Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 29 Mar 2008

İşgâl dil’le başlar, gelir din’e dayanır

Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2008

İşgâl dil ile başlar, gelir din’e dayanır.

İşgâl dil ile başlar, gelir din’e dayanır.

Yazar Karakaya yabancı dil eğitimine el attığı yazısında, ‘orta zekâ sahibi bir Türk, dünyanın en zor dilini 6 ayda öğrenirken, 9 sene İngilizce okuyup derdini anlatamamak nedir?‘ diye soruyor ve diyor ki:

“Ama hesap başka!..

Maksat bize İngilizce öğretmek değil!”

Vakit yazarı Hasan Karakaya, emparyalist bir tuzak olduğuna kanaat getirdiği yabancı dil eğitimi meselesiyle ilgili şunları yazıyor:

Atalarımız “dil” üzerine epey söz etmişler… Meselâ, “Dil söyler saklanır, belâsını baş çeker” demişler!.. Meselâ, “Dil ile düğümlenen, diş ile çözülmez” demişler!.. Şunu da demişler: “Dil, kılıçtan çabuk öldürür!“

Ama, benim en çok hoşuma giden söz şu: “Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez!”

Bu sözlerin temelinde, insanları “dikkatli konuşmaya sevk” amacı yatıyor!.. Zaten, bu yüzden olsa gerek ki; “Dil var bal getirir, dil var belâ!” demişler!..

Evet, bütün bunlar “fertler arasındaki ilişkiler“i iyiliğe ve güzelliğe kavuşturmak için söylenmiş sözler!..

Bu açıdan, hepsi de önemli, hepsi de “altın değerinde” sözler!..

***

BİZE VERİRLER TALKINI!

Ama, bir de “uluslararası” bir önemi var “dil“in!..

“Dil“ deyip geçmeyin;

“Milletlerarası ve medeniyetlerarası mücadele“de, dilin çok büyük önemi ve etkisi var!..

Hatta, şunu söyleyebiliriz: “Kültürel işgâl“ler önce “dil“le başlar, sonra da “din“e kadar uzanır!..

Geçenlerde yazmıştım;

“Emperyalist” devletler, Türkiye‘ye “yerel dil” ve “anadilde eğitim” dayatmasında bulunurken, kendi ülkelerindeki okulların “bahçelerinde bile” başka bir dil konuşulmasını yasaklıyorlar!..

Malûm, “teneffüste bile Almanca dışında bir dil konuşulmasını yasakladığı” için; bir okul, “2 ayrı vakıf” tarafından ödüllendirilmişti!..

Önceki gün de, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi; nasıl “koyu bir fundamantalist“, yani nasıl “bir köktendinci” olduğunu, şu sözleriyle ortaya koydu:

“Biz, farklı etnik unsurlardan oluşan, çok kültürlü bir İtalya istemiyoruz. Kültürümüz ve geleneklerimizle gurur duyuyoruz. Yabancıların bizim yasalarımıza ve yaşama tarzımıza uyum göstermelerini istiyoruz. Önceki gün televizyonda, İtalyan Komünistler Partisi Genel Başkanı Oliviero Diliberto’nun; okullarda birkaç yıla kadar öğrencilerin yarısının Müslümanlardan oluşacağından bahisle; Müslüman öğrencilere Kur’an-ı Kerim öğretilmesi biçimindeki öneriye karşı olmadığını söylediğini duyunca, tüylerim diken diken oldu. Biz buna karşıyız. Çok ırklı, çok kültürlü bir İtalya istemiyoruz.”

***

BURADAN İNGİLİZ TANKLARI MI GEÇTİ?

Peki; Almanya ve İtalya, hatta bütün Avrupa, böylesine bir “tutuculuk” içindeyken, “bizler” ne durumdayız… Bizler üzerinde nasıl “oyunlar” oynanıyor ve “amaçları” ne?.. Millet olarak niçin bu hâllere düştük?.. İçinde bulunduğumuz; “kompleks, yabancı hayranlığı ve yozlaşma“ süreci kendiliğinden mi oluştu, yoksa “sinsî bir strateji“nin ürünü mü?..

Bütün bu soruların cevabını alabilmek için; bugün, sayın Ahmet Kökdemir‘i misafir etmek istiyorum köşeme…

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi olan Yard. Doç. Dr. Ahmet Kökdemir, dil üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor…

Sayın Kökdemir, “medeniyetler mücadelesinde; dilin en etkili yol, ucuz ve kalıcı bir fetih vasıtası olduğuna” inananlardan!..

“Samsun’da Çiftlik Caddesi’ne ne zaman çıksam” diyor;

“Buradan İngiliz tankları mı geçti?” diye sormaktan kendimi alamıyorum!..

Ve ilâve ediyor:

“Esasen İngilizler gelse ve o tabelaları indirmelerini söylese; bizimkiler silahını kuşanır, yine de indirmez o tabelaları!.. İşte, böylesine dehşetli bir dil kuşatması altındayız!“

“İngilizce“nin, dünyayı nasıl bir “ahtapot” gibi sardığını anlatırken; Hindistan, Pakistan ve Bangladeş‘ten örnek veriyor:

***

YA ÖĞRENDİLER, YA DOĞRANDILAR!

“İngilizler, bu ülkede bir asır kadar kaldı… Ayrılalı da 50 küsur yıl oldu!.. Ama hâlâ resmî dillerinde İngilizce var!..

Peki, nasıl oldu bu?..

Oldu, çünkü; İngilizce bilmeyenleri kömür ocaklarında bile çalıştırmadılar!.. İngilizce’yi resmî dil ilan ettiler!.. Öğrenmeyenlerin parmaklarını, bileklerini kestiler, doğradılar!.. Bu ülkelerde böylece İngiliz kültürü hakim oldu!..“

***

KOLEJLİ BAKAN VE BAŞBAKANLAR!

Dilin insanı ruhuna, kültürüne ve köküne döndürdüğünü bilen, bu inceliği keşfeden ve dünyada etkili olmak isteyen güçlerin bu yüzden 1700’lü tarihlerden itibaren Osmanlı topraklarında “okul” açmaya başladığını söyleyen Kökdemir, İngilizler‘in 1700’den 1848’e kadar 118 okul, ABD‘nin ise 1848‘den 1904‘e kadar 465 okul açtığını vurguluyor, “sonuçlarını” ise şöyle açıklıyor:

Harput Amerikan Koleji, İstanbul Amerikan Kız Koleji, Merzifon Amerikan Koleji, Robert Koleji bunlardan bazılarıdır.

ABD‘nin Osmanlı topraklarındaki bu okullarında 1904’te okuyan toplam öğrenci sayısı ise 22 bin 867 idi!.. Birçok Türk aile veya Türk gibi görünenler, çocuklarını başka isimlerle bu okullarda okuttu!.. Bu okulları bitirenler; petrol şirketlerinin veya zengin Amerikan vakıflarının seçmesiyle ABD’ye gitti!..

Döndüklerinde; bu ülkede, ya başbakan, ya bakan, ya Merkez Bankası başkanı veya basının önemli yerlerinde görev aldı ve Türkiye’nin her meselesiyle ilgili ahkâm kesti!”

Robert Koleji‘nin ilk binası için 60 bin dolar, ek binası için 35 bin dolar, mühendislik bölümleri için de 1.5 milyon dolar harcandığını dile getiren Kökdemir; bunun altındaki “hin oğlu hinliği” de şöyle açıklıyor:

“Kim başka bir milletin çocuklarını eğitmek için bu kadar masrafa girer?.. Bulgar ihtilâlini çıkarıp Balkanlar’ı kana bulayanlar Robert Koleji mezunlarıdır!.. O okullardan çıkanlar; Yunanistan’ı, Bulgaristan’ı devlet teşkilâtıyla örgütleyenler, İsrail’i kuranlardır!!!”

***

AMAÇ, DİL ÖĞRETMEK DEĞİL!

Sayın Ahmet Kökdemir, devam ediyor sözlerine:

“Bugün ilkokuldan itibaren her yerde İngilizce var… Öğrenme değil!.. İsterseniz deneyelim. İlkokul 4’te başlıyor, üniversiteye kadar toplam 9 yıl İngilizce eğitimi veriliyor… Üniversitede öğrencilere “Az buçuk İngilizce konuşabilecek var mı?” diye soruyorum, yok!..

Bu işi çok iyi bilenler, “Orta zekâya sahip bir Türk, dünyanın istediği en zor dilini 6 ayda öğrenir” diyor!..

Buna göre 9 sene İngilizce görüp de meramımızı anlatamamak, hangi ifadeyle anlatılır?..

Ama hesap başka!..

Maksat bize İngilizce öğretmek değil. Öyle olsa, neden İngilizce kitapları Oxford Yayınevi’nden alıyoruz?.. Şimdi üniversitede 3-4 hoca yan yana gelsek, ilk, ortaokul, üniversite seviyesinde Türkçe kitabı yazamaz mıyız?

Üniversitelerin İngilizce Dili Edebiyatı bölümleri var. Her üniversiteden 3-4 hocayı yan yana getirseniz, çok rahatlıkla her sınıf için İngilizce kitabı yazarlar… Fakat maksat öğretmek değil. Ne kadar kazanacaklarının hesabını yapıyorlar.

16 milyon öğrencimiz var. En düşük rakamdan kitap 10 YTL. Hazırlık’ta 250’den 350 YTL’ye kadar kitap var… Türkiye’de 16 milyon öğrenci var. 10 YTL’den, yılda 160 milyon YTL’lik kitap satıyorlar.

Yani Oxford Yayınevi‘ne, yılda verdiğimiz parayla her yıl 10 vilayetimize orta ölçekli bir fabrika kurabiliyoruz.!”

***

“BU SES, ÇAN SESİ EVLÂDIM!”

Bu, olayın “ticarî” boyutu!.. Bir de, “dinî” boyutu var ki, asıl düşündürücü olan taraf, burası!..

“Adamlar” diyor, sayın Kökdemir; “Bir taşla iki kuş birden vuruyor!”

Peki, nasıl?..

Bir, “İngilizce öğretmeyen kitaplar” satarak, para kazanıyorlar!..

İki, o kitaplar vasıtasıyla “misyonerlik” yapıyorlar!..

“Bir baba geldi yanıma” diyor, “Çıldıracağım!” diye yakınıyordu!..

Kızı; “Baba, Pazar günleri biz niye kiliseye gitmiyoruz?” diye sormuş!..

“O çocuk, elbette sorar” diyor ve ekliyor:

“Çünkü Oxford kitaplarında; Mr. Braun, Cek’le Mari’nin ellerinden tutuyor, kiliseye götürüyor!.. Parkta oturuyorlar!..

Cek’le Meri; “Baba bu neyin nesi?” diyor… Braun, “Bu ses, çan sesi evlâdım. Pazar günü sizi kiliseye götüreceğim” cevabını veriyor!”

Peki, bu kitap, Oxford Yayınevi‘nden değil de, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kökdemir‘in elinden çıksaydı nasıl olurdu?..

İşte, Kökdemir‘in cevabı:

“O İngilizce kitabını ben yazarsam; Cek’leri, Meri’leri değil, bizim Ahmet’leri, Ayşe’leri alır, parka giderdim!.. Braun’un oturduğu banka, Ahmet Kökdemir oturur ve çocuklar, “Baba bu ne?” diye sorduklarında, şu karşılığı verirdim:

“Bu ses, ezan sesidir evlâdım… O ezanlar ki, şehadetleri dinin temeli!..”

Sonra da;

“Gelin, şöyle şadırvana doğru ilerleyelim, kolları sıvayalım, hadi namaza da gidiverelim” derdim!..

Evet, ben olsam böyle yazardım bu kitabı… Ama Oxford; hem İngilizce’yi öğretmiyor, hem öğretmediği dilden para kazanıyor, hem de kendi dinlerinin propagandasını yapıyor!.. Yani, bir taşla birkaç kuş birden vuruyorlar!“

***

BU VAHŞETİ ANCAK DİL PAKLAR

Bir başka örnek olarak da, “İsrail’deki bir TV kanalında düzenlenen yarışma”yı gösteriyor sayın Kökdemir ve diyor ki:

“Yarışmanın konusu İsrail’i dünya milletleri önünde iyi tanıtacak ve ona yönelecek birtakım sözleri, olumsuz tavırları anında bertaraf edecek yapıda kabiliyetli elemanlar yarışması!..

Güzel, etkili konuşmalı ve kavrayışı çok yüksek olmalı ki, ani sorularla bocalamasın, İsrail’i aklasın!..

İsrail’in yaptığı şu vahşeti hangi deterjan paklayabilir?..

Sadece dil!..

Bu kadar vahşeti temizleyecek deterjan henüz bulunmadı!..

Birinciye vaat edilen mükâfat külliyatlı para!.. Paranın dışında, ABD’ye gönderip, İsrail Büyükelçiliği’nde basın sözcülüğü görevi veriyorlar!.. Yaşı ne olursa olsun.

Dilin gücünü kavrayan her ülke bunlardan faydalanıyor. Ancak biz bu konularda başımız dara düşünce maalesef!!!”

…………..

Nasıl; tesbit ve teşhisler “son derece çarpıcı” değil mi?..

O halde, sayın Ahmet Kökdemir‘in son tesbitini aktaralım:

“Dil, dehşetli bir güç!.. Dokunduğu yeri ya birleştirir, ya da kökünden koparır!”

***

Şimdi, soralım kendimize;

“Kök”lerimizden kopmamız, “dil”den kopmamızla mı başladı acaba?..

Sıra, galiba “din“e geldi!..

Öyle ya, “bıçak yarası” geçer;

Ama “dilin açtığı yara” geçmez!..

Atalarımız; “dil, kılıçtan çabuk öldürür” derken, bunu mu kastediyordu acaba?..

“Tabelâlar“, hâlimizi anlatmaya herhalde yeter!..

 
29 Mart 2006
 
(Tashih ve düzenlemelerle Halis ECE)

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Edebiyat, Güncel, Gündem, Güzel Sözler, Genel, Nasihat, Tarih, Tavsiyeler, Türkiye, Yorumlar, İlginç | 1 Comment »

Kâbe’nin Putlardan Temizlenmesi

Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2008

Kâbe’nin Putlardan Temizlenmesi

Kâbe etrâfında 360 put vardı. Bunların en büyüğü olan “Hubel”, Kâbe’nin üstüne konulmuştu. Diğerleri Kâbe’nin etrafına ve içine yerleştirilmişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.) değnekle bunları itiyor, her birini bizzât deviriyordu. Putlar yıkılırken:
“Hak geldi, bâtıl yok oldu, esasen bâtıl yok olmağa mahkûmdur.”(327) “Hâk geldi, artık bâtıl ne yeniden başlar, ne de geri gelir”(328) diyordu.(329)

Kâbe’ye girmek için Rasûlüllah (s.a.s.) anahtarını istedi. Talha oğlu Osmân anahtarı getirdi. “Emânettir Ya Rasûlallah”, diyerek Hz. Peygamber (s.a.s.)’e teslim etti. Kâbe’nin içi de putlarla doluydu. Duvarlarına resimler asılmıştı. Rasûlüllah (s.a.s.)’ın emriyle Hz. Ömer bunları dışarı attı. Müşrikler, ilah diye taptıkları putların parçalanışını şaşkın şaşkın seyrettiler. Dünkü mabûdlar bir anda moloz yığını haline gelmiş, çöplüklere atılmıştı. Sonra, Rasûlüllah (s.a.s.), yanına Üsâme, Bilal ve Talha oğlu Osmân’ı da alarak Kâbe’ye girdi, kapının karşısındaki duvara doğru namaz kıldı.(330) Beyt-i Şerifi dolaşıp her tarafında tekbir getirdi. Uzunca bir müddet içeride kaldı. Bu sırada bütün Kureyş Hârem-i Şerif’te toplanmış, sabırsızlıkla, haklarında verilecek hükmü bekliyorlardı.
(327) el-İsrâ Sûresi, 81
(328) Sebe’Sûresi, 49
(329) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 10/338 (Hadis No: 1626)
(330) el-Buhârî, 5/93; Tecrid Tercemesi, 10/339 Buhârî’nin Abdullah b. Ömer’den rivâyetine göre, Rasûlüllah (s.a.s.) Mekke’nin fethi günü Kâbe’ye girdiğinde içerde namaz kılmıştır. Abdullah b. Abbas’tan rivâyetine göre ise namaz kılmamış sadece tekbir getirmiştir. (Buhârî, 5/93)

Mekke’ye Giriş (20 Ramazan 8 H./11 Ocak 630 M.)

Rasûlüllah (s.a.s.), Mekke’ye girmeden önce, “Zî Tuvâ” denilen yerde durdu. Ordusunu dört kısma ayırıp her birinin gireceği yerleri tâyin etti. “Sakın savaşa girmeyin, saldırıya uğrayıp mecbûr kalmadıkça kan dökmeyin…” diye tenbihte bulundu.
Sekiz yıl önce, yurdundan üç kişilik bir kafile ile nasıl ayrılmıştı, şimdi nasıl bir ihtişâmla dönüyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) devesinin üstünde bütün bunları düşünüyor, mağrûr bir fâtih gibi değil, son derece mütevâzi bir halde, başı secde eder gibi, devenin boynuna yapışmış, tesbih, tehlil ve duâ ile, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz lütuflarına şükrederek ilerliyordu.

Bütün birlikler, kan dökmeden Mekke’ye girdiler. Yalnızca Velîd oğlu Hâlid’in komuta ettiği birlik tecâvüze uğradı. Kureyş’in azılılarından Ümeyye oğlu Safvân, Amr oğlu Süheyl ve Ebû Cehil’in oğlu İkrime bir çete kurdular. Hâlid’in birliklerini Mekke’ye girerken ok yağmuruna tutarak iki müslümanı şehid ettiler. Bu durumda Hâlid, saldırganlar üzerine hücûm ederek, bir hamlede onüç tanesini öldürdü, diğerleri dağılıp kaçtılar.

Rasûlüllah (s.a.s.) kan döküldüğünü duyunca üzüldü. Fakat, tecâvüzün müşriklerden başladığını öğrenince:
– İlahî takdir böyleymiş, buyurdu.

Rasûlüllah (s.a.s.) çadırını Kinâneoğulları yurdunda “Hacûn” denilen yerde kurdurdu. Mekke Devri’nin 7’inci yılında, Kureyş müşrikleriyle Kinâneoğulları burada küfr üzerine anlaşmışlardı(325). Bu anlaşma gereğince müslümanlar üç yıl muhasara altında çok acı günler yaşamışlardı.

Rasûlüllah (s.a.s.) çadırında gusledip 8 rek’at “duhâ namazı” kıldı, sonra, devesine binerek, Kâbe’ye geldi. Yol boyunca Fetih Sûresi’ni okuduğu işitiliyordu.(326) Deve üzerinde, ihrâmsız olarak Kâbe’yi tavâf etti. Elindeki ucu eğri değnekle hacer-i Esved’i istilâm etti.

(325) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 6/132 (Hadis No: 786) ve 10/335
(326) el-Buhârî, 5/92; Tecrid Tercemesi, 10/337 (Hadis No: 1625)

Posted in H.z Muhammed ( s.a.v ), İslam Tarihi | Leave a Comment »

Fetih Hazırlığı

Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2008


Fetih Hazırlığı

Ebû Süfyan Mekke’ye döndükten sonra Rasûlüllah (s.a.s.)gizlice fetih hazırlığına başladı. Ashâbına sefer için hazırlanmalarını emretti. Ayrıca, Gıfâr, Eslem, Eşca’ Müzeyne, Cüheyne, Süleym gibi, kendisine bağlı kabîlelere haber salarak Ramazan’ın ilk günlerinde Medine’de toplanmalarını istedi.

Rasûlüllah (s.a.s.),Mekke’nin kan dökülmeden fethedilmesini istiyordu. Kureyş savunma için hazırlık yapar da karşı koyarsa, kan dökülürdü. Bu yüzden hazırlıklar son derece gizli tutuldu. Mekke ile Medine arasındaki bütün yollar kesildi. Bu vazife Huzâa kabilesine verildi. İki taraf arasında sanki kuş uçmuyordu. Bu arada dikkatlerin başka yöne çekilmesi için Necid tarafına bir de seriyye göndermişti.

Ebû Beltea oğlu Hâtıb’ın Kureyş’e Yazdığı Mektup

Ancak ashabtan Ebû Beltea oğlu Hâtıb, durumdan Kureyş’i haberdar etmek istemiş, bir mektup yazarak gizlice Mekke’ye göndermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.), İlâhî vahiy ile bunu öğrendi. Hemen Hz. Ali ile iki arkadaşını görevlendirdi.
– Hah bostanına kadar gidin, orada, mahfe içinde yolcu bir kadın bulacaksınız. Yanında bir mektup var, onu alıp getirin,buyurdu.
Kadın önce inkâr etti, fakat, “seni şimdi çırılçıplak soyar, her tarafını ararız”, deyince, çâresiz mektubu saçının hotozu arasından çıkardı.(317)

Mektupta, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın önüne durulamaycak bir ordu ile Mekke üzerine yürüyeceği bildiriliyordu. Herkes şaşırıp kaldı, çünkü Hâtıb’dan böyle bir şeyi kimse beklemiyordu. Rasûlüllah (s.a.s.) bir hey’et önünde Hatıb’ı sorguya çekti.
– Ey Hâtıb, bu ne iş, niçin bunu yaptın, diye sordu. Hâtıb:
– Ya Rasûlüllah hakkımda karar vermekte acele etmeyin. Ben Kureyş’e anlaşarak bağlı bir kimseyim, fakat hiç bir zaman onların mahremi olmadım. Yanınızdaki muhacir kardeşlerimin, Mekke’de âilesini ve mallarını koruyacak yakınları var, benimse kimsem yok. Mekkelilerden nimetdârlar kazanarak âilemi korumak istemiştim. Bu işi dinimden dönmek için yapmadım, ben

Müslüman olduktan sonra, kat’iyyen küfre razı olmam, diye kendini savundu. Hz. Ömer, dayanamayıp:
– Yâ Rasûlallah, izin ver de şu münâfığın boynunu vurayım, demişti. Fakat, Rasûlüllah (s.a.s.) Hâtıb’ın suçunu bağışladı.
– Yâ Ömer, Hâtıb Bedir Gazası’nda bulundu, ne bilirsin belki de Cenâb-ı Hak Bedir ehline: “Bundan böyle istediğinizi yapın, sizi bağışladım” demiş olabilir, buyurdu.

Fakat bu olayla ilgili olarak:
“Ey inananlar, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar, size gelen hakkı tanımadıkları ve Rabbımız olan Allah’a inandığınız için peygamberi de sizi de (yurdunuzdan) çıkardıkları halde onlara sevgi (mi) gösteriyorsunuz? Siz benim yolumda savaşmak ve benim rızamı kazanmak için (yurdunuzdan) çıkmışsanız, ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bildiğim halde, nasıl olur da onlara sevgi gösterirsiniz. İçinizden her kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.” (el-Mümtehine Sûresi, 1) anlamındaki âyet-i kerime indirilmiştir.(318)

Mekke’ye Yürüyüş Yazının devamını oku »

Posted in H.z Muhammed ( s.a.v ), İslam Tarihi | Leave a Comment »

MEKKE’NİN FETHİ

Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2008

Mekkenin fethi,

MEKKE’NİN FETHİ

(Hicrî 13 Ramazan 8 – Milâdî 3 Ocak 630 Çarşamba)

Mekke-i Mükerreme’nin fethi için, Hicret’in 8’inci yılında Ramazan ayı başlarında (ramazandan iki gece geçince), Medîne-i Münevvere’den Mekke’ye doğru yola çıkıldı. Ramazân-ı Şerif’in 13’üncü günü fethedildi.

8’inci Hicrî yılın Ramazan ayının 1’inci günü, Milâdî 22 Aralık 629 Cuma gününe tekabül etmektedir. Ramazân-ı Şerif’ten 2 gece geçtikten sonra Medîne’den ayrılındığına ve günün gecesi gündüzünden önce geldiğine göre, cumartesi gündüzün yola çıkılmış oluyor. Hicrî 13 Ramazan 8 senesinin karşılığı da, Milâdî 3 Ocak 630 Çarşamba günü olduğuna nazaran, Mekke-i Mükerreme’nin fethi, bugüne kadar bilinegelen 31 aralık veya 1 Ocak günü değil, 3 Ocak günüdür.

Biz sana apaçık bir fetih ve zafer sağladık. (el-Feth Sûresi, 1)

Hudeybiye Muâhedesinin Bozulması

Hudeybiye Barış Anlaşması, Müslümanlarla Kureyş arasında yapılmıştı. Anlaşma şartlarına göre, diğer Arap kabîleleri, iki taraftan birinin himâyesine girmekte, anlaşıp birleşmekte serbesttiler. Buna göre, Huzâa kabîlesi, Müslümanların Benî Bekir (Bekir oğulları) kabîlesi de Kureyş’in himâyesine girmişti.

Hicretin 8’inci yılı Şaban ayında, Benî Bekir kabîlesi, Peygamberimizin himâyesinde bulunan Huzâa kabîlesine ansızın bir gece baskını yaptı. Esâsen iki kabîle arasında öteden beri düşmanlık vardı. Bu baskında Benî Bekir, Kureyşten yardım ve teşvik görmüş, hatta İkrime, Safvân ve Süheyl.. gibi ileri gelen bir kısım Kureyş gençleri baskında bizzat bulunmuşlardı. Baskın sonunda Huzâalılardan 23 kişi ölmüş, sağ kalanlar Harem-i Şerîf’e sığınarak kurtulabilmişlerdi.

Bu olay üzerine Huzâalılar, 40 kişilik bir heyetle Medine’ye geldiler. Rasûlüllah (s.a.s.)’a durumu anlatıp yardımını istediler.

Huzâalılarla Müslümanlar arasında ötedenberi dostluk vardı. Bu dostluğun temeli, İslâm’dan öncesine kadar uzanıyordu. Bu sebeple Huzâalılar, Müslümanlarla ilgili, Mekke’de olup biten her şeyi Rasûlüllah (s.a.s.)’a gizlice bildirirlerdi. Hendek Savaşı hazırlığını da onlar haber vermişlerdi.

Huzâa kabilesine yapılanlardan, Rasûlüllah (s.a.s.) son derece üzüldü. Kendilerine yardım edeceğini va’detti. Kureyş’e derhal bir elçi göndererek:

Öldürülen Huzâalılardan diyetlerinin ödenmesini, veya Benî Bekir Kabîlesinin himâyesinden vazgeçilmesini istedi.

İki şarttan biri kabûl edilmediği takdirde, Hudeybiye Anlaşmasının bozulmuş sayılacağını, bildirdi.

Kureyşliler, ilk iki şartı kabûl etmeyip Hudeybiye anlaşmasını bozduklarını bildirdiler. Daha önce fiilen bozdukları antlaşmayı, böylece resmen de bozmuş oldular.

Kureyş’in Barışı Yenileme Teşebbüsü

Kureyşliler, bir müddet sonra hatalarını anladılar. Alaşmayı bozduklarına pişmân oldular. Derhal anlaşmayı yenilemek ve barış süresini uzatmak üzere Ebû Süfyân’ı Medine’ye yolladılar.

Ebû Süfyân, Medine’de önce, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın zevcelerinden kızı Ümmü Habîbe’ye gitti. Oturacağı sırada, Ümmü Habîbe minderi topladı. Halbuki evde üzerine oturulacak başka bir şey yoktu. Ebû Süfyân sordu:

– Kızım, minderi mi benden esirgiyorsun, yoksa beni mi minderden? Kızı cevap verdi.:

– Bu, Rasûlüllah (s.a.s.)’e âittir. Sen ise müşriksin, pissin. Bu yüzden üzerine oturmanı istemedim.(315)

Ebû Süfyân, daha sonra Rasûlüllah (s.a.s.)’e başvurdu. Olumlu bir sonuç alamadı. Başta Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer olmak üzere ashâbın ileri gelenleriyle bir bir görüştü, barışın yenilenmesi için desteklerini istedi. Hz. Fâtıma’yı ziyâret ederek O’ndan yardım bekledi. Fakat bütün gayretleri boşa çıktı; hiç bir netice elde edemedi. Eli boş dönmek istemiyordu. Hz. Ali’nin tavsiyesine uymaktan başka çâre yoktu. Mescide geldi:

– Ey nâs, ben her iki tarafı da himâyeme alarak, Hudeybiye barışını yeniliyorum. Sanırım, kimse benim ahdimi bozmaz.. dedi. Fakat, kimseden cevâp alamadı. Devesine bindi, ümitsiz olarak Mekke’nin yolunu tuttu. Bir işâretle bütün Mekke’yi harekete geçiren Ebû Süfyan, Medine’de kimseye sözünü dinletememiş, öz kızına bile merâmını anlatamamıştı.

Dönüşünde olup bitenleri olduğu gibi Mekkelilere anlattı. Onun sözlerini dinleyenler:

– Yazık, sen hiç bir şey yapmamışsın. Bize barış haberi getirmedin ki, güven içinde olalım, Savaş haberi getirmedin ki, hazırlanalım. Ali seninle alay etmiş. Senin tek başına ilân ettiğin barış neye yarar…, dediler.(316)

 
(315) Zâdü’l-Meâd, 2/386; İbn Hişâm, 4/38
(316) İbn Hişâm, 4/39; Zâdü’l-Meâd, 2/387; Târih-i Din-i İslâm, 3/415

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, H.z Muhammed ( s.a.v ), İslam Tarihi | Etiketler: | 2 Comments »

ESİRLER VE GANİMETLER

Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2008

ESİRLER VE GANİMETLER

Huneyn ve Evtâs Savaşlarında, kadın erkek 6 bin esir, 24 bin deve, 40 bin okiyye (yaklaşık 5 ton) altın ve gümüş ve pek çok kıymetli eşyâ ele geçmiş, bunlar Ci’râne’de toplanmıştı. (348) O zamana kadar hiçbir savaşta bu kadar çok esir ve ganimet ele geçmemişti. Özellikle yeni Müslüman olmuş bedevî Araplar, Huneyn zaferinin ilk gününden itibâren, ganimet mallarını paylaştırılmasını istemişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.) ise bu mürâcaatlara:
– Tâif’ten döndüğümüzde, diye cevâp vermişti.

a) Esirlerin Serbest Bırakılması
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Tâif’ten Ci’râne’ye döndükten sonra esirleri ve ganimet mallarnı hemen paylaştırmadı. Esirleri kurtarmak üzere Hevâzinlilerin müracaatlarını bekledi.(349) Yeni müslüman olan bedevîler ise, kendilerine bir an önce ganimetlerin verilmesi için sabırsızlanıyorlardı.(350)

Nihâyet, Hevâzin Kabîlesinden 14 kişilik bir hey’et geldi. Bunların çoğu bu esnâda müslüman olmuşlardı. Aralarında Rasûlüllah (s.a.s.)’in süt annesi Halîme’nin mensûb olduğu Sa’doğulları’nın temsilcileri de vardı.
– Yâ Rasûlallah, biz asâlet ve aşîret sâhibi kimseliriz, başımıza geleni biliyorsunuz, dediler; esirlerin ve ganimet mallarının geri verilmesini istediler. İçlerinden Hz. Peygamber (s.a.s.)’in süt amcası Zübeyr:
– Ey Allâh’ın Rasûlü, esir kadınlar arasında süt halalarınız, süt teyzeleriniz de var. Onlar sana çocukluğunda hizmet ettiler. Sen ise yardım için başvurulacak insanların en hayırlısısın… dedi.(351) Rasûlüllah (s.a.s.) onları dinledikten sonra:
– Ben sizi bugüne kadar bekledim. Siz çok geç kaldınız. Halk etrâfımda, ganimetlerin paylaştırılmasını bekliyor. Şimdi siz ikisinden birini tercih edin. Kadınlarınızı ve çocuklarınızı mı istersiniz, yoksa mallarınızı mı? diye sordu. Hey’et:
– Elbette kadınlarımızı ve çocuklarımızı isteriz. Âile şerefini hiç bir şeyle değişmeyiz, dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.):
– Bana ve Abdülmuttalib oğullarının payına düşen esirler serbesttir, onları size bağışladım, buyurdu. Diğerlerinin de serbest bırakılması için, namazdan sonra, kendisini şefâatçi kılarak, müslamanlardan istemelerini söyledi. Hevâzin hey’eti, Rasûlüllah (s.a.s.) ‘in öğrettiği gibi yaptılar: Öğle namazından sonra ayağa kalkıp:
– Biz, Rasûlüllah (s.a.s.)’i şefâtçi kılarak, Müslüman kardeşlerimizden, kadınlarımızı ve çocuklarımızı bağışlamalarını istiyoruz, dediler. Gönülleri coşturacak sözler söylediler. Rasûlüllah (s.a.s.) Cenâb-ı Hakk’a hamd ve sena ettikten sonra:
– Ashâbım, bana ve Abdülmuttalib oğullarının payına düşen bütün esirleri ben serbest bıraktım. İçinizden, kardeşlerinizin gönlünü hoş etmek, karşılığını Allah’dan almak isteyenler de böyle yapsın. Bedelsiz vermek istemeyenlere ise, Cenâb-ı Hakk’ın ihsân edeceği ilk ganimetten (her bir esir için 6 deve) vereceğim, buyurdu.
Bütün müslümanlar:
– Biz de hissemize düşeni, Rasûlüllah (s.a.s.)’a bağışladık, diye bağrıştılar. Böylece 6 bin esir bir anda kurtulmuş oldu.(352) İnsanlık târihinde bu olayın benzerini göstermek mümkün değildir. Bu büyüklük karşısında Hevâzin Kabîlesi toptan Müslüman oldu.
Bu esnâda, kabîle reisi Mâlik Tâif’teydi. Hz. Peygamber (s.a.s.) Hevâzin heyetine:
– Eğer Mâlik, gelir de Müslüman olursa,bütün âilesi ve mallarından başka ayrıca 100 de deve veririm, buyurdu. Mâlik bu heberi duyunca, gelip Müslüman oldu. Çocuklarıyla birlikte, bütün mallarını ve 100 deveyi alarak kabîlesine döndü. Rasûlüllah (s.a.s.) onu kabîlesine âmil (zekât toplama memuru) tâyin etti.(353)

b) Ganimetlerin Taksimi
Esirlerin hürriyete kavuşmasından sonra sıra ganimetlerin taksimine geldi. Esâsen Bedevîler:
– Artık bizim de deveden, davardan hakkımızı ver, diye taşkınlık yapıyorlar, Rasûlüllah (s.a.s.) ‘ın peşini bırakmıyorlardı. Rasûl-i Ekrem bunlara hitâben:
– Ey nâs! Ne diye sabırsızlanıyorsunuz? Ganimet davarları, şu vâdinin ağaçları sayısınca bile olsa, dağıtacağım. Sonra yanındaki deveden aldığı bir tüyü parmaklarının arasında göstererek:
– Benim sizin ganimetlerinizle, değil bir deve, şu tüy kadar bile ilgim yok. Aldığım beşte bir hisse de gene size (fakirlerinize) sarfolunmaktadır. İğne-iplik bile olsa, aldığınız her şeyi teslim ediniz. Çünkü kıyâmet gününde en büyük ar ve azâb vesîlesidir, buyurdu.(354) Sonra ganimet mallarını dağıtmağa başladı.
Ganimetler beşe bölündü. Bir hisse Beytü’l-mâl için ayrıldı, dördü mücâhitlere paylaştırıldı. Beytü’l-mâl hissesinin tasarrufu (harcama yetkisi) Rasûlüllah (s.a.s.) ‘e âitti.(355)

c) Müellefe-i Kulûb
Rasûlüllah (s.a.s.) , Mekke’nin fethinden sonra müslüman olmuş olan Kureyş ileri gelenlerine ganimetten paylarına düşenden ayrı olarak, Beytü’l-mâl hissesinden de bol mikdârda bağışda bulundu. Bunlar uzun yıllar, Rasûlüllah (s.a.s.)’a düşmanlık hareketinin öncülüğünü yapmışlar, Mekke’nin fethinden sonra çâresiz müslüman olmuşlardı. Ancak gönülleri İslâm’a ısınmamıştı. Bunca yıl İslâm düşmanlığı yaptıktan sonra, bir anda bütün kalbiyle Müslümanlığı benimseyivermek kolay bir iş değildi. Kur’ân-ı Kerîm, bu gibilere “el-müellefetü kulûbühüm” adını vermekte, gönüllerinin kazanılması, İslâm’a ısındırılması için bunlara zekât verilebileceğini bildirmektedir.(356) Rasûlüllah (s.a.s.) bunları İslâm’a ısındırmak istedi. Çünkü bunlar nüfûzlu ve itibârlı kimselerdi, halk üzerindeki tesirleri büyüktü. Samîmî müslüman oldukları takdirde, kendilerinden faydalı hizmetler beklenebilirdi.
“Müellefe-i kulûb” denilen bu kimselerin sayısı, 30 kadardı. Rasûlüllah (s.a.s.) bunların bir kısmına 100’er deve ile münâsip miktâr gümüş verdi. Ebû Süfyân ile oğlu Muâviye, Ebû Cehil’in oğlu İkrime, Amr oğlu Süheyl, Ümeyye oğlu Safvân, Ebû Talha oğlu Şeybe bunlardandır. Diğer kısmına ise, durumlarına göre 50’şer veya 40’ar deve, uygun mikdarda gümüş verildi.(357)

d) Ensâr’dan bir Kısım Gençlerin Yakışıksız Sözleri Yazının devamını oku »

Posted in H.z Muhammed ( s.a.v ), İslam Tarihi | Leave a Comment »

HUNEYN GAZVESİ (6 Şevval 8 H./ 27 Ocak 630 M.)

Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2008

HUNEYN GAZVESİ (6 Şevval 8 H./ 27 Ocak 630 M.)

And olsunki, Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği, fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün bütün genişliğine rağmen size dar gelip de bozularak gerisin geriye döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti.” (et- Tevbe Sûresi, 25-26)

Huneyn, Mekke ile Tâif arasında, Mekke’ye yaklaşık 16 km. mesafede bir vâdidir. Câhiliyet devri Arap şâirlerinin şiir müsabâkası yaptıkları “Zü’l-mecâz” panayırı da bu vâdi kanarında kurulurdu. Huneyn Savaşı, Mekke’nin fethinden on altı gün sonra (6 Şevval Cumartesi) bu vâdide Hevâzin Kabîlesi ve müttefikleriyle yapıldı.

a) Savaşın Sebebi
Hevâzin, Arabistan’ın en büyük kabîlelerinden biriydi. Mekke’nin güney-doğusundaki dağlarda yaşıyorlardı. Mekke müslümanlar tarafından fethedilmiş, Kâbe’deki bütün putlar kırılmıştı. Hevâzin kabîlesi bu durumdan endişeye düştü. Tedbir alınmazsa, aynı hâl bir gün kendi başlarına gelebilirdi. Kabîle başkanı genç şâir Avf oğlu Mâlik’in teşvikiyle hemen savaş hazırlığına başladılar. Tâif’te bulunan Sakîf Kabîlesi de bunlarla birleşti. Bu iki büyük kabîle (Peygamber Efendimizin süt annesi Halîme’nin mensup olduğu) Sa’d Oğulları gibi bazı küçük kabîleleri de ittifakları içine aldılar. Böylece 20 bin kişilik bir kuvvetle Huneyn Vâdisi’nde toplandılar. Bu harekâtı, ölüm-kalım savaşı sayıyorlardı. Bu sebeple kadınlarını, çocuklarını, bütün hayvanlarını ve kıymetli eşyalarnı da berâberlerinde getirdiler. Ya savaşı kazanıp, Müslümanlığı ortadan kaldıracaklar, yahut da bu uğurda hepsi öleceklerdi.

b) Düşman Üzerine Yürüyüş
Rasûlüllah (s.a.s.) Mekke’de şehrin idâresini düzenlemekle meşguldü. Düşmanın Huneyn’de toplandığını öğrenince, Mekke’de Esîd oğlu Attâb’ı kaymakam bırakarak, 12 bin kişilik bir kuvvetle derhal düşmana karşı harekete geçti. Bu kuvvetin l0 bini, Mekke’nin fethi için Medine’den gelen mücâhidler, 2 bini ise, Mekke’nin fethinden sonra müslüman olan Kureyşlilerdendi. Ayrıca bunlar arasında 80 kadar da henüz müslüman olmamış Mekkeli müşrik vardı. Ümeyye oğlu Safvân bunlardan biriydi.
Müslüman ordusu gerek sayı, gerek silâh ve teçhizat bakımından mükemmeldi. Şimdiye kadar hiç bu kadar mükemmel bir orduları olmamıştı. Bu durum müslümanların bir çoğunu gururlandırıyor, “artık bu ordu yenilmez,” diyorlardı.(338)
İki ordu Huneyn vâdisinde karşılaştı. Müslüman ordusu Huneyn’e sabah karanlığında ulaşmış, vâdinin alçak kısımlarında yer alabilmişti. Düşman kuvvetleri ise buraya önceden gelmişler, yüksek kısımlara ve en elverişli yerlere yerleşerek pusu kurmuşlardı.

c) Pusaya düşünce
İslam ordusunun öncü kuvveti, yeni müslüman olan Mekke’lilerle Süleym Oğullarından meydana gelmişti. Velîd oğlu Hâlid’in komutasında sabah karanlığında pervasız ve tedbirsizce ilerlerken, pusuya düşdüler. Ansızın karşılaştıkları ok yağmuruyla dağılıp geri çekildiler. Alaca karanlıkta her taraftan düşman hücûma başladı. Öncü kuvvetlerdeki çekilme, gerideki birliklere de sirâyet etti. Müslümanlar daracık vâdide, yamaçları tutmuş olan düşmanın ok yağmuru altında neye uğradıklarını anlayamadılar. Şaşırıp birbirlerine girdiler. Umûmî bir panik başladı. Böylece o yenilmez sanılan mükemmel ordu, daha savaş başlamadan dağıldı, herkes kaçmağa başladı.

Ancak Rasûlüllah (s.a.s.) bindiği katırı düşmana doğru sürüyordu. Sağında amcası Abbâs, solunda amcazâdesi Hâris oğlu Ebû Süfyân, katırın dizginlerini tutarak, ilerlemesine engel olmağa çalışıyorlardı(339). Rasûlullah (s.a.s. ) etrafında, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Üsame…gibi, ashâbın ileri gelenlerinden ancak 80-100 kişi kalmıştı.
Bu âni bozgun, yeni müslüman olanlardan, henüz imânı zayıf kimselerin gerçek düşüncelerini ortaya çıkarıvermişti. Ebû Süfyan mânâlı bir tebessümle:
– Artık bu bozgunun denize kadar önü alınamaz, demişti. Kelede:
– Bugün sihir bozuldu, diye haykırmış, henüz müşrik olan kardeşi Safvân:
– Sus, ağzın kurusun, bana Hevâzinden biri hâkim olacağına Kureyş’den biri olsun, diyerek kardeşini azarlamıştı? Uhud Savaşında öldürülen Ebû Talha’nın oğlu Şeybe ise:
– Bugün Muhammed’den intikamım alınıyor, diyecek kadar ileri gitmişti. Mekke’de bile:
– Muhammed ölmüş, ordusu dağılmış, Arablar eski dinlerine dönecekler, diye söylentiler çıkmış, Rasûlüllah (s.a.s. ) kaymakam bıraktığı Attâb b. Esîd:
– Muhammed ölmüşse, Allah bâkidir, şerîatı duruyor, diye halkı teskine çalışmıştı.

d) Rasûlüllah (s.a.s. )’in Metâneti ve Düşmanın Hezîmeti
İşte böylesine tehlikeli bir anda Hz. Peygamber (s.a.s.), metânetle yerinde durup, kaçıp dağılan müslümanlara:
– Ey Allah’ın kulları! Buraya geliniz. Ben Allah’ın Peygamberiyim, bunda yalan yok! Ben Abdülmuttalib’in torunuyum, diyordu.(340)
Sonra Rasûlüllah (s.a.s. )’in emriyle Hz. Abbâs gür sesiyle haykırdı:
– “Ey Akabe’de bîat eden ensâr! Ey, Şecere-i Rıdvân altında, geri dönmemek üzere bîat edip söz veren ashâb! Muhammed (s.a.s.) burada. O’na doğru gelin.

Abbâs’ın sesini duyanlar,, derhal “Lebbeyk, lebbeyk” diyerek geri dönüp geldiler. Yâ Evs, Yâ Hazrec diye nidâ ederek bütün ensâr Rasûlüllah (s.a.s. )’in etrâfında yeniden toplandılar. Savaş bütün şiddetiyle yeniden başladı.(341)
Hz. Peygamber (s.a.s.), Cenâb-ı Hakk’a zafer ihsân etmesi için duâ ettikten sonra yerden bir avuç toprak alıp düşman üzerine savurdu. Düşmanlardan bu topraktan gözüne isâbet etmeyen hiç kimse kalmadı.(342) Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla düşman hezimete uğradı. Darmadağın olup, kadınlarını, çocuklarını, hayvanlarını bırakıp kaçmağa başladılar. Müslümanlar arkalarından kovalayıp, yetişebildiklerini öldürdüler veya esir ettiler. Savaşı kazanmak üzere olan düşman, mağlup oldu; yenilmek üzere olan Müslümanlar ise galip geldi. Savaşta müşriklerden ölenlerin sayısı 70’i buldu, müslümanlardan ise 4 şehid vardı.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu savaş şöyle anlatılmaktadır:
“(Ey mü’minler), şüphesiz Allah size (Bedir, Hendek, Hudeybiye, Hayber ve Mekke gibi) bir çok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etti. O gün Çokluğunuz size gurûr vermiş, böbürlendirmişti. Fakat bu çokluğun hiç bir faydası olmamış, yeryüzü bütün genişliği ile başınıza dar gelmişti. Sonra gerisin geriye dönüp kaçmıştınız. Bu hezîmetten sonra Allah, Peygamberine ve mü’minlere sükûnet veren rahmetini indirdi, görmediğiniz askerler (melekler) gönderdi, inkâr edenleri azâba uğrattı. Kâfirlerin cezâsı işte budur.” (et-Tevbe Sûresi, 25-26)

Yazının devamını oku »

Posted in H.z Muhammed ( s.a.v ), İslam Tarihi | Leave a Comment »

ZÂTÜ’S-SELASÎL SAVAŞI (Cumâde’l-âhir 8 H./629 M.)

Posted by Site - Yönetici Mart 29, 2008

ZÂTÜ’S-SELASÎL SAVAŞI (Cumâde’l-âhir 8 H./629 M.)

Kudâa kabîlesi’nin Uzre ve Belî kolları, Medine hayvanlarını yağmalamak üzere, Vâdi’l-Kurâ yakınlarında toplanmışlardı. Rasûlüllah (s.a.s.) durumdan haberdâr olunca, bunların üzerine Amr b. As (Âs oğlu Amr) komutasında 30’u atlı 300 kişilik bir seriyye gönderdi. Bunlar arasında Sa’d b. Ebî Vakkas, Üseyd b. Hudayr, Sa’d b. Ubâde, Sâid b. Zeyd, Âmir b. Rabîa.. gibi ensâr ve muhâcirlerden ileri gelen kimseler de vardı.

Amr b. Âs. ashâbın büyüklerinden değildi. Henüz bir yıl kadar önce Müslüman olmuştu. Fakat dedesi Vâil’in annesi Belî kabîlesinden olduğu için Amr’ın bu kabîle ile ilgisi vardı. Amr, aynı zamanda savaş usûlünü iyi bilen, son derece zekî bir kimse idi. Bu sebeple Rasûlüllah (s.a.s.), komutanlığa O’nu seçmişti.

Amr, Vâdi’l-Kurâ civarında Selâsil suyu’na varınca, düşmanın sayıca üstün olduğunu öğrendi. Burada konaklayarak, bir haberci ile Rasûlüllah (s.a.s.)’den yardım istedi. Rasûlüllah (s.a.s.)’de Ebû Ubeyde b. Cerrâh komutasında 200 kişilik ek kuvvet gönderdi. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de bunlar arasındaydı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Ebû Ubeyde’yi gönderirken:
– Ayrılığa düşmeyin, işbirliği yapın, buyurmuştu. Amr b. Âs, Ebû Ubeyde’nin, askerlere imâm olarak namaz kıldırmasına itirâz etti.
– Sen bana yardıma geldin, kumandan benim, namazda ben imam olacağım, dedi.
Ebû Ubeyde yumuşak tabiatlı bir zâttı, hiç itirâz etmedi.
– Yâ Amr, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, ihtilâfa düşmememizi emretti. Sen bana uymazsan, ben sana uyarım, telâşa gerek yok, diye cevâp verdi. Amr bütün Müslümanlara sefer süresince imam olup namaz kıldırdı. Böylece Hz. Ömer ve Hz. Ebûbekir de Amr’ın idâresine girmiş oldular. Oysa Rasûlüllah (s.a.s.) Amr’ı ilk 300 kişiye; Ebû Ubeyde’yi de 200 kişiye kumandan tâyin etmişti. Ebû Ubeyde’yi Amr’ın emrine değil, yardımına göndermişt.(311)

Amr, düşmana yaklaşınca gerekli tedbirleri aldı. Hava çok soğuk ve sert olduğu halde, gece ateş yakmayı yasakladı. “Kim ateş yakarsa, onu yaktığı eteşin içine atarım,” diye tehdit etti. Asker, soğuktan Ebû Bekir ve Ömer’e başvurdular. Hz. Ömer:
– Bu nasıl şey, herkesi soğuktan kıracak mı? diye Amr’a haber gönderdi. Amr b. Âs:
– Yâ Ömer, sen bana itâatle memûrsun, İşime karışma, diye , cevâp verdi. Hz. Ebû Bekir de:
Rasûlüllah (s.a.s.) O’nu savaş usûlünü iyi bildiği için kumandan yaptı. Madem ki kumandan O’dur, işine karışmamak gerekir, dedi. Böylece gece soğukta geçirildi. Çünkü ateş yakılsaydı, düşman Müslümanların azlığını öğrenecekti.
Amr, plânını kimseye söylemedi. Sabaha karşı, alaca karanlıkta ansızın düşman üzerine hücûma geçti ve savaşı kazandı. Düşman pek çok ganimet bırakarak kaçtı. Ashâb, düşmanın peşini tâkibetmek istedilerse de Amr buna da izin vermedi. Bir kaç gün orada kalıp etraftaki ganimet hayvan sürülerini topladıktan sonra, Medine’ye döndü.
Sefer esnâsında Amr b. Âs ihtilâm olmuş, hava soğuk olduğu için gusletmeyerek teyemmümle namaz kıldırmıştı.(312)

Dönüşte ashâb, Rasûlüllah (s.a.s.)’e, Amr b. Âs’tan:
1- Hava çok soğuk olduğu halde, gece ateş yaktırmadı,
2- Galip geldiğimiz halde düşmanı tâkip ettirmedi,
3- Su bulunduğu halde gusletmeyip, teyemmümle namaz kıldırdı, diye şikâyette bulundular.

Amr bu şikâyetlere karşı:
1- Sayımızın az olduğunu düşman anlamasın diye ateş yaktırmadım.
2- Yardım için kuvet gönderebileceği düşüncesiyle düşmanı tâkip ettirmedim.
3- Soğukta yıkanmak tehlikeli olduğu ve Cenâb-ı Hakk “Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” (ElBakara Sûresi, l95) “Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size acımaktadır.” (en-Nisâ Sûresi, 29) buyurduğu için gusletmeyip teyemmüm yaptım, diye cevâp verdi.

Rasûlüllah (s.a.s.) Amr’ın cevâplarını tebessümle karşıladı. (313)
Amr b. Âs, henüz yeni müslüman olduğu halde, ashâbın büyüklerinin de bulunduğu bir orduya kumandan tâyin edilmesinden dolayı gururlanmıştı. Savaşı da kazanarak dönünce, Rasûlüllah (s.a.s.)’in yanındaki derece ve itibârını öğrenmek istedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e:
– En çok kimi seversiniz? diye sordu. Rasûlüllah (s.a.s.)
Âişe’yi diye cevâp verdi.
– Sonra kimi?
– Âişe’nin babasını, Ebû Bekir’i.
– Sonra kimi?
– Ömer’i.
Amr, en sonraya kendisinin kalacağından korkarak daha fazla sormaktan vazgeçti.(314)

Dipnot : Yazının devamını oku »

Posted in H.z Muhammed ( s.a.v ), İslam Tarihi | Leave a Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: