Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 17 Nis 2008

Peygamber’imizin son anları…

Posted by Site - Yönetici Nisan 17, 2008

Peygamber’imizin Son Anları

Peygamber’imizin Son Anları…

Peygamberimizin Vefatı (8 Haziran 632/12 Rebiülevvel 11)

Peygamberimiz günlerce hasta yatıyordu. Son anlarında hastalık tekrar alevlendi. Rivayete göre bir Pazartesi sabahıydı. Resulullah konuşamıyor ve hatta ağzını dahi açamıyordu. Ailesinden bazıları ağzına ilaç konulmasını arzu ettiler. Fakat Resulluh bunu yapmamalarını işaret etti. Fakat yine de verdiler. Kendine gelince bunu öğrendiğinde kızmıştı.

Sonra tekrar kendinden geçti. Bu sırada Ebubekir’in oğlu elinde bir misvakla içeri girdi. Resulullah misvak’a bakınca Hz. Ayşe durumu anladı ve ağzını misvakla temizledi. Bu sırada Resullah’ın başı onun kolları ve dizleri üzerindeydi. Bu son anını Hz. Ayşe’den dinleyelim:

“Son olarak Resullah alçak sesle arasıra: -La ilahe illallah ruh teslimi ne zor şeymiş diyordu!…” Artık ölüm hali onu sarartmıştı. Yanındaki tasta bulunan suya ellerini batırıp yüzüne sürüyordu. Hz. Fatma; onu bu halde görünce; “Vah babamın çektiği ızdıraba!..” diye feryada başladı. Resullah ise; “Babanda bu günden sonra sıkıntı kalmayacak. Ben öldüğümde –inna lillahi ve inna ileyhi raciun!-de!” Diye cevap verdi.

Ölüm anını Hz. Ayşe’den dinlemeye devam edelim: “Güçlükle işitilebilen son sözü şu oldu: “Ölümün de acıları varmış. La ilahe İllallah, Refiki ala. (Ulu Rabbimle beraber)” sanki iki şık arasıdan bir seçim yapıyormuş gibi. Son sözleri bunlar oldu. O halde ruhunu verdi.” Hz. Ayşe devamla; “Gençtim. Hiçbir şey anlamıyordum. Şaşkınlığım arasıda, Resullah kollarımda son nefesini verdi de benim haberim olmadı! Odadaki diğer hanımlar ağlamaya başlayınca, olayın ne olduğunu anladım. Resullah’ın başını yastığa koydum. Ayağa kalktım ve ben de diğerleri gibi yüzüme vuruyordum.”

Peygamberimiz dünyalık namına hiçbir şey bırakmadı. Onun ne kölesi, ne de sürüleri vardı. Sadece beyaz bir katırı, silahları ve bir miktar da arazisi vardı. Arazilerinin gelirini ailesi için harcanmasını ve kalanın Devlet hazinesine devredilmesini emretti. Kılıcını damadı Hz. Ali’ye bıraktı. Hz. Ayşe’deki 7 dirhemlik bir parayı da “Mülkiyeti altındaki bu parayla Allah’ın huzuruna çıkmaktan utanacağını” söyleyerek fakirlere dağıtılmasını emretti. Kendisine ait bir zırh, şehirde bir Yahudi tüccarından 40 kilo arpa karşılığı rehindeydi. Bu zırh daha sonraki dönemlerde geri alınmıştır.

Resullah’ın Defni

Resullah’ın vefat haberi halk arasında hızla yayıldı. Hz. Ebubekir hemen yanına koştu. Resullah’ın üzerinde çizgili bir bez örtülmüştü. Üstünden örtüyü çekip yüzünü açtı. Eğilip onu öpüp ağladı. Hz. Ömer ise kılıcını çekmiş, onun ölmediğini ve Peygamberin öldüğünü söyleyeni öldüreceğini belirtiyordu. Hz. Ömer’i ancak Hz. Ebubekir sakinleştirebildi.

Peygamberimiz yıkandığında iki kürek kemiği arasındaki nübüvvet mührünün kaybolduğu görüldü. Böylece onun ölümüyle nübüvvet son bulmuş, mühür geri alınmıştı. Resulullah elbiseleriyle yıkandı. Peygamberimizi Hz. Ali yıkadı. Peygamberimiz, daha önceden bu konuda kendisine vasiyette bulunmuştu. Yıkandıktan sonra elbiseleri çıkartılarak üç parça bezle kefenlendi. Bir cenaze alayı tertiplenmedi. Cenaze namazı imamsız kılınmıştır. Herkes kendi başına veya grup olarak imamsız bir şekilde kılmıştır. Hz. Ali’nin dediği gibi “Resulullah sizin diri iken de, ölü iken de imamınızdır.” Sözüyle hareket edilmiştir. Öldüğü yerde halkın ziyaretine açıldı. Bütün Medine halkı onu son kez görmek için koştular. Peygamberimiz, öldüğü yer olan Hz. Ayşe’nin evinde yattığı döşeğin altında kazılan mezara gömüldü. Çünkü bir hadisinde “Peygamberler öldüğü yerde gömülürler.” Demiştir.

Peygamberimizin yıkanması ve gömülmesi yeni halifenin seçilmesinden sonra oldu. Müslümanların ileri gelenleri oluşabilecek boşluğun dağılma ve kargaşaya neden olacağını düşünerek Peygamberin gömülmesini iki gün erteleyerek Halife seçimi sorununu hallettiler.

Posted in Diger Konular, H.z Muhammed ( s.a.v ), Yorumlar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hz. Peygamber’in Şahsiyeti ve Ahlâkı:

Posted by Site - Yönetici Nisan 17, 2008

Hz. Peygamber’in Şahsiyeti ve Ahlâkı:


Peygamber Efendimiz, bedenen olduğu kadar ahlâk ve şahsiyeti itibâriyle de insanların en mükemmelidir. Bu hususta yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Şüphesiz ki sen, büyük bir ahlâk üzeresin ” (el-Kalem, 68/4). Bizzat Hz. Peygamber; “Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur (Muvatta’, Husnü’l-Hulk, 8). Biliyoruz ki, Peygamber Efendimiz çocukluğundan beri Cenâb-ı Hakk’ın kontrol ve murâkabesi altında idi. Bu sebeple O; “Beni Rabbim terbiye etti ve güzel terbiye etti” buyurmuş (Süyûti, el-Câmiu’s-Sağîr I/14); hayatı boyunca gayri İslâmî ve gayri insânî hiç bir söz, davranış ve fiil ondan sâdır olmamıştır. Peygamberliğinden önce de doğru sözlülüğü, dürüstlüğü, ahde vefası, yardımseverliği ve her türlü güzel ahlâkı ile takdirler kazanan ve Kureyşliler tarafından “el-Emîn = güvenilir kişi” ünvanına lâyık görülen Hz. Muhammed, peygamberliğinden sonra da Rabbinin Kur’an’la mü’minlere ve bütün insanlara emrettiği tüm ahlâkî değerlere sımsıkı sarılmış ve bunları büyük bir titizlikle harfiyyen yerine getirmiştir. Bu bakımdan mü’minlerin annesi Hz. Âişe’ye Ashâb-ı kirâm’dan birisi Hz. Peygamber’in ahlâkını sorduğu zaman, Hz. Âişe; “O’nun ahlâkı Kur’an idi” diye cevap vermişti (Müslim, Müsâfirîn 136).

Peygamber Efendimiz, Allah’ın Rasûlü ve İslâm devleti’nin başkanı olarak yönetimi elinde bulundurmasına rağmen, son derece mütevâzî ve samimi idi. Daima sâde bir hayatı tercih ederdi. Giyinişi, ev düzeni, yiyecekleri, tüm yaşayışı sâde idi. Zengin-fakir, küçük-büyük herkesle ilgilenir; hakka uygun olmak kaydıyla kendisine yapılan hiç bir mürâcaatı boş çevirmez, meşrû istekleri mutlaka yerine getirirdi. Son derece cömert ve iyilikseverdi. Hiç kimseye kötülük yapmaz, kimsenin kötülüğünü istemez, kimse hakkında kötü söz söylemez, kimsenin gönlünü kırmaz, şahsiyetini rencide etmez, kimseyi hor ve hakir görmezdi. Şayet kızar ve öfkelenirse; bu, şahsı açısından olmayıp Allah içindi. Sevdiği, beğendiği, razı olduğu şeyleri de Allah rızası için severdi. Cesaret ve şecâat, sabır, azim ve ümit, müsâmaha ve iltifat, şefkat ve merhamet, O’nun belirgin ahlâkî özellikleri idi. Peygamberlerin temel vasıflarından birisi olarak parlak bir zekâya, keskin bir kavrama gücüne, eşsiz bir muhâkeme kudretine, süratli bir intikal kabiliyetine sahipti. En tehlikeli ve kritik anlarda dahi çaresizliğe düşmez, yapılabilecek en uygun davranışı uygular ve Cenâb-ı Hakk’a tevekkül edirdi.

İdâreci Olarak Hz. Muhammed

Kur’ân-ı Kerîm’in ihtivâ ettiği âyetler ve İslâmiyet’in mâhiyeti, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gerekli kıldığından; Hz. Peygamber, teşekkül ettirdiği İslâm cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiş ve Medine’ye hicretten itibâren varlık kazanan İslâm devleti’nin ilk başkanı olmuştu. Hz. Peygamber’de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andan itibâren daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tâbilerini kendisine kayıtsız şartsız bağlama imkânına rağmen, Peygamber Efendimiz devlet yönetiminde câhiliye döneminin aksine, tebeası üzerinde tahakküm kurma cihetine gitmemiş; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında bir inkılap gerçekleştirmiştir. Câhiliye döneminde Araplar kendilerini temsil ve idâre eden kabile reisine kayıtsız şartsız bağlanarak haklı-haksız her hususta ona itâata mecbur tutulur ve reisin emir, fiil ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber Efendimiz ise devlet yönetiminin temel esası olarak istişâreyi kabul etmiş, Cenâb-ı Hak’tan emir almadığı her hususta mutlaka ashâbıyla istişâre ederek durumu onların müzâkeresine açmıştır. Adâlet ve hakkâniyet ölçülerine uyma, O’nun kaçınılmaz prensiplerinden idi. Adâlet önünde soy, mevki, makam, mal, mülk gibi farklılıklar gözetmez; hakkın yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine, hırsızlık yapmış eşraftan Fâtıma adlı bir kadın getirilmiş ve bazıları aracılık yaparak cezayı hafifletmek istemişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz öfkelendi ve “Hırsızlık yaparak getirilen, kızım Fâtıma dahi olsa elini keserdim” buyurdu (Buhârî, Hudüd 12; Müslim, Hudûd 8,9). Devlet idaresi için çeşitli kademelerde görevli tâyininde ehliyet ve liyâkat esasına riâyet eder; lâyık olan kişileri yaşları küçük olsa da, soylu ailelerden olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlarda kendisine ve görevlilerine itâat edilmesini ister; ancak hakka ve hakikata uymayan konularda tebeanın itâat mükellefiyetinde olmadıklarını belirtirdi. Böylece hak sınırları içerisinde emîre itâatı gerekli görmekle birlikte, halkı kendi hizmetine mecbur kişiler olarak görmez, kendini onların üstünde saymazdı; bilâkis onların içinden, aralarından biri idi.

Hz. Peygamber’in devlet yönetimi,

Hz. Peygamber’in devlet yönetimi, İslamî esasların bizzat kendisi ve tümü idi. Pek çok Kur’an âyetinde ifâde edildiği üzere (el-En’âm, 6/57, 62; Yûsuf 12/40, 67; el-Kasas, 28/70, 88), İslâm idare sisteminde hâkimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idâre Allah’a ait idi. Kanun koyma yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah’ın vahiylerini ihtivâ eden Kitâb’a, yâni Kur’ân-ı Kerim’e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hz. Peygamber’in getirdiği hükümler ya Cebrâil vâsıtasıyla Cenâb-ı Hak’tan aldığı, ama Kur’an’da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv), dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi. Ama bizzat kendisine ait bu kararlarda Hz. Peygamber’in bir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenâb-ı Hak tarafından ikaz ve tashih ediliyordu.

Devlet başkanı olarak Hz. Muhammed, toplumda müslümanlar arasında veya İslâm devleti’nin tebeası durumunda bulunan gayr-i müslimler arasında çıkan anlaşmazlıkları, davâ konusu olan problemleri de çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davâcıyı olduğu kadar davâlıyı da dinliyor; yerine göre şahitlerin bilgisine başvuruyor, getirilen delilleri değerlendiriyor ve meseleyi fazla uzatmadan, sürüncemede bırakmadan, çoğu zaman hemen o anda, değilse en kısa zamanda çözüme bağhyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumunun aşılanmasına büyûk hassâsiyet gösteriyor; kendisinin bir beşer olarak yapılan konuşmalara, getirilen delil ve gösterilen şahitlere göre hüküm vereceğini, gaybı bilemeyeceğini, bu durumda aslında haklı olmadığı halde kendisine bir hak verilmiş olanın gerçekte Cehennem ateşini almaktan başka bir kârı olmadığını belirtiyordu. Davâların halini bazan ashâbının ileri gelenlerine havale ettiği de olurdu. Eyaletlere tayin edilen valiler Hz. Peygamber adına idareyi yürütüyor ve adliyeye taalluk eden meselelere bakıyorlardı.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), İslam Tarihi | Etiketler: | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: