Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 31 Mar 2008

Mezar sohbeti

Posted by Site - Yönetici Mart 31, 2008

mezar tasi,mezar sohbeti,kabir alemi,goynem,ibretlik hikaye,

Mezar Sohbeti…

YAŞLI ADAM, eşinin kabrini ziyaret etmek için gittiği kabristanda, bir inilti duyarak yavaşladı. Sağa sola bakınarak kulak kesildi. Ortalıkta kimseler yoktu ama, o sesi işittiğinden emindi.

Önce hızlı adımlarla kaçmak istedi. Fakat sanki büyülenmiş gibiydi. Korkudan olsa gerek ki, gücü zaten çok azalan ayakları tutulmuş, vücudu uyuşmuştu. Diz boyu otla çevrili mezarlar arasında, güçlükle ilerleyip o tarafa yöneldi. İnlemeyi bir kez daha duyunca, daha fazla yanaşmayıp yere oturdu. Tüylerini diken diken eden ses, birkaç metre ilerden geliyordu.

Yaşlı adam, bazı velî zatların, kabirdeki insanlarla konuştuğunu duymuş, bunları da herkese anlatmıştı. Belki laf olsun diye:

— Neden böyle inleyip duruyorsun? dedi. Bir derdin mi var?

Derinlerden gelen bir erkek sesi:

— Büyük bir azap çekiyorum!. dedi. Her kemiğim tek tek kırılmış sanki.

Yaşlı adam, tâ iliklerine kadar ürperdi. Acaba kendisi de, evliya mıydı? Her ne olursa olsun, bu cevabı kesinlikle beklemiyordu. Güç bela toparlanıp:

— Ne zamandır bu haldesiniz? diye sordu. Yani ne zaman öldünüz?

— Vallahi bilmiyorum!. dedi mezarda yatan. Sanki dün yaşıyordum, hatta eğleniyordum. Arkadaşlarla birlikte biraz içki içmiştik, daha sonra ayrıldık. Bu arada, sanki yüksek bir yerden düştüm. Her halde ölmüşüm ki, şimdi bu mezardayım. Üstelik de büyük bir azap çekiyorum.

— İçkinin haram olduğunu ve kabir azabına yol açtığını bilmiyor muydun? diye sordu dışardaki. Allah bilir, başka büyük günahlar da işledin.

— Keşke ellerim kırılsaydı!. dedi, adam. Keşke kırılsaydı da, o büyük günahları işlemeseydim. Keşke dudaklarım yapışsaydı da, içki denilen zehri içmeseydim. Ne yazık ki her türlü işi yaptım, kumardan tut tâ hırsızlığa kadar. Şimdi öyle pişmanım ki hiç bilemezsin.

Burada bu şekilde, bir saniyecik bile kalmaktansa, ömür boyu aç kalmaya razıydım. Ağzıma içki değil, gerekirse bir yudum su bile koymazdım. Başımı da babam gibi secdeden kaldırmazdım.

— Demek baban dindar biriydi, dedi dışardaki. Neden onun yolundan gitmedin ki?

— Namaz kılmak biraz güç geldi, dedi adam. Oruç tutmak da öyle. Günde beş kez seccadeye yatmayı, uzun yaz günlerinde, aç ve susuz kalmayı istemedim. Açıkçası, havam bozulur diye korktum. Oysa şimdi bu karanlık çukurda yatıyorum. Tertemiz bir havaya, yemeğe ve suya hasret şekilde. Üstelik de dayanılmaz acılar içindeyim.

Yaşlı adam, biraz düşünceliydi. Acaba bu ölü için bir fatiha okusa, ya da dualar etse, faydası olur muydu? Bu konuda açıkçası çok ümitsizdi. Bir insan, kullarına verdiği sayısız nimetlerle merhametini ispatlayan ve kendisini en çok “Rahim” ve “Rahman” isimleriyle tanıtan Allah’ın azabına uğramışsa, âciz bir kul, o kişiye nasıl yardım ederdi?

Sessizce yerinden kalkıp ilerleyince, henüz yeni açılmış bir mezar gördü. Sahibini bekleyen bu çukurun yanında, birkaç tane içki şişesi vardı. Bir tek de ayakkabı.

Hemen o yana koştu. Boş mezarın içinde, üstü başı içki kokan bir adam yatıyordu. Ceketi de yüzüne dolanmıştı.

Yaşlı adam, önce mezara inmeyi düşündü. Fakat ağrıyan beliyle bu işi yapamazdı. Uzunca bir dal koparıp tekrar yanaştı ve bunu cekete taktırıp, sırt üstü yatan sarhoşun yüzünü açtı. Mezardaki adam, ondan fazla korkmuştu.

Yaşlı olan, bir anda rahatlayıp:

— Demek konuşan sendin? diye tebessüm etti. Seni ölü sanmıştım.

Mezardaki, derin derin nefes aldıktan sonra:

— Ben de öyle zannetmiştim!. diye sevindi. Geçen akşam buralarda içmiştik. Kafayı bulduğumda, bu çukura düşüp kaldım her halde.

Sarhoşun vücudu perişan bir haldeydi. Sırt üstü düştüğünde, üç beş tane kaburgası kırılmış, bir kez bile çalışmayan beyni sarsılmış, bütün gece o mezarda yatıp kalmıştı.

Yaşlı adam, hemen bir ambulans çağırdı. Sarhoş, mezardan kurtulup sedyeye alınırken, başını ona doğru güçlükle çevirerek:

— Sağ olasın amca!. diye teşekkür etti. İyileşir iyileşmez sana haber veririm. Bol mezeli bir çilingir sofrası düzenleyip, yeniden doğduğum günü kutlarız.

Cüneyd Suavi
Zafer dergisi

Posted in Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar | Leave a Comment »

AĞLAMA DUVARI

Posted by Site - Yönetici Mart 31, 2008

Bilmiyorum. Sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir duygu var içimde…aglama duvari,

AĞLAMA DUVARI

Kudüs’ e atanan bir Amerikalı gazeteci, Ağlama Duvarının önünden gelip geçerken, bir mûsevinin her gün duvarın önünde diz çöküp dua ettiğini fark etmiş. Haftalarca ayni manzarayı görünce dayanamamış ve sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş.

Adamdan izin aldıktan sonra teybini açmış ve konuşmaya başlamış:

– “isminiz..?”

– “David. Polonya Yahudisiyim. 65 yaşındayım. Smalla da bir manav dükkanım var. Evliyim, iki çocuğum Tel Aviv de bir çiçek serasında çalışıyorlar…”

– “Sizi her gün burada, Ağlama Duvarında, dua ederken görüyorum.”

– “Evet, her sabah dükkanımı açmadan önce buraya gelir, dünya barışı ve ulusların kardeşliği için dua ederim… öğle tatilinde yine gelir; bu kez yeryüzündeki acıların ortadan kalkmas ve bütün insanların refaha kavuşması için dilekte bulunurum…

Akşam da eve dönmeden önce yine uğrar; bu kez iyi ve dürüst insanların esenliği için dua ederim…

Cumartesi günlerimin tamamını da burada geçiririm, aynı şeyler için dua ederek…”

– ” Çok güzel…. Ne kadardır sürüyor bu?”

– ” İsrail kurulup da buraya göç ettiğimden bu yana… Yani 40 yıldan fazla oldu…”

Gazeteci etkilenmiştir. Duygulu bir ses tonuyla sorar:

– ” 40 yıldır burada dua ediyorsunuz… Bunca yıl sonra nasıl bir duygu var içinizde? Nasıl hissediyorsunuz?…”

Yaşlı Mûsevi; ümitsiz, bıkkın ve üzgün bir ifadeyle duvara bakar ve kırgın bir ifadeyle cevap verir:

– ” Bilmiyorum. Sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir duygu var içimde…

Oysa yüce rabbimiz Siz bana dua edin, duanıza icabet edeyim? buyuruyor. işte islâmiyetle diğer dinlerin arasındaki dua farkı.

Ya rabbi bizleri duası müstecap olanlardan ve verdiğin islâm nimetinin kadrini bilenlerden eyle.

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Güncel, Gündem, Genel, Yorumlar, İlginç | Leave a Comment »

Beşi dünya , Beşi ahiret icindir.

Posted by Site - Yönetici Mart 31, 2008

20120603_194237 copy.jpgrrrr

Muhammed bin Hışam şöyle anlatiyor:

Ma´rufi Kerhi bana:
-´´Sana on cümle öğreteceğim,beşi dünya , beşi ahiret icindir.
Bunlar ile kim dua ederse Allah c.c. ona icabet eder´´ dedi.
Ben yazayimmi dediğimde ´´Hayir ben nasil Bekr bin Hanisin tekrar tekrar okumasiyla ezberledimse sanada tekrar tekrar okuyarak ezberletirim ´´ dedi.

DUA şudur

Hasbiyallahü lidiinii
Hasbiyallahü lidünyaye
Hasbiyallahül keriimü lima ehemmenii
Hasbiyallahül haliimülgaviyyü limen beğa aleyye
Hasbiyallahüş şediidü limen kade´nii bisüü´in
Hasbiyallahür rahiimü indelmevt
Hasbiyallahür ra´üüfü indel mes´eleti filkabri
Hasbiyallahül keriimü indelhisab
Hasbiyallahül latiifü indel mizan
Hasbiyallahül kadiirü indessirat
Hasbiyallahu laa ilahe illa hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil aziim

Manasi.

Dinim icin Allah c.c. bana kafii
Dünyam icin Allah c.c. bana kafi
Bütün mühim işlerim icin Allah c.c. bana kafi
Bana haksizlik etmek isteyenlere hilm ve kuvvet sahibi olan Allah c.c. bana kafii
Bana kötülük düşünenler icin Allah c.c. bana kafi
Ölüm aninda, merhamet sahibi olan Allah c.c. bana kafii
Kabir sualinde esirgeyici olan Allah c.c. bana kafii
Hesab vaktinde kerem sahibi olan Allah c.c. bana kafii
Mizan başinda lutuf sahibi olan Allah c.c. bana kafii
Sirat üstünde,kaadir olan Allah c.c. bana kafii.
Allah c.c. bana yeter. O´ndan baska ilah yok. O´na dayandim. O arşı aziimin rabbidir.

Ihya cild 1 , sahife 917

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Dualar, Güncel, Gündem, Yorumlar | Leave a Comment »

KUTSAL METİNLERDE MUHAMMED aleyhisselam

Posted by Site - Yönetici Mart 31, 2008

Kutsal Metinlerde Muhammed Aleyhisselam

Kutsal Metinlerde Muhammed Aleyhisselam

“MUHAMMED aleyhisselam ALLAH’IN PEYGAMBERİDİR. ONUNLA BİRLİKTE OLANLAR KAFİRLERE KARŞI ÇOK ŞİDDETLİ, KENDİ ARALARINDA İSE GAYET MERHAMETLİDİRLER. ONLARI RÜKU VE SECDE EDER HALDE ALLAH’TAN SEVAP VE RIZA İSTEDİKLERİNİ GÖRÜRSÜN. SECDE ESERİNDEN NİŞANLARI YÜZLERİNDEDİR. İŞTE ONLARIN TEVRAT’TAKİ VASIFLARI BUDUR.

İNCİL’DEKİ VASIFLARI İSE ŞÖYLEDİR. ONLAR; FİLİZİNİ ÇIKARMIŞ BİR EKİNE BENZERLER. DERKEN O FİLİZİ KUVVETLENDİRMİŞ DE KALINLAŞMIŞ, NİHAYET GÖVDELERİ ÜZERİNDE DOĞRULUP KALKAN, EKİNCİLERİN HOŞUNA GİDİYOR.”(Feth; 29)

Feth suresinin son yarım sayfasında apaçık bir şekilde Efendimiz ve dostları / eshabı kiramın Tevrat ve İncil’de yer aldığı, çeşitli özellikleri anılarak övüldüğü kayıtlıdır. Kur’ânı Kerîm’de bir kaç yerde daha benzer ayeti kerîmeler görmekteyiz. Kur’ânı Kerîm açıkça bunun böyle olduğunu ilan etmektedir. Kur’ânı Kerîm bugüne kadar tahrif edilmeden gelen tek kaynaktır. Dolayısıyla içerisinde gerçeğe aykırı hiç bir kayıt bulunmaz. Bu noktadan hareketle, kutsal olarak görülen tüm kitaplar tarandığında görülen harikulade satırlar müslümanlar için sürpriz olmamaktadır. İslam tarihinde Efendimiz ile özellikle yahudi bilginlerin arasında geçen konuşmalardan açıkça eski kutsal metinlerde Efendimizle ilgili bazı şeylerin saklandığını görmekteyiz. Kur’ânı Kerîm bunu şöyle açıklamaktadır; “Allah’ın indirdiği kitabdan hazreti Peygamberin vasfını gizleyip te bununla biraz para alanlar var ya, kıyamet gününde yedikleri rüşvet onların karınlarında ancak ateş olur… Onlara yalnızca acıklı bir azap vardır.” Bir başka ayeti Kerîmede ise şöyle buyurulmaktadır; “Kendilerine kitap verdiklerimiz Muhammed aleyhisselamı öz oğullarını tanır gibi yakından tanırlar. Böyle iken içlerinden bir topluluk hak ve hakikati bile bile gizlerler.”

Kutsal kitaplarda Efendimizden ve onun kutlu sahabelerinden gerek açıkça ve gerekse işaret olarak bahsedilen satırlar ya tamamen veya kısmen tahrif edilmiştir. Tahrif edenler de bizzat yahudi din adamları olmuştur. Bunu, tahrif edilmiş olmalarına rağmen İncillerde de açıkça görebilmekteyiz; “Vay başınıza ey din adamları, çünkü siz bilgi anahtarını kaldırdınız. Kendiniz girmediniz, girenleri de bırakmadınız.”

SAKLANAMAYANLAR

Kadim kitaplarda göreceğimiz bu satırlar mitseldir ve literal olarak (söze bağlı kalınarak) alındığı taktirde, ilk bakışta bir mana ifade etmeyebilir ancak eldeki tarihi verilerle karşılaştırıldığında dünya tarihindeki hiç bir peygamber ve hiçbir insana atıfta bulunmadığı ortaya çıkar.

Bu kadim kitapların öngördüğü dinlere inanan insanlar, ya burada geçen isimleri Efendimiz olarak kabul edecekler veya bu tasvirlere uygun bir kişiyi gösterecekler. Göstermeleri mümkün değil zira bu metinlerdeki her kelime, her söz, ancak Efendimizin şahsında manasını bulabilmektedir.

ZERDÜŞT BÖYLE Mİ DEMİŞTİ?

Zerdüştlüğün kutsal kitabı olan Zend Avesta’nın ilk kısmı olan Vendidad’da beklenen bir peygamberden söz edilir. İkinci kısım olan Yashts’ta ise beklenen peygamberin dostlarına işaret vardır. İşte çevrisi; “Biz, yönetici Efendinin sağ elinde döğüşen iyi, güçlü, imanlı, şefkatli Fravaşileri kutsuyoruz. Sanki güzel kanatlı kuşlar gibi onların Efendiye geldikleri görülüyor… Onu hem önden, hem arkadan korumak üzere bir silah, bir kalkan olarak geldiler. Onlar o kişiyi kılıçlardan, sopalardan, oklardan, mızraklardan, elle atılan taşlardan koruyacaklardır.”

Dünya tarihini ve özellikle İslamiyet dönemini iyi bilen ve bu satırları okuyan herkes, eğer kaynağını vermeseydik Uhud veya Huneyn savaşlarının en şiddetli dakikaları anlatıyor sanacaklardır. Bu savaşlarda eshab-ı kiram, dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir tarzda Efendimizin etrafında kümeleşmişlerdi.

Aynı kaynağı taramaya devam ediyoruz;

“Peygamber dostları arasında en güçlüsü ey Zerdüşt, asli şeriata bağlı olanlar veya dünyayı ıslah edecek Şoşyant/hayırlı kişi’den olanlardır.” Bu metinde geçen Şoşyant/hayırlı kişi’nin kim olduğunu okuyalım; “…adı ASTVAR-ERATA olacaktır. O, Şoşyant/hayırlı kişi olacaktır. O ASTUAT-ERATA olacaktır…”

Metinde geçen “Astvar” ve “Astuat” kelimesinin kökü olan “Astu” kelimesi hem Sanskrit, hem de Zend’ce de “övmek” anlamına gelir. Bunun isim hali olan “situadan” günümüz farsçasında; “övme” anlamında kullanılır. Kısaca bu kelimenin anlamı “övülmüş” veya başka bir ifadeyle “Muhammed” isminin bire bir çevirisidir. İşte bu övülmüş kişinin dostları/eshabı’nın övülmesi şöyle devam eder;

“… ve onun, Astuat-erata’nın dostları zuhur edecek. Onlar, düşmana karşı galiptirler, temiz düşüncelilerdir, temiz konuşanlardır, hayırlı iş yapanlardır, hak olan şeriati izlerler ve onların dili asla yalan söylemez.“

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), İslam Tarihi | 1 Comment »

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Posted by Site - Yönetici Mart 31, 2008

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Râbıtayı İnkâr ve İtirazlara Verilen Cevaplar

Her devirde olduğu gibi, bu devirde de râbıtayı inkâr edenler bulunmuş; İslâm’da râbıtanın olmadığını, hatta bunun Hind yogasından tarîkatlere girdiğini iddiâ edegelmişlerdir. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin ifâdesi ile bunlar; kötü âlimlerdir, din hırsızlarıdır! Onların; halk nazarında bir makam-mevki ve itibar sahibi olmaktan başka arzu ve istekleri yoktur… Fitnelerinden Allâh’a sığınırız.

* * *

İNSANLARIN EN KÖTÜSÜ ÂLİMLERİN EN KÖTÜ OLANIDIR

Evet, âlimlerin en fazîletlisi, mahlûkâtın da en üstünüdür. Hatta, Beyhâkî’nin (rh.) İbn Mes‘ûd’dan (r.a.) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: “Âlimlerin mürekkepleri, kıyâmet günü, Allah yolunda şehit olanların kanları ile tartılır; âlimlerin mürekkepleri daha ağır gelir.”(1)

Kezâ, insanların en kötüsü de, âlimlerin en kötü ve fenâ olanıdır.(2)

Binâenaleyh insanların kurtuluşu, âlimlerin varlığına bağlı olduğu gibi, âlemin hüsrânı da aynı şekilde onlara bağlıdır! Bu sebeple Ehl-i Sünnet âlimleri, dilleri ve kalemleri ile bu kötü âlimlerin hücumlarına mukâbele etmişler, onların inkâr ve itirazlarına cevap vermişlerdir.

Dilerseniz onlara da bir göz atalım…

* * *

DÜNYADA RÂBITASIZ İNSAN YOKTUR

Meselâ deniliyor ki;

“Mürîde, şeyhini tasavvur sûretiyle yapması emredilen râbıtanın me’mûrun bih olması gerekir… O zaman da, bu husustaki hükmün, vâcib veya mendub olması îcap eder. Bunlar, her ikisi de şer‘î birer husus olması hasebiyle, kendilerine edille-i şer‘iyeden delil lâzımdır. Binâenaleyh râbıtanın câiz olduğuna delil nedir? Ayrıca, Peygamberimiz (s.a.v.) ashâb-ı kirâmın şeyhidir; bütün zikir ve fikirleri ondan öğrenmişlerdir… Bununla beraber ashâbına, sûretinin tasavvur edilmesini emretmemiştir. Halbuki onun sûreti, insânî sûretlerin en kâmilidir.”

Bu ve benzeri itirazlara değişik tarzlarda cevaplar vermek mümkün…

Şöyle ki:

Her şeyden evvel dünyada râbıtasız insan yoktur…

Hemen herkes hatta her şey mutlaka bir yerlere, bir şeylere bağlıdır…(3)

Bu sebeple aklı başında bir insanın, râbıtayı inkâr etmesi mümkün değildir…

Hatta inkâr eden insan, bir lahza düşünse, inkâr ettiği şeyin kendisinde var olduğunu görecektir…

Meselâ, namaz kılacak olan bir kimse, şayet gâfillerden ise, namaza durduğunda aklı, çeşitli evhâm ve efkâra dalar; Rabb’inden yüz çevirir… Ya çoluk-çocuğu ile, ya malı-mülkü veya bir başka sevdiği şeyle meşgul olur… Onlara bağlanır, onlara râbıta yapar!

Fakat ne gariptir ki, namazdan sonra da râbıtasını inkâr eder!(4)

Ayrıca râbıta-i şerife; gafleti giderme, hâtırâtı def‘etme ve nûr-i İlâhî’yi celbetme vâsıtalarının en başta gelenlerindendir.

İslâm dîninde, vâsıtalar için, maksatların hükmü vardır…

Meselâ, zina haram olduğu gibi, zinaya götüren öpmek, şehvetle bakmak, kendisine nikâhı düşen birisi ile halvet, yani başkalarının izinsiz giremeyeceği hususi bir mekânda başbaşa kalmak da haramdır.

Müslümanlar’ın Mevlâ’ya yönelip, feyz-i İlâhî ile nurlanmaları maksud ve matlub olunca, bunu temin eden râbıta-i şerife ile zikr-i kalbî de matlub ve maksud olur. Allâh’ın sevgili kullarını tasavvur etmenin faydasız olduğunu söylemekse, kesinlikle mümkün değildir.

İnsan; haram ve çirkin olan bir şeyi düşündüğü zaman, kalbini ve rûhunu kirlettiği gibi; güzel olan şeyleri, Allâh’ın Habîbi’ni ve onun vârisi olan Allah dostlarını tasavvur ettiği zaman da, feyz-i İlâhî’ye mazhar olur.

Demek ki râbıta-i şerife, şerîatın dışında bir husus değildir.(5)

Halis Ece
 
DİPNOTLAR
(1) el-Mektûbât, 2, 30.
(2) İmâm Süyûtî (rh.), İmâm Beyhakî’nin (rh.) İbn Mes‘ûd’dan (r.a.) merfûan rivâyet ettiğini ifade ediyor. M. İ. R. hâşiye, c. 1, s. 166.
(3) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 194.
(4) Evet, bu âlemde her şey râbıta ile kaimdir, onunla ayakta durur, varlığını, nizam ve intizâmını bir başka şeye râbıta ile devam ettirir. Meselâ Dünya, Ay ve diğer bazı gezegenler Güneş’e râbıtalıdır… Güneş ise, Arş-ı A‘lây’a, o da sıfât-ı İlâhî’nin nûruna râbıta hâlindedir.
(5) Hüseyin ed-Devserî, er-Rahmetü’l-Hâbita…, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbâni, c. 1, s. 218-219.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Rabıta Nedir ?, Tasavvuf, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar | 3 Comments »

Gözyaşlarınızı tutamayacaksınız-On Çin’li

Posted by Site - Yönetici Mart 31, 2008

Gözyaşlarınızı Tutamayacaksınız - On Çin’li

Gözyaşlarınızı Tutamayacaksınız – On Çin’li

Resûlullah (s.a.v.) rüyamda göründüler ve: “Bugün burada bir çinli vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin.” buyurdular.

Bundan altı, yedi ay önce Çin’in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul’a gelir. Bu on kişi sıradan insanlar değildir.

Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdi. Hepsi de yeni Müslüman olmuş. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, en uzağı iki ay önce Müslüman olmuştu. Ne yeterince İslâmî bilgileri vardı, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri.

Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı.

Mevlâ’mızın takdiri, Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber oldu. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dileyelim.

Bahsi geçen kardeşimiz şu anda bizim yanımızda bulunmaktadır.

– “Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı.

Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bilmedikleri gibi Fatiha’yı bile bilmiyorlardı. Bazı zikirleri yaptırmaya çalışıyor, ancak Çince telâffuz zor olduğu için zikirleri tam okuyamıyorlardı.

Namazlarda sadece “Elhamdülillah, Allahu Ekber” diyebiliyorlardı. Bana sormuşlardı “Ne yapalım?” diye.

Ben de onların kimine “Elhamdülillah“, kimine “Lâ ilâhe illallah” ve benzeri zikirleri öğretmeye çalışıyordum. Onlar da namazlarda bunları söylüyorlardı.

Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlıyor, kâh gülüyorlardı.

İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed (Çan Çing) Hasan, (Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağırılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed de bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. İyice dikkat ettim. Evet, Muhammed namazlarında ağlıyordu. Bana da sürekli sorular soruyorlar, İslâm hakkında bilgi ediniyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla onlara bilgiler veriyordum.

Bir gün Muhammed sordu:

– İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?

– Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.

Kaldığımız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu, kardeşine aynen şöyle diyordu:

– İçki fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer. Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken, kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır:

– Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim.

İçki fabrikası kapanıyor. Mekke’deki ibadetlerimize devam ediyoruz.

Yine bir gün bana sordukları sorularda çıkardıkları bir neticeyi açıklarlar:

– Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?

– Evet yasaktır. Aynı gün ötele geldiğimizde yine Çin’i aradı ve bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verdi. Kardeşi yine itiraz etti, ancak Muhammed ne itiraz dinledi, ne de kararından vazgeçti.

– Rabbimiz emretti ise, bize bu emre uymak düşer. Mekke’deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik.

Medine’de bir sabah namazı. Efendimizin “Burası cennet bahçesidir.” buyurduğu yerde sabah namazının fazını kılıyoruz.

Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. İlk secdeye varıyoruz, secdeden kalkıyoruz, ikinci secdeye varıyoruz, sonra kıyama kalkıyoruz. O da ne?

Muhammed hâlâ secdede, kalkmadı. Tekrar secde ediyoruz, ettahiyyatı okuyoruz ve selâm veriyoruz. Muhammed hâlâ secdede. Düşündüm ki, yorgunluktan ve uykusuzluktan bazen insana bir geçkinlik geliyor, Muhammed’e de secdede böyle bir şey oldu, uyudu. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki,

sağ tarafının üzerine yuvarlandı. Muhammed’in ölmüş olabileceğini düşündüm. Olay duyulmuştu. Görevliler müdahalede bulundular, dışarı çıkardılar, bir ambulansa koyarak hastaneye götürdüler. Biz de gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar.

Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağımızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine’nin ileri gelen yöneticilerinden biri idi. Hastane yetkililerine sordu:

– “Bugün burada ölen bir Çinli var mı?“

– “Evet“, cevabını alınca şu açıklamada bulundu:

– “Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,

– “Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin.”

Bir anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisine yapılanlardan daha fazlasını yaptılar. Cennetü’l Bakî’ye defnettiler.

Bu hâdiseyi bizzat yaşayan ve onlara rehberlik yapan Doğu Türkistanlı kardeşimiz hâdiseyi bu şekilde anlattı.

Teslimiyeti gördük değil mi? “Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer.” Zararmış, ziyanmış, önemi yok. Rabbimiz emretmiş ve iş bitmiştir. İşte sahabe inancı. Bu Çinli kardeşimiz de o inanca ulaştı ulaşmasına; ancak dünyada fazla kalamadı. Çünkü bu dünya pisliğinin içinde fazla kalamazdı ve kalmadı da. Efendimizin de ilgisine mazhar oldu. Ne mutlu bu Çinli kardeşimize, ruhu için elfatiha.

Bu hâdiseyi niçin anlattık? Bu hâdiseden çıkaracağımız dersler var da onun için anlattık. Bu Çinli kardeşlerimiz, internet sayesinde İslâm ile şereflendi. Gerek ülkemizde, gerekse dünya üzerinde bir kıvılcım bekleyen nice insanlar var. Bizim yapmamız gereken; bizden bir ışık, bir kıvılcım bekleyenlere bir an önce ulaşmak. Alınacak önemli derse gelince, bir sigaradan, bir markadan ya da herhangi bir lüksünden vazgeçemeyen mü’minler, şu Çinli Muhammed’i okuyun.

Bakın teslimiyete. “Emir Mevlâ’dan ise, bize uymak düşer.” Ey bir sigarayı feda edemeyen mü’min kardeşim! Çinli Muhammed’e bak! O bir anda koskoca bir fabrikayı nasıl feda etti?!

Posted in Diger Konular, Dini Hikayeler, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Nasihat, Tavsiyeler, Yorumlar, İbadet, İbretlik, İlginç | 4 Comments »

 
%d blogcu bunu beğendi: