte bulunmak

Posted by Site - Yönetici Mayıs 18, 2008

Namaz,,Vefât eden anne-baba adına iyilikte bulunmak,,

Vefât eden anne-baba adına iyilikte bulunmak

Ebû Übeyd Mâlik bin Rebîa es-Saîdî (r.a.) bir gün, “Ey Allâh’ın Resûlü, anne ve babamın vefâtlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?” diye sormuştu. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, “Evet vardır. Onlara duâ, onlar için Allâh’tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek, onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babanın akrabalarına karşı da sıla-i rahmi îfa etmek, anne ve babanın dostlarına ikramda bulunmak” (1) cevabını vermiştir.

İbn Abbas’tan (r.a.) rivâyet olunan bir hâdis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Bir adam gelerek, ‘Ey Allâh’ın Resûlü! Annem vefât etti. Ben onun için tasaddukta bulunsam ona faydası olur mu?’ diye sordu. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), ‘Evet’ buyurunca, adam; ‘Benim meyveliğim var. Sizi şâhit kılıyor ve onu annem için tasadduk ediyorum’ dedi.” (2)

Sa’d bin Ubâde (r.a.) hadîsinde ise, ölünün arkasından yapılacak sadakanın hangisinin daha efdâl olduğu beyan edilmektedir. Hz. Sa’d (r.a.) şöyle anlatıyor: ‘Ey Allâh’ın Resûlü, dedim. Annem vefat etti. (Onun adına) yapacağım sadakanın hangisi faziletlidir?’ Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, ‘SU’ buyurdular. Bu cevap üzerine Sa’d bir kuyu kazdı ve, ‘Bu kuyu Sa’d’ın annesi için’ dedi.” (3)

Dünyaya gelmemize vesîle olan, bizleri büyüten, yetiştirip adam eden, üzerimizde çok büyük hakları olan anne – babalarımıza; hayatta iken hizmet edip itaatte bulunmak, öf bile demeyip gönüllerini kırmamaya gayret göstermekle mükellef/yükümlü olduğumuz gibi, vefatlarından sonra da unutmamak boynumuzun borcudur. Onlar için Kur’an okumalı, duâ, istiğfar, hayır ve hasenâtlar yapıp ruhlarına hediye etmeliyiz. Mü’mine yakışan budur. Hayırlı evlat buna denir.

* * *

VEFAT EDEN ANNE-BABA HAKLARININ ÖDENMESİ İÇİN BİR BAŞKA USÛL

Anne-babanın haklarının ödenmesi için, çarşambayı perşembeye bağlayan gece, akşamla yatsı arasında, 2 rek’at namaz kılınır. Her rek’atte:

7 Fâtiha-i şerife, 7 Âyetü’l-Kürsî, 5 İhlâs-ı şerif, 5 Felak sûresi, 5 Nâs sûreleri okunur. Bu namazın sevabı anne-babaya gönderilir. (4)

Halis Ece

DİPNOTLAR
(1) Ebî Dâvud, Sünen, Edep 12
(2) Buhârî, Sahîh, Vesâyâ, 15
(3) Ebû Dâvud, Sünen, Zekât 42
(4) Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neştiyat, İstanbul, 1983, s. 57

Posted in Ana - Baba Hakkı, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Tavsiyeler, Yorumlar | Etiketler: , | 5 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: