Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for Nisan 2008

HELAL RIZIK TALEP ETMEK

Posted by Site - Yönetici Nisan 21, 2008

helal-kazanchalaldede

HELAL RIZIK TALEP ETMEK

Rizik, Allahu teala`nin hayat sahiplerine verdigi ve onlarin da hayatin devami icin yedigi seydir. Insanlara muhtac olmayacak kadar helal rizik talebinde bulunmak, dilenmek zilletine dusmeden iffet icinde yasamak farzdir.

Allahu teala ” Ey iman edenler ! Size rizk olarak verdigimiz seylerin tertemiz olanlarindan yiyiniz ve Allaha sukrediniz. Eger siz ancak ona ibadetete bulunursunuz.” Buyurmustur. Bu ayeti kerime søyle tefsir edilmistir.

Size kismet ettigimiz riziklerin maddeten ma`nen temizlerinden yiyiniz. Zira rizkin harami da var helali de,Pisi de var temizi de. Fakat siz bunlarin temizlerinden ve kimsenin hakki gecmeterek kazanilan helallerinden yiyiniz.

Birtakimlarin yaptigi gibi helal, hos ve temiz seylerden kendinizi mahrum etmeyiniz. Temiz temiz, Helal helal yiyiniz. O helal ve pak riziklarla beslenen vucudunuzu, uzuv (Organ)larinizi yaratildiklari gayede kullaniniz. Sukrun hakikat-i ni`mete bu sekilde mukabele etmektir.

Vucudun her uzvunun yaratilisinin bir hikmeti vardir. Hakikatleri kesif ve Allahu Teala`yi bilmek icin ihsan edilen akli insanlari ifsat etmekte,haklarinin iptalinde kullanmak bu ni`metlere nankørluk olur.

Sihhatinin kiymetini bilmeyerek pis ve haram yiyenler kufran-i nimete dusmus,nankørluk etmis olacaklarindan maddi ve manevi pislikten kurtulamazlar. Insanligin kiymetini bilmeyerek pis ve haram yiyenler bøyle kufran-i ni`met edenler de maddi manevi pislikten kurtulamazlar. Birinden kurtulsalar digerine behemehal bulasirlar, (Bakara,172)

Rasulullah efendimiz (s.a.v.) “ iffet icinde helalinden dunyalik talep eden, Sehidlerin derecesinde olur.” buyurmustur.

Bir hadisi serifte ” Helal rizik talep etmek, her muslumana farzdir.” buyurmustur. Baska bir hadis-i serifte ise ” Bir kimse kirk gun helal lokma yerse, Allahu Teala onun kalbini nurlandirir ve kalbinden diline hikmet pinarlari akitir.” buyurulmustur.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Haramlar - Helaller, Tavsiyeler, Yorumlar | Etiketler: , , | 1 Comment »

KARINCANIN HİKAYESİ

Posted by Site - Yönetici Nisan 21, 2008

KARINCANIN HİKAYESİ


Vaktiyle bir karınca varmış.Küçüklüğünde başına bir kaza gelmiş,ayağı kırılmış.Zavallıcık topal kalmış.
Ama gece demez,gündüz demez çalışırmış.Diğer arkadaşları gibi yuva yaparmış.Yuvasına kışlık yiyecek biriktirirmiş.
Günlerden bir gün insanların Kabe’ye gidip hacı olduklarını öğrenmiş.Karınca kabilesinin reisine niçin hacca gidildiğini sormuş.reis bilgiç bilgiç başını sallamış:
-Hala öğrenemedin mi?demiş.Hacca gitmek,zengin Müslümanlara farzdır.Allah’ın emridir.Suudi Arabistan’ın Mekke Şehrinde bulunan Kabe’yi ziyaret ederler.Arafat dağında vakfeye dururlar.böylece hacı olup dönerler.
Topal karıncayı almış bir düşünce:
-Acaba ben gidemez miyim?diye,günlerce düşünmüş.
Yemeden içmeden kesilmiş.Hacca gitme fikri rüyalarına bile girmiş.O kadar çok istiyormuş ki her gün yaşlı karıncalara Kabe’nin nasıl bir yer olduğunu soruyormuş.Ama gören yokmuş.Çünkü o zamana kadar hiçbir karıncanın aklına hacca gidip hacı karınca olmak gelmemiş.
Sonunda topal karıncanın sorularından bıkıp usanmışlar:
-Amma sordun,diye kızmışlar.Ne o,yoksa hacı olmaya mı karar verdin?
Bir şey söyleyememiş.Fakat içinden:(evet)demiş.(hacca gidip Kabe’yi ziyaret edeceğim ve hacı olacağım.)
Bir gün eşyalarını sırtına vurduğu gibi yola koyulmuş.
Az gitmiş,uz gitmiş,gece gitmiş,gündüz gitmiş…Yürüdükçe kırık bacağı daha beter ağrımaya başlamış.Nihayet dayanamayacağını anlamış ama vazgeçmekte istememiş.
Topallaya topallaya yürümesi bir çöl faresinin dikkatini çekmiş.Acımış haline.
-Zavallı dostum,böyle nereye gitmektesin?diye sormuş.
Karıncacık durmuş,yüzünde biriken boncuk boncuk teri silmiş ve ciddi ciddi cevap vermiş:
-Hacca gidiyorum kardeşim.
Çöl faresi şaşırmış:
-Bu topal ayağınla,şu zayıf halinle ve yorgunluğunla nasıl hacca gidebilirsin ki?Topal karınca boynunu bükmüş:
– Olsun, demiş. Gidemesem bile, hac yolunda ölürüm ya…Hikâye bu kadar sevgili çocuklar. Şimdi düşünme sırası bizde. Acaba topal karıncadan alacağımız bir ders var mı? Karıncacık bize ne anlatmak istiyor?

Posted in Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Yorumlar | Etiketler: , | 1 Comment »

İmâm-ı Rabbânî ( k.s.a. )

Posted by Site - Yönetici Nisan 21, 2008

imam-rabbani-hz.-türbesi

İmâm-ı Rabbânî ( k.s.a. )

Dînin ve dînî ilimlerin ihyâsı husûsunda İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin mühim bir mevkii vardır. Çünkü o, “ikinci binin müceddidi”dir. İlk bin yılın sonlarında İslâm dîni büyük bir inkırâz tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Dînî ilimlere rağbet iyice azaldı. Cehâlet ve bid’atlar şuyû’ buldu. Dinde reform ve dinler arası telfik gayretleri devlet eliyle yürütülüyordu. İslâm ve müslümanlar hor ve hakir, küfür ve küffâr hâkim ve kâhirdi. Din ilmi ile meşgul olanlar bile, dünyâya rağbet ederek, âdetâ âlemin fesâdı için uğraşıyorlardı. İnsanların kurtarıcısı olan âlimleri de kurtaracak birine ihtiyaç vardı. Tasavvuf erbâbı ise büyük ölçüde vahdet-i vücûd ve felsefe menşe’li fikirlere kapılmış, ciddî hatalara düşmüştü.

İmâm-ı Rabbanî hazretleri böyle bir devirde dîni tecdîd ve ihyâ vazîfesine başladı. Yetiştirdiği talebeler ve yazdığı mektuplarla, dîni ve dînî ilimleri tervic etmeye çalıştı. Bu husûsta yazdığı mektuplardan bazı kısımları ehemmiyetine binâen arzetmeye çalışalım.

“Ulûm-ı şer’iyye talebesinin sûfiyye üzerine takdim edilmesi, himmet nazarında cidden güzel oldu. Talebe-i ulûmun takdîminde, dînin tervîci vardır. Çünkü onlar dîn-i nebeviyenin hâmilidirler. Millet-i Mustafaviyye, onlarla kâimdir. Kâinâtın efdali olan peygamberler, insanları sâdece dîne dâvet etmişlerdir. Bu yüce zâtların bi’setinden maksad, dîni tebliğ etmektir. Öyleyse hayırların en büyüğü, bilhâssa şeâir-i İslâmın yıkıldığı şu zamanda dîni tervîc ve onun hükümlerinden birini ihya için gayret göstermektir. Öyle ki Allah yolunda binler(ce şey)i infak, dînin meselelerinden bir meseleyi tervîce denk olmaz. Çünkü dîni tervîc etmek, peygamberlerin yolunu tâkip etmektir. O peygamberler ki, mahlûkâtın en şereflisi onlardır. İyiliklerin en mükemmeli onlara verilmiştir.” (İmâm-ı Rabbânî, Mektubat 1/48)

Çok sevdiği ve birçok yerde tezkiye ettiği, vefât ettiği zaman arkasından Allah’a, “Ey Allah’ım! Bizi onun ecrinden mahrum etme ve onun arkasından bizi fitneye düşürme.”, (İmâm-ı Rabbânî, 1/61) diye duâ ettiği Molla Ahmed Berkî hazretlerine yazdığı bir mektupta, onun mâneviyâtta yüce makâmlara ulaştığını müjdeledikten sonra şöyle buyurur:

“Senin bu devleti elde etmenin sebebi, cehâletin temekkün edip, bid’atların rüsuh bulduğu yerlerde, ulûm-ı diniyyeyi ta’lim ve ahkâm-ı fıkhiyyeyi neşretmen, evliyâullah’a muhabbet ve ihlas göstermendir. Allah bunları sana mahzâ fazlı ile vermiştir.” (İmam-ı Rabbani,1/275)

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Kim Kimdir ?, İmam-ı Rabbani | Leave a Comment »

MEZHEP NE DEMEKTİR?

Posted by Site - Yönetici Nisan 20, 2008

MEZHEP NE DEMEKTİR,İtikadi ve Ameli Mezhepler

İtikadi ve Ameli Mezhepler

MEZHEP NE DEMEKTİR?

Kelime olarak mezhep, takip edilen, gidilen yol demektir. Mecazen de şahsî/ferdî (kişisel) görüş, inanç ve doktrin manalarında kullanılmaktadır.

Din açısından ise müctehidin, dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine mahsus kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç ve hukuk sistemini ifade eder. Bir başka deyimle; müctehid sıfatını kazanmış bir İslam aliminin, hüküm bakımından kapalı veya kesin olmayan (zannî) ayet ve hadisleri İslam’ın temel esaslarına aykırı olmayacak şekide yorumlayarak getirdiği çözümler topluluğuna mezhep adı verilir. İslâm tarihinde mezhep kelimesi genel olarak itikadî, fıkhî, siyasî görüşlerin hemen hepsi için kullanılmıştır.

Mezhepler tarihi ile meşgul olan alimler, İslâm mezheplerini Peygamberimizden (s.a.v.) rivayet olunan bir hadise göre tasnif etmişlerdir. Bu hadiste Yahudilerin yetmiş bir, Hıristiyanların yetmiş iki fırkaya ayrıldığı, İslâm ümmetinin ise yetmiş üç fırkaya ayrılacağı; cehennemden kurtulacak Müslümanların, Resûlüllah’ı ve ashabının yolunu takip eden fırka –başka bir rivayette de, birlik ve beraberlikten ayrılmayan cemaat- olduğu belirtilmektedir.(1)
***

MEZHEPLERİN ÇIKIŞ SEBEPLERİ

İslam dünyasında mezheplerin oluşumunu, ortaya çıkmasını etkileyen pek çok sebep saymak mümkün. Ancak meseleyi uzatmadan şöyle özetleyebiliriz:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hayatta iken sahabiler arasında herhangi bir ihtilaf söz konusu değildi. Dinden gerek inanç, gerek ibadet ve muamele ve gerekse âdap ve ahlâka dair anlayamadıkları/anlaşamadıkları bir mesele çıkarsa, Resûlüllah’a (s.a.v.) sorarlar, o da açıklardı. Râşit halîfeler döneminde de bu hususlarda herhangi bir sıkıntı olmamıştı. Sahabe ve tâbiîn devirlerinde ise, akaid ve amele dair bir mesele ortaya çıkarsa, hemen güvenilir alimlere müracaat edilir, cevabı alınır, karışıklık çıkmasına fırsat verilmezdi. Ancak daha sonraki devirlerde, kendilerine güvenilir zatların yavaş yavaş azalmaları sebebiyle, Müslüman halkın sıkıntılarını gören bazı alim ve müctehidler, akaid ve fıkıh alanındaki görüşlerini açıklayıp yaymaya başladılar. Nitekim hicrî birinci asrın sonlarından itibaren mezheplerin kurucuları, gerek akaid ve gerekse fıkıh sâhasındaki çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Onların bu görüşlerini dinleyen, okuyup yazan insanlar da, bunlara uyarlardı. Böylece bu zatların görüş ve ictihatları, halkın anlayışında bir mezhep olarak yerleşti. Bununla birlikte hemen ifade etmeliyiz ki, bu büyük alim ve imamlardan hiçbirisi, ””Ben bir mezhep kuruyorum, bana uyunuz!”” diye, halkı kendi görüşlerine tâbi olmaya çağırmamışlardır. Devlet adamlarının, makam-mevki ve nüfuz sahibi kimselerin davet ya da emirleriyle de bir mezhep kurmaya yeltenmemişlerdir.

Bilindiği üzere insanların anlayış-kavrayış ve idrak seviyeleri farklıdır, istek ve ihtiyaçları çeşitlilidir. Dolayısiyle dinin esasına uygun olmak kayıt ve şartıyla fıkhî ihtilafların/farklılıkların da caiz olması bir kenara, ümmet için bir rahmettir, kolaylıktır. Onun içindir ki Peygamber Efendimiz, müctehid ictihadında isabet ederse iki sevap, iyi niyetle Allah rızası için yaptığı bu ictihadında hata ederse bir sevap alacağını söylemiştir.(2)
***

KAÇ ÇEŞİT MEZHEP VARDIR?

İslâm’da ki türlü mezhep vardır:

1. İtikadi Mezhepler: İmanla-inançla ilgili konulardaki görüşler.

2. Ameli Mezhepler: İbadet ve muamelelerle ilgili konulardaki görüşler.

İTİKADİ MEZHEPLER

İman esaslarını kabul etme konusunda bir çok görüş ve mezhep vardır. Bunlar da iki gruba ayrılır:

a) Hak Mezhepler veya Ehl-i Sünnet Mezhepleri.

b) Batıl Mezhepler veya Ehl-i Bid’at Mezhepleri.

Ehl-i Hak veya Elh-i Sünnet, dinî yorumlarda Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ve sahabenin (r.anhüm) yolunu takip edip onları örnek alan, sahabe arasında ayrım yapmadan onları bütün olarak seven ve kabul eden mezheplerin adıdır.

Ehl-i bit’at ise, yorumlarını daha ziyade kendi görüş ve fikirlerine dayandıran, ashaptan bazılarını sevgide aşırıya kaçan, bazılarına karşı da nefret duyan mezheplerin adıdır.
***

HAK MEZHEPLER (EHL-İ SÜNNETE MENSUP MEZHEPLER)

İtikatta Ehl-i Sünnet Mezhepleri ikidir:

1. Eş’arî mezhebi

Mezhebin kurucusu İmam Eş’arî’dir. Basra’da doğmuş, Bağdat’da vefat etmiştir. İmanla ilgili mevzularda ayet ve hadisleri temel almakla birlikle bunların anlaşılmasında akla da yer veren bir mezhep anlayışıdır. Şâfiîler, Malikiler genelde Eş’ari mezhebindendir. Mezhep, Kuzey Afrika, Endonezya ve Hicaz’da yaygındır.

2. Maturîdi mezhebi

Mezhebin kurucusu, İmam Mâtüridî’dir. Kendisi Türkistan’ın Semerkant şehrinin Mâtürid köyündendir. Mâtüridilik, imanla ilgili mevzularda ayet ve hadisleri temel almakla birlikte dinin anlaşılması konusunda aklı temel kabul etmiş bir mezheptir.

Mâtürîdî akaidinin temelini İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin (rh. 80/699 – 150/767) içtihatları-görüşleri, bilhassa onun Fıkhu’l-ekber isimli eseri teşkil eder.

Mâtürîdîler fıkıhta İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin (rh.) yolunu takip etmiştir. Hanefilerin büyük çoğunluğu Mâtüridî mezhebine bağlıdır.

Mezhep, Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Hindistan, Pakistan’da yaygındır.

Çoğunlukla Türkler fıkıhta Hanefi, itikatta ise Mâtüridi mezhebindendir.
***

İtikatta bu iki hak mezhebe üçüncü olarak “Selefiye”yi ilave edenler olsa da buna gerek yoktur. Çünkü Ehl-i Sünnet’in tuttuğu, takip ettiği yol zaten selefin yoludur. Kaldı ki sonraları “Selefilik”, selefin yolu ve görüşleri olmaktan çok İbn Teymiye ve Muhammed b. Abdülvahhab’ın mugalatalarını-düşüncelerini yansıtır hale gelmiştir.

Selefîler, ilk olarak Hicri 4. yüzyılda ortaya çıkmışlardır. Bunlar, amelde Hanbelî mezhebine mensuplardı. Görüşlerinin, Selefiye inancını canlandıran ve bu inanca ters düşen görüşlere karşı mücadele eden İmam Ahmed İbn Hanbel´e (rh.) ait olduğunu söylüyorlardı. Ancak Hanbeli mezhebinden olan bazı zatlar; onların bu görüşlerinin, Ahmed İbn Hanbel´e (rh.) ait olduğu hususundaki sözlerine katılmamışlardır.

Selefiye inancı Hicrî 7. yüzyılda tekrar ortaya çıkmış ve bu de¬fa bu görüş, İbn Teymiyye tarafından ihya edilmeye çalışılmıştır. İbn Teymiyye, Müslümanları yoğun bir şekilde bu görüşü kabul etmeye davet etmiş ve kendine göre, zamanının gerektirdiği bazı düşünceleri (!) de Selefiye görüşüne ilave etmiştir.

Daha sonra Selefiye inancı Hicrî 12. yüzyılda Muhammed b. Abdülvahhab tarafından Arap yarımadasında yeniden ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde de Vehhabîler, Müslümanları bu Ehl-i Sünnet dışı görüşe davet etmekte ve bu görüşleri şiddetle savunmaktadırlar.

Hanbelî mezhebinde olduklarını iddia eden bu insanlar, bazı çok temel mevzularda Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrı görüş ve inançlara sahiptirler. Mesela tevhid inancı yani Allah’ın birliği meselesi, şefaat, tevessül, rabıta, kabir ziyaretleri… gibi hususlarda işi, Sünnîleri tekfire kadar götürmüşlerdir. Bu akım Hicri 4. yüzyılda ortaya çıkmış ve bu görüşü benimseyenler, görüşlerinin, Ahmed İbn Hanbel´e ait olduğunu söylemişlerdir. Ancak Hanbeli mezhebinden olan bazı zatlar bu görüşlerin, Ahmed İbn Hanbel´e ait olduğu hususunda bunlara katılmamışlardır.

Bâtıl Mezhepler (Ehl-i Bit’at Mezhepleri)

Ehl-i bid‘at mezhepleri de ikiye ayrılır:

a) Küfre düşmeyenler,

b) Küfre düşenler.

Küfre düşen bid‘at mezheplerinin temeli, İslam’ın ana esası olan âyet ve hadislerin görüşlerine uymayan, genellikle kişilerin kendi arzu ve hevesleri doğrultusunda uydurdukları iddialardır ki, bunların sayıları çoktur.
***

AMELDE HAK MEZHEPLER

Fıkıhtaki (ibadet ve amele dair olan konularda) ihtilaflar, akaitteki ihtilaflar gibi insanı bid‘at ve dalâlete götürmez. Nitekim fıkhî meselelerde ictihatların farklılığı ümmet için rahmat sayılmıştır. Böylece zaman ve mekânlara göre Müslümanlara genişlik-rahatlık ve kolaylıklar sağlanmıştır.

Amelde hak olan dört mezhep sırasiyle şunlardır:

1. Hanefî mezhebi

Mezhebin kurucusu İmam-ı A‘zam Ebû Hanîfe’dir (rh.). Hicri 80 (M. 699) yılında Kufe’de doğmuş, 150’de (M. 767) Bağdat’ta vefat etmiştir. Aslen varlıklı bir aileden gelen İmâm-ı A‘zam hazretleri, ilim öğrenme ve öğretmenin yanında ticaretle de meşgul olmuştur. Ticari hayatı, günlük meseleleri iyi bilmesine, ihtiyaçları yakından tanıyıp problemleri kolay ve isabetli çözmesine yardımcı olmuştur.

İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.) ictihatlarında daima insanların ihtiyaçlarını, dinin inanç ve ameldeki maksadını, temel kriterleri dikkate alarak hareket etmiştir. Mezhebin en önemli özelliği, ayet ve hadislerin hükmü ile aklın yorumu arasında makul bir dengenin oluşudur. Dört ana şer‘î delilin yanında örf ve âdet gibi fer’î delilleri, kamu yararını daima göz önünde bulundurmuş, kişi hak ve hürriyetlerinin korunmasını düstur (ilke) edinmiştir.

Kaynaklarda, İmâm-ı Azam’ın (rh.) dört bine yakın talebesinin olduğu ifade edilir. Bunlardan kırk tanesi ictihad yapabilecek seviyeye gelmiştir. İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed (İmameyn) rahımehümallah en meşhur iki talebesidir. Ebû Hanîfe (rh.), Ehl-i Irak fıkhının temsilcisidir. Mezhep ekseriyetle Türkiye, Balkanlar, Türkistan, Hindistan, Pakistan’da yaygındır.

2. Mâlikî mezhebi

Mezhebin kurucusu İmam Malik’tir (rh.). Hicri 93 (M. 711) yılında Medine’de doğmuş, 179 (M. 795) yılında yine Medîne’de vefat etmiştir. Mezhebin en önemli özelliği, İmam Mâlik’in, o günün ilim merkezi durumunda olan Medine halkının uygulamasına büyük ehemmiyet vermesidir. Ona göre, Medinelilerin ameli, mütevatir sünnet (en kuvvetli sünnet) hükmündedir. Mezheb genellikle Mısır ve Kuzey Afrika’da yaygındır. İmam Mâlik, ehl-i hadis veya ehl-i Hicaz fıkhının temsilcisidir.

3. Şâfiî mezhebi

Mezhebin kurucusu İmam Şâfiî’dir. Hicri 150 tarihinde (M. 767) Filistin’in Gazze şehrinde doğmuş, 204’te (M. 819) de Mısır’da vefat etmiştir (rh.). İmam Mâlik’ten Hicaz fıkhını, Ebû Hanîfe’nin talebesi olan İmam Muhammed’den de Irak fıkhını öğrendi. Mezhebinin en önemli özelliği, âdeta Hanefî ile Mâlikî fıkhının terkibi/sentezi (birleşimi) niteliğinde olmasıdır. Şâfiî mezhebi genellikle Mısır, Suriye, Irak, Horasan’da yaygındır. Ayrıca Türkiye’nin Doğu ve Güney Doğu bölgelerinde de epeyce mensubu bulunmaktadır.

4. Hanbelî mezhebi

Mezhebin kurucusu İmam Ahmed b. Hanbel’dir (rh.). Hicri 164’te (M. 780) Bağdat’da doğmuş, 204’te (855) de yine Bağdat’ta vefat etmiştir. İmam Ahmed b. Hanbel ibadet ve muamelat konularında iki ayrı usûl benimsedi. İbadetle ilgili hususlarda ayet ve hadislere çok sıkı sarılmakla birlikte, muamelat(3) konularında (günlük hayatın icapları) bir şeyin haram olduğuna dair ayet ve hadislerde açık bir delil yoksa, onun mubah olduğuna hükmederek daha serbest bir anlayış geliştirdi. Mezheb genellikle Hicaz, Filistin, Mısır gibi ülkelerde yaygındır.

Bu dört hak mezhepten başka daha otuza yakın amelde hak mezhebin olduğu bilinmektedir. Ancak bunların bağlıları kalmadığı için kitaplarda sadece isimleri vardır.
***

HAK BİR MEZHEBE UYMAK GEREKİR Mİ?

Müctehid olmayan Müslümanlara, müctehidleri taklid eden anlamında mukallid denir. Mukallid durumunda olan her Müslümanın, Hak mezheplerden birine, mutlaka bağlı kalması gerekir. Onun için en emin, en güvenli yol budur.

İmâm-ı Rabbanî (k.s.) hazretleri buyuruyorlar ki:

“Kitap ve Sünnet’in îcabına göre inanmak (Müslüman olabilmek için) nasıl zarûri ise, müctehid imamların onlardan istinbat ve istihraç ettiği (Kur’an ve hadislerden çıkartıp ortaya koyduğu) hükümlerin gereğince amel etmek de zarûridir. Hâl böyle olunca; helâl-haram, farz-vâcib, sünnet-müstehab gibi hükümleri bilmek de aynı şekilde zarûri olmaktadır.

“Müctehidlere uymak durumunda olan (mukallid) bir kimsenin, Kur’an ve hadisten, müctehidin görüşüne aykırı olarak hükümler çıkartıp alması ve onunla amel etmesi câiz değildir. (Mukallid bir Müslüman için) gereken; kendisinin, tâbi olarak taklid ettiği mezhebinin müctehidi tarafından ihtiyar edilen kavil (seçilip alınan hüküm) ile amel etmeyi tercih etmektir.” (4)

Meselâ, ülkemizde yaşayan Müslümanların çoğunluğu Hanefî mezhebine mensuptur. Bu mezhebe göre namazları cem etme ameli (iki vakti birarada kılmak), sadece hac esnasında tatbik edilir.

O da Arafat’ta cem‘-i takdim yapılarak, öğle vaktinde öğle ile ikindi namazları birleştirilir; önce öğle sonra da ikindi namazı birbiri ardınca kılınır.

Müzdelife’de ise, akşam namazı te’hir edilerek yatsı ile birleştirilir ki, buna da cem‘-i te’hir denir. Bunların dışında –ister hac sırasında, ister haccın hâricinde– hiçbir zaman ve mekânda, şartlar ne olursa olsun, iki vaktin namazını birleştirmek Hanefî mezhebine göre câiz değildir.

Ashâb-ı kirâmdan Abdullah b. Mes‘ûd, Sa‘d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer (r.anhüm) gibi bazılarından da bu görüş rivâyet edilmiştir.

Hasan-ı Basrî, İbn Sîrîn, İbrahim Nehâî, Esved (rahımehümüllah) gibi bir kısım selef-i sâlihîn de bu görüştedir. Bir rivâyette İmâm Mâlik’in (rh.) tercihi de bu yöndedir.

Bu durumda, Hanefî mezhebine mensup olan bir Müslüman’ın, yukarıda belirtilen zaman ve mekânların dışında, hiçbir hâl ve şartı bahane edip iki vaktin namazını bir vakitte birleştirerek kılması câiz olmaz. Diğer meseleler de aynen bunun gibidir.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin açıkladığı üzere, mukallid durumundaki Müslümanların, mensubu bulundukları mezhebin görüşlerine göre amel etmeleri şarttır, zarûridir. Şuurlu bir Müslüman, aksi yöndeki iddialara kulak vermez.

Bizim dinimizde, sıradan herkesin kendi kafasına göre âyet ve hadislerden hüküm çıkarma ve keyfine göre amel etme gibi bir saçmalığa yer yoktur.

Hatta, değil İlâhi bir dinde, hiçbir beşerî sistemde bile kanunları her önüne gelenin kendi kafasına göre yorumlaması, ictihad etmesi gibi bir karmaşaya izin verilmez.

Çünkü böyle bir uygulamanın sonucu, toplumda rahatlık ve huzur değil, aksine anarşidir, terördür. Bu da, aklı başında hiçbir fert ve toplumun kabul ve tasvip edebileceği bir durum değildir.

Ayrıca belirtmek gerekirse, dinî meselelerde ihtiyaç yeni ictihadlara değil, tefekküredir; fikir plânında yapılacak çalışmalaradır. Bunlar da hiçbir sûrette kat‘î nasslarda ve hakkında icma‘ bulunan mevzûlarda olmamalıdır. Zira bu noktalarda değil “düşünce üretmek”, hakiki bir müctehidin ictihad etmesi dahi câiz değildir. Meselâ namazın, orucun, zekâtın, haccın farziyeti; onların rükünleri, vakitleri hususunda ictihâda asla yer yoktur. İslâm’ın fıkıh usûlü bunu böyle ortaya koymuştur. Nitekim Mecelle’de de bu husus, “Mevrid-i nassda ictihâda mesağ yoktur” kâidesiyle belirtilmiştir.

Ama üzülerek ifade edelim ki günümüzde, namazda olduğu gibi, haccın, kurbanın da vakitlerinin değiştirilerek yılın 12 ayına yayılabileceği, yani senenin her mevsiminde yapılabileceği icitihâd(!)ında bulunma cür’etini bile gösteren sözde müctehidlere rastlamak mümkün. Hem de isimlerinin önünde kocaman kocaman ünvanlarıyla… Ve bunu da “bilimsellik!” adına yaptıklarını söylüyorlar ki, Allah’tan –şayet kabilse, istidatları varsa– hidâyetlerini istemekten başka ne dileyebiliriz!
* * *

Peki, günümüzde bir Müslümanın mutlaka bu dört mezhepten birine bağlı kalması şart mıdır?

Bu sorunun cevabı ve bu husustaki daha pek çok meselenin halli için, dilerseniz Prof. Dr. Faruk Beşer Bey’e kulak verelim. O, “Bir Mezhebe Bağlanma” başlığı altındaki yazısında dikkat çekici şu açıklamalarda bulunmaktadır:

“İslâm’ın asıl kaynağı Kur’ân-ı Kerim ve onun açıklayıcısı olan hadîs-i şeriflerdir. İcma, kıyas ve diğer şer’î deliller de aslında Kur’ân’a tabi olduklarından, aslolan yine Kur’an’dır ve bu anlamda Kur’an İslâm’ın tek ve yegâne kaynağıdır. Her müslüman fert için asıl olan da Kur’ân’a göre yaşamaktır.

“İslâm bütün insanlara ve geldiği andan itibaren bütün zamanlar için gönderilmiştir. Bu süre içinde olacak olanlar sürekli ve sonsuzdur. Oysa, Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği hükümler; bu hükümlerin esası olan ve bizim telaffuz ettiğimiz kelimeler itibariyle, sınırlıdır. Sınırlı olan hükümler sınırsız olayları anlatamayacağına göre, yenilenen olaylara paralel hüküm üreten bir kaynağın bulunması gerekir ki, bu da içtihat’tır. İçtihat, İslâmî hükmü belli olmayan bir olayın hükmünü Kur’ân’a uygun olarak ortaya koyma çabası olduğuna göre, içtihat yapacak şahsın, esas kaynak olan Kur’ân-ı Kerim’i, onun açıklaması olan sünneti ve bu ikisinin onayladığı icmaı yeterince bilmesi gerekir. Ta ki asıl kaynaklarda belirtilen bir hükümden habersizce ve kendi görüşü ile, asıl olana zıt bir hüküm ortaya koymasın ve olaylar arasındaki ilgiyi görerek isabetli hüküm verebilsin…..

“… Allah Rasûlü (s.a.v.) hayatta iken vahiy devam ettiği için, yeni yeni ortaya çıkan meselelerin hükmünü öğrenmek problem değildi. Rasûlüllah’ın vefatından sonra ve ona yetişen arkadaşlarının (sahabe) varolduğu sürede ortaya çıkan meselelerin hükmü, onlara soruldu ve onların müçtehit olanları, ayetler ve hadisler ışığında görüşlerini açıkladılar. Arkasından onları izleyenler (tâbiûn) geldi. Meseleler de çoğaldıkça çoğaldı. Bu meseleleri de tabiûnun müçtehitleri cevaplandırdılar, bunlar hakkındaki görüşlerini, yani mezheplerini açıkladılar ki, işte İmam Ebû Hanife ve İmam Malik bunlardandır ve o dönemde onlar gibi daha yüzlerce müçtehit vardır. Meselesi olan vatandaş, gidip onlardan herhangi birisine sordu ve davranışını ona göre ayarladı. O dönem bu açıdan çok zengin bir dönem oldu ve bu dönemin müçtehitleri on binlerce meselenin hükmünü tesbit etme başarısını gösterdiler.

“Büyük imamlar olan Ebû Hanîfe, Malik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel (Allah onlardan razı olsun) hem birçok meziyetleriyle halk tarafından benimsendikleri, hem de daha çok mesele hallettikleri için onların görüşlerine, yani mezheplerine daha çok başvurulur oldu ve onların görüşleri yazılıp tesbit edilebildi. Diğerlerinin görüşleri ya unutulup gitti veya başkalarının ağzından çok sıhhatli olmayan yollarla ve tek tük aktarılabildi. Dolayısile içtihat adına en önemli dönem olan o dönemden bize bütünüyle sağlıklı olarak sadece bu ‘Dört İmam’ın ve arkadaşlarının görüşleri aktarılabildi.

“Onlardan sonra da yüzlerce müçtehit gelmiş olmakla beraber, henüz onlar kadar kapsamlı müçtehitler çıkmadığı kabul edilir. Çünkü onlar işin kaynağına yakın idiler, hadislerin sahih olan ve olmayan yollarını tanıyor, kendilerinden önceki sahabenin ittifak ettikleri noktaları iyi biliyorlardı. Sonradan zorunlu olarak ortaya çıkan bir sürü hadis ilmine ihtiyaçları yoktu. Arapça’nın henüz bozulmadığı bir dönemde yaşıyorlardı ve Kur’an’ı anlamak için çok önemli olan Arapça’yı, bir çaba göstermeksizin iyi biliyorlardı. Ve belki de bütün bunlardan ve daha benzeri meziyetlerden ötürü Allah Rasûlü Efendimiz (s.a.v.), onların da ‘hayırlı asır’da bulunduklarını haber vermişti.. Oysa, daha sonra gelen müçtehitlerin sözünü ettiğim konularda ilave ve fazla bilgiye ihtiyaçları oldu. İşleri arttığından ötürü seviyeleri de öncekilere göre küçük kaldı, içtihat etmelerine rağmen onlar kadar kapsamlı olamadılar. Ve o ‘dört imam’ hep zirvede kalmaya, tabir caizse rekoru ellerinde tutmaya devam ettiler.

“Böyle bir özetten sonra başlıkla ilgili soruya dönelim: Madem ki, esas olan Kur’ân-ı Kerim ve onu açıklayan sünnet-i seniyyedir; öyleyse bir müslümanın ille de ‘dört imam’dan birini taklit etmesi ve ‘Kitab’a ve ‘sünnet’e değil de onun görüşlerine uyması şart mıdır? Hatta bu uygun olur mu?

“Böyle bir soruya cevap olarak söyleyeceğimiz ilk şey, onlara uymanın Kitap ve Sünnete uymaktan başka bir şey olduğu izlenimini vermenin, yanılgı ya da yanıltmaca olduğudur. Çünkü onlara uymak ve onları taklit etmek, Kitap ve Sünnet karşısında, onların görüşlerini benimsemek demek değil, Kitap ve Sünnete onların yorumu ve anlayışı ile bağlanmak demektir. Tabi olunan/uyulan, yine Kitap ve Sünnettir. Herkesin Kitap ve Sünneti yeterince bilip kavraması zor (imkansız değil) olduğundan, herhangi bir büyük imamı (müçtehit) taklit etmek, pratik anlamda vacip, yani gerekli görülmüştür.

“Ancak bu gerekliliği, dinî anlamda ‘farz’ görme yanılgısına da dikkat çekmek gerekir. Çünkü bir şeyin farz ya da haram olduğuna hüküm verme hakkı, sadece Allah’a ve Onun kendi adına hüküm koyma yetkisi verdiği Rasûlüne aittir….

“Öyleyse [bir müslümanın] Kitabı ve Sünneti yaşamada bir mezhep imamını rehber edinmesi gereklidir ve bunun dört mezhepten biri olması konusunda da âdeta icma vardır. Çünkü belli bir dönemden bize sıhhatli olarak aktarılan içtihatlar onların içtihatlarıdır. Bu, onların özellikle ibadet ve akide ile ilgili herhangi bir meselede bu dört görüş mecmuasının dışında bir görüşün olamayacağında ittifak yani icma etmeleri anlamına gelir ki, fıkıh usûlünde ‘mürekkep icma’ diye tabir edilir. İcma ise genel kabul gören görüşe göre bağlayıcı bir delildir….

“… Şunu da itiraf etmeliyiz ki, herkesi rehbersiz olarak Kitabı ve Sünneti yorumlama hatasına düşüren sebeplerden biri de, hiçbir mezhebin ve mezhep imamının kabul etmediği ‘mezhep taassubu’ olur….

“Mezheplerin kolay taraflarını araştırmak ve ihtiyaç yokken sırf nefsinin arzusuyla işine gelenleri almak… caiz değildir. Çünkü bu dine değil nefse uymaktır. Delilsiz hareket etmektir. Bizi, kabul edilmeyen toplamacılığa/telfike ve ‘mürekkep icma’ ile caiz olmadığında ittifak edilen sonuçlara götürür….

“[Hâsılı], mezhep, Kur’an’da ve Sünnette bulunup açık olmayan ya da hiç bulunmayan konular hakkında görüş demek olduğuna göre, ‘Dört mezhep de nereden çıktı?’ deyip herkesi güya Kur’ân’a ve Sünnete göndermek, aslında dört değil, dörtyüz milyon mezhep kabul etmek demektir. Çünkü her şey Kur’ân’da açıkça bulunsaydı zaten mesele olmazdı. Bu yüzden, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, meselâ Hanefî mezhebine bağlı yaşamak, Kur’ân’ı ve Sünneti bırakıp Ebû Hanîfe’ye uymak değil, belki Kur’ân’ı ve Sünneti onun anlayışı ile kabullenmek, yani Kur’ân’a ve Sünnete Ebû Hanîfe penceresinden bakmak demektir.”(5)
***

MEZHEPSİZLİK NEREYE GÖTÜRÜR?

Büyük âlim Muhammed Zâhid el-Kevserî rahmetullâhi aleyh, mezhep tanımama, kabul etmeme tehlikesi ile ilgili olarak, “Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür”(6) başlıklı makalesinde bakınız neler söylüyor:

“Mezhepler sağlam temeller üzerine oturtulmuştur… Peki son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çakır da müctehidlerin ictihadlarının yerine kendi görüşünü ikâme edip, insanları, mezhepleri bırakmaya çağırır; mezheplerin mensuplarını şaşkınlık içerisinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esasa dayanmayan kendi imamlığını (müctehidliğini) mezhepsizlik üzerine oturtmaya çalışırsa eğer, siz kendisini böyle bir vesvese ve kuruntuya kaptıran birine ne dersiniz?..

“Böyle birine, ya deli teşhisi konulmamış fakat tımarhâneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnûn dersiniz; yahut da böyle bir adamın delilerin akıllılarından mı, yoksa akıllıların delilerinden mi olduğunu kestiremezsiniz her halde…

“Bir müddetten beri bazılarından buna benzer nâralar duymaya başladık. Ki bunlar, akıllarınca müctehid imamların ictihadlarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak şer‘î sâhalarda ictihâda yelteniyorlar… Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı hususunda bir tıp doktoruna muâyene ettirilmeleri gerekir.

“Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbit edildiği takdirde, bunların, İslâm ümmetini din ve dünya işlerinde parçalamaya yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine İslâm güneşi doğduğundan beri aralarında devam eden uzunca bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmeti birbirleriyle didişmeye ve boğazlaşmaya sevk edecek mel‘unca gâyeler güttükleri ve kesinlikle bu dinin düşmanlarından oldukları ortaya çıkar.

“Basîretli ve akl-ı selim sahibi bir Müslüman bu gibi propagandalara kanmaz. Evet, böyle bir Müslüman, tâbiûn devrinden beri bu dînin usûl ve furûunu Efendimiz’den (s.a.v.) tevârüs ettikleri gibi koruyan müctehid imamların etrafından ayrılmaya çağıran bir nâra işittiğinde, yahut kulağına mezheplerden birine yönelik bir böğürtü çalındığında, mutlaka bu meş‘ûm (uğursuz) sesin çıkış yerini aramalı, bu fitne yuvasını muhakkak keşfetmelidir.

“İslâmî ilimleri hakkıyla okuyan samimi bir Müslüman’dan böyle bir ses duyulmaz. Bu ses, olsa olsa İslâmî ilimleri üstünkörü, başlıklar hâlinde ve kendi emellerine hizmet edecek kadar öğrenip, İslâm âlimleri arasında gizlenmiş sahte bir Müslüman’dan duyulabilir. Akl-ı selim sâhibi bir Müslüman, kendisinde mevcut basîret nûruyla araştırdığında, bu nâranın çıkış yerinde, Müslümanlar’ın dertleriyle sadece gösteriş olsun diye dertlenen birine rastlayacaktır. Öte yandan bu adamın, Müslümanlar’ın dert ve sıkıntılarına aldırış etmeyen bir takım kimselerle sarmaş dolaş olduğunu, ancak fazilet güneşinin batış yerinden (Batı’dan) gelen eskiler hâriç, önüne gelen her eskiye düşman kesilen bir kimse olduğunu görecektir.

“İmam Ebû İshak el-İsferâyinî’nin buyurduğu gibi, ‘Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır…’

“Bu meş‘um dâvet, yalnızca dinsizliğe uzanan bir köprüdür. Böyle bir dâvetin istilâ ettiği diğer ülkeler, küfür bataklığına saplanarak mahv olmuşlardır.

“Mü’min, parmağını bir delikten iki kere ısırttırmaz…

“Akıllı o kimsedir ki, başkasının uğradığı musîbetlerden ders alır.

“Doğruyu Allah söyler (ve söyletir), doğru yolu gösteren de odur.”

DİPNOTLAR
1) Tirmizî, Sünen, İman, 18; Ebû Dâvud, Sünen, Sünnet, 1; İbn Mâce, Sünen, Fiten, 17; Dârimîmî, Sünen, Siyer, 75.
2) Buhârî, Sahîh, İ‘tisâm, 21; Müslim, Sahîh, Akdiye, 6;
3) Muamelat: Muameleler, işlemler demektir. Fıkıhta fert ve aile hukuku, aynî haklar, mîras, ticaret, borçlar ve iş hukukuyla ilgili konular.
4) el-Mektûbât, 1, 286.
5) Sorular ve Cevaplarla Günlük Hayatımız, Bilge Yayıncılık, İstanbul 2003, s. 15-21
6) Said Ramazan el-Bûtî, Mezhepsizlik İslâm Şerîatını Tehdit Eden En Tehlikeli Bid‘attir.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Mezhepler, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: | 31 Comments »

ALLAH’A TANRI DENİR Mİ? VE YARATMAK KELİMESİ

Posted by Site - Yönetici Nisan 20, 2008

Allah,rahim allah

ALLAH’A TANRI DENİR Mİ? VE YARATMAK KELİMESİ

Allah’a “tanrı” denip denmeyeceğini yine Allah’ın bize öğrettiği isimlerine bakarak cevap verelim.

Eğer Allah’ın ve Resulü’nün öğrettikleri isimler arasında varsa, Allah’a Rahman dediğimiz gibi tanrı da deriz. Ama yoksa, Allah kullarına kendini o isimle tanıtmamışsa diyemeyiz. Bu konuya bir ayetle açıklık getirelim;

“En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin….” (Araf 180)

Yani bu ayetin bir diğer mânası da, bu isimler arasında olmayan isimlerle dua etmeyin manasına da gelir. Kaldı ki, tanrı kelimesi yer tanrısı, gök tanrısı gibi insanlar tarafından uydurulan ve ilah olma özelliklerinden uzak olan şeyler için kullanılıyor.

Allah için de tanrı kelimesini kullanan kişinin kastı, yukarıdaki ilahlar kategorisinde Allah’a bir yer vermekse, bu niyet o insanı baş aşağı götürür, yok eğer cehaletinden dolayı söylüyorsa mâzur görülmesi umulur.

İnsanlar bile kendilerini kendilerinden düşük mahlûkat kategorisinde bir isimle anan kişilerden rahatsız olurlar. Mesela bir insanı “inek” diye çağırsak her halde memnun olmayacak ve tepki gösterecek, insan bile kendinden aşağı başka mahlûkların seviyesinde bir isimle isimlendirildiğinde sinirleniyorsa, Allah’ın cc. ne derece gazaplanacağı çok açık görülmektedir.

Bundan sakınmalı, böyle söyleyen insanları da tatlı bir şekilde uyarmalıyız…..

Bilhassa dinle pek alâkası olmayan kişilerin Allah demeyi dillerine yakıştıramadıkları için (veya Allah ismini söylemek onların dillerine yakışmadığı için) özellikle Allah demeyip “Tanrı” demeye özen gösterirler.

Ama çok enteresan bir tesbit vardır: Bir kaza bela, zelzele ve ölüm ve bir tehlike anında hiç kimsenin (Tanrı Tanrı) diye bağırdıkları duyulmamıştır. Hepsi Allah Allah diye bağırırlar. Çünkü “Allah c.c lafzı” Cenâb-ı hakkın 99 ismini içinde gizleyen en büyük ismi dir.

Bir de yine bir çok insan tarafından çok kullanılan sakıncalı bir kelime “Yaratmak” Yaratmak Ancak Allah’a mahsustur. Bu kelimeyi dilimize sokanlar kasdi olarak sokmuşlardır ve bir çok insanın dilini de ifsad etmekte başarılı olmuşlardır. (Benim yarattığım eser, Olay yarattı, Bazı sanatçılar için: o’nu yaratan benim) gibi dinen insanı tehlikeye düşürecek kelimeler çok kullanılmaktadır.

Aslında bu kelimenin dilimize sokulmasındaki asıl sebep “Allah’ın hâlık” yaratıcılık vasfını, yaratmak Allah’a mahsus değildir, bak biz de hâşâ yaratabiliyoruz imajını meydana getirerek insanların inanç ve itikadını bozmaktır. Yaratmak yoktan var etmektir, Yâsin-i şerifin son âyetlerinde “Cenâb-ı hak bir şeyin olmasını murâd ettiği zaman ol der hemen oluveriri” buyuruluyor. İnsanların bunu yapmaları mümkün değildir, insanlar ancak “Allah’ın önceden yarattığı şeyleri açığa çıkarıp icâd edebilirler)

Onun için bu kelimeyi Allah’ın dışında başka sözlerin içinde kullanmamaya özen göstermeliyiz. Bile bile bu kelimeyi kullanan insan dinden çıkar.

İnanan insanların bu konularda çok hassas olmaları gerekmektedir.

Posted in Allah, Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Eğitimci Olarak Hz. Muhammed

Posted by Site - Yönetici Nisan 19, 2008

Eğitimci Olarak Hz. Muhammed

Eğitimci Olarak Hz. Muhammed


Hz. Peygamber’in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm meselelerde insanları eğitmek olduğu söylenebilir. Bu bakımdan bizzat kendisi; “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim” buyurmuştur (İbn Mâce, Mukaddime 17). Hz. Peygamber’in eğitimi, insanlara her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin kişilerin hayatına yansıyarak faydalı hâle gelmesi esasına dayanıyordu. O, bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın emrine uyarak; “Rabbim, benim ilmimi artır!” (Tâhâ, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah’a yalvarır ve bu uğurda çaba sarfederken, diğer taraftan; “Allahım, bana öğrettiğinle faydalanmayı nasîbet!” (İbn Mâce, Mukaddime 23) diye yakarıyor; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım” (Müslim, Zikr 73) diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu belirtiyordu.

Bu ölçüler içerisinde Peygamber Efendimiz ashâbını Medine’ye hicretten önce Mekke döneminde Dâru’l Erkam’da, Hicretten sonra da Mescidü’n-Nebî’de ve Suffa’da yoğun bir şekilde eğitim ve öğretime tâbi tutmuştu. Tabiatıyla eğitim, bütün bir hayatı ilgilendirdiğinden; Hz. Peygamber evlerde, çarşıda, pazarda, yolda, bir sefer sırasında, harp halinde iken vesâir durumlarda gerekli olan her yerde, her fırsat ve vesile ile eğitim görevini yerine getiriyordu. Eğittiği kişilerin şahsî ihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kâbiliyet ve kapasiteleri Hz. Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz, kendisi hâricinde eğitim ve öğretim için görevliler de tayin etmişti. Okuma-yazma, basit matematik, Kur’an tilâveti, temel dinî bilgiler, hayatta uygulanacak pratik mâlumât bu şekilde öğretmenler tarafından veriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası’nda okuma-yazma seviyesi son derece düşük olduğundan, yeterli müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk yıllarda Hz. Peygamber, gayr-i müslim öğretmenlerden istifâde etmekte bir beis görmemişti. Meselâ Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilen esirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine kavuşabilmeleri için, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. İlk yıllarda müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait okullara gönderilmişti. Peygamber Efendimiz kadınların eğitim ve öğretimi ile de meşgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir gününde onlara konuşmalar yapıp ders veriyor, sorularını cevaplandırarak problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. Âişe başta olmak üzere Rasûlüllah’ın zevceleri ve Ashâbın âlim hanımları öğretim faâliyetlerinde Hz. Peygamber’e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz henüı o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz. Hafsa’ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmişti.

Komutan Olarak Hz. Muhammed

Kureyş müşrikleri başta olmak üzere İslâm düşmanlarının faaliyetleri ve İslâm’ın varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları, İslâm’ın yeterli bir güç ve otoriteye kavuştuğu Medine’ye hicretten itibâren düşmana karşılık vermeyi gerekli kılmış ve bunun bir sonucu olmak üzere, Hz. Peygamber’in hayatında savaşlar, kaçınılmaz olarak zaman zaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar devam etmişti. Bu sebeple tertiplenen askerî seferler göstermiştir ki; Hz. Peygamber fevkalâde yüksek bir komuta güç ve dirâyetine, eşsiz bir askerî kâbiliyete sahip idi. Savaş usûl ve taktikleri, hücum, savunma ve manevra şekilleri konusunda mükemmel bilgileri, savaş araç ve gereçleri hususunda yeni gelişmeleri tâkip ederek başarı ile uygulama hassâsiyeti vardı. Son derece cesaretli ve şecâatli olduğundan Uhud ve Huneyn gazvelerinde olduğu gibi savaşın en hararetli ve kritik anlarında şiddetli düşman hücumları karşısında Ashâbın tereddüte düştüğü, bazılarının dağıldığı sıralarda bile sebat gösterir, en tehlikeli anlarda ashâbı O’nun yanına sığınarak kendilerini korurlardı. Son ana kadar savaşın kesin sonucu bilinemeyeceğinden, düşmanın muzaffer göründüğü durumlarda bile metânetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile düşünerek dağılan kuvvetlerini toplayıp karşı taarruzu gerçekleştirerek üstünlük sağlardı. İstihbârâtın askerlikteki önemini gayet iyi bildiğinden cihad öncesinde, savaş sırasında ve sonrasında düşman faaliyetleri konusunda bilgiler toplamaya özen gösterir, küffar arasında devamlı istihbârât elemanları bulundururdu. Zaman zaman bu maksatla ve çevre emniyetini sağlamak üzere keşif kolları da çıkarmıştır. Sefer sırasında, özellikle mola verildiği anlarda ani bir düşman baskınından emin olabilmek üzere nöbetçiler çıkarır, Müslümanların birbirleriyle anlaşmalarını sağlamak ve morallerini takviye etmek üzere savaş sırasında kullanılacak ve İslâmi unsurlar içeren parolalar belirlerdi. Ayrıca Hz. Peygamber’in her gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde sancak ve bayraklar kullanılmıştır. O’nun yaptığı savaşlarda düşmanı tesirsiz hale getirecek baskın ve pusulara yer verildiği gibi, gerektiğinde düşman kuvvetlerin arasını açacak bir takım hilelere de başvurulabiliyordu. Özellikle soğuk harple düşmanı yıpratma, psikolojik baskı altına alarak moral olarak mağlup etme ve böylece direnme gücünü kırma usûlü Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Böylelikle mümkün olan en az ölçüde kan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiş oluyordu. Esasen Hz. Peygamber kan dökmekten asla hoşlanmazdı. Başlangıçta savaşın çıkmaması için üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor, sulh yollarını deneyip bu hususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu bakımdan Hz. Peygamber nazarında sulh asıl olup; harp, geçici idi. Yalnız Hz. Peygamber’in sulh anlayışı, çevrede hakim batıl güçlerin, idâresi altında bulunan halk üzerinde baskı kurarak, sultalarını sürdürüp zulüm ve haksızlık icrâ etmelerine seyirci kalmayı; insanların inanç ve düşünceleri sebebiyle tâkip altında tutulup baskıya, eziyet ve işkencelere mârûz bırakılmalarına göz yummayı gerekli kılmıyordu. Hz. Peygamber’in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını belirlemede tamamıyla serbest tutulmalı, hür irâdeleri ile diledikleri iman çizgisini hiç bir baskı söz konusu olmaksızın bizzat kendileri belirlemeli idiler. Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecek İslâm tebliğcileri de bu sulh vasatında hak ve hakikatın apaçık delillerini insanlara anlatarak, onları gerçeklere eriştirme görevini yerine getirecekler, ama hiç kimseyi İslâm’a girme konusunda zorlamayacaklardı. Ne var ki hakkın varlığım hazmedemeyen bâtıl gücün temsilcileri İslâm’ın bu şekilde sulh içinde tebliğine engel olduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkı tanımadıklarından, Hz. Peygamber açısından harp kaçınılmaz oldu. Bu durumunda bile Hz. Peygamber kan dökülmesini istemiyor, bu konuda gerekli tedbirleri alıp lüzumlu emir ve tâlimatlarını veriyordu. Meselâ düşmanla karşı karşıya gelinip harp vaziyeti alındığı bir sırada dahi harp başlamadan önce düşman kuvvetlerini İslâm’ı kabul etmeye mutlaka çağırır, bu teklif reddedilince sulha davet edip andlaşma yapma yolunu deneyerek savaşa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış ve itaat önerileri kabul edilmeyince savaşa artık düşman taraf sebep olduğu için çaresiz karşılık verirdi. Ayrıca düşman saldırmadan, saldırıya geçmeme; harp sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, din adamlarına dokunmama; savaş anında düşmanın hayati organlarını değil, el, ayak, bilek, dirsek, diz gibi mafsallarına hamlede bulunarak onları öldürmeksizin hareket kabiliyetinden mahrum edip etkisiz hale getirme; esir olup emân dileyene emân verme; câhiliye döneminde olduğu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup kulağın: burnunu kesip parmaklarını doğrayıp karnını yararak intikam duygularını tatmin etme yoluna gitmeme; yine câhiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalan düşmanlara sıkıntı versin diye maktûl düşen düşman ölülerini kızgın arazide kokuşup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma şeklinde icra edilen gayr-i insânî uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin de defnedilmesi gibi emirleri, O’nun komutasında cereyan eden muharebelerde ve çıkardığı seriyyelerde verdiği tâlimat arasında yer almaktadır.

Âile Reisi Olarak Hz. Muhammed

Hz. Peygamber, henüz gençlik yıllarında yirmi beş yaşında iken Mekke’de Hz. Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuştu. O sıralarda birden çok kadınla evlenmek, Araplar arasında son derece yaygın bir âdet olmakla beraber Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice vefat edinceye kadar başka bir kadınla evlenmemişti. Hz. Hatice vefat ettiği zaman Peygamber Efendimiz elli yaşında idi. Daha sonraki yıllarda özel bir takım sebep ve hikmetlerle Hz. Peygamber birden çok kadınla evlendi. Bu evliliğin sebeplerini, İslâm düşmanlarının yaptığı gibi nefsânî ve şehevânî arzulara bağlamak aslâ doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber’in çok evliliği iddiâ edildiği gibi böyle bir sebebe bağlı olsaydı, bu evliliklerin Hz. Peygamber’in söz konusu arzuyu daha ziyâde duyacağı gençlik yıllarında ve ilk evliliğini hemen takip eden seneler içerisinde cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki Hz. Peygamber, tam yirmi beş yıl sâdece Hz. Hatice ile evli kalmış, onun vefatından sonra kendisi elli yaşını geçmiş olduğu halde şartlar gerekli kıldığı için yeni evlilikler yapmıştı. Bazan evlilik dolayısıyla temas kurulan ve yakınlık sağlanan yeni kitlelere İslâm’ın iletilebilmesi düşüncesi, bazan evleneceği zeki, kâbiliyetli ve bilgili eşi vasitasıyla kadınları İslâmi esaslara göre daha rahat eğitebilme arzusu, bazan savaş dolayısıyla ortaya çıkan şiddetli düşmanlık ve kini onlar arasından evlilik yaparak bertaraf edip muhâtap kitlelerini celbetme lüzumu, bâzan İslâm hukûkunun getirdiği yeni bir hükmü bizzat Hz. Peygamber’in tatbik ederek topluma örnek olma zorunluluğu gibi dinî, siyâsî, hukûkî, sosyal bir çok sebep ve hikmet Hz. Peygamber’in çok evlenmesini gerekli kılmıştı.
Peygamber Efendimizin zevcelerinin toplam sayısı on bir olup şunlardı: Hatice bint Huveylid, Sevde bint Zem’a, Âişe bint Ebûbekir, Hafsa bint Ömer, Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Seleme bint Ebû Ümeyye, Zeyneb bint Cahş, Cüveyriye bint eIHâris, Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân, Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint el-Hâris. Reyhâne ve Mâriye ise câriyeleri idi.
Hz. Peygamber’in zevcelerinden Hz. Hatice, Mekke’de peygamberliğin onuncu yılında, Zeyneb bint Huzeyme ise Medine’de Hicretin dördüncü yılında vefat etmişti. Bu sebeple Peygamber Efendimizin bir arada dokuz eşi bulunmuş ve bu sayıya da vefatına yakın bir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik zarûreti çıktıkça aralıklarla ulaşılmıştır. Hz. Peygamber’in bu zevcelerinden Hz. Aişe dışındakilerin tamamı Rasûlullâh ile evlendikleri sırada dul idiler ve pek çoğunun eski eşlerinden çocukları vardı; üstelik çoğu yaşlı da idi. Bu durum da, Hz. Peygamber’in evliliğini gerekli kılan özel bir takım sebep ve hikmetlerin mevcut olduğunun delilidir.

Hz. Peygamber’in hanımlarının Mescid’e bitişik olarak inşa edilmiş birer odaları vardı. Peygamber Efendimiz her gün sıra ile bir eşinin yanında kalırdı. Hepsine karşı güler yüzlü davranır, ilgi gösterir, ev işlerinde onlara yardım eder, söküklerini kendisi dikiverir, aralarında adâletle muâmelede bulunur, hiç birine diğerinden ayrı davranmazdı. Zaman zaman onlarla şakalaşır, gönüllerini alırdı. Hayatı boyunca Hz. Peygamber’den hanımlarına karşı kötü bir söz veya davranış sadır olmamıştır.
Peygamber Efendimiz, hizmetinde bulunan görevlilere, karşı da asla sert ve haşin davranmaz; kendi yediklerinden onlara da yedirir, giydiklerinden onlara da giydirirdi. Küçük birer odadan ibâret olan hâne-i saâdetleri son derece sâde, ama temiz idi. Bazan bir hasır, bazan yünden dokunmuş bir ihram, bazan da içi hurma lifleri ile doldurulmuş deri kaplı bir yatak Hz. Peygamber’in oda döşemesini ve yatağını oluşturuyordu. Her konuda olduğu gibi bu hususta da lüks ve israftan kaçınarak sadeliği tercih eden Hz. Peygamber, bazı zevcelerinde görülen daha iyi imkânlarla daha müreffeh bir yaşayış arzu ve isteği üzerine Kur’an’da da temas edildiği üzere “Şayet dünya hayatını ve süslerini istiyorlarsa bağışta bulunarak kendilerini güzellikle salıvereceğini, ama şayet Allah’ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorlarsa Allah’ın iyi davrananlar için büyük bir mükâfaat hazırladığını (el-Ahzâb, 33/28-29) belirterek tavrını açıkça ortaya koymuştu. Tabiî ki Hz. Peygamber’in zevceleri bu ikâz üzerine beşer olma sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaşama arzu ve isteğini terkedip Hz. Peygamber’in yanında kalmayı ve O’nun sade yaşayışına ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler.

Peygamber Efendimiz, aile hayatında, özel yaşayışında ahlâkında, dini tebliğinde, devlet idaresi ve askerî komutasında, eğitim ve öğretiminde, kısacası tüm sözleri, hareketleri ve davranışlarında bütün müslümanlar için güzel bir örnek idi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Andolsun ki Rasûllâh’ta sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır” (el-Ahzâb, 33/21).

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), Siyer-i Nebi, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Tarihi | Etiketler: , | Leave a Comment »

ARARAT YALANI

Posted by Site - Yönetici Nisan 19, 2008

nuhun gemisi,cudi dagi,

ARARAT YALANI

Tufan olayının, Kur’ân-ı Kerîm’de ve Tevratta yer alması, geminin üzerine oturduğu dağın isminin bile verilmesi, nihayet arkeolojik bulgular bir çok araştırmacıyı bu geminin bulunmasına sevketmiştir. Babilonya kayıtlarına göre gemi Nisir dağına, Tevrat’a göre Ararat dağları üzerine, Kur’ân-ı Kerîm’in buyurduğu şekliyle Cûdî dağına oturmuştur. Kurtuluş anlamına gelen Nisir, Asur topraklarının doğusunda bulunan bir bölgedir ki; Musul şehrinin kuzeyinde yer almaktadır. Yeni bulgularla, Babilonyalıların hangi dağa Nisir adı verdikleri tespit edilebilir. Hahamlarca tahrif edilmiş Tevrat’ta ise Ararat dağları kaydı vardır. Metinler üzerinde çok oynanmış olmasına rağmen bu isimlendirme doğrudur. Zira Ararat, Urartu kelimesinin İbranice transliterasyonudur ve MÖ. 1.000 yıllarında Van bölgesinde hakim olan Asya menşeli Urartuların yaşadığı topraklar için kullanılmaktadır. Asurlular bu bölgeye Uruadri adını vermişlerdir ki; Ararat ve Urartu kelimelerinin değişik söylenişidir. Manası ise yüksek dağlar ülkesi veya yüksek ülkedir. Arkeolojik verilere ve tahrif edilmiş Tevrat’a göre gemi; Ağrı dağına değil “yüksek ülke”ye, yani Ararat-Uruadri-Urartu bölgesinde bir dağın üzerine oturmuştur. Yine aynı Tevrat’ta geminin, suların (Fırat-Dicle) doğduğu bölgeye yürüdükleri bildirilmektedir. Kısacası eldeki bütün belgeler bizi Ağrı dağından çok daha aşağılara götürmektedir.

Ağrı dağında görülen gemi silueti ve bulunduğu yeri gösteren kroki. 1950’li yıllarda Türk Hava Kuvvetlerine mensup bir pilot binbaşının çektiği bu fotoğraf zihinleri bir hayli meşgul etmişti.

Bunun basit bir yeryüzü şekli olduğu anlaşıldı.

Zaten bir asrı aşkın bir zamandır Ağrı dağında yapılan onca araştırmaya rağmen hiç bir ize rastlanılamamıştır. Böylesine karış karış taranmış bir ikinci dağ yeryüzünde yoktur. Tabiatiyle yabancıların Ağrı’yı seçmelerinin sebebi politiktir. Nitekim araştırmacıların yüzde 70’inin Ermeni asıllı olması da bunca çabanın sebebini açıkça göstermektedir. Maksat Ermenileri Nuh aleyhisselama bağlamak suretiyle Anadolunun en eski Ermeni toprakları olduğunu güya ispat etmektir.

HANGİ CÛDÎ?

Havadan çekilen objenin yerden görünüşü

Geminin Ağrı dağıyla bir alakası olmadığı kesindir. Kur’ân-ı Kerîm Cûdî dağı ismini vermiştir. Katade’den gelen bir habere göre ilk müslümanlar yani eshab-ı kiram gemi enkazını gördüklerine göre Arap yarımadasına en yakın yükseltilerde kalıntılarını aramak gerekmektedir. Cûdî adında iki dağ vardır. Birincisi Cizre yakınlarındaki Cûdî dağıdır. İslam tarihçilerine göre Cizre, Tufandan sonra kurulan ikinci şehirdir. Mu’cemul Buldan; Cûdî dağında Nuh aleyhisselamın mescidinin, Herevi ise evinin bulunduğunu yazmaktadır. Halen Cizre’de, Nuh aleyhisselama nisbet edilen bir türbe vardır. Anadolunun en eski kavimlerinden olan Gutilere ait olan ve halen Londra’da bulunan tabletlerde de Nuh aleyhisselamın mezarının “Rayat” bölgesinde olduğu yazılıdır. Rayat, Dicle nehrinden itibaren, Cizre ovasının Silopi’ye kavuştuğu bölgenin adıdır ki, bu noktada Cûdî dağı bulunmaktadır. Daha eski bir kaynak olan ve MÖ. 250 yıllarında Babilli bir rahip olan Berossus’un yazdığı tufan kayıtlarına göre gemi, Cordiyan dağlarında durmaktadır ve yöre halkı, geminin dışını kaplayan katranı kazıyıp muska şeklinde kullanmaktadır. Berossus’un bahsettiği bölge Van gölünün güneyinde bulunmaktadır. 2 bin metrelik Cûdî, Mezopotamya ile Ararat arasındaki sınır dağdır. Bu dağ, Ağrı gibi kapsamlı bir şekilde araştırılmamıştır. Ancak bu dağda yürütülen araştırmalardan biri sırasında, geminin izlerine rastlandığı öne sürülmüşse de bu keşif ilmi açıdan kesin sonuca bağlanamamıştır. 1949 yılında batılı bir ekip tarafından yapılan araştırmanın sonuçları France Le Soir gazetesinin 31 Ağustos 1949 tarihli sayısında; “Nuh’un gemisini gördük fakat Ağrı’da değil” şeklinde sansasyonel bir başlıkla verilmiştir. Bu yazıya göre geminin boyu 150 metre, genişliği 24 metre, yüksekliği ise 15 metredir.

23 yıl önce de, Cûdî dağında bazı antik tahta parçaları bulunduğu iddia edilmiş, 6 Şubat 1972 tarihli Türk gazeteleri bu keşfi; “Nuh’un gemisinin Cûdî dağında olduğu tespit edildi” başlığıyla vermişlerdir. Keşfi yapan, Alman Devletler Araştırma Enstitüsü ilim adamlarından Friedrich Bender’dir. Bender, Cûdî dağında bulduğu katrana benzer bir madde ile birbirine yapışmış kalın tahta parçalarını Almanya’ya götürerek analiz ettirmiştir. Sonuçta katranımsı maddenin 50 bin, tahta parçalarının ise; 6630 yıllık olduğu açıklanmıştır. İlim adamları bu tarihlemedeki hata payının 300 yılı geçmeyeceğini söylemişlerdir. Bender’in, çalışmaya başlamadan önce Kur’ân-ı Kerîm’i ve Tufanı anlatan Gılgamış destanını incelediği ve geminin Dicle ile Zap suyu arasında karaya oturduğu kanaatine vardığı da bildirilmiştir.

Cûdî adını taşıyan ikinci yer ise, Doğu Beyazıt bölgesindeki Cûdî tepesidir. Halen bu tepede gemiye benzeyen bir kütle mevcuttur. Buradan alınan örneklerde, silisleşmiş ağaç kırıntıları ve saf demiroksitten ibaret parçacıklar bulunmuştur. Kütlenin yapısı, etrafındaki topraktan son derece farklıdır ve civarda yapılan jeolojik araştırmalar bu bölgede bir su baskınının meydana geldiğini doğrulamaktadır. Ancak buraya Cudi adının verilmesi son yıllarda olmuştur. Bu bakımdan burayı, Kur’an-ı Kerim’de bildirilen Cudi olarak göremeyiz.

Özetle; araştırmalar sürüp gidiyor ama dişe dokunur bir mesafe alındığını söylemek hala mümkün değil. Avrupa gazetelerinde geminin Cûdî’de bulunduğu şeklindeki haberler aniden ve şüpheli bir şekilde kesilivermişti. Bundan sonra yapılacak iş, tufanla ilgili bütün belge ve dökümanların Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler ve bunları yorumlayan İslam alimlerinin değerli kayıtları ışığında tekrar incelemektir. Bu verilerin ehil kişilerce etraflıca gözden geçirilmesi daha sağlıklı araştırmalara zemin hazırlayacaktır. Böylece dünya tarihinin en büyük keşiflerinden biri için önemli bir adım atılmış olacaktır.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Nuh, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

GARİP GERÇEKLER

Posted by Site - Yönetici Nisan 18, 2008

Bunları Biliyormuydunuz !

Bunları Biliyormuydunuz !

İşte, uzmanların yaptığı araştırmalar sonucunda ortaya çıkan şaşırtıcı gerçeklerden bazıları:

– Bir yılan 3 yıl uyuyabilir.

– Bal bozulmayan tek gıdadır.

– Ördeğin sesi yankı yapmaz.

– Denizyıldızları’nın beyni yoktur.

– Üzüm mikrodalga fırında patlar.

– İnsan yılda en az bin 460 rüya görür.

– İçtiğimiz sular 3 milyar yaşındadır.

– Karınca iki hafta su altında yaşayabilir.

– İnsan kalbi dakikada 60-80 defa çarpar.

– “Pi” sayısının bir milyarıncı rakamı 9’dur.

– Dünyada insanlardan daha çok tavuk var.

– İnsanın kalça kemiği betondan daha sağlamdır.

– Türkiye’de Mehmet adında 1 milyon 229 kişi var.

– Sabahları elma kahveden daha fazla uykunuzu açar.

– Yerçekimsiz ortamda mum alevi küre şeklinde olur.

– Otomobil sayısı insan sayısından 3 kat daha hızlı artıyor.

– Doğum gününüzü en az 9 milyon kişiyle paylaşıyorsunuz.

– Bir bardak sıcak su, buzdolabında soğuk sudan daha çabuk donar.

– Dünyada bir yılda gerçek paradan daha fazla Monopol parası basılıyor.

– Eksi 90 derecede nefesimiz, havanın ortasında donar ve düşer.

– Vücudumuzdaki tüm damarları uç uca ekleseniz 19 bin 200 kilometre eder.

– Çin’de İngilizce konuşan kişi sayısı Amerika’dan daha fazladır.

– Elma, soğan ve patatesin tadı aynıdır. Fark sadece tamamen kokularından kaynaklanır. Aslında hepsi tatlıdır.

“ABD’DE BİRÇOK OTELDE 13. KATTA ODA BULUNMAZ”

– 13 rakamının uğursuz olarak bilinmesi nedeniyle ABD’de birçok otelde 13. katta oda bulunmaz.

– En uzun boylu insan 1940 yılında ölen 2.72 metre boyunda ABD’li R.P. Wadlow olmuştur.

– Kibrit kutusu büyüklüğündeki altın külçesi yufka gibi açılarak bir tenis kortu büyüklüğüne kadar yırtılmadan uzatılabilir.

– İnsan daha çok oksijen alabilmek ve vücudundaki karbon gazını boşaltmak için esner.

– İnsan bir günde 28-33 bin litre hava, 500-700 litre oksijen, 2 kilogram yiyecek tüketir.

– Dünyanın en hızlı kuşu boğazlı kırlangıçtır. 3 saniye süreyle saatte 128 km. sürate ulaşmıştır.

– Ünlü basketbolcu Michael Jordan bir yılda Nike’tan Nike’ın Malezya fabrikası personelinin hepsinden fazla para kazanıyor.

– ABD, Ohio’da lisans olmadan fare yakalamak yasaktır.

– Eğer aynı zamanda aksırır, hıçkırır ve gaz çıkarırsanız, patlarsınız.

– Aşık olduğumuzda beynimiz “phenylethylamine” üretir. Bu kalp atışınızı hızlandırır ve sizi mutlu yapar. Bu kimyasal madde çikolatada da vardır.

– Uzayda yerçekimi olmadığı için astronotlar ağlayamaz. Çünkü gözyaşı aşağı düşmez.

– Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa ülkedeki tüm taksileri devraldı ve askerler cepheye bu taksilerle taşındı.

– 1994 Dünya Kupası’nda, Bulgaristan futbol takımının 11 oyuncusunun hepsinin isminin sonu “OV” ile bitiyordu.

– Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri kovmaz, sizi gizler. Sivrisineğin alıcılarını bloke ederek sizin orada olduğunuzu anlamalarını engeller.

– Kahve sarhoş bir insanın ayılmasına yardımcı olmaz. Hatta çoğu zaman alkolün etkisinin artmasına yol açar.

– Kereviz yerken harcanan kalori, kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır.

– Bir pire, kendi büyüklüğünün 150 kat yüksekliğine zıplayabilir. Bu oranı tutturmak için insanın yaklaşık 30 metre zıplaması gereklidir.

– Klinik ölüm sonrası insan 5 dakika içinde hayata geri getirilebilir. 5 dakika sonra beyin hücreleri ölmeye başlar, ama yine de bu süreyi 5 dakika daha uzatmak mümkündür.

– İnsan uzun süre bir böbrek ve bir akciğerle, midesiz, dalaksız yaşayabilir, ama karaciğersiz bir dakika bile yaşayamaz.

– Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | Leave a Comment »

Hamd ve Şükür – 1

Posted by Site - Yönetici Nisan 18, 2008

Hamd ve Şükür – 1

Hamd ve Şükür – 1

“(Allah Teâlâ) buyurdu ki: Ey Musa! Şüphesiz ki ben seni risâletlerimle (sana gönderdiklerimle), kelâmımla (sana konuşmamla, zamanındaki bütün) insanlardan mümtaz kıldım (seni onların başına seçtim). Şimdi şu (lûtfumdan) sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!” (1)

“Öyleyken Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabilirsiniz?” buyuran Allah Teala, hamdin ve şükrün öneminden dolayı Rahman suresinde defalarca bu ikazı tekrarlamıştır.

Allah Teala’ya hamdetmek-şükretmek öylesine mühim ki; namaza, her rek’atta okuduğumuz Fatiha suresindeki “Hamdolsun olsun âlemlerin Rabbi olan Allah’a” diye başlıyoruz.

Buradaki hamd-şükür, aynı zamanda bana ibadet etme imkanı lütfedip, bu fırsatı değerlendirmeyi bana nasip ettiği için Allah’a hamd u senalar-şükürler olsun demektir ki, bu nimet -malum olduğu üzere- herkese de nasip olmuyor.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.): “el-Hamdulillahi Rabbi’l-âlemin, dediğin zaman, muhakkak ki Allah’a şükretmiş olursun.” buyurarak bunun da şükür sayılacağına dikkat çekmiştir.

***

Hazret-i Âişe (ra) anlatıyor ki: “Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.), geceleri mübârek ayakları şişesiye kadar ibâdet için ayakta kalırdı. Ben kendisine:

“Yâ Rasûlallah! Sizin geçmiş ve gelecek günahlarınız bağışlandığı halde niçin böyle yapıyorsunuz?” dediğimde, Rasûlüllah (s.a.v.):

“Çok şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdu. (2)

Mevzumuza bu örneklere bakacak olursak şükür, kulun nimetler karşısındaki teşekkür halidir.

Hamd ise “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Böyleyken (bunca âyet ve deliller ortadayken) kâfirler hâlâ Rablerine başkalarını (bir takım putları) eşit sayıyorlar.” (3)

Ayet-i kerimede, “karanlık ve aydınlığı” yaratan / var eden diye buyruluyor. O halde karanlıktaki sabır, aydınlıktaki şükür gerektirecek hallerin bütünüdür hamd…

Şükredilecek her hale hamd edilebilir; fakat, hamd edilecek her vaziyete şükredilmez. Bize verilen bir ihsana-in’âma-ikrama hem şükür hem de hamd edebiliriz. Fakat mesela bir yakınımızın, sevdiğimiz birinin ölümü gibi hallerde şükretmez, ancak sabır ile hamd edebilriz.

***

ŞÜKÜR VE HAMDDEN HANGİSİ DAHA KIYMETLİDİR?

Şükür ve hamdden hangisi daha kıymetlidir sorusuna gelince…

Sünen-i ibn Mace’de, Abdullah bin Ömer’e dayanarak kaydedildiğine göre, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Allah’ın kullarından biri, ‘Ya Rabbi, sana zatının ululuğuna, saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederim‘ dedi.

Bu sözün değerini ölçemeyen kulun amellerini yazmakla görevli melekler ne yazacaklarını bilemediler. Bunun üzerine Allah’ın huzuruna çıkarak: “Ya Rabbi! Senin kullarından biri öyle bir söz söyledi ki, onu nasıl değerlendirip yazacağımızı bilemiyoruz” dediler.

Allah Teala, -kulunun ne dediğini daha iyi bildiği halde– meleklere: “Kulum ne dedi?” diye sordu. Melekler:

“Ya Rabbi! O, ‘Ey Rabbim! Sana zatının ululuğuna ve saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederim’ dedi” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Allah Teala o meleklere:

“Kulumun o sözünü ağzından çıktığı gibi yazın. O sözün karşılığını, kulum kıyamet günü huzuruma geldiğinde bizzat ben kararlaştırıp veririm…” buyurdu.

***

ŞÜKÜRLE ALAKALI DİĞER BAZI AYETLER

“Ey iman edenler! Size verdiğimiz nimetlerin iyi-temiz (helâl) olanlarından yeyin. Eğer siz gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.” (4)

“Ve düşünün / hatırlayın ki, Rabbiniz şöyle ilan etmiş / bildirmiş idi: Andolsun! Eğer siz şükrederseniz, elbette ben de size (nimetimi) arttrırım. Fakat nankörlük ederseniz, muhakkak ki benim azabım çok şiddetlidir.” (5)

“Ey Davut hanedanı! Siz (Allah’a) şükr için çalışın. Bununla beraber kullarım içinde (hakkıyla) şükreden pek azdır.” (6)

İbn Ata Hazretleri, “… Eğer siz şükrederseniz, elbette ben de size (nimetimi) arttrırım…“ ayetine şöyle bir tefsir-açıklama getirmiştir: Eğer sizler benim Hidayetime şükrederseniz, ben de size hizmetimi arttırırım, ihsanımı bol yaparım; eğer hizmetime şükrederseniz, ben de size müşahedemi arttırırım; eğer müşahedeme şükrederseniz, ben de size velayetimi (dostluğumu) arttırırım; eğer sizler velayetime şükrederseniz, ben de size ru’yetimi (Cemâlimi seyr etmeyi) arttırırım. (7)

Hadis-i kudsidi buyrulmuştur ki: “İnsanlar ve cinler ile benim aramda müthiş ve mühim bir hadise var ki; o da, onları ben yaratırım ama onlar başkasına giderler taparlar. Onların rızkını ben veririm, ama onlar gider başkasına teşekkür ederler.” (8)

Üçüncü ayetin tefsirinde Ebussuud Efendi merhum buyurmuş ki: “Bir kulun ‘şekûr‘ olabilmesi ancak ve ancak her nimetin Allah’ın fazlı u keremi ile husule geldiğini iyi bilmesi, inanması ve tam bir muvahhid olması ile mümkündür.“

***

ŞÜKÜR İÇİN ÜÇ ASIL VARDIR

1. Nimetin kendine, ilahi bir ihsan ve lütüf olduğunu hem bilmek hem de itiraf etmek. Buna Cenab-ı Hak şu ayetiyle işaret buyuruyor:

“Rabbinin nimetine gelince: Onu anlat da anlat, (durmadan ifade et, söyle).” (9) Bunun için de şüphesiz evvela o mün’im-i hakikiyi (hakikatte-esasta nimetleri vereni) bütün âlemi rızıklandıranı yani Allahu Teala’yı iyi bilmek ve iyi tanımak gerekiyor.

2. Allah’ın in’âm ve ihsanına sevinmek.

Ve o nimetleri kullanırken huzu’ huşûdan (Allah’a karşı korku ve sevgi ile boyun eğmekten, tevazudan-alçakgönüllülükten) ayrılmamak, azmamak-azgınlık etmemek lazım. Buna da Cenab-ı Hak şu ayetinle işaret ediyor:

“Öyle değil, öyle değil; insan muhakkak ki azar. Bu da kendisini (ilim ve malda) müstağni (ihtiyaçtan vareste, zengin) görmesindendir.” (10)

3. Allah’ın nimetinden gördüğü ferah ve sevinç nisbetinde Allah’a yaklaşmak ve Ona hakkıyla kul olmakladır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu hususla alakalı şöyle buyuruyor: “Hz. Allah Musa aleyhisselama şöyle vahyetti: “Ey Musa! Bana hakkıyla şükret.” Musa aleyhisselam da, “Buna kimin gücü yeter ya Rabbi?” dedi. Cevaben Cenab-ı Hak buyurdu ki, “Eğer nimetin benden olduğunu bilir ve itiraf eder isen, işte bu hakiki şükürdür ya Musa!”

***

ŞÜKÜR TAM OLARAK NASIL GERÇEKLEŞİR?

Şükür tam olarak üç a’za (organ) ile tahakuk eder.

Evvela şunu bilelim ki, hamd ile şükür arasında umum-husus vardır.

Hamd mevrid itibari ile yani vücuttan çıkış itibari ile hususi, şümul itibari ile umumidir. Sadece dil ile gerçekleşir ama Allah’tan gelen her şeye yapılabilir.

Şükür ise mevrid itibari ile umumi, şümul itibari ile hususidir. Yani bütün azalarla yapılabilir, fakat sadece nimete ve özellikle de Allah’ın arttırmasını istediğimiz şeylere yapılmalıdır. Mesela bela ve musibete hamd edilebilir, ama şükür edilemez.

1. Kalb ile şükür: Daima hayrı kasd eder olmak, kalbi şükrü gizlemek ama daima mün’im-i hakiki (gerçekte nimetleri veren Allah) ile olmak. Sebeplere-vesilelere takılıp kalmamak.

2. Dil ile şükür: Dil ile daima “el-Hamdülillah, eş-Şükru lillah” lafızlarıyla Allah’a hamd ü sena’da ve şükürde bulunmak.

3. Diğer a’zalar ile şükür: Allah’ın nimetini onun yolunda ona itaatta harcamak masiyette kullanmaktan kaçınmakla olur.

Ebu Hazim Hazretlerine gözün şükrü soruldu, onunla harama bakmamak buyurdu. Dilin şükrü soruldu, hayrı ilan etmek / yaymak şerri ise gizlemek, buyurdu. Kulağın şükrü soruldu, hayrı hıfzetmek / korumak, şerri defn etmek / örtmek, buyurdu. Ellerin şükrü soruldu, emr-i ilahiye yapışmak, haramlara yapışmamak, buyurdu. (İmam Gazali, İhyau ulûm)

Hadis-i şerif meali: “Kıyamet gününde bir münadi (bağırarak duyurmaya çalışan, tellal) nida ederek, ‘Allah’a çok hamd edenler ayağa kalksın’ diyecek ve bir zümre ayağa kalkacak. Ve onlar için bir sancak dikilecek, onlar da o sancağın altında toplanıp hep beraber cennete girecekler. Ashap tarafından denildi ki “Ya Rasûlellah! Onlar kimlerdir?” Peygamberimiz de buyurdu ki “Her hâlukârda Allah’a hamd ve şükredenlerdir…”

Mevzumuzu, şükürle alakalı Arapça bir beyitle noktalamak istiyorum…

“Men lem yeşküri’n-nîame fekad teaarrza lizevâliha

Ve men şekeraha fekad kayyedeha bi-ikaaliha!”

Manası: Kim nimete şükretmezse, onun elden gitmesine sebep olur.

Kim de nimete şükrederse, onu en sağlam şekilde kendine bağlamış olur.

Halis Ece
 
DİPNOTLAR
(1) A’raf suresi, 144.
(2) Buhari, Teheccüt, 6; Müslim, Kitabu Sıfati’l-Müsafirine ve Kasrihim, 18.
(3) En’am suresi, 1.
(4) Bakara suresi, 172.
(5) İbrahim suresi, 7.
(6) Sebe’ suresi, 13.
(7) Bkz. Hafız Ahmet Mahir Efendi, el-Muhkem fî Şerhi’l-Hikem.
(8) Ayntabi Mehmed Efendi, Tefsir-i Tıbyan, C. 1, S. 81.
(9) Duha suresi, 11.
(10) Alak suresi, 6–7.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Etiketler: , | Leave a Comment »

Hamd ve Şükür – 2

Posted by Site - Yönetici Nisan 18, 2008

PEYGAMBERİMİZE Mİ’RAC’DA ALLAH TEALA’DAN BEŞ VASİYET,mirac mucizesi,

Hamd ve Şükür – 2

PEYGAMBERİMİZE Mİ’RAC’DA ALLAH TEALA’DAN BEŞ VASİYET

Âlemlerin Rabbi olan Mevla-yi zû’l–Celâl ve’l–Kemâl hazretleriMi’rac gecesi Habibi‘ne beş vasiyette bulunmuştur:

1. Kalbini dünyaya bağlama: Çünki dünyayı senin bekan (orada devamlı kalman) için halk eylemedik.

2. İnsanlardan bir şey bekleme: Sen ne isteyeceksen, Rabbinden iste. O sana kâfidir.

3. Hayy ve kayyûm olan Allah’tan başkasına istinad edip / dayanıp, sakın güvenme: Çünki onların hepsi fanidir.

4. Halka ve dünyaya meyledip, aralarına karışma: Onlardan kalben daima uzak ol, uzakta dur, benimle ol.

5. Salat-i Teheccüd’e devam et. (1)

Ebu Hureyre (r.a.) hazretleri demiştir ki: “Beş şey kime nasip olursa, o kimse şu beş şeyden mahrum olmaz:

1. Bir kimseye Allah’ın nimetlerine şükretmek nasip olursa, o kimse mutlaka daha fazla nimete mazhar olur. Çünki Hz. Allah, “Andolsun, eğer siz nimetime şükr ederseniz, ben de size nimetimi arttırırım.” buyuruyor. (2)

2. Kim ki musibete sabrederse, karşılığında ona mutlaka sevap-mükâfat vacip olur. Zira Hz. Allah buyuruyor ki: “Ancak Allah yolunda sabredenlere mükafat(lar)ı hesapsız ödenecektir.” (3)

3. Kime günahlara tevbe etmek nasip olursa, ona tevbenin kabulu ve ilahi mağfiret hasıl olur. Zira Cenab-ı Hak, “O Allah’tır ki, kullarından tevbeyi kabul buyurur, kötülükleri-günahları afv eder ve O bütün yaptıklarınızı bilir.” buyuruyor. (4)

4. Allah’a dua ve iltica etmek kime nasip olursa, o kimse de er veya geç icabetden mahrum kalmaz. Çünki Hz. Allah, “Bana dua edin, ben de size karşılığını vereyim.” buyuruyor. (5)

5. Kim ki muhtaçlara, zayıflara yardım ederse, karşılığını mutlaka görür; Allah onu asla mahrum bırakmaz. Çünki Hz. Allah,“Her neyi hayra harcarsanız, Allah onun arkasından (dünyada ve ahirette) size karşılığını mutlaka verir.” buyuruyor. (6) Sebe’ suresi, 39; Tenbihu’l-Gafilin Tercümesi, C. 2, S. 599.

***

RASÛLÜLLAH EFENDİMİZİN NİMETE HÜRMETİ

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Aişevalidemizin hücresinde, duvarın dibine düşmüş ve tozlanmış bir parça ekmek görüyor. Hemen onu alıyor, siliyor ve yiyor. Sonra da Hz. Aişe’ye şöyle buyuruyor:

“Ya Aişe! Allah’ın nimetine karşı güzel davran ve bil ki, bir hane halkına küsen bir nimet, onlara bir daha zor geri döner.” (7)

***

Hz. Ömer’in oğlu Abdullah (r.anhüma) nimete hürmet eden kölesini azad ediyor.

Hz. Abdullah kölesi ile beraber bir yolculuğa çıkmışlardı. Yolda atılmış bir parça ekmek gördüler.Abdullah b. Ömer hazretleri kölesine, o ekmeği yerden almasını emretti… Akşamleyin de Hz. Abdullah kölesine, “O yerden kaldırdığın ekmek parçası nerede? Onu getir” dedi. Kölesi de onu yediğini söyleyince,Hz. Abdullah bunun üzerine kölesine “Haydi git, seni azad ettim! Artık hürsün. Zira ben Rasûlüllah’tan (s.a.v.) şöyle işittim: “Kim ki yerde bir ekmek parçası görür, yerden kaldırır ve onu yer ise, daha lokma midesine inmeden Allah onun bütün günahlarını bağışlar.” Bu durumda ben, Allah tarafından bağışlanmış bir kimseyi yanımda köle olarak tutmaktan hayâ ederim, buyurdu.” (8)

Şeyh Efdaleddin hazretleribuyuruyor ki: “İnsan, ömrü boyunca Allah’ın bir nimeti karşılığında kor bir ateş üzerinde secdeye kapansa, yine de Allah’ın o bir nimetinin şükrünü eda etmiş olamaz.”

Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine, “şükür hakkında ne dersin?” diye sorduklarında şöyle buyurdu: “Şükür odur ki, Allah’ın verdiği nimetler ile Allah’a karşı gelip günah işlemeyesin ve o nimetler ile kuvvet kazanıp, kullarına zulum etmiyesin.” (9)

***

NİMETLERİN KADRİ-KIYMETİ

1. Halife Mansur, İbn SemmakHazretlerinden nimetin kadri ve şükrü hakkında kendisine va’z etmesini istiyor. Hem de elinde bir kâse soğuk su vardır, onu içiyor. İbn Semmak Hazretleri diyor ki:

– “Ya Mansur! Eğer şu Arabistan çölünde şu sıcakta şu suyu bulamasan, bu içtiğin bir bardak suya mülkünün yarısını verir miydin?” Halife Mansur:

– “Elbetde verirdim. Ciğerlerim yandıktan sonra mülkün ne kıymeti var? Can bu! Şaka değil” diyor. İbn Semmak Hazretleri:

– “Peki içtiğin bu suyu idrar yolu ile çıkaramasan, kıvranmaya başlasan, onu rahat çıkarma karşılığında da mülkünün diğer yarısını verir miydin?” Halife Mansur:

– “Elbette verirdim” diyor. O zaman İbn Sammak Hazretleri:

– “Ya Mansur! Demek ki senin bütün mülk ve saltanatın Allah’ın bir bardak suyuna bile muadil değil” buyuruyor.

2. Şakik-ı Belhi hazretlerine İbrahim bin Ethem hazretleri soruyor:

– “Siz Behlliler şükür hakkında ne yaparsınız?” Şakik-ı Belhi de:

– “Biz bulunca şükr eder, bulmayınca sabr ederiz” diye cevap verir. Bunun üzerine İbrahim bin Ethem Hazretleri:

– “Bunu Belh’in köpekleri de yapar. Asalı mesele; bulunca Allah yolunda vermek, bulmayınca da sabr edip şükr etmektir” buyuruyor. (10)

3. Ehlulallah’tan bir zat bir mağrada riyazat’tadır. Allah’a şöyle yalvarıyor:

“Ya Rabbi! Ben sana tam manası ile şükr eden bir kul olmak istiyorum. Bunun için ne yapmalıyım?” Hâtıf’tan ruhuna işleyen bir ses işitiyor:

“İstediğin şeyi yerine getirebilmen için, bu âlemde senden daha çok ilahi nimete ermiş kimsenin olmadığına inanarak şükretmen lazım!” Allah dostu:

“Ya Rabbi! Bu nasıl olur? Senin nebilerin, velilerin, âlimlerin-salihlerin, sultanların, nice nice büyük nimetlerine erdiler” diyor. Yine Hâtıf’tan gelen o ses:

“Onların her biri de benim tarafımdan ayrıca senin için birer nimet değiller mi? Nebiler olmasa, doğru yolu nasıl bulacaktın? Âlimler olmasa, kime uyacaktın? Amirler olmasa, evinde nasıl emin olup yatacaktın? Demek ki bunların her bireri de benden sana ayrı ayrı birer nimettir” buyuruyor. (11)

***

BİR LOKMAYA BİLE HÜRMETİN LÜZUMU

İhyau Ulum’un bir rivayetinde, âbidin biri bir ahbabını yemeğe davet eder ve önüne parçalanmış çörekler koyar. Adam bunu küçümseyerek çöreklerin altlarına acaba yanmışlar mı diye bakmaya başlar.

Bunu gören ev sahibi âbidin canı sıkılır ve,

“Dur!der. Bu senin beğenmediğin çörekte nice hikmetler var! Onu meydana kaç kişinin emeği getirmiş bilir misin?”

Sonra da şöyle izah eder:

“Yağmuru taşıyan buluttan, yerleri sulayan sudan, rüzgârdan, topraktan, çift süren, gübre yapan hayvandan, çalışan insanlardan kaç kişinin emeği geçerek o çöreğin hazırlanıp önüne geldiğini bir kere düşün… Allah’ın bu nimetlerini hatırla! Böyle olduğu halde sen hâlâ çöreği alt üst çeviriyor ve beğenmezlik yapıyorsun, öyle mi?”

Yine İhya’da geçen bir haberde ise, bir lokma ekmeğin pişirilip sofraya getirilmesine kadar o çörek veya lokmaya tam 360 kişinin eli değiyor. Bunların içinde ve başında Allah’ın rahmet bulutlarını sevk eden melekler, meleklerin Peygamberi Mikail (a.s.) bulunuyor. Güneşin verdiği enerji; ay, eflak, yerdeki hayvanlar (gübre yapmakta ve çift sürmekte) ve nihayet un değirmenleri veya fabrikaları ve onu pişiren fırıncılar… İşte bunun içindir ki Hz. Allah, “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu elbetteki sayamazsınız.” buyuruyor. (12)

Peki, iş bu kadarla bitiyor mu? O ekmeği mideye indirdikten sonra onun hazmı, kana karışması, fazlalıkların dışarı atılması için hizmet veren melekler de var tabii… Nitekim son devir dersiamlarından, Nakşibendi yolu Müceddidin kolu silsilesinin 33. ve son halkasını teşkil edenSüleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri buyurmuşlardır ki:

“İnsanoğlunun vücudunda ona hizmet etmek için 384 melek bulunmaktadır. Bunların 364’ü hafaze (koruma melekleri) diğerleri kiramen kâtibin gibi muvazzaf meleklerdir. Bu meleklerin ikisi ise insanın def’i haceti ile görevli melekler olup, bunlar en zor işi yüklendikleri için, diğerlerinin en faziletlisidirler. Bunun için heladan çıkarken her mümin, “el-Hamdü lillâhillezî ezhebe anne’l-ezâ ve âfânî min zâlik” hamdini ve duasını mutlaka okumalıdır.”

Manası: O Allahu zû’l-Celâl’e hamd olsun ki, benden eza veren şeyi (beni rahatsız eden fazlalığı) giderdi ve beni ondan kurtarıp bana afiyet ihsan eyledi.

Ulû’lazm peygamberlerdenİsaaleyhisselâm bir gün; cüzzam hastalığından etleri dökülmüş, kötürüm hale gelmiş, gözleri kör olmuş ve her tarafı perişan âbid bir kula rastladı. Adam şöyle diyordu:

“Kullarından birçoğunu müptela kıldığı dertlerden beni koruyan Allah’a hamd ederim” Hz. İsa o adama yaklaştı ve dedi ki:

– “Daha hangi dert kaldı be adam?”

– “Ey Allah’ın Peygamberi! Onun benim kalbime yerleştirdiği iman ve marifet nuruna sahip olmayanlardan ben çok iyiyim.” Bunun üzerine Hz. İsa,

– “Doğru söylüyorsun” der ve “Ver elini!” diye emr eder. Onun elini tutar ve bir mu’cize olarak onu bütün hastalıklardan kurtarır. O kimse en güzel bir insan olur, yıllarca Hz. İsa’ya havarilik yapar, ona arkadaşlık eder. (13)

***

ŞÜKRÜN KERAMETİ

Hz. Musa (a.s.) Tur-i Sina’ya gidiyordu. Bir âbid karşısına çıktı, ellerini öptü ve adeta yalvararak Hz. Musa’ya,

– “Ya Musa! Herhalde Tur-i Sina’ya Rabbine münacata gidiyorsun. Ne olur Rabbime benim halimi arz et.” Hz. Musa:

– “Nedir o?” diye sorar. Âbid de,

– “Ya Musa! Malım çok, tasarrufunda kusur işleyeceğim de, helak olacağım diye çok korkuyorum. Rabbim benden bu malın bir kısmını alsın. Ricam budur” der. Musa (a.s.) yoluna devam eder, bu defa da çölde çıplak olduğu için yarı beline kadar kuma gömülmüş ve o halde ibadet eden bir başka âbide rastlar. O da Hz. Musa’ya,

– “Ya Musa! Ne olur Rabbime söyle de bana biraz yiyecek, içecek, biraz da giysi ihsan etsin” diye yalvarır.

Hz. Musa (a.s.) Tur-i Sina’ya gider, Rabbine olan münacatını yapar, dönerken o bi şey demeden Hz. Allah buyurur ki:

“Ya Musa! Malının çokluğundan şikayetçi olan ve biraz azaltılmasını benden isteyen kuluma söyle; malının azalmasını istiyorsa, o da şükrünü biraz azaltsın. Diğer çıplak olan, biraz yiyecek içecek isteyen kuluma da söyle; şükrünü çoğaltsın.”

Hz. Musa döner, evvela malının çokluğundan ve şükrünü eda edemeyeceğinden endişe eden zengine uğrar. Zengin ona sorar:

– “Ya Musa Rabbim ne buyurdu?” Hz. Musa,

– “Sen şükrünü çok yapıyormuşsun, onu biraz azaltsın, buyurdu.” O zengin,

– “Rabbimin bana olan bunca nimetine mukabil, ona nasıl şükretmem?” dedi. Ve şükre devam etti; rızkı da arttıkça arttı. Hz. Musa diğer kulun yanına gelince,

– “Rabbim bana ne verdi ki, şükrünü arttırsın, diyor” dedi, o anda hemen bir kasırga çıktı, üzerine örtmüş olduğu kumları da alıp götürdü ve onu çırılçıplak, perişan bir vaziyette bıraktı. (14)

Dikkat: Şükür, nimet mukabili olduğuna göre insanın yaşaması için aldığı her nefeste de, bir alabilme bir de verebilme olmak üzere iki nimet var demektir.

Bir insan da günde ortalama 24 bin defa nefes alıp verdiğine göre, şu halde insan ne kadar çırpınsa bile, değil Allah’ın bütün nimetlerine, yaşaması için şart olan nefes nimetine bile hakkıyla teşekkür etmiş olamaz. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman Han Muhibbî mahlasıyla yazdığı şiirlerinden birinde şöyle demiştir:

Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet, cihanda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat dedikleri ancak bir cihan kavgasıdır

Olmaya bahtu seadet dünyada vahdet gibi

Rabbimiz celle şânühû da, “Eğer siz Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız. Muhakkak insan, çok zalim çok nankördür”(15) buyurmuyor muydu?

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de, “Seni tesbih ederim Allah’ım! Sana hakkıyla şükredemedik. Ey Meşkûr olan Rabbim…” diye iltica etmiyor muydu?

Hal böyle olunca Allah’ın nimetlerine kimse tam manasıyla şükredemeyeceğine göre, hiç olmazsa gerçek mün’imin (nimeti verenin)O olduğunu bilmesi, buna inanması, elinden geldiğince Ona ibadet edip şükretmesi gerekmez mi?

Hasılı; bi Allah dostunun dediği gibi…

Kapanırsa bir kapı, ne kapılar açar Mevla

Tevekkül et çekme kaygı, işini hoş yapar Mevla

Gurur etme överlerse, mahzun olma söverlerse

Tahammül et döverlerse, olur çaresize çare Mevla

Ahmet Kuddusi k.s.

***

BİR NÜKTE

Behlüldânâ hazretleri Cuma namazına gitmişti, hatip ise mel’unun biri idi. Hutbeye başlarken, her Hatip gibi, “el-Hamdülillah, el-Hamdülillah, el-Hamdülillah” dedi. Fakat kim bilsin, aklından ne mel’anetler geçiyordu ki, bir türlü gerisini getiremiyordu.

Behlüldânâ bu fırsatı kaçırmadı, aşağıdan güya ona yardım etti ve dedi ki: “Seninle bizi imtihan eden -diğer bir mana ile- seni başımıza bela veren Allah’a …. deyince, hatip daha fazla dayanamadı rezil oldu, hutbe’den inip camii terk etti. (16)

***

BİR LATİFE

İmam Gazali hazretleri İhya’sında anlatıyor:

Fakirin biriHocaları yemeğe davet etmiş… Hocalar da adamın fakir halini bilmeden, ziyafet var diye koşuşmuşlar.

Fakir adam önlerine pişmiş bir kelle getirip onlara ikram etmiş.

Hocalar kellenin vücudu da arkada kızarıyor, gelecek zannı ile ondan bir-iki parça alıp ellerini çekmişler ve beklemeye başlamışlar…

Fakir ev sahibi de oğluna, “Oğlum Hoca efendiler tok galiba, daha yemiyorlar, leğenle ibriği getir, ellerine su dök, sofrayı da kaldır” deyince, hocalardan biri,

“Allah gövdesiz başlar yaratmaya da kadirdir; demek ki bu da öyle bir yaratık, ne yapalım” demiş, kalkıp gitmişler… (17)

***

EN İHATALI – KAPSAMLI ŞÜKÜR

“Ya Rabbi! Zatının, Sıfatının, Esmaının, Ef’alinin hudutsuzluğunca sana hamd u senalar, sana şükürler olsun”

DİPNOTLAR
(1) Muhammed Ali Ziyaüddin, Mecmuatü’l-Cevahir, İstanbul-1979.
(2) İbrahim suresi, 7.
(3) Zümer suresi, 10.
(4) Şûra suresi, 25.
(5) Mü’min-Ğâfir suresi, 60.
(6) Sebe’ suresi, 39; Tenbihu’l-Gafilin Tercümesi, C. 2, S. 599.
(7) İmam Şaranî, Levakihu’l-Envar fî Tabakati’l-Ahyar (Terceme), S. 351.
(8) Tenbihu’l-Gafilin Tercümesi, C. 2, S. 538.
(9) İmam Şa’rani, a.g.e., (Levakihu’l-Envar Tercümesi), S. 418.
(10) Necip Fazıl Kısakürek, Halkadan Pırıltılar, S. 127.
(11) Necip Fazıl Kısakürek, Halkadan Pırıltılar, S. 233.
(12) Nahl suresi, 18; İbrahim suresi, 34; İmam Gazali, İhya Tercümesi, C. 3, S. 213.
(13) İmam Gazali, İhya Tercümesi, C. 4, S. 627.
(14) Terbiyetü’l-Ezhan, S. 65.
(15) İbrahim suresi, 34.
(16) Lebîb Ahmed b. Mustafa el-İstanbulî, [ö. 1284/1867] Cevâhir-i Mültekata, s. 611.
(17) İmam Gazali, İhya Tercümesi, 2, 45.

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye, Yorumlar | Etiketler: , , | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: