Göynem – Beyşehir

İlahi – Kur`an -İslam – Din -Tasavvuf – Belgesel – Dua – Hadis – Tarih – Şiir – Vs… – بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Archive for 22 Mar 2008

Su Medeniyeti, “Dünya Su Günü”

Posted by Site - Yönetici Mart 22, 2008

Su Medeniyeti, “Dünya Su Günü”

Su Medeniyeti, “Dünya Su Günü”

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1993 yılı Aralık ayında aldığı bir kararla her yılın22 Mart gününün “Dünya Su Günü” olarak kutlanmasını kararlaştırmıştır.

Ortaya çıkışı BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nın sonuç metni olan Agenda21’in su kaynaklarının gelişimi ile ilgili 18. bölümüne dayanan Dünya Su Günü, suyun önemi ile ilgili bilincin geliştirilmesi… Ve Agenda21’de sunulan önerilerin uygulanmasının sağlanması için, bütün ülkelerin ulusal düzeyde konferans, seminer, sergi, yayın ve doküman dağıtımı gibi bir dizi etkinlik yapmasını teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

22 Mart Dünya Su Günü ile ilgili ilk çalışmalar Birleşmiş Milletler Genel Asamblesi tarafından 1993’te başlatıldı. O günden bu yana da dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi ülkemizde de kutlanmaktadır. Bizim bu çalışmamızın hedefi de yine, suyun önemine dikkat çekmektir.

* * *

Bilindiği üzere su, canlıların, bitkilerin en temel ihtiyacı olma ve başlıca ekonomik faaliyetlere kaynaklık etme özelliği ile milletlerin devamlılığı için hayati bir kaynak…

Sosyal ve ekonomik faaliyetlerin sürmesi büyük ölçüde temiz ve yeterli su arzına sahip olmaya bağlı…

Su kaynaklarının geliştirilmesi ekonomik üretim ve sosyal refaha doğrudan katkı yapmaktadır. Öte yandan, nüfus ve ekonomik faaliyetler arttıkça birçok ülke hızla su sıkıntısı çeker duruma gelmekte ya da ekonomik gelişmeleri kısıtlanmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma politikası doğrultusunda, su kaynaklarını tasarruflu kullanma şuuru mahalli, bölgesel, milli ve milletlerarası her seviyede geliştirilmelidir.

Su, hayatın kaynağı, dünyanın dörtte üçü; vücudumuzun yüzde sekseni su. Kana kana içtiğimiz, duş yaptığımız, yağmur olup yağdığında sevdiğimiz, ama sel olup felaketlere sebep olduğunda korktuğumuz su.

Su insan için çok önemli. Ama öte yandan da dünya nüfusunun artması, küresel ısınmaya bağlı iklim değişiklikleri, suyun yeryüzündeki dağılımı ve kullanım şekli, su ile ilgili ciddi problemlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Şu an için yapılabilecek tek şey, alınabilecek en ucuz ve en kolay tedbir, su tasarrufunu elden bırakmamaktır.

* * *

HAYATIN BAŞLANGICI

Su hayatın başladığı ortamdır.

Su medeniyetlerin-uygarlıkların doğuşuna doğrudan müessirdir, dirkt etkilemiştir.

Su hayati bir kaynak olmanın ötesinde en büyük ekonomik bir değerdir de…

Su, hidroelektrik potansiyel olarak da temiz enerji kaynağıdır.

Dünyadaki toplam su miktarının sadece yüzde 2,5’i tatlı sudur. Hızla artan dünya nüfusuna bağlı olarak temiz su ihtiyacı da hızla artmakta… Buna karşılık temiz su kaynakları ise hızla kirlenmekte, kirletilmektedir.

Bulaşıcı hastalıkların çoğu sudan kaynaklanmakta ve su ile yayılmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü, dünya üzerinde çoğu çocuk olmak üzere her yıl 2 milyondan fazla insanın su ile ilgili hastalıklar yüzünden öldüğü ve 1 milyarın üzerinde insanın sağlıklı ve güvenilir temizlikte suya olan ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını açıklamaktadır.

Hâsılı su, hayatın ta kendisidir.

* * *

HER CANLI SUDAN YARATILDI

Âlemleri yoktan var eden Cenab-ı Rabbi’l-âlemin buyuruyor ki:

“İnkâr edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi? Hâlâ İnanmıyorlar mı?” (Enbiya suresi, 30)

İnsanın yaratılış safhalarının/aşamalarının anlatıldığı bir diğer ayet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır Mevlamız:

“Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak’tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.” (Hac Suresi, 5)

Allah Teala, bu ayetinde bir insanın yaratılış safhalarını tarif etmektedir bizlere…

Birinci safha/aşama olan toprak, insandaki temel mineralleri ve elementleri ihtiva eden hammaddedir.

İkinci merhale, bu elementlerin anne karnındaki yumurtayı döllemek için gerekli yapıya ve genetik bilgiye sahip olan spermleri ihtiva eden ve Kuran’da karmaşık bir su tabiriyle tarif edilen menide bir araya gelmesidir.

Kısacası insanın temel hammaddesi topraktır. Toprağın özü bir damla menide o insanı meydana getirecek bir şekilde toplanmıştır.

Allah Teale ayet-i celilede, bu “su” merhalesinin hemen ardından insanın ana karnındaki gelişim safhalarını belirtmiştir.

Oysa bilindiği üzere “evrim teorisi”, canlılığın sözde suda başlamasından insanın ortaya çıkması arasında milyonlarca farazi aşama olduğunu var sayar. İlk hücre, tek hücreliler, çok hücreliler, omurgasızlar, omurgalılar, sürüngenler, memeliler, primatlar vs. ve bunların sayısız ara aşamaları gibi… Ayet-i kerimedeki sıralamada ise, böyle bir mantık ve tarif olmadığı çok açıktır. İnsanın bir damla su halinden sonra alak haline geldiği bildirilmektedir.

Dolayısıyla, çok açıktır ki ayette, tek bir insanın anne karnından önceki, anne karnındaki ve doğduktan sonra yaşlılığına-ölümüne kadar devam eden yaratılış merhaleleri tarif edilmektedir.

İnsanın ve diğer canlıların sudan yaratıldığını bildiren başka ayetlerde de yine “evrim teorisi”ne dayanak teşkil edecek bir mana yoktur. Bu ifadeyi teyit eden bazı ayetler şöyledir:

“Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.” (Nur Suresi, 45)

“Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O’dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü zaman. Gerçek şu ki, diğer diriltme (yeniden neş’et-yaratma) de O’na aittir.” (Necm suresi, 45–47)

“ O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?” (Kıyamet Suresi, 37)

Sonuçta, ayetlerdeki “canlıların sudan yaratılması” ifadeleri bazı “yorumcular”ın iddia ettikleri gibi kesinlikle evrim teorisine paralel değildir. Ayetlerde canlılığın temel unsurunun su olduğu bildirilmektedir. Bu gerçeği modern biyoloji de ortaya koymuştur. Ama bunun “evrim teorisi”yle uzaktan yakından alakası yoktur.

* * *

İNSANIN İLK YARATILIŞI ÇAMURDAN

İnsanoğlunun dünya / yerküre ile buluşması, yeryüzünün bir beşik gibi döşenip hayata elverişli hale getirilmesinden sonra olmuştur. Kâinatta hiçbir canlının var edilmesi tesadüflere, evrimlere / tekâmüllere ve tabiata bağlanamaz. Zira her şeyde bir kast ve iradenin var olduğu ortadadır. Kanaatimizce “evrimciler”in çıkmaza düşmelerinin temel sebebi de, onların, kâinattaki bu irade, kuvvet-kudret ve hikmeti görememeleri, ya da görmek istememeleridir.

Aslında canlıların genel durumu gibi Allah’ın varlığına-birliğine apaçık delil teşkil eden bir hususun aksine yorumlanması çok gariptir / enteresandır. Ama onlar, kudret elini görememiş ve kâinattaki bu baş döndürücü sistemin yanında hayatı da tabiata ve tesadüflere bağlamışlardır.

Kur’ân-ı Kerim insanın yaratılmasını şöyle dile getirmektedir: “O(Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.” (Secde suresi, 7)

Çamur, balçık ya da yeryüzündeki minerallerden meydana getirilmiş bulamaç, insanın aslî menşeidir. İnsan vücudunda ne varsa hemen hepsi toprakta da vardır. Allah (c.c.) yeryüzünü teşkil eden elementlerden meselâ azot, karbon, hidrojen, oksijen, kükürt vb. gibi maddelerin karışımını canlı varlıkların temel unsurları olarak vaz’etmiştir. Evet o, bu karışımı, adeta bir protein çorbası haline getirmiş, sonra da bu bulamacı şekillendirip ondan insanları yaratmıştır. Başka bir âyette, insanın yaratılışıyla alakalı olarak şöyle denilmektedir: “Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.” (Hicr suresi, 26)

Yaratılış ve hayat adına suyun öneminine gelince… “Biz her canlı şeyi sudan yarattık.” (Enbiyâ suresi, 30) “Allah her canlıyı sudan yarattı; onlardan kimi karnı üzerinde (sürünerek) yürür; kimi iki ayak üstünde, kimi de dört(ayak) üstünde yürür. Allah, daha dilediklerini de yaratır; zira Allah, her şeye kadirdir” (Nur suresi, 45) ayetleri de farklı bir üslupla bu gerçeği ifade ederler.

* * *

İNSANIN ASLİ MADDESİNİN BÜYÜK KISMI SUDUR

İnsanın asli maddesinin büyük bir kısmı sudur. Vücudun dörtte üçü sudur. En basit hücreden en büyük varlıklara kadar her canlı cismin mahiyetindeki su, onların temel moleküllerinden kat kat fazladır. Hücrelerin içindeki parçacıklar, bütün asit çeşitleri, moleküller, aminoasitlerin hepsi bir mâyi içinde yüzmekte ve bir mâyi içinde hareket etmektedirler.

Meseleye bu açıdan bakıldığında en küçük hücreden en büyük varlıklara kadar bütün canlılarda temel moleküllerinin hepsinden fazla su nev’inin hakim olduğu görülecektir.

Su, kâinatta da bir esastır. İlk canlılar suların kenarlarında yaratılmışlardır. Hayatın temel kaynağının su olduğunu Kur’an çok erken dönemde ifade etmiş, modern ilim ise onu henüz hecelemektedir. Evet Kur’ân, yukarıda zikredilen ayetlerden de açıkça anlaşılacağı üzere tam 14 küsur asır önce bu hakikati hem de dupduru bir üslupla ifade etmiştir.

Hasılı hayatın hangi safhası ele alınırsa alınsın, tek hücrelilerden en kompleks varlıklara kadar her şeyde suyun hakim unsur olduğu görülecektir. Kur’ân’ın bu koca gerçeği bir cümlecikte ifade etmesi ise hem enteresan hem de mânidardır. Zira 1400 küsur sene öncesinin insanı ne hücre bilgisinden ne de varlığın anatomisindeki su oranından haberdardır.

Allah Teale Kur’ân-ı Kerim’de, “her canlıyı sudan yarattık’, ‘Allah, her canlıyı sudan yarattı’, ‘And olsun biz insanı pişmemiş (sulu bir) çamurdan, değişmiş, cıvık (ve kokmuş bir) balçıktan yarattık” buyurarak canlıların yaratılışlarındaki aslî unsura dikkatimizi çekmiştir.

Kısacası icmali manada ilimlere rehberlik yapmakta, tafsilat ve teferruatı zaman ve geleceğin ilim adamlarına bırakmaktadır. Onu icmalde görmeyen-göremeyen, bu hasletten mahrum olan kördür; tafsilde-detayda arayanın da basiretsizliği aşikârdır.

* * *

Bir hanım yazarımız “Su sesine indi ruhum” diye başladığı yazısını, enfes üslubiyle şöyle sürdürmektedir:

“Suyun sesine âşina duygularım ayaklandı ve koştum suya doğru. Benliğimin esrarı sular altında. Kâinatın en nazlısı, en kıymetlisi, en olmazsa olmazını düşlüyorum… Mevsimin kadranı çöl sıcağını gösteriyor. Toprağın çatlakları sızım-sızım inliyor. Güneşin eli sarkmış tüm canlıların üzerine. Her şey sıcağa yenik düşmüş, her şey suya hasret… Su ezelden ebede varlık sebebimiz. Sudan yaratıldığımızı, suda yaşadığımızı bilsek de unuttuğumuz bir masal perisi oldu gaflet uykularımıza eşlik eden.

Oysa su rahmetti hani. Su medeniyetti bizi biz kılan.

Bir gece vakti gözlerim yağışırken ey yüreğim…

Su sesine indi ruhum…

Su …

Nil nehriydi Musa’yı kollarında uyutan… Mısır’a can veren… Nilmedeniyetindeki düşleri yıkayandır su. Kargir evlerin bahçelerini süsleyen siyah güllerin ak güllerin üzerindeki şebnem, yokluğun ve yoksulluğun kapısındaki hızır, hayatın kalbindeki sırdır su. Toprağın dudağındaki nem, göklerin bakışlarındaki demdir. Nil kıyısındaki Yusuf’un hasretiyle, ışıksız kalan Yakup’un, görmeyen gözlerini açmaya ayarlı, vuslat sevincidir su. Yayan yapıldak yollardan çaya inen ceylanın, suyunu paylaştığı serçenin mutluluğu, ilahi şifrenin nakkaşıdır su.

Su medeniyettir bizi biz kılan.

Bir gece vakti gözlerim yağışırken ey yüreğim…

Su sesine indi ruhum.

Su…

Sakarya’da yakarış, Fırat’ta kükreyiş, Tuna’da bekleyiş, Dicle’de söyleyiştir. Konya’daki samazenin yüreğinde ilahi yanıştır. Seher vakti pencerenin pervazlarını tıkırdayan nisan yağmurları gibi sevinçli bir akıştır. Durgun göllerin yanağına konan Nilüferin sürgün ülkesidir. Yakıcı kumsalların beklediği, uğurladığı, gözlediği bir med-cezir, bir merhamet busesidir. Sevgilinin dudağından dökülen eski bir zaman şarkısıdır su… Kül rengi bulutlardan, tembel rüzgârlara el eden, yüksek dağlara işmar eden samur saçlı bir peridir su.

“Su berekettir susamış toprağın çatlağında.

Bir gece vakti gözlerim yağışırken ey yüreğim…

Su sesine indi ruhum.

Su…

Gözyaşıdır… Konuşmadan hüznü ve sevinci ifade ediştir. Yeşil bir seccadenin üstünde açılan ellerin arınmışlığı, durulmuşluğudur. İnanmış yürekleri günde beş vakit yuyan, durulayandır. Abdestin nazlı esintisidir. Su, medeniyetin ta kendisidir. Su hayrattır tozlu yol kenarında. Güneş altında tomur tomur terleyen yolcunun alnına değen bir avuç serinliktir. Göklere erişen bir avuç duadır içenin dudağında.

Su medeniyettir. Uzak dağ köylerinin tozlu yollarında, şehirlerin kimsesiz caddelerinde, camilerin efsunlu şadırvanında çağıldayan ince düşüncenin öteki adıdır su…

Su harekettir denize doğru akan…

Bir gece vakti gözlerim yağışırken ey yüreğim…

Susesine indi ruhum.

“Biz her şeyi sudan yarattık” diyen ayet-i kerime, içimize bir ışık düşürürken, su medeniyeti doğdu uluların gönlünden. Çeşmeler, şadırvanlar, dereler aktı ruhumuzun merkezinden. Hiç tanımadığımız yolculara su uzattık Allah rızası için. Dut ağacı diktik tadımlık. İnce bir düşüncenin dantellerini ördük adım başı.

Sonra bir şeyler kayıp gitti suyun akışıyla… Suyu yüksek dağlardan ped şişelere doldurup, şehirlerin kimsesiz caddelerinde, tozlu yolların kenarına kurulmuş büfelerde sattık!!! Evet… Sunduğumuz suyu satar olduk üç kuruşa. Paranın kiri aktı suyun berrağına.

Hayat gerçeğe yürürken, bütün sular aynı yere akarken…

Su medeniyetiyle başlayıp, su mağlubiyetiyle bağladığımız bir hüzün kaldı ruhumuzda…

Su su diye inleyen yakarışlar düştü dudağımızdan.

Çabuk öğrenip, tez unuttuk suyun hayat olduğunu…

Su kudrettir göklerden gelen…

Bir gece vakti gözlerim yağışırken ey yüreğim.

Su sesine indi ruhum. (Meryem Aybike SİNAN, moralhaber.net, su medeniyeti)

* * *

Bu yazının altına düşülen mesaj da bir başka güzellikte…

“Toprak suya, gül goncaya; bülbül de âşıkmış güle…” derdi.

“Su, toprağın; gonca, gülün; gül de, bülbülün olsun! Dost yeter bana, dost yeter bana!..” diye de devam ederdi hep…

O gün de yine öyle söylemişti. Akşam erkenden uyudu. Çok yorgundu. Gecenin bir vakti, kan ter içinde uyandı; bir ses duyar gibi oldu, durdu, dinledi; evet, kulağına hüzünlü bir su sesi geliyordu. Gözleri uykuya yenik düşerken, kulağı su sesindeydi…

Şimdi ses, musikinin çok ötesinde bir davetle harmanlanmış, şafaklarla birlikte, O”nu çağırıyordu.

Doğruldu. Su sesi daha yanık-yanık, “Hadi!..” diyordu.

Ağır-ağır kalktı, evet ayakları onu suya götürüyordu…

Avuçlarının içine aldığı, yüzüne dokunan, alnına çarpan su; ayaklarının altından akıp giderken, bütün yorgunluğunu da silip süpürüyordu.

Çok şükür artık, alnına çarpan suyun, huşu içinde erişilmez sırrına eriyor; içiyor, içiyor, içiyor, içtikçe:“RABBİM su… Su… Su…” diyordu.

Huzurla uykuya vardı. Rüyasında;

Kökü su, dalı su, yaprağı su olan bir goncanın açtığını görüyordu.

Üstündeki o koca su damlası da bülbül olmalıydı…

Yeni bir güne başlarken gözlerinden süzülen dört damla gözyaşı toprağa varıyordu…”

* * *

S O N S Ö Z

SU: VARLIĞINDA EN UCUZ, YOKLUĞUNDA EN AZÎZOLAN NİMET

Son devir dersiamlarından, Nakşi yolu Müceddidin kolu silsilesinin 33. ve son halkasını teşkil eden S H T (k.s.) hazretleri, suyla alakalı buyuruyorlar ki:

“(Habîbim) de ki: Suyunuz yerin dibine savulup giderse, söyleyin bakalım, size kim bir akarsu getirebilir?” (Mülk suresi, 30)

«Burada bütün nimetlerin arasından “su” zikredildi. Çünkü susuz hayat olmaz. Onun yokluğu çok ağırdır. Eşya içinde, “ehven-i mevcûd, eazz–i mefkûd (varlığında en ucuz, yokluğunda en azîz)” kabul edilir.

Bu dünyanın en büyük nîmeti “su”dur. Hazret-i Mevlâ onun içine, “el-Hayy” ism-i şerîfinin esrârını koymuştur…

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in şefâat-ı uzmâları olduğundan, beşeriyyet ne kadar isyân ve tuğyâna gitse de, Hazret-i Mevlâ suya yok olması için emir vermiyor. Müptelâ olduğumuz bütün darlık ve yoklukların hepsi hidâyete dâvet ve îkaz içindir.

Bazı insanlar utanmadan pahalılıktan ve buhrandan bahsederler. Halbuki bugün zamanımızda en pahalı ve en buhranlı metâ’ din olmuştur. Buna varıp parmağını basan yok. İtâatullahtan mahrum olan milletler ve memleketler, maddeten ne kadar bolluk içinde olsalar da, yine darlıktadırlar. Çokluk para ile olmaz. Berekât-i ilâhiyye lâzımdır.»

Halis Ece

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Türkiye | 3 Comments »

Guzel bir Dua

Posted by Site - Yönetici Mart 22, 2008

Posted in Dualar, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye | Leave a Comment »

LANET ETMEMEK

Posted by Site - Yönetici Mart 22, 2008

lanet-sahibine-dc3b6nerlanet-hakkc4b1nda-hadislerlanet-etmek-lanet-ne-demek-hocaeefendiden-dua-copy

LANET ETMEMEK

Lanet, örfümüzde beddua manâsına kullanılmaktadır. “Allah’ın (c.c.) laneti üzerine olsun” şeklinde söylenir. Hadîs-i şerifte Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz “Allah’ın laneti, Allah’ın gadabı ve cehennem İle lanetletmeyin” buyurmuştur.

Lanete müstehak bir kimseyi lânetlemekte mahzur yoktur. Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi.

Laneti gerektiren sebepler üçtür: Küfür, bidat, fısk (farzlara ve haramlara riâyet etmemek).

Laneti gerektiren şeylere lanet etmek İki şekilde olur:

1– Umûmî olarak “Allah’ın laneti kafirler, bld’at sâ-

hipleri ve fâsıklar üzerine olsun” şeklinde olur. Bu

caizdir.

2– “Allah’ın laneti senin üzerine olsun” veya “Allah’ın

laneti falan kişi üzerine olsun, zîrâ o kâfirdir” demek gibi

muayyen bir şahsı lanetlemek İse çok tehlikelidir. Çünkü

o şahıs müsıüman olabilir. Resulü Ekrem Efendimiz

akıbetlerini bilmediğimiz kimseleri llnetlemekden

nehyetmlştlr.

İyice bilmeden bir kimseyi fısk ile İtham etmek de çok kötüdür. Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) hadîs-l şerifle-rinde; “Bir kimse bir kimseyi küfür veya fısk İle İtham eder de İtham edilen kimse böyle olmazsa buİtham edilen kimse böyle olmazsa bu İtham, İtham edene döner.” buyurdular.

(Müslüman) ölüler aleyhinde lanette bulunmak daha da kötüdür. Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) “Ölüleriniz aleyhinde konuşmayınız.” buyurmuştur.

Hadis-i Şerif

Nimete hamdetmek,o nimetin zevali(azalmaması veya yok olmaması) için emniyettir.

(Deylemi,Müsnedü’l-Firdevs)

ÜÇ HABER

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Üç şeyi yemin ederek söyleyeceğim ve size bir haber vereceğim; onu (iyi) muhafaza ediniz: Kulun malı, sadaka vermekle eksilmez; Bir kul zulmolunur da ona karşı sabrederse, Allahü Tealâ onun şerefini muhakkak arttırır;

Bir kul dilenme kapısını açarsa Allah da onun üzerine fakirlik kapısını açar.”

Posted in Bunları Biliyormuydunuz, Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye | 1 Comment »

Şefaat nedir, kaç türlüdür, nerelerde kimler tarafından yapılacaktır?

Posted by Site - Yönetici Mart 22, 2008

Şefaat nedir, kaç türlüdür, nerelerde kimler tarafından yapılacaktır,ehlisunnet-vel-cemeat

Şefaat nedir, kaç türlüdür, nerelerde kimler tarafından yapılacaktır?

Şefaat kelime olarak; birinden, başkası adına bir ricada bulunma, kusurlarının bağışlanmasını dileme, bir suçlu veya ihtiyaç sahibinin af ve iyiliğe kavuşması için diğeri tarafından vâsıtalık etme, kayırma, iltimas ve yardım isteme mânâlarına gelmektedir.

İslâmî ilimler ıstılâhında ise şefâat, buna ehil olan bir zâtın, Allah Teâlâ’dan, günahkâr bir mü’minin affını niyaz etmesi demektir.

Ehl-i Sünnet inancına göre, büyük günah sahipleri hakkında peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ve hayırlı mü’minlerin şefaatta bulunma selahiyetleri/yetkileri vardır. Bu husus meşhur hadislerle sabittir. (1)

Kur’an-ı Kerim’de de, “(Ey Muhammed!) Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahının bağışlanmasını dile.” (2) buyrulmuştur. Şefaati inkâr edenlere sormak lazım: Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) mü’minler için af dilemesinin faydası olmayacaksa bu ayetin manası nedir? Keza buyrulmuştur ki, “Artık şefaatçıların şefaati onlara (kâfirlere) fayda vermez.” (3) Bu ayetin üslubundan ve ifade tarzından da anlaşılmaktadır ki şefaat vardır. Yani; ey kâfirler, siz öyle kötü ve zor durumdasınız ki, herkese faydası olan şefaatin bile size yararı olmaz, denilmek istenmiştir. (4)

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (rh.) hazretlerinin ifadeleriyle, başta Resûlüllah Efendimiz olmak üzere bütün peygamberlerin (aleyhi ve aleyhimü’s-salavâtü ve’t-teslîmât ve alâ Nebiyyinâ hâssa) ve Allâh’ın izniyle sâlih kulların, evliyâullâhın (k.esrârahüm), şehitlerin bazı günahkâr mü’minlere, cezayı hak eden büyük günah sahibi kişilere şefâat edecekleri haktır, âyet ve hadislerle sâbittir. Bu görüş, hiç şüphesiz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mensuplarının görüşünü temsil etmektedir.

Mü’minler, günahlarının affı, makamlarının-rütbelerinin, derece ve mevkilerinin yükselmesi ve daha bazı iyilik ve güzellikler için peygamberlerinden, Allah dostlarından, hayırlı ve sâlih zâtlardan şefaat talep edebilirler. Ancak müşrikler-kâfirler ve şefaati inkâr edenler için şefaat bahis mevzuu değildir. Kur’ân-ı Kerim’de buyrulmuştur ki, ’Onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez. Böyle iken bunlara ne oluyor ki, âdeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi hâlâ nasihatten-öğütten yüz çeviriyorlar?’(5)

Bu mevzûda İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ise şu açıklamalarda bulunur:

’Sâlih ve hayırlı zâtların; Allah Teâlâ’nın izni ile kıyâmet günü, âsîler ve günahkârlar hakkında şefaat etmeleri haktır, gerçektir. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bu mânâda şöyle buyurdu:

‘Şefâatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.’(6)

Hz. Cabir’in (r.a.) naklettiği bu hadis-i şerifi rivayet eden Tirmizî şu ziyadeyi kaydeder: “Büyük günah sahibi olmayanın şefaate ne ihtiyacı var!”

Kısacası bu mübarek sözleriyle Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), büyük günah işlemeleri sebebiyle azap görmeleri gereken kimselerin, şefaat sayesinde cehenneme girmekten kurtulacaklarını… Zerre miktarı da olsa iman sahibi bulunanlardan, günahları dolayısıyla cehenneme girmiş olanların da yine şefaat vesilesiyle oradan çıkacaklarını ifade etmektedir. Bu meşhur bir hadistir, hatta bu mevzudaki hadisler mana yönünden mütevatirdir. (7) Tîbî rahımehullah ise bu hadisi, ‘Helâk olanları kurtaracak şefaatim, büyük günah işleyenlere mahsustur’ diye anlamıştır.

***

KAÇ TÜRLÜ ŞEFAAT VARDIR?

Şefaat mevzuunu kısaca beş kısımda toparlayabiliriz.

1. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) zâtına mahsus olan şefâattir… Şefâatin en büyüğü ve en önemlisi de budur; şefât-i uzmâ…

2. Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) hayatta iken mü’minler için Allah katında şefaatçi olması…

3. Diğer peygamberlerin, velîlerin, sâlihlerin, şehitlerin vs. şefâat etmeye izinli olanların şefâatleri.

4. Mü’minin kendi güzel amellerinin icabı-iktizası olan şefâat… Yani işlediği iyi amelleri kendisi için şefaatçi kılması…

5. Bir mü’minin, diğer bir mü’minin iyiliği için dua etmesi ki, bu da bir nevi şefaattir.

Mü’minlerin, bilhassa iki cihan serveri Efendimizin (s.a.v.) şefâat-i uzmâsı’ndan mahrum kalmamaya gayret göstermeleri lâzımdır. Bunun için de sünnetlerine dört elle sırılmak gerek.

***

“MAKAM-I MAHMÛD”

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor:

‘Rasûlüllah’a (s.a.v.), “… Rabb’inin seni, Makam- Mahmûd’a (övgüye değer bir makama) göndereceğini ümit edebilirsin.’ (8) ayetinde zikredilen ‘Makam-ı Mahmûd’dan sual edildi. Rasûlüllah (s.a.v.), ‘Bu sefaat’tir’ diye cevap verdi.” (9)

İbn Ömer’den (r.anhüma) gelen rivayetse şöyledir: “Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki: ‘İnsanlar kıyamet günü cemaatler halinde olacaklar. Her ümmet kendi peygamberini takip edip, ‘Ey falan! Bize sefaat et, ey falan bize sefaat et!’ diyecekler. Sonunda sefaat etme işi bana kalacak. İste Makam-ı Mahmûd budur.” (10)

Hasılı ‘Makam-ı Mahmûd’dan murad cumhura/ekseriyete/çoğunluğa göre, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) kıyamet gününde sahip olacağı şefaat makamıdır. Orada öncekiler de sonrakiler de kendisine minnettar olacaklar, yani herkes kendisini manevi bakımdan ona borçlu hissedecektir.

Yahut da Celâleyn, Medârik, Beyzâvi, Râzi tefsirlerinde anlatıldığı üzere ‘Makam-ı Mahmûd’, Sevgili Peygamberimize (s.a.v.) ‘Livâü’l-hamd’ denilen sancağın verileceği makamdır.

İmam Ahmed’in, İbn Mes’ud’dan (r.a.) rivayet ettiği hadis-i şerif şöyledir:

“Rasûlüllah’a (s.a.v.), ‘Makam-ı Mahmûd’ nedir? diye sorulmuştu. Buyurdu ki: ‘Cenab-ı Hakk’ın kürsüsünden ineceği gündür.’ Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o gün herkesin çırılçıplak, yalın-ayak getirileceğini, evvela İbrahim aleyhisselama, sonra da kendisine cennet elbiseleri giydirileceğini açıkladıktan sonra sözlerine şunu ilave etmiştir: ‘Sonra Allah’ın sağında bir makamda dikileceğim de, orada bana evvelîn ve ahirîn (öncekiler ve sonrakiler) hep imrenecek“. İmam Vahidî bu hadisin, Allah’a cisim isnat etmek esasına dayandığı için fasit olduğunu birçok delillerle isbata çalışmışsa da, buna karşı Dâri Kutnî şu mısralarıyla cevap vermiştir:

‘Hadîsü’ş-şefaati an Ahmede ilâ Ahmede’l-Mustafâ nüsnidühû

Ve câe’l-hadîsü bi-ık’aadihî ale’l-Arşi eyzan velâ nechadühû.’

Şu demek: Şefaat hadisini İmam ahmed b. Hanbel’den ta Ahmed Mustafa’ya (s.a.v.) isnat (senetleriyle isbat) ediyoruz. Onun yalnız Allah’ın sağında dikileceği hakkında değil, Arş üzerinde oturtulacağına dair de hadis varit olmuştur. Bunu inkâr etmiyoruz ya.’

Bu ve benzerleri müteşabihattandır, bunlar hakkında alimler iki kısma ayrılmışlardır:

1. Allah’ın noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu kesin ifadeyle birlikte, onlara olduğu gibi iman ve te’vilini Cenab-ı Hakk’a havale edenler ki, bunlar Selef ve Mütekaddimîn alimleridir.

2. Onları münasip şekilde te’vil edenler… Bunlar da Müteahhirîn alimleridir.

İkinci kısım alimler mesela, Buhari’de Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet olunan “Gecenin son üçte biri kaldığı zaman Allah dönya göğüne iner.” mealindeki hadiste görülen ‘iner’ kelimesine, ‘Allah’ın emri iner’, ‘Kürsi’ye de ‘Allah’ın ilmi’ ve saire gibi te’villi manalar vermişlerdir.

Şu hususlarda, sapkın fırkalar hariç olmak üzere, bütün Ehl-i Sünnet ittifak halindedir:

‘Allah cisim değildir. Cevher değildir. Araz değildir. Şekil ve suret sahibi değildir. Mahdut (sınırlı) değildir. Ma’dud (sayılı) değildir. Ba’z (kısım) değildir. Cüz’ (parça) değildir. Zaman ve mekânla mukayyet/kayıtlı değildir.’ Bunlara ‘Selbî sıfatlar’ denir. (11)

***

“EVET, EY RABBİM! RÂZI OLDUM”

Elmalılı merhum, Duhâ suresinin “Pek yakında Rabbin sana verecek de sen hoşnut olacaksın” (12) ayet-i kerimesinin tefsirinde der ki:

“Bu lütuf ve ihsanın muzari (gelecek zaman) kipiyle ifade edilmesine göre kemal ve ahiretle ilgili değerli bir vaad olduğunda şüphe yoksa da, başlangıcı itibariyle dünyadaki nefsi feyizler, öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini bilme, emrin zuhuru, fetihler ile dini yüceltmek, hak ve hayrı yaymak için yapılan mücadelelerde başarılı olma gibi gerek Peygamber (s.a.v) devrinde (asr-ı saadette) ve gerek daha sonraları meydana gelen ve gelecek olan lütufları dahi kapsar. Nitekim hicretle başlayan ilâhî yardım ve zaferler, Mekke”nin fethi ve diğer başarılar ile İslâm”ın yayılması bundan sonra olmuştur. Bununla beraber ‘Ahiret yurdu işte gerçek hayat odur.’ (13) ‘Ahiret yurdu, Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır.’ (14) ‘Kıyamet günü, yaptıklarınızın karşılığı ödenecek.’ (15) olduğu için asıl hoşnutluk ahiret hayatında olacağından, vaad ve lütfun asıl önemi de oradadır.

“İbn Ebu Hatim Hasen’in ‘o şefaattir’ dediğini rivayet etmiştir. İbn Merduye ve Ebu Nuaym ‘Hilye’de Harb b. Şüreyh’in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Ebu Cafer Muhammed b. Ali Hüseyin hazretlerine, ‘Ne dersin, dedim, Iraklı’ların bahsettikleri şefaat hakları mıdır?’ ‘Evet’ dedi ve şöyle devam etti: Muhammed b. Hanefiyye”nin Hz. Ali kanalıyla bana naklettiğine göre Rasûlüllah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Ben, Rabb’im bana ‘Razı oldun mu Ey Muhammed?’ deyinceye kadar ümmetime şefaat edeceğim. O vakit, ‘Evet, ey Rabbim! Razı oldum.’ diyeceğim. Sonra bana yönelip şöyle dedi:

– Ey Iraklılar! Siz Allah’ın kitabında en ümit verici âyet, ‘De ki: Ey günah işlemekte haddi aşarak nefislerine karşı cinayet işlemiş kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Kuşkusuz Allah bütün günahları bağışlayıcıdır.’ (16) âyeti dersiniz.

– ‘Evet, biz öyle deriz’ dedim.

– ‘Fakat, dedi, biz Ehl-i beyt de hep deriz ki, Allah’ın kitabında en ümit verici âyet, ‘Rabb”in sana, sen razı oluncaya kadar verecek.’ âyetidir ve o şefaattir’ dedi.

“İbn Cerir İbn Abbas’ın (r.anhüma) bu âyet hakkında şöyle dediğini tesbit etmiştir: ‘Muhammed’in (s.a.v.) rızasından birisi de Ehl-i Beyt’inden birinin ateşe girmemesidir.’

“Hatib el-Bağdadî’nin ‘Telhîsu’l-Müteşabih’ adlı eserinde, İbn Abbas’tan gelen diğer bir rivayette, ‘Onun rızası, ümmetinin hepsinin cennete girmesidir.’ denilmektedir. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) ümmetine karşı duyduğu büyük şefkat de bunu gerektirmektedir. Çünkü o ümmetinin üzerine titremekte olup müminlere karşı son derece merhametli ve şefkatlidir.

“Alûsî’de ‘Dürr-i Mensur’dan naklen zikredildiği üzere Müslim, İbn Ömer hazretlerinin şöyle rivayet ettiğini tesbit etmiştir:

“Rasûlüllah (s.a.v.) İbrahim (a.s.) hakkındaki ‘Kim benim peşimden gelirse o bendendir.’ (17) İsa (a.s.) hakkındaki ‘Onlara azap edersen, kuşku yok ki onlar senin kullarındır…’ (18) âyetlerini okudu. İki elini kaldırdı da, ‘Allah’ım! Ümmetim, Ümmetim!’ dedi ve ağladı. Allah Teala da şöyle buyurdu: ‘Ey Cebrail! Git Muhammed’e söyle: Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz ve seni utandırmayacağız.’

“Bu güzel vaad ve müjdeyi dinlerken şunu da unutmamak gerekir ki peygamberin rızası Allah’ın rızasındadır. Allah’ın rızası olmayan bir şeye peygamberin razı olması düşünülemez. Yoksa peygamber, Allah’ın kendisinden razı olduğu kul olmamış olur.

“Allah’ın izni olmayınca da kimsenin şefaat etmesine ihtimal yoktur. ‘Allah’ın izni olmadan onun huzurunda kim şefaat edebilir?..’ (19)

“Allah’ın küfre rızası yoktur. ‘Kulları hesabına küfre razı olmaz.’ (20) ‘Lakin Allah size imanı sevdirdi ve onu kalbinizde süsledi. İnkârı, fasıklığı ve isyanı size kötü gösterdi. İşte onlar hak yolda dosdoğru gidenlerdir.’ (21)

“Peygamberin ümmeti hakkındaki rızası ve şefaatı da iman ve onun peşinden gitmekle uygundur. ‘Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir.’ hadisi de, büyük günahlara teşvik için değil, ‘Ümmetî’ yani ‘benim ümmetim’ denilmekle iman eden ve onun peşinden gidenlerden olmanın kıymetini tesbit içindir.

“Bu büyük günahlara Allah’ı inkâr dahil değildir. Gerçi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) verilen lûtfun faydalarından, dünyada kâfirlerin dahi istifade ettiğinde kuşku yoksa da, bu istifade iman bulunmadıkça dünyada kalır. Ahiret içinse büyük zarar ve korkunç azap olur.

“Buna karşı, ‘Madem ki Allah, razı oluncaya kadar Peygamber’e lütufta bulunacağını vaad etmiştir. Bu vaadi alan peygamber, mümin ve kâfir bir bütün olarak herkes hakkında bir ‘genel af’ ilanını istemeli ve cehennemi tamamiyle kapattırmadan razı olmamalıydı. Muhammed’in (s.a.v) yaratılmışlara gösterdiği musamaha ve şefkat bunu gerektirirdi.’ demeye kadar gitmemeli, bu şekilde küfrü, zulmü, şirk ve kötülükleri, fasıklık ve isyanı desteklemek; ilâhî adaleti çalıştırmamak, hürriyet, merhamet ve şefkati kötüye kullanmakla iyi şeyleri kötü şeylere feda etmeyi insanlık ve halk namına hayır sanmamalı, Allah’ın rızasını kötülere yöneltmekle ahiretin mutluluk ve safasını dünya gibi bulandırmamalıdır. Bunlara ne Allah razı olur, ne de kul. Allah Teala, kulları hesabına fasıklık, küfür ve isyana razı olmadığı halde peygamberde bunun aksine bir izin ve rıza bulunduğunu varsaymak onu ‘rıza makamı’ndan düşürmeye kalkışmak olur.

“O gün ruh ve melekler saf saf kıyama duracaklar. Rahmân olan Allah’ın izin verdiklerinden başkası bir kelime söyleyemez. O da doğruyu söyler.’ (22) âyeti gereğince hak ve doğru söylemeyenlerin Rahmân’ın huzurunda konuşmaya hak ve selahiyetleri yoktur.

“Bununla beraber, ‘De ki: Ey günah işlemekte haddi aşarak nefislerine karşı suç işlemiş kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Kuşkusuz Allah bütün günahları bağışlayıcıdır. O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.’ (23) âyet-i kerimesi, mümkün olan genel affın en genişini ilan etmiştir.

“Kuşku yok ki ‘bütün günahlar’ sözü, küfür ve şirki de içine alır. Fakat gafil olmamak gerekir ki; bu genel af âyeti, arkasındaki onun için ümit kesmeyin de, ‘Rabb’inizin rahmetine sığının ve ona teslim olun.’ (24) hitabıyla Allah’a sığınma ve teslim olmaya yani Allah”a dönmek ve onun merhamet ve himayesine sığınmak suretiyle imana ve boyun eğmeye davet içindir.

“Geçmişteki günahlarının büyüklüğünden dolayı asla affedilip bağışlanamaz zanniyle ümitsizliğe düşenlerin, Allah’a sığınıp teslim olarak bağışlanmaya erebileceklerini… yani ‘İslâm daha önce olanları keser atar’ yeni doğmuş gibi tertemiz eder olduğunu ilan ederek, iman ve İslâm’a ve günahlardan tevbeye teşviktir. Yoksa günahlara ve kötülüklere teşvik için değildir.

“Allah ve peygamber tanımayan, ilâhî rahmet ve mağfiretle ilgisi olmayan, azabı görünceye kadar bunları arayıp bulma yolunda bir tevbe ve sığınma adımı atmayan, küfürde israr eden inatçı azgınların, o genel aftan ne hisseleri olabilir ki, Peygamber (s.a.v.) onu istesin!.. Allah’ın onlar için hazırladığı ve onların kendi elleriyle, kazançlarıyla körükledikleri cehennem ateşinin söndürülmesine Allah ve Peygamber razı olsun!

“Bunlar hakkında bir önceki sûrede ‘Her kim cimrilik eder, kendini ihtiyacı yok sayarsa ve en güzeli yalanlarsa, onu da en zor olana hazırlayacağız.’ (25) ve ‘Ben size bir ateş haber verdim ki, alevlendikçe alevlenir. Ona ancak en azgın olan girer. O ki, yalanlamış ve yüz çevirmiştir.’ (26) buyurulmuştur. Bu sûrede de ‘Senin için daha hayırlıdır’ denilerek hayrın Peygamber’e (s.a.v.) tahsis edilmesiyle, onların, bu hayrın dışında bırakıldığına işaret edilmiştir. ‘Benim ardımdan/peşimden gelen bendendir.’ (27) manasınca, Peygamber”in (s.a.v.) ardından giden de ondandır.

“Özetle, bu hayırlı olmada, bu Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) verilen lûtufta, ümmete şefaat meselesi pek önemli bir asıldır. Bundan ümmetin hissesi de peygambere (s.a.v.) uymasıyla uygunluk arzetmektedir.” (28)

***

NERELERDE ŞEFAAT OLACAK?

Mahşerde, arasatta, sıratta şefâat olduğu gibi, cehennemden çıkıp cennete girmek, hatta cennette derecelerin-mertebelerin, makam ve mevkilerin yükselmesi ve Allâh’ın cemâlini görebilmek için de şefâat vardır.

***

Dilerseniz mevzumuzu Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.), Kur’an-ı Kerim’in şefaatiyle alakalı birkaç hadîs-i şerifleri ile devam edelim.

Ebû Üsâme el-Bahilî (r.a.), ben Resûlüllah’ı (s.a.v.) şöyle buyururken işittim demiştir:

’Kur’ân-ı Kerim’i okuyun! Çünkü Kur’an, onu okuyanlara kıyâmet günü şefâatçi olarak gelecektir. Zehraveyn’i (Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri) okuyun; zira onlar, kıyâmet gününde iki bulut yahut iki gölge veya saf bağlamış iki fırka kuş gibi gelecek ve okuyucularını müdâfaa edeceklerdir. Bakara sûresini okuyun; çünkü onu okumak berekettir, terk etmek ise pişmanlıktır. Onu(n bereketini) elde etmeye ‘battallar (sihirbazlar)’ muktedir olamazlar.’ (29)

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki, ‘Kur”an-ı Kerim”de otuz ayetlik (şanı yüce) bir sure vardır. Bu sure (kendisini okuyan) kimseye (kıyamet günü) şefaat eder ve Allah”ın onu affetmesini sağlar. Bu sure Tebarekellezi bi-Yedihi”l-Mülk”dür.” (30) Ebu Davud”daki rivayette: “(Okumak suretiyle) arkadaşlığını kazanan kimseye sure şefaat eder’” denilmiştir.

Tirmizi”de, İbn Abbas”tan (r.anhüma) gelen bir diğer rivayette, İbn Abbas Rasûlüllah’ın (s.a.v.) şöyle dediğini belirtir: “Bu sure (kabir azabına, veya kabir azabına sebep olan gunahlara karşı) engeldir, bu sure kurtuluş sebebidir, kişiyi kabir azabından kurtarır.’ (31) Bu rivayette Rezin’in ilavesi şöyledir: “İbn Şihab demistir ki, ‘Humeyd İbn Abdurrahman”ın bana haber verdiğine göre, Rasûlüllah şöyle buyurmustur: ‘Mülk suresi, kabirde, arkadaşı yerine mücadele eder (ve onu azaptan korur).”

* * *

ŞEFAAT MEVZUUNDA İMAM GAZALİ’DEN (RH.) TAVSİYELER

“Bir kısım müminlerin cehenneme girişi gerçekleşince, Allah Teala lûtuf ve rahmetiyle peygamberlerin, sıddîklerin, hatta âlimlerin, sâlihlerin ve Zâtı nezdinde ameli iyi ve itibarlı olan herkesin onlara şefaatte bulunmasını kabul eder. Bu kimseler ailesine, akrabalarına, arkadaş ve tanıdıklarına şefaat edebilirler.

“Bu sebeple onların yanında kendin için bir mevki edinme hususunda hırslı ol.

“Şöyle ki:

“Kesinlikle hiçbir insanı küçük görme. Çünkü Allah Teala, velilerini kulları arasında gizler. Belki de senin gözünün tutmadığı, hoşlanmadığın kimse Allah’ın velisidir, bilemezsin!..

“Bir de asla hiçbir günahı küçümseme! Zira Allah (c.c.) gadabını, kendisine karşı işlenen günahlar içinde gizler. Bilemezsin, belki de Allah’ın gadabı senin önemsemediğin o günahtadır.

“Hiçbir taat ve iyiliği de küçük görmeyesin; çünkü Allah Teala, rızasını o iyilik içinde de gizlemiş olabilir. Velev ki, bu amel güzel bir kelime veya bir lokma ya da iyi niyet olsa da…” (32)

Şefaatta ölçü

“Her Müslüman Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) şefaatini bekler. Asıl olan akrabası da bunu öncelikle bekler; fakat müttakilerden olup, Allah’ın gadabına uğrayanlardan olmamak şarttır. Allah Teala, gadaplandığı kimseye şefaat müsaadesi vermez. Zira günahların bir kısmı vardır ki, Allah’ın mekrini, gadabını icap ettirir. Bu hususta şefaate izin verilmez.

“Kısacası, şefaat sayesinde afv olacak günahlar vardır, affolunmayacak günahlar vardır. Mesela dünya hükümdarlarının yanında işlenen öyle suçlar vardır ki, bir kimse hükümdar nezdinde ne kadar itibarlı olursa olsun, onun şiddetle gadap ettiği/öfkelendiği/kızdığı hususlarda kimseye şefaatçi olmaya kalkışamaz; affettirme cesareti kimsede görülmez. Günahlarda da hüküm böyledir… Öyle günahlar var ki, bunlara şefaat yapılamaz ve şefaat ile cezanın önüne geçilemez.” (33)

Mü’min, şefaate güvenip günahlara dalmamalı…

“Şefaat ümidiyle takvayı terk edip isyana dalmak, bir hastanın akrabasından olan bir hekime itimat ederek kendisini tehlikelere atmasına benzer. Çünkü tabib, her hastalığı değil, bazı hastalıkları tedavi edebilir. Artık tabibe bel bağlayarak, hastanın zararlı yemekleri yemesi caiz olmaz. Çünkü tabib her hastalığa müdahale edemez.

“İşte Peygamber (s.a.v.) ve sâlihlerin yakınlarına ve mensuplarına yapılacak şefaatleri de bu şekilde anlamak gerekir. Bu idrak ve anlayış, korku ve sakınma duygusunu bir an bile ortadan kaldırmaz. Nasıl kaldırsın ki, peygamberden (s.a.v.) sonra en hayırlı halefi sahabe-i kiram (r.anhüm) olduğu halde, onlar bile toz-toprak olmayı temenni etmişler, ahiret korkusundan dolayı hayvan olmayı istemişlerdir.

“Halbuki onlar, kalpleri temiz, amelleri güzel, olgun, takva sahibi insanlardır. Sırf kendilerine mahsus olarak Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) tarafından cennetle müjdelendikleri halde, sadece Peygamberimizin şefaatine bel bağlamamışlar. Bunun içindir ki, korku ve haşyeti bir an olsun kalplerinden çıkarmamışlardır.

“Sohbet ve (iyilikte-hayırda) öncülükte onlar gibi olmayan, onların seviyesine hiçbir zaman ulaşamayanlar, nasıl sadece şefaate güvenebilirler? (34)

DİPNOTLAR
(1) Taftazanî, Şerhu’l-Akaid, 53.
(2) Muhammed suresi, 19/47.
(3) Müddessir suresi, 74/48.
(4) Taftazani, a.g.e., 53.
(5) Müddessir suresi, 74/48-51.
(6) el-Mektûbat, İmâm-ı Rabbânî, 3. 17; Tirmizî, Sünen, Kıyamet, 12; İbn Mâce, Sünen,
(7) Taftazani, a.g.e., 53.
(8) İsra suresi, 17/79.
(9) Tirmizi, Sünen, Tefsir, Isra, H. No: 3136.
(10) Buhari, Sahih, Tefsir, Benû İsrail, 11, Zekat 52.
(11) Şah Veliyyullah ed-Dihlevî Huccetullahi’l-Bâliğa Terceme ve Şerhi’nden naklen Çantay, Hasan Basri, Kur’an-ı Hakim ve Meal-i Kerim, 2, 523, dipnot.
(12) Duhâ sûresi 93/5.
(13) Ankebut suresi, 29/64.
(14) A’râf suresi, 7/169.
(15) Âl-i İmran suresi, 3/185.
(16) Zümer suresi, 39/53.
(17) İbrahim suresi, 14/36.
(18) Mâide suresi, 5/118.
(19) Bakara suresi, 2/255.
(20) Zümer, 39/7.
(21) Hucurat suresi, 49/7.
(22) Nebe’ suresi, 78/38.
(23) Zümer suresi, 39/53.
(24) Zümer suresi, 39/51.
(25) Leyl suresi, 92/8-10.
(26) Leyl suresi, 92/14-16.
(27) İbrahim suresi, 14/36.
(28) Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Kitabevi, İstanbul, yyy., 8, 5892-96
(29) Müslim, Sahîh, Müsâfirûn, 252.
(30) Ebu Davud, Sünen, Salat 327, Ramazan 10; Tirmizi, Sünen, Sevabu’l-Kur’an, 9.
(31) Tirmizi, Sünen, Sevabu’l-Kur’an 9.
32) el-Gazali, İhyâu Ulûmi’d-dîn, Mısır, 1302, 4, 476.
(33) el-Gazalî, a.g.e., 3, 331.
(34) el-Gazalî, a.g.e., 3, 332.

Posted in Diger Konular, Dini Konular, Güncel, Gündem, Genel, Tavsiyeler, Türkiye | 1 Comment »

 
%d blogcu bunu beğendi: