Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 08 Nis 2008

ZAMÂNIN DEĞERLENDİRİLMESİ İLE ALÂKALI BÜYÜKLERİN SÖZLERİ

Posted by Site - Yönetici Nisan 8, 2008

Zamanın Değerlendirilmesi İle Alakalı Büyüklerin Sözleri

Zamanın Değerlendirilmesi İle Alakalı Büyüklerin Sözleri.

1.Hz. Ali (ra): “Dünya her an bizden uzaklaşmakta, âhiret yaklaşmaktadır. Bunlardan siz âhireti tercih edenlerden olun, dünyayı tercih edenlerden olmayın. Zîra bugün çalışma var hesap yok, yarın hesap var çalışma yok” buyurmuşlardır.

2.İmâm-ı Rabbâni (hz): “Fırsatı ganîmet bilip boşa harcamamak gerekir. Merâsimlerle, âdetlere uyup zamanı boşa geçirmekle bir şey hâsıl olmaz. Zarar, ziyan ve hüsrandan başka bir şey de artırmaz.”

3.İmâm-ı Rabbâni (hz): “Bir kimsenin iyi müslüman olduğu lüzumlu şeylerle meşgul olup faydasız şeylerden uzaklaşması ile belli olur. Zamanın boş şeylerle telef olmaması için insanın vakitleri muhafaza etmesi lazımdır. İnsan öyle yaşamalıdır ki yanında bulunanları da dağınıklıktan, başıboşluktan, mâlâyânîden kurtarıp toparlasın. Zîra zaman, nutuk çekecek, dedikodu yapacak zaman değildir.”

4.Şâh-ı Nakşibend (hz): “Gecelerini uykuyla kısaltma, gündüzlerini günahla karartma.”

5.Abdülkadir Geylanî (hz): “Dünya üç gündür: Dün, bugün, yarın… Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyle ise bugünün kıymetini bil.

6.İmâm-ı Şârânî (hz): “Alelâde bir insan zamanı nasıl bitireceğini, akıllı bir insan ise zamanı nasıl kullanacağını düşünür.”

7.İmâm-ı Gazâlî (hz): “Geçmiş zaman elden çıkmıştır, gelecek ise henüz gayıptadır. Öyle ise mevcut olan senin içinde bulunduğun şu andır.”

8.Sehl bin Sâ’d (ra): “İnsanların müptela olduğu belâ ve musîbetlerin en büyüğü dünya ve âhiret işi ile meşgul olmayıp vaktini boşa harcamaktır.”

9.Hacı Bayrâm-ı Veli (hz): “Boş gezenler zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalpleri şeytanın konağı olur.”

10. Muhammed Pârisâ (hz): “Yarın yarın diyenlere, bugün dünkü günün yarınıdır. Bugün ne yaptın ki, yarın ne yapacaksın? cevabını verirdi.”

11.Yahya bin Hubeyr (ra): “Korunması için gayret göstermen gereken en kıymetli şey vakittir, fakat görüyorum ki en kolay kaybettiğin şey de odur.”

12.Şakîki Belhi (hz)’ne: İnsanları hangi şey helak eder? Diye sorulmuştu. cevaben, “İnsanları iki şey helak eder: Biri, tevbe ederim diyerek günah işlemeleri, diğeri de zamanında yapması gereken tevbeyi sonra yaparım diye geciktirmeleri…” dedi.

13.İbrahim Ethem (hz): “Vaktini nasıl geçiriyorsun maruz kaldığın iyilik ve kötülüğü nasıl karşılıyorsun?”sualine: Hayatta maruz kaldığım hadiseleri atlarıma binerek karşılarım dedi ve izah etti:

Bir nimete mazhar olunca hemen şükür atına biner, onunla karşılarım.*

Bir musîbete mâruz kalırsam hemen sabır atına biner, onunla*Bir ibadete ve tâ’ate muvaffak olursam hemen ihlâs atına*karşılarım.biner onunla karşılarım.

Bir günaha maruz kalırsam hemen tevbe atına biner onunla karşılarım*

14. Bütün Allah dostları insanlığa “Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?” sualini tevcih etmişlerdir.

15.İbn-i Nefs: (Tıp sahasında keşifleri ve orijinal eserleriyle meşhur olup kan dolaşımını ilk defa keşfetmekle tanınan bir zâttır.) Zamanı kullanma mevzuunda öylesine titizlik göstermiştir ki, tükenen kalemlerini açmakla vakit kaybetmemek için yazmaya başlarken yanına birçok kalem koyup, tükeneni bırakıp yenisini almıştır.

16.İslâm büyükleri: Zamanın kıymetini bilmeyip çarşı-pazarda gezinen kimseleri “girdâba doğru giden bir geminin içinde, tehlikeden habersiz oturup sohbet eden yolculara”“Her işi vaktinde gör, her vakte bir iş düşür. YarınHbenzetmişlerdir.deme, her yarın kendi yükünü taşır. Buyurmaktadırlar.”

17.“Şimdi sürat zamanıdır.” diyerek evvelce uzun seneler okutulan ilimleri birkaç seneye sığdırdığı bir gerçektir. Bir an önce hizmet edebilmek için zamanın sür’atle değerlendirilmesine işaret ederek “Zaman; tahsili uzatma zamanı değil, zaman, sür’at zamanıdır” demişlerdir. Kitap elinde talebelerinden birini görür. “Gel okuyalım evladım.” der. Talebe “Efendim rahatsızsınız, biraz istirahat buyursanız” dediğinde: “Biz değil yorgunluk, rahatsızlık; mezara gidiyor dahi olsak; okumak,“Vakti, nakdi,*okutmak ve hizmet denilince koşarız.” buyurmuşlardır.“Ya Rabbi az uyku ile bizi dinlendir.”*ömrü israf etmeyiniz.”niyazında bulunmuş,“Cenâb-ı Hak uykuyu bizden alsa da sabahlara kadar ders okusak” buyurmuşlardır.

18.İmâm-ı Âzam (hz): “Felaketlerin en büyüğü vakti boşa geçirmektir.”

19. İşi ve çalışmayı devamlı bir faaliyet ve eğlenceli bir meşgale haline getirdikleri takdirde, öğrenciler yaparak ve yaşayarak tecrübe kazanırlar. Kültür ve şahsiyet bakımından olgunlaşmaları varsa özel kâbiliyetlerinin gelişmesi ile ve liderlik vasıflarının ortaya çıkması ve gelişmesi bu yolla sağlanır. Unutmamalıdır ki: “Çalışanlar, kötülük düşünmeye vakit bulamazlar, çalışmayanlar ise kendilerini kötülükten kurtaramazlar.”

20. Büyük nehirleri küçük akarsuların oluşturması misali, ömür nîmeti küçük zaman parçalarından, sayılı neferlerden meydâna gelir. Her batan güneş, her koparılan takvim yaprağı ömrümüzün bir sel gibi akıp gittiğinin, sermâyemizin tükendiğinin, bizlerin ise seyretmekten başka bir şey yapamadığımızın acı îkâzı…

21.Ey insan! Zaman sensin, sen iyi olursan zaman da iyidir. Eğer sen kötü isen zaman da kötüdür. Zaman paraya benzer, lüzumsuz yere harcanmazsa daima yeter. Ömrün yarısı boşa harcanmakla tüketilir. Kalan yarısı da boşa harcandığına hayıflanmakla.

22. Zaman, hayatın tâ kendisidir. Zamanı boşa geçirmek, aslında hayatı boşa geçirmektir. * Üç şey geri gelmez: Atılan ok, Söylenen söz, Geçen ömür.

23. Zamansızlıktan şikayet edenlerin çoğu, zamanı iyi kullanmasını bilmeyenlerdir.

24. İlim ve teknikle insan ne yaparsa yapsın, neyi bulursa bulsun, hangi aleti ortaya koyarsa koysun yine de zamanın, hayatın ve ölümün sırrını ilahi hakikatlerde arayacak ve orada bulmaya çalışacaktır.

UĞRAŞ, DİDİN, DÜŞÜN, ARA, BUL, KOŞ, ATIL, ÇAĞIR, DURMAK ZAMANI GEÇTİ, ÇALIŞMAK ZAMANIDIR.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Genel, Nasihat, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | Leave a Comment »

SEN BU PİSLİĞİ YENİ YEMEYE BAŞLAMADIN

Posted by Site - Yönetici Nisan 8, 2008

Nasreddin hoca fikralari,manda atmaca hikayesi,nasrettin hodja,nasreddin hodja,Sen bu pisliği yeni yemeye başlamadın

SEN BU PİSLİĞİ YENİ YEMEYE BAŞLAMADIN

Hoca bir gün ava çıkar . Av içinde bir atmacası vardır .Atmaca belirli bir süre gezdikten sonra av araya araya yorulur .

Ve gider bir mandanın kafasına konar .

Hoca :

”Hah ! Bizim atmaca bir manda yakaladı “. Der ve hayvancağızı getirip ahırına bağlar .

Mandanın sahibi gelir mandayı ister.

Hoca :

”Onu bizim atmaca yakaladı veremem “.

”Ama nasıl olur, küçücük bir kuş kocaman bir hayvanı nasıl yakalar.

”Orasını ben bilmem” der ve adamı geri gönderir .Sahibi hocayı mahkemeye verir . Orada da rüşvet yiyen bir hakim vardır .

Hoca hakime gider :

”Hakim bey sen benden yana ol , sana mandanın yağından , çökeleğinden gönderirim “ der . Hakim de bu teklifi kabul eder .

Ve mahkeme kurulur .Mandanın sahibi ne kadar haklı olsada, haksız gösterilir , manda kalır hocaya . İleriki bir zamanda hoca bir kap alır , kabın dibine yarıya kadar manda pisliği doldurur , geri kalanına ise yağ koyar ve hakime götürür . hakim sevinir , kabul eder .Hakimin evinde yağ yarı olunca pislik çıkmaya başlar .

Hakim Hocaya ;

”Ne bu rezalet ! Ben fışkı mı yiyeceğim “ der.

Hocada ;

Sen bu pisliği yeni yemeye başlamadın ki “ der .

Hoca mandayı sahibine tekrar verir .

Hakim de bunun bir oyun olduğunu anlar bir daha hiç rüşvet yemez .

Posted in Diger Konular, Fıkralar, Güncel, Gündem, Genel, Mizah, Muhabbet, Nasihat, Nasreddin Hoca, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | Etiketler: | Leave a Comment »

Misvak, bir Almanı nasıl Müslüman etmiş?

Posted by Site - Yönetici Nisan 8, 2008

Misvak, bir Almanı nasıl Müslüman etmiş?,misvak-bir-almanc4b1-nasc4b1l-mc3bcslc3bcman-etmic59f

Misvak, bir Almanı nasıl Müslüman etmiş?

Motorlu vasıta icat edileliden beri, hayvan kullanımı iyiden iyiye azaldı. Artık kimse ille de at ve deve gibi hayvanlar kullanılmalı demiyor. Zaten böyle bir ısrar, düşünce eksikliği demektir.

Ama, motorlu vasıtalar geldi hayvan kullanımı kalktı diyerek, her şeyi de getirip bunun yanına koyamayız. mesela, geçen hafta bir nebzecik bahsettiğimiz “Misvak”ı…

Yani, “Artık diş fırçaları var; misvaka ne lüzum!” diyemeyiz. Çünkü misvak, sadece diş temizliğinde kullanılan ilkel bir nesne değil, sayısız faydaları bulunan harika bir maddedir.

Misvak, sadece dişleri temizleyen bir madde olsaydı, elbette onun yerine diş fırçalarını kullanmak uygun olurdu. Ve “Bugün artık diş fırçaları var; bir odun parçası olan misvakı kullanmaya ne lüzum var” diyenler haklı olurlardı…

Ama gerçek hiç öyle değil… Peki, öyle değilse nasıl ve misvakın özelliği ne?..

Bunu, MEB emekli Başmüfettişi Sayın Ahmet Yurdakul’un “Bir Hatıra” başlıklı mektubuyla anlatmak istiyorum. Bu mektup 1 Temmuz’da …..gazetemizde? yayınlandı.

Sayın Ahmet Yurdakul mektubunda, ismi Ahmed olan ve çok güzel Türkçe konuşan Müslüman bir Alman’ın, Türk zannedilip İzmir’de nezarethaneye atıldığını anlatıyor.

Suçu, kıyafeti: “Başında bir sarık, yere kadar bol bir elbise, bembeyaz sakal ve asa…”

“….Adının Ahmed olduğunu görünce hemen nezarete götürmüş, soyadını bile okumamışlar. Kendisinin Alman olduğunu söylemesine rağmen, inandıramamış.”

“Nezaretten ayrılmadan önce, Ahmed Schmieder onlara şöyle seslenmiş:

Beni kılık kıyafetimden dolayı tutukladınız… …ben bu kıyafetimle, sizin atalarınız Fatih’e, Yavuz’a, Kanuni’ye benziyorum. Sizler de benim atalarım Hanslara, Schüllerlere benziyorsunuz. AB’ye giriş kılık kıyafetle olmaz. Fikirle olur, üretimle olur, medeniyet ve kültürle olur.”

Değerli okuyucular, Ahmed Yurdakul’un mektubunun buraya kadarki kısmında, ibretlik hâl–i pürmelâlimiz var. Bundan sonrasında ise, Alman Ahmed nasıl Müslüman olduğunu anlatıyor…

“Pakistan’a gitmiştim. O zamanlar ateisttim. Hiçbir din beni ilgilendirmiyordu.

Akşamdan sonra minareler ışıklandırılmış, müezzinler çeşitli ilâhiler söylüyorlardı. Uzun uzun dinledim… Bir ahenk vardı… Çoğu Arapça olduğu için anlamıyordum.

Ertesi gün Pakistan Din İşleri Bakanlığı’na gittim. “Akşamki merasiminiz ne idi?” dedim. Yetkililer bana, “Akşam İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in doğum günü idi. O’nu anıyorduk. Bu güzellik bunun içindir” dediler. “Öyleyse O’nun bana bir kitabını verin” dedim.

Bana bir hadis kitabı verdiler. Rastgele bir sahifesini açtım, tercüme ettirdim. ‘Dişlerinizi misvakla temizleyin’ diyordu.

Bundan sonrası, Alman Müslüman Ahmed’in, misvak hakkındaki sözleri ve tesbitleri:

“Misvakın ne olduğunu sözlükten öğrendim. Arap Yarımadası’nda yetişen lifli bir bitki olduğunu yazıyordu. Laboratuvara götürdüm. Kaynattım, inceledim:

C vitamini yüklü bir madde. Eğer kullanılırsa, dişlerde skarbüt denilen hastalığın önüne geçiyor. Suyu, midede özümlemeyi, sindirimi kolaylaştırıyor. Bağırsakların işini kolaylaştırıyor. En önemlisi de, devamlı kullananlarda basur denilen rahatsızlık olmuyor.”

Değerli okuyucular, yukarda sayılan misvaktaki faydalar diş fırçasında var mı? Yok!

Kaldı ki, misvakın daha başka faydaları da var. Ne var ki, bir Alman ancak bu kadarının farkına varabilmiş ve ona bu kadarı kafi gelmiş. Kâfi gelmiş de ne olmuş? Cevabını Alman Ahmed versin:

“İşte bir odun parçası beni hidayete eriştirdi ve Müslüman oldum.”

Sadece misvaktan bahseden hadis sebebiyle, bir insanın Müslüman olması, bir mucizedir. Demek ki, Hz. Peygamber’in mucizeleri, hadisleriyle 14 asırdır hâlâ devam ediyor.

Mûcize kelimesini kullandım. Bazıları mûcize diye bir şey kabul etmedikleri için bu kelimeye kızıyorlar. Hem Hz. Peygamber’e (sav), “Kur’an’ın anlattığı” şekilde inandıklarını söylüyorlar, hem de “Hz. Peygamber’e mucize verilmemiştir; mûcize diye bir şey yoktur” diyebiliyorlar!..

Ali Eren

Posted in Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye, Tevbe, Yorumlar, İbretlik, İlginç | 2 Comments »

MOLLA FENARÎ HAZRETLERİ KİMDİR?

Posted by Site - Yönetici Nisan 8, 2008

Abdulkadir geylani,Molla Fenarî (rh.) hazretleri,

MOLLA FENARÎ HAZRETLERİ KİMDİR?

Osmanlı tarihinin ilk şeyhulislâmı Molla Fenarî (rh.) hazretleridir. Asıl adı, Şemseddin bin Hamza olan bu meşhur âlim, 1350 Nisan’ında Teselya’nın bugün Yunanistan topraklarında kalan Fener İlçesi’nde doğduğu için, Fenârî ünvanıyla anılır.

O devrin büyük âlimlerinden Mevlânâ Alâeddin Esved ve Şeyh Cemaleddin Aksarayî (rahımehümallah)’den ders görmüş, sonra Mısır’da dinî ilimler, hey’et (astronomi) ve riyâziye (matematik) okumuş ve kendisinden istifade edilmek üzere orada alıkonulmuştur.

Yıldırım Bâyezid ve Çelebi Mehmed (rahmetullâhi aleyhimâ) zamanlarında Bursa’da talebe yetiştiren Molla Fenarî hazretlerinin şöhreti o kadar yayılmıştır ki; Bursa, onun ilminden istifade etmek isteyen ilim tâlipleriyle dolup taşmıştır. 1424 yılında II. Murad Hân onu, Bursa kadısı ve şeyhulislâm tâyin etmiştir. Altı yıl devam ettirdiği bu vazifede iken, devlet büyüklerinin hemen hepsi yüksek ilim ve fikirlerinden istifade etmişlerdir.

Büyük âlim Molla Fenarî hazretlerinin gözlerine ömrünün sonlarına doğru perde inip görmez oldu. Bir gece rüyâda Peygamberimiz (s.a.v.)’i gördü. Resûlüllah Efendimiz ona, “Tâ hâ sûresini tefsir eyle” buyurdu. O da cevaben, “Yüksek huzurunuzda Kur’ân-ı Kerim’i tefsir etmeğe gücüm olmadığı gibi, gözüm de görmüyor” deyince, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, bir parça kumaşı gözlerinin üzerine koymuş, uyanınca Fenârî hazretlerinin gözleri açılmış ve kumaş parçasını gözlerinin üzerinde bulmuştu. Bunun üzerine şükür bâbında hacca gitmiş ve dönüşte 1430 yılında Bursa’da vefat etmiştir. Bursa’da kendi yaptırdığı bir medrese ile bir câmii vardır. Mezarı câmiin hazîresindedir.

Vefâtında 10 bin cildi aşkın kitap bırakmış… Bıraktığı tefsirler, hâşiyeler ve temize çekemediği pek çok te’lif risâleleri, daha sonraki asırlarda, Osmanlı ilim silsilesinin yolunu aydınlatmıştır. Te’lifâtı arasında bilhassa usûl-i fıkha dâir, “Fusûlü’l-Bedâyi‘ li-Usûli’ş-Şerâyi‘” isimli eseri çok kıymetlidir. Bunu otuz senede tamamlamıştır.


Kaynak: Fazilet Takvimi 6 Nisan 2000

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Evliyalar, Güncel, Gündem, Kim Kimdir ?, Osmanlılar, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İslam Alimleri | 5 Comments »

Hulefâ-i râşidîn ve diğer ashâb-ı kirâmın fazileti

Posted by Site - Yönetici Nisan 8, 2008

hz ebubekir,hz omer,hz osman,hz ali, sahabe,Hulefâ-i râşidîn ve diğer ashâb-ı kirâmın fazileti

Hulefâ-i râşidîn ve diğer ashâb-ı kirâmın fazileti

“Hulefâ” lûgatte, bir kimseden sonra gelip oun yerine geçen, onu temsil eden, onun yerine vazife yapan kimse anlamına gelen “halîfe” kelimesinin cem’isi (çoğulu)dir, halîfelere demektir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen “halîfe” ve “hulefâ” kelimeleri, lûgat-sözlük mânâsıyla irtibatlı bir anlam taşır. Mesela, “Hani Rabbin meleklere, ‘muhakkak ben yeryüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infaza memur) bir halîfe (bir insan, bir âdem) yaratacağım’ demişti…”(1) Yine Kur’an, helâk edilmiş kavimlerin yerine başka toplulukların getirilmesini de şöyle ifade eder: “(Onlardan) sonra, arkalarından sizi yeryüzünde halîfeler (onların yerine geçen insanlar) yaptık, bakalım nasıl hareket edeceksiniz diye.”(2)

Görüldüğü üzere Kur’ân-ı Kerim’de geçen halîfe ve hulefâ kelimeleri, insanın yeryüzünde yetkili ve vazifeli kılındığını anlatmaktadır.

* * *

Dinî ıstılahta/literatürde “halîfe”, devlet başkanı, en yüksek idareci-yönetici demektir. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) irtihalinden sonra onun yerine devlet başkanlığına geçenleri ifade etmekte kullanılan bir mefhumdur-kavramdır. Kısacası halîfe, O’nun yerine geçerek dini koruyan, yayan, dünya işlerini düzene sokan, asayişi temin eden kimseye verilen addır. Halifelerin “imam”, “emîru’l-mü’minîn” ünvanları ile de anıldıkları olmuştur. Sonraki asırlarda ise “melik”, “sultan” ve “padişah” isimleri de kullanılmıştır.

***

“Hulefâ-i Râşidîn”, râşid halîfeler yani doğru yolda giden, hak yol üzere olan, halefi bulundukları İki Cihan Serveri Efendimiz’in (s.a.v.) yolunda yürüyen halîfeler demektir. Görüldüğü üzere kelimeler Arapça, terkip Farsça’dır. Bu tâbir; ilk dört halîfe Hazret-i Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (radıyallâhü anhüm) hakkında kullanılmaktadır.

* * *

Ashab, Arapça bir isimdir; sözlükte, biriyle ülfet edip kaynaşmak, arkadaş olmak mânâsına gelen “sohbet” kelimesinde türetilmiş “sâhib” kelimesinin cem’isidir. “Ashâb-ı kiram” da yüce sahâbiler demektir.

İslâmî ilimler ıstılahında ise “ashâb”, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) Müslüman olarak gören, O’nun sohbetinde bulunan ve Müslüman olarak vefat eden kişi anlamına gelen “sahâbî” kelimesinin cem’îsi/çoğuludur. Mü’min olarak Rasûlüllah Efendimizin sohbetinde bulunmuş olmakla birlikte a’mâlık-görmeme gibi ârızi bir sebeple/engelle O’nu bizzat gözleriyle göremeyen kişiler de ashaptandır. Ashaptan olduğu halde sonradan irtidat etmiş (İslâm’dan çıkmış) kişiler ise sahâbi olmaktan da çıkar. Ashaptan olabilmek için temyiz kabiliyeti yeterli görülmüş, büluğ şartı aranmamıştır.

Ashab, gerek savaşlarda ve gerekse diğer zamanlarda Rasûlüllah Efendimizin yanında yer alarak O’na canlarıyla-mallarıyla yardımcı olan altın nesildir.

Yine ashab, O’nun vefatından sonra da İslâm’ı yaymak canlarını ve mallarını feda ettikleri gibi, bu mukaddes dinin esaslarını muhafaza etmek ve daha sonraki nesillere nakletmek hususunda da hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir topluluk olmuştur.

* * *

Bu mübarek nesil Kur’ân-ı Kerim’de pek çok ayetle övülmüştür. “Muhammed Allah’ın resûlüdür. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (ve metîn), kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lûtuf ve rızâ isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar, filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçıların da hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah, inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat va’detmiştir.”(3)

Bizzat Rasûlüllah Efendimiz tarafından da övülen ashab, insanlık tarihinin şahit olduğu en temiz, en mükemmel, en yüce, en üstün nesil olmuştur. Fazilet bakımından çeşitli tabakalara ayrılan ashabın sayısıyla alakalı, kaynaklarda, altmış binden 124 bine kadar değişik rakamlar verilmiştir.(4)

* * *

PEYGAMBERLERDEN SONRA BEŞERİN EN FAZİLETLİSİ

Dilerseniz, sözü daha fazla uzatmadan İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerine bırakalım ve bu mevzûda onun söylediklerine kulak verelim(5).

“Halîfelerin daha faziletli olma durumları, hilâfet tertibi sıralarına göredir. Ehl-i Hakk’ın (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimlerinin) icmâı-ittifakı şu mânâ üzerinde toplanmıştır:

“Peygamberlerden (aleyhimüsselâm) sonra beşerin en faziletlisi Hazret-i Ebû Bekir, sonra Hazret-i Ömer’dir.’ (Radıyallâhü anhümâ)

“Fakîrin anlayışına göre, daha faziletli olmanın sebebi; elbette ki menkıbelerin ve meziyetlerin çokluğundan dolayı değildir. Asıl sebep; imanda, infakta, bezl-i nefs etmekte önceliği almasıdır. (Yani Allâh’a ve Rasûlüne iman etmekte, onun rızâsı için bütün malını-mülkünü hiç esirgemeden bol bol sarfetmekte, hiçbir tereddüt göstermeden bezl-i vücûd edip canını ortaya koymakta herkesi geçmiştir.) Bu yapılanlar da dînin te’yidi (kuvvetlenmesi), Seyyidü’l-mürselîn Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.)şerîatinin tervîci (yayılması) içindir.

“Dinî umûrda sâbikûn, lâhikûnun üstâzı gibidir… (Yani dinle ilgili işlerde ilkler, sonrakilerin hocası mesabesindedir.) Sonrakiler kavuştukları, sahip oldukları her şeye, ilklerin devlet sofrasından nâil olurlar.

“Üstte anlatılan bu üç kâmil sıfatın tamamı, Hz. Sıddîk’a inhisar etmiştir, ona mahsustur. O kimse ki, imanda başta olmak ve (Allah yolunda) mal harcamak, nefsi bezletmek hasletlerini (kendisinde) birleştirmiştir; işte o, Hz. Sıddîk’tir (r.a.). Bu devlet, ümmet içinde ondan başkasına müyesser olmamıştır.

“İrtihâli ile son bulan hastalığı esnasında Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“İnsanlar arasında, nefsinde ve malında bana emniyet eden Ebû Bekir bin Ebî Kuhâfe’den başka kimse yoktur. Eğer insanlardan bir halîl edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i kendime halîl edinirdim. Lâkin İslâm kardeşliği daha faziletlidir. Ebû Bekir’in penceresinden başkasının penceresini bana kapatınız. Allah Teâlâ beni size gönderdi, sizler yalanladınız. Halbuki Ebû Bekir tasdik etti. Malını ve canını bana bıraktı. Bu durumda arkadaşımı bana bırakır mısınız?”

“Ve yine Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Eğer benden sonra peygamber (gelecek) olsaydı, elbette Ömer b. Hattâb olurdu.”

“Emîru’l-mü’minîn Hz. Ali (r.a.) şöyle dedi:

“Ebû Bekir ve Ömer, bu ümmetin en faziletlileridir. Her kim beni onlardan üstün görürse müfterîdir, iftirada bulunmuştur; binaenaleyh müfterîlerin dövüldüğü gibi, onu kamçı ile döverim.’

“Hayru’l-beşer Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) ashâbı (r.anhüm) arasında vâki olan muhârebe ve münâzaalar, iyiye-hayra yorulmalıdır. Onlar, hevâ ve heves zannından, hatta riyâset (başa geçmek, başkan olmak) ve makam sevdasından, rütbe ve mevki talebinden de uzak tutulmalıdır. Zira bütün bu rezillikler nefs-i emmâreden gelir. Halbuki bu büyüklerin nefisleri, Hayru’l-beşer Rasûlüllah Efendimiz’in (s.a.v.) sohbeti ile saf ve tertemiz olmuştur.

“Ne var ki, hilâfeti hakkında meydana gelen muhârebe ve münâzaalarda, hak Hazret-i Ali tarafında idi. Muhalifleri ise, ictihâdî bakımdan hatalı idiler. Böyle bir hatada da, fâsıklıkla itham şöyle dursun, ayıplamaya ve ta’n etmeye (onlar hakkında kötü konuşmaya) dahi yer yoktur. Zira bütün sahâbe âdildir, rivâyetleri de makbuldür. Hz. Ali’nin muvâfıkları ve muhâlifleri rivâyetlerde doğru olmakta bütünüyle müsâvidir, itimada şâyandırlar. Onların muhârebe ve çekişmeleri, biribirlerini yaralamak için olmamıştır.

“O bakımdan hepsini sevmek gerekir. Zira onları sevmek, Rasûlüllah’ı (s.a.v.) sevmektir. Çünkü Rasûlüllah Efendimiz şöyle buyurdu:

“Bir kimse onları (ashâbımı) severse, beni sevdiği için sever.’

“Ve yine ashâba, buğzedilmemesi yani onlara karşı düşmanlık hissi, kin ve nefret duyguları taşınmaması lâzımdır. Zira onlara buğzetmek, Rasûlüllah’a (s.a.v.) buğzetmektir. Nitekim bu mânada Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Onlara buğzeden, bana buğzettiğinden dolayı buğzeder.’

“O yüzden bu büyüklere hürmet ve saygı göstermek, Hayru’l-beşer Rasûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.) hürmet ve saygıdır. Onlara saygının olmayışı da, Resûlüllah Efendimiz’e hürmet ve saygının olmayışındandır. Anlatılan bu mânâdan ötürü münasip olan şudur:

Ashâbın, istisnâsız tamamına hürmet ve tâzim gösterilmelidir; zira onlara yapılan saygı ve hürmet, Resûlüllah Efendimiz’e yapılmış olmaktadır.

“Şeyh Şiblî (k.s.) şöyle dedi:

“Ashâbına tâzim etmeyen, (onlara hürmet ve saygı göstermeyen) Allâh’ın Resûlü’ne iman etmemiştir.”

* * *

ASHAB-I KİRAMIN ÖVÜLMESİ

Ashab-ı kiram, Kur’an-ı Kerîm‘in müteaddit yerlerinde bizzat Allah Teâlâ tarafından, hadîsi şeriflerde de Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) tarafından methedilmektedir.

“Böylece sizi (Ashab-ı kirâmı ve onların yolunda gidenleri) vasat bir ümmet yapmışızdır; insanlara karşı hakikatin şahitleri olasınız, bu Peygamber de sizin üzerinize tam bir şahit olsun diye.“ (6)

“Siz (sahabe ve imanla onlara tabi olanlar), insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız… “ (7)

“İslam’da birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar yok mu? Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah bunlar için, kendileri içinde ebedî kalıcılar olmak üzere, altlarından ırmaklar akan Cennetler hazırladı. İşte bu, en büyük bahtiyarlıktır.” (8)

“O ağacın altında mü’minler sana bîat ederlerken, andolsun ki Allah onlardan razı olmuştur da kalplerindekini bilerek üzerlerine manevî bir kuvvet (huzu ve sükunet) indirmiş ve onları yakın birfetih ile mükâfatlandırmıştır” (9)

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mensupları nazarında ashabın çok büyük bir değeri vardır. Bu ve bunlara benzer bir çok Kur’an ayetinde açıkça veya îmâ-işaret-delalet ile ashabın faziletinden bahsedilmiştir. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) pek çok hadîslerinde toplu olarak, ya da fert fert ashabın faziletine yer verilmiştir. Hemen hemen bütün ilk ve mûteber hadîs kaynaklarında bu hadîsler, “Fedâilü’s-Sahabe (Sahabenin Faziletleri)” veya benzeri başlıklar altında toplanmıştır. Meselâ bu hadîslerinden birisinde Sevgili Peygamberimiz: “Nesillerin en hayırlısı, benim neslimdir. ” buyurmuştur. (10)

Bir başka hadîslerinde de şöyle demiştir: “Ashabım hakkında Allah’tan korkun, ashabım hakkında Allah’tan korkun! Benden sonra onları kendinize hedef haline getirip düşmanlık etmeyin! Kim onları severse bana olan sevgisinden dolayı sever. Kim de onlara kin beslerse bana olan kini dolayısıyla böyle yapar. Kim onlara eziyet ederse bana eziyet etmiş olur. Kim bana eziyet ederse Allah’a eziyet etmiş demektir. Her kim de Allah’a eziyet ederse çok geçmeden Allah onun belâsını verir.” (11)

Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) Allahu Teala‘dan alarak tebliğ ve hayatında tatbik ettiği veya bizzat kendisinin koyduğu dînî esasların, daha sonraki Müslüman nesillere ancak ashaba dayanan sıhhatli nakillerle ulaşabildiği düşünülecek olursa, -ki şüphesiz öyledir- İslâm açısından ashab-ı kirâmın gerçekten bu övgülere ve kendilerine saygı gösterilmesi hususundaki ikazlara lâyık oldukları açıkça anlaşılır.

Bu itibarla ashab-ı kiramdan (r.anhüm) birinden bahsederken isminin arkasından “radıyallâhü anh (Allah ondan razı olsun!)” demek, üzerimize düşen saygının bir icabıdır.

İslâm dîninin sıhhatli bir şekilde sonrakilere aktarılmasında temel unsur ashab olduğu içindir ki, Ehl-i Sünnet âlimlerine göre Kur’an ve Sünnet‘in de övgüsüne nail olan ashab-ı kirâm, tamamıyla adalet ve itimat sahibidirler.

Es-Selamü alâ meni’t-tebea’l-hüdâ…

Halis Ece
 
KAYNAKLAR
(1) Bakara sûresi, 3/30; Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hakîm ve Meal-i Kerîm, İstanbul, 1, 18
(2) Yûnus sûresi, 10/14; Çantay, Hasan Basri, a.g.e., İstanbul, 1, 307
(3) Fetih sûresi, 48/29.
(4) Tercüman, Sahâbiler Ansiklopedisi, 5-8.
(5) el-Mektûbât, 3, 17
(6) el-Bakara, 2/143.
(7) Âlu İmrân, 3/ 110.
(8) et-Tevbe, 9/100.
(9) el-Feth, 48/28.
(10) Buhârî, Fedâilü Ashabi’n-Nebî, 1; Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 210-215.
(11) Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5, 57.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

Endonezya Nasıl Müslüman Oldu?

Posted by Site - Yönetici Nisan 8, 2008

Endonezya Nasıl Müslüman Oldu?

Endonezya Nasıl Müslüman Oldu?

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya’ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:

– Hangi kumaştan sattın?

-Şu kumaştan efendim.

-Metresini kaça verdin?

-On akçeye.

-Nasıl olur?” diye hayret etti,

-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkân sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.

-Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:

-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?

-Ben, dedi tüccar, bir Müslüman’ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.

Kral,

-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? Gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm’ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.” Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.

 
Kaynak: Mehmet Paksu, İman Hayata Geçince

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Yorumlar | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: